EN SON YAYINLAR

TARİHİMİZLE YÜZLEŞMEK

Emre Kongar - Tarihimizle Yüzleşmek


BATILILAŞMA FATİH SULTAN MEHMET’LE KURUMLAŞIR

Osmanlı İmparatorluğu'nun Kuruluşu ve Müslüman Türklerin Batılılaşması Fatih Sultan Mehmet'le Kurumlaşır

Fatih Sultan Mehmet dönemi, en iyi bilmemiz gereken, aslında en iyi de bildiğimiz, ama en çok saptırılan dönemlerden biridir.

Örneğin, "resmi tarih" tarafından, Fatih'in İstanbul'u fethettikten sonra kenti yağmalattırmadığı, tümüyle koruduğu öne sürülür.

Kenti olanaklı olduğu ölçüde koruduğu doğrudur ama yağmalattırmadığı doğru değildir, zaten olamazdı da; çünkü bütün din-tarım imparatorluklarının fetihlerinde, galip gelenlerin zenginleşmesi, askerlerin canla başla dövüşmelerinin sağlanması amacıyla yağma yapılır.

Yenilenlerin canı, malı, ırzı, yenenlerindir.

Nitekim Fatih Sultan Mehmet de, İstanbul'u fethettikten sonra üç gün üç gece kente girmemiş, askerlerinin yağmalaması için beklemiştir.

Kenti fetheden Osmanlı askerleri, bütün değerli eşyayı yağmalamış, bu arada fidye verebilecek zenginlikte olanları özellikle seçerek Bizanslıları tutsak almıştır.

Hatta tarih kitapları, Bizanslılar kuşatma sırasında toplu halde kiliselerde toplandıkları için bu seçme ve tutsak alma işinin oldukça çabuk ve doğru seçimlere dayalı bir biçimde yapıldığını yazar.

Müslüman -Türk tarihçiler, kentin yağmalanmadığı biçiminde çarpıtmalar yaparken, Batılı tarihçiler de Fatih Sultan Mehmet'in kardeş katlini yasalaştıran kanlı bir padişah olduğunu söyleyerek onu karalamaya çalışır.

Oysa biraz ilerde göreceğimiz gibi, bu konudaki Fatih Kanunnamesi, Osmanlıların XX. yüzyıla kadar parçalanmadan gelmesini sağlamıştır.

Yeri gelmişken belirteyim:

Bence Osmanlı-Türk tarihinde iki dâhi vardır: Fatih Sultan Mehmet ve Mustafa Kemal Atatürk.

Biri, tüm dünyayı ve tarihin akışını etkileyen bir imparatorluk kurmuş, öteki de tarihin akışını değiştirerek yıkılmış, yenilmiş, işgal edilmiş bir din-tarım imparatorluğundan, çağdaş bir Türkiye Cumhuriyeti yaratmıştır.

Bu konuya ilerde yine döneceğim. Şimdi Fatih Sultan Mehmet üzerinde duralım.

Fatih Sultan Mehmet Osmanlı'yı Bir Batı İmparatorluğu Olarak Kurarken Neler Yaptı?

Osmanlı Devleti'ni gerçek bir imparatorluk olarak kuran padişah Fatih Sultan Mehmet'tir.

Kendisine Roma İmparatoru diyen Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u fethettikten sonra imparatorluğu kurumlaştırmak için yaptığı işleri şöyle özetlemek olanaklıdır:

1- Osmanlı imparatorluğu içinde ve Anadolu'da, Osmanlı ailesine rakip olabilecek Müslüman - Türk kökenli ailelerin siyasal gücünü kısıtlamış ve sınırlamıştır.

Sadrazamı Müslüman - Türk kökenli Çandarlı Halil Paşa'nın kellesini almış, yerine devşirme Mahmut Paşa'yı veziri azam yapmıştır.

Çandarlı Halil Paşa'nın idam nedeni tartışmalıdır. Kimileri Bizans adına casusluk yaptığına ilişkin dedikoduların olduğunu söyler. Kimileri ise, Fatih Sultan Mehmet'in, ilk tahta çıkışında düşman saldırısı karşısında, kendi yerine babasını yeniden padişahlığa çağırmasını bağışlamadığını belirtir.

Nedeni ne olursa olsun, Fatih Sultan Mehmet'in, Osmanlı imparatorluğu içinde kendi ailesine yani Osmanlı ailesine rakip olabilecek Müslüman - Türk kökenlilerin gücüne son verdiği açıktır.

Unutulmamalıdır ki, o dönemde hala Anadolu'da Karamanoğulları, İsfendiyaroğulları, Akkoyunlular gibi başka Müslüman - Türk beylikleri vardır ve Fatih Sultan Mehmet yaptığı savaşlarla bunlara son vermiş ve Osmanlı imparatorluğu'nun rakipsiz egemenliğini sağlamıştır.

İmparatorluğu'nu güvence altına almak isteyen Fatih Sultan Mehmet ilk olarak, aile dışından gelecek rekabeti önlemiştir; bir yandan Osmanlı dışındaki Müslüman-Türk beyliklerini fethederken, öte yandan Osmanlı bürokrasisi içindeki Müslüman-Türk kökenli ailelerin yaratabilecekleri tehlikeyi durdurmuştur; devşirme kökenli sadrazamların Osmanlı ailesine rakip olamayacakları açıktır.

2- Fatih Sultan Mehmet'in istanbul'u fethettikten sonra yaptığı en önemli işlerden biri de Ortodoks Hıristiyanları koruması altına almak olmuştur.

Bizans'ın Batı Roma'dan yardım almasına karşılık, Vatikan'ın dayatması olan Katolik Kilisesi'nin üstünlüğünü kabul etmesini isteyenlere karşı büyük bir kampanya sürdüren ünlü Ortodoks din adamı Georgios Scholarios, fetih sırasında tutsak edilmiş ve Edirne'ye yollanmıştır.

İşte Fatih Sultan Mehmet bu din adamını buldurur, İstanbul'a getirtir ve onu tüm Ortodoksların Patriği ilan ederek, koruması altına alır. Georgios Scholarios, zaten daha önce de belirttiğim gibi, Gennadius adıyla Pantokrator Kilisesi'ne atanmış ünlü bir din adamıdır.

Fatih Sultan Mehmet bu ünlü din adamını Patrik atayarak hem Ortodoks tebaanın gönlünü kazanır, hem de Hıristiyanların mezhep kavgalarından yararlanarak Katoliklere karşı, Ortodokslarla stratejik bir ittifak kurmayı amaçlar.

3- Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u fethettikten sonra yaptığı bir başka önemli iş, Doğu-Batı ticaretini elinde bulunduran Cenevizlilere ve Venediklilere, ticari etkinliklerini sürdürmelerini sağlayacak olan bazı imtiyazlar vermesidir.

Osmanlılar, kapitülasyon denilen bu ticari imtiyazları sadece dost ülkelerin tüccarına tanırlardı.

Fatih Sultan Mehmet gibi, Kanuni Sultan Süleyman gibi padişahlar bu kapitülasyonları, Hıristiyan Dünyası içinde ittifaklar oluşturmak için, sadece ticari amaçla değil, siyasal hesaplarla da kullanmışlardır.

Tabii, Osmanlıların güçlü dönemlerinde işe yarayan kapitülasyonlar, gerileme döneminde, özellikle adli kapitülasyonlara dönüşünce, imparatorluğun yıkılış nedenlerinden biri haline gelmiştir.

Bu konuya daha sonra döneceğim, şimdilik Fatih Sultan Mehmet döneminde kalalım.

4- Fatih Sultan Mehmet'in yaptığı en önemli işlerden biri, Osmanlı ailesi içindeki taht kavgalarını önlemek, bu yüzden imparatorluğun parçalanmasını engellemek için, öteki akrabaların öldürülmelerine yani Şehzade katline izin vermesidir.

Bu yaptığı, gerek şeri hukuk, gerekse örfi hukuk açısından doktrinde çok tartışmalıdır ama sonuç olarak bu kanunnamenin örfi hukuk-şeri hukuk sentezine dayalı bir karar olduğu açıktır.

Fatih Sultan Mehmet'in çok iyi bir eğitim aldığı bilinir. Tabii bu eğitimin bir parçası da tarih bilgisidir. O dönem için tarih bilgisi esas olarak "Osmanlı ailesinin tarihidir". Fatih Sultan Mehmet özellikle Yıldırım Bayezit'in Timur'a yenilgisinden sonra İmparatorluğun içine düştüğü "kardeş savaşlarını" (yani Fetret Devrini) çok iyi bilir. Bu nedenle de bütün din-tarım imparatorluklarını parçalayan kardeş kavgasını önlemek için bu kanunnameyi çıkarmıştır.

5- Fatih Sultan Mehmet, devlet yapısını kurumlaştırmıştır. Sadrazamı Osmanlı bürokrasisinin başı yapmış, yeniçeriliği güçlendirerek, merkezi yönetimin egemenliğini pekiştirmiştir.

Divanın idaresini sadrazamlara bırakarak, kendisi kafes arkasına çekilmiştir. Sadrazamın yetkileriyle birlikte defterdarın, kazaskerlerin ve diğer üst düzey memurlarının görevlerini tanımlamış, böylece merkezi bürokrasiyi kurumlaştırmıştır.

6- Osmanlı tarihinin ilk devalüasyonunu yapmış, yani paranın değerini düşürmüştür. Böylece merkezi yapıyı güçlendirmek ve genişletmek için gereken finansmanı sağlamıştır. Bilindiği gibi Osmanlı'nın paranın değerini düşürme yöntemine tağşiş deniliyor: Mağşuş yani tağşiş edilmiş sikke, ya küçültülmüş ya da içine bakır karıştırılarak gümüş gramajı düşürülmüş akçe.

Tabii herhangi bir tağşiş işlemi yapıldığında Galata bankerleri derhal bu durumu fark ediyor ve Osmanlı parasının Batı devletlerinin altınları karşısındaki değerini düşürüyorlar; böylece devalüasyon ortaya çıkıyor.

Tarih Vakfı'nın yayımladığı Osmanlı İmparatorluğu'nda Paranın Tarihi adlı enfes bir kitabı da olan değerli biliminsanı Prof. Şevket Pamuk, son bulgularını İstanbul ve Diğer Kentlerde beşyüz Yıllık Fiyatlar ve Ücretler, 1469-1998 adıyla Devlet istatistik Enstitüsü tarafından yayımlanmış olan kitabında okurlarla paylaşmış.

Şevket Pamuk diyor ki, "Tağşişi en çok sevenler, merkeziyetçi ve reformcu Padişahlar. Osmanlı'da ilk tağşiş, Fatih Sultan Mehmet çocukken birinci kez tahta çıktığında yapılıyor. Sonra Fatih, her on yılda bir tağşiş yapıyor. Bir başka büyük tağşiş II. Mahmut zamanında yapılıyor örneğin.

"O zamanlar enflasyona karşı güvence sağlayan, faiz ve benzeri kurumlar yok. Bu nedenle sabit gelirliler yani esnaf ve yeniçeriler çok zarar görüyor. Bir tağşiş sırasında 1 duka altının değeri 18 akçeden 44 akçeye çıkartıldığında, yeniçerilerin maaşı günde 1 akçe. Bunun üzerine yeniçeriler Edirne'de bir tepede toplanıp olayı protesto ediyorlar ve maaşları günde 3,5 akçeye yükseltiliyor. Edirne'deki bu tepenin adı bugün de 'Buçuk Tepe'".

Şevket Pamuk, verilerini zaman grafıkleriyle açıklıyor. Akçenin içindeki gümüş miktarının düşürülmesini de bir grafikle göstermiş:

Buna göre, 1844'ten sonra artık tağşiş yok, istikrar var, çünkü Batı "Siz tağşiş yapmayın biz size borç verelim" diyor ve Osmanlı İmparatorluğu, Kırım Savaşı için tağşiş yapmak yerine Batı'dan borç alınca, iflas ediyor ve çöküyor.

Biliyorsunuz, imparatorluğun asıl çöküşü, Birinci Dünya Savaşı'ndan çok önce, iflas ettiği ve vergi gelirlerine Düyun-u Umumiye İdaresi aracılığıyla Batılılar tarafından el konulduğu 1881 yılında gerçekleşmiştir.

Osmanlı'nın iflası konusuna ilerde döneceğim.

7- Fatih Sultan Mehmet'in gerçekleştirdiği bir başka önemli devrim, kendi portresini yaptırmasıdır.

Resmin ve heykelin putları anımsattığı için günah sayıldığı İslam kültüründe böyle bir davranış, başlı başına bir kültürel devrim niteliği taşır.

"Resmi tarih", genellikle Fatih'in İtalya'dan getirttiği ressam olarak sadece Gentile Bellini'yi belirtir. Oysa Fatih Sultan Mehmet, Bellini'den başka daha birçok sanatçı, haritacı ve benzeri insanlar getirterek, İstanbul'da islam kültürü açısından gerçek bir Rönesans başlatmıştır.
Örneğin, Constanza da Ferrara, Fatih'in resimlerini madalyonlar üzerine çizen bir başka ressamdır.

Sevgili okurlarım, bu satırları siz belki ilk kez okuyorsunuz ama ben yıllardır Osmanlı-Türk "Batılılaşma" sürecinin kurumsal başlangıç noktası olarak Fatih Sultan Mehmet'i anlatırım.
1970'lerin sonunda birlikte katıldığımız bir açık oturumda değerli şair, denemeci ve düşünce insanı Enis Batur sözlerine, "Ben de Osmanlı-Türk Batılılaşmasının Emre Kongar'ın öne sürdüğü gibi Fatih Sultan Mehmet'le başladığını düşünüyorum," diye başlamıştı.

Enis Batur'un, belki kendisinin bile şimdi pek anımsamadığı bu sözleri bana büyük güç vermişti; sonunda bu kitapta okuduğunuz düşüncelerim zaman içinde daha da berraklaştı ve gelişti.

Bu çalışmayı yaparken danıştığım değerli tarihçi Murat Bardakçı da, Batılılaşma'nın Fatih Sultan Mehmet ile kurumlaştığı kanısında olduğunu söyledi.

Fantezi ve edebiyat sevenler için bir de gönderme yapayım:

Fatih Sultan Mehmet döneminde geçen, ama zamanımızdaki-YÖK'ü ve 1980 öncesi öğrenci olaylarını eleştiren bir de roman yazdım bu arada:

Hocaefendi'nin Sandukası, burada anlattığım konuları arka plan olarak kullanan, günümüzü eleştirmek için yazılmış bir fantezi tarih romanıdır; 1990 yılında yayınlandığında yılın en çok satan kitapları arasına girmişti.

(Osmanlı konusunda pek çok çalışma var ama ünlü tarihçimiz Halil İnalcık bu konunun en önemli uzmanıdır. Mustafa Akdağ, Ömer Lütfı Barkan gibi biliminsanlarının yanında, Halil İnalcık'in çalışmalarından çok yararlandım. Osmanlı'yla ilgilenen okurlara, onun bütün kitaplarını ve özellikle de son çıkan Tarihçilerin Kutbu adlı, Emine Çaykara'nın kendisiyle yaptığı konuşmalardan oluşan çalışmayı öneririm.)

Emre Kongar - Tarihimizle Yüzleşmek


Bir sonraki bölüm hazırlandığında linki burada olacaktır.





İslam’ın Gerçekleri

Anonim - İslam’ın Gerçekleri


İÇİNDEKİLER

Önsöz
İslam ve Ülkemizde Din Anlayışı
Hz. Muhammed’in Hayatı
Hadisler ve Kaynakları
Arap Tanrısı Allah
İslam ve Kuran Evrensel mi?
İslamiyet’te Kadına Bakış ve Kuran
İslam’da Ganimet Hükümleri
Kuran’da Dünya ve Evren
Bilim ve İslamiyet
Kuran’daki Çelişkiler
Eklenen Yazılar
Sonsöz


ÖNSÖZ

İslam ülkelerinde Müslümanlar inançlarının son ve mükemmel din olduğuna inanıyor, kitaplarını Allah kelamı görüyor ve dinlerinin de tartışmasız gerçek olduğunu kabul ediyorlar. Bu eleştiriye kapalı ve tahammülsüz mantıkla da inanmayanlara bu inançlarını dayatıyorlar.

İslami kurallarla yönetilen ülkelerde eğer bir kişi araştırıp öğrendikten sonra İslam’a inanmamayı seçerse Müslümanlarda ki bu saplantılı mantık nedeniyle dinden çıkmanın bedelini canıyla ödüyor veya ömrünü hapislerde tamamlıyor. Üstelik Müslümanların tartışmasız doğru kabul ettikleri İslami öğretilerin gerçek dışı olduğu çağımızda rahatlıkla kanıtlanabilir dununda. Müslüman toplumlar maalesef bu açık gerçekle yüzleşmekten sürekli kaçıyorlar. Oysa İslam’ın gerçek dışı olduğunu ortaya koyan kitaplara ve ciltler dolusu bilgiye internette ve piyasada ulaşmak mümkün.

Örneğin İslami öğretide geçen; Adem ve Havva’nın sadece bir masal olduğunu Evrim Teorisi, arkeoloji ve genetik bilimi ispatlamış durumda, 6 günde yaradılış hikayesinin gerçek dışı olduğunu Astronomi bilimi ispatlayalı neredeyse 300 yıl oldu, savaşlarda ganimet adında yağmanın helal oluşu çağımız yasalarına göre insanlık suçu, kadınların sadece anne ve eş görülerek toplumsal hayattan soyutlanması, kölelik, cariyelik ve çocuk istismarı gibi çağdışı uygulamaların Kuran’da kendine yer bulabilmesi hem düşündürücü hem de ilahi kaynaklı bir kitap olmadığının da kanıtıdır.

Din kitaplarında anlatılan; Mısırdan çıkış, Zulkarneyn, Nuh Tufanı, Süleyman ve Saba Melikesi gibi hikâyelerdeki tarihi kayıtlarla uyumsuzluk, akla ve bilime aykırılıklar dinlerin sadece masal olduğunu da ortaya koymaktadır. Ayrıca Kuranda yazan ve günümüzde uygulanamaz durumda olan hükümlerde Kuran’ın ilahi bir kaynaktan gelmediğinin, kişisel çıkar için yazıldığını ve ancak o günün şartlarına uygun olduğunun kesin kanıtlarıdır.

Örneğin; Kuran’da ilahi bir hak görülen köle, cariye, savaşta ganimet, cizye, vb. uygulamalar artık çağ dışı kalmış ve geçerliliğini yitirmiş hükümlerdir. Bu hükümleri içeren ayetler uluslararası hukuk kurallarına göre İnsanlığa karşı işlenmiş ağır suçlar kapsamına girer. Bu suçu işleyenlerin de uluslararası mahkemelerde yargılanması gerekir.

Kendini Müslüman olarak gören herkes; Kuran’da çağımızda uygulanamaz ve suç teşkil eden bu hükümler neden var diye sorması gerekmez mi? Görmek istemeyene elbette gerçekleri gösteremeyiz ama aklını kullanan ve kanıtları görebilen kimseler için din büyüklere masallardan başka bir şey değildir ama maalesef kanlı masallardır.

Bu masallar nesilden nesile günümüze kadar geldiler ama artık böyle devam etmemeli. İçinde yaşadığımız bilgi çağında İnsanlığın bu kanlı masallardan kurtulması, daha aydınlık bir gelecek için zorunludur. Amacım İslami inanç sistemini oluşturan belli başlı konuları inceleyerek bu açık gerçekleri ortaya koymak ve böylece okuyucuların doğru bildikleri yanlışlarla yüzleşmesini sağlamaktır. Umarım sizlerin gerçeklerle yüzleşip dini sorgulamanıza yardımcı olabilirim.

Anonim - İslam’ın Gerçekleri

Bir sonraki bölüm hazırlandığında linki burada olacaktır.


FACEBOOK ADRES DEĞİŞİKLİĞİ

FACEBOOK ADRES DEĞİŞİKLİĞİ


Bazı sebeplerden dolayı sayfa ve grubumuzu kapatmak durumunda kaldık. Yeni bir grupla, yeniden başlıyoruz, buyrun katılın....






















TANRISIZLIĞIN İLMİHALİ

Jean Meslier - Sağduyu, Tanrısızlığın İlmihali


50. Bu Hayatın Zorluklarına Karşı Dini Tesellilerin Boşluğu. Bir Cennet Bir Ahret Umudu Hayaldir, Hayal Ürününden Başka Bir Şey Değildir

Yüce bir Tanrı'nın yönetimi altında niçin bu kadar çaresiz, bu kadar perişan insanlar bulunduğunu sorduğunuz zaman, "Bu alem, insanı daha mutlu bir aleme götürmeye mahsustur" diye bizi avuturlar. Bize, üzerinde yaşadığımız yuvarlağın bir "sınav yeri" olduğunu söylerler. Sonra "Tanrı yalnız kendisine özgü olan gerçekleşmesi olanaksızı ve süresiz mutluluğu insana verememiş ve ulaştıramamıştır" diyerek ağzımızı kapatırlar. Bu cevaplarla nasıl yetinilebilir? Nasıl tatmin olunabilir?

Önce ahiret hayatı: Bu ahiret hayatı fikri, bunu varsaymakla şimdi eriştikleri mutluluktan daha sürekli, daha saf bir mutluluğa sahip olmak için, insanların öldükten sonra tekrar yaşamak arzularının ifadesi olan hayalgücünden başka bir dayanağa sahip değildir. İkinci olarak: Her şeyi bilen, yaratıklarının düşünce ve gidişatına tümüyle vakıf bulunması gereken bir Tanrı'nın, işlemlerinden ve niyetlerinden emin olmak için bu kadar sınavlara ihtiyacı olduğunu havsala nasıl alabilir? Üçüncü olarak: Bilim adamlarının hesaplarına göre, üzerinde bulunduğumuz yeryüzü altı ya da yedi milyon yıldan* beri mevcuttur. Bu zamandan beri milletler türlü biçimler altında, sürekli zarar ve felaketlere uğradı. Sürekli olarak zorbaların, fatihlerin, kahramanların, savaşların, su baskınlarının, kuraklıkların, istilacı kuvvetlerin vb. sıkıntısı altında insan türünün tedirgin ve perişan edildiğini tarih bize gösteriyor. Bu kadar uzun sıkıntılar ve zalimce felaketler, zorluklar; tanrısallığın gizli niyetleri hakkında bizi temin edecek içerikte midir? Bu kadar sürekli bunca kötülük, bunca felaket, tanrısal lütfün bize hazırladığı gelecek hakkında yüksek bir fikir verir mi? Dördüncü olarak: Eğer bize temin edilmek istendiği gibi, Tanrı; kerim, iyilik ve hayırsever ise, insanlara sürekli mutluluk olmasa bile, hiç olmazsa ölümlü yaratıkları bu dünyada erişebilecekleri ölçüde bir mutluluğa kavuşturamaz mıydı? Mutlu olmak için sonsuz ya da ilahi bir mutluluğa muhtaç mıyız? Beşinci olarak: Eğer Tanrı, bu dünyada insanları, mutlu oldukları dereceden fazla mutlu etmediyse, sofuların anlatılmaz ve bitmez bir haz ve nimete erişileceğini iddia ettiği "cennet" umudu ne olur? Eğer Tanrı aklımızın erebileceği tek yer olan yeryüzünü kötülüklerden koruyamamış ya da korumak istememişse, hakkında hiçbir fikrimiz olmayan öteki dünyayı (yani ahiret dünyasını) kötülük ve felaketlerden koruyabileceğine ya da korumak isteyeceğine ne sebep düşünebiliriz? Lactance'e göre, 2000 yıl önce Epicure şöyle demiş:

"Tanrı, ya kötülüğe engel olmak istiyor ancak kötülüğü yasaklamaya muktedir olamıyor; ya kötülüğü yasaklamaya muktedir olabiliyor ancak engel olmak istemiyor; ya kötülüğü ne istiyor ne de yasaklayabiliyor; ya da kötülüğü Tanrı hem istiyor hem de yasaklamaya kadirdir. Eğer yasaklamaya kadir olmaksızın yasaklamak istiyorsa, Tanrı acizdir; eğer Tanrı kötülüğü yasaklamaya gücü yettiği halde yasaklamak istemiyorsa, bu durumda ona atfedilmesi zorunlu tutulan bir kötülükçülük karşısında bulunuyoruz demektir. Eğer Tanrı kötülüğü yasaklamaya hem gücü yetmiyor, hem de bunu yasaklamak istemiyorsa, hem aciz hem herkesin kötülüğünü isteyen olur; eğer Tanrı kötülüğün yasaklanmasını hem istiyor ve buna da gücü yetiyorsa, o halde kötülük nereden geliyor? Ya da Tanrı kötülüğün olmasına neden engel olmuyor?"

2000 yılı geçen bir süreden beri sağduyu sahibi, bu zorlukların çözümünü bekliyor. Hocalar, papazlar, hahamlar vb. ise bize bu zorlukların ancak ahirette çözüleceğini öğretip duruyorlar.

* Yazarın zamanında dünyanın yaşı altı-yedi milyon yıl olarak tahmin ediliyordu, günümüzde biliyoruz ki, dünyanın yaşı dört buçuk beş milyar civarındadır. (admin notu)

Jean Meslier - Sağduyu, Tanrısızlığın İlmihali


Bir sonraki bölüm hazırlandığında linki burada olacaktır




ŞERİATÇIYLA MÜCADELE EL KİTABI

İlhan Arsel - Şeriatçıyla Mücadele El Kitabı


II) "İslamda Zorlama Yoktur" İddiasına Sarılanlar, Aklı Şaşırtıcı Bir Mantığa Saplıdırlar

İslamcılar, o kendilerine özgü mantıksızlıklarıyla, insanları İslam dinine sokmak üzere cihad ve öldürme tehditlerine başvurmayı "zorlama" olarak kabul etmezler. Çünkü güya İslama girmeyen kişi, girmemek suretiyle kendi nefsini zorlama altında tutmaktadır. Ve işte cihad yolu ile onu İslam yapmak, bu zorlamadan kurtarmak demek olur; yani kişi, Müslüman olmak sayesinde "ikrah" durumundan uzak kalır. Ve yine güya İslam "ikrahı" (zorlamayı) kabul etmeyen bir din olduğu için, kişiyi bu dine sokmakla, ona "ikrah" olmayan bir ortamda yaşama olanağı sağlanmış olur! Daha başka bir deyimle, İslamı hâkim kılmak üzere cihad etmek, insanları "zorlanma" durumundan kurtarmak demektir. İslamcıların söylemesi şöyle:

"... cihadın hikmeti, insanları ikrahtan korumak, ikrahı kabul etmeyen dini hâkim kılarak i'lâi kelimetullah etmek demektir (İslamı yüceltmektir)... Bunun için İslamda gayeyi harb, intikam, katil, tebdili dine icbar değil, (fakat) hasmı mağlup etmek ve kuvvei cebriyesini alıp dininde serbest olarak hükmi hakka tabi' tutmaktır ki i'lâi kelimetullah bundadır. Bu sebeble, her ne zaman Müslümanlara za’f tari olur. Dini hak müdafaa edilmezse fitneler kopacak, cebr-ü ikrah
çoğalacak, bütün beşeriyet herc-ü merce uğrayacaktır...!"

Türkçesi şöyle oluyor: Cihada girişmekten amaç, "zorlama denen şeyi kabul etmeyen" İslam dinini egemen kılarak İslami yüceltmektir. Bundan dolayı İslamda cihad intikam, öldürmek (katil) gibi eylemler insanları din değiştirmeye zorlamak değil, fakat hasmı yenmek ve onu, cebir gücünden yoksun kılıp özgür olarak Tanrı dinine (İslama) tabi tutmaktır ki, bu da İslami yüceltmektir. Bunu yapmamak Müslümanlar için tehlikeli sonuçlar doğurur. Çünkü her ne zaman Müslümanlara güçsüzlük arız olur ve bu yüzden İslam dinini savunamazlarsa, fitne kopar, zorlama çoğalır, bütün insanlık felakete uğrar.

Şimdi gelin bu tuhaf mantığın altından çıkın!

İlhan Arsel - Şeriatçıyla Mücadele El Kitabı


Bir sonraki bölüm hazırlandığında linki burada olacaktır.



TANRI YANILGISI

Richard Dawkins - Tanrı Yanılgısı


KUTSAL KİTAPTAN KANIT

Bazı insanlar vardır ki hala kutsal kitaplara dayanarak Tanrının varlığına ikna olurlar. C. S. Lewise atfedilmiş yaygınca tanınan bir kanıt (ki kendisi kanıta nazaran daha yaygınca tanınmalıdır), şu bilgiyi sunar; İsa Tanrının oğlu olduğunu öne sürdüğünden, ya haklı ya deli ya da bir yalancıdır: Çılgın, Kötü ya da İyi. Veya, basit bir aliterasyonla (dilbilimde ses yinelemesi, Lunatic, Liar, Lord), Delice, Yalancı ya da Rabdır. İsanın Tanrısal mevkiyle ilgili öne sürdüğü tarihsel kanıt çok azdır. Ancak, eğer bu kanıt sağlam olsaydı bile elimizdeki üçleme gülünç derecede eksik olurdu. Dördüncü bir olasılık, ki görünen köy kılavuz istemez, İsa gerçekten hatalıdır. Birçok insan hatalıdır. Daha önce de söylediğim gibi, İsanın kutsal olmayı amaçladığı yönünde bile sağlam tarihsel kanıtlar yoktur.

Kayda geçmiş bir metnin, şu gibi sorular sormaya alışkın olmayan insanları ikna edebilme gücü vardır: Bunu kim, ne zaman yazmıştır? Ne yazılacağını nasıl bilmişler? Kendi zamanlarında yazdıklarının, bizim zamanımızda da anlaşılır olabileceğini sahiden düşünmüşler midir? Bu insanlar tarafsız gözlemciler midir yoksa yazılarının çarpıtıldığı bir gündemleri mi vardır? On dokuzuncu yüzyıldan beri bilge ilahiyatçılar, ilahilerin gerçek dünya tarihinde neler olup bittiğinin güvenilir açıklamaları olmadığını karşı konulmaz biçimde kanıtlamıştırlar. Hepsi İsanın ölümü ve Paulun mektuplarından uzun süre sonra yazılmıştır ki bu mektuplar İsanın hayatının sözde gerçeklerinden neredeyse hiç bahsetmez. Hepsi birçok farklı Çin Fısıltısı kuşaklarındaki (bölüm 5e bakın) hata yapması olası kâtipler tarafından sonradan çoğaltılmış ve yeniden çoğaltılmıştır ki zaten onların da kendi dinsel gündemleri vardı.

Dinsel gündemle saptırmanın güzel bir örneği İsanın Betlehemde doğmasının kalp ısıtan efsanesidir ki akabinde Herodun masum insan katliamı vardır. İsanın ölümünden yıllar sonra, ilahiler yazılırken, hiç kimse onun nerede doğduğunu bilmezdi. Ancak bir Eski Ahit kehaneti. (Micah 5: 2) Yahudilerin uzun süredir beklenen Mesihin Betlehemde doğacağını ummalarına yol açmıştır. Bu kehanet ışığında Johnun ilahisi özellikle taraftarlarının İsanın Betlehemde doğmamış olmasını şaşkınlıkla karşılamasının altını çizer: Diğerleri, Bu Hz. İsadır dediler. Ancak bazıları İsa Kiliseden gelmeyecek miydi dediler? Kutsal kitap, Hz. İsa, Davutun tohumundan ve Betlehem şehrinin dışından, Davutun olduğu yerden gelecek dememiş miydi?

Matta ve Luka, İsanın her şeye rağmen Betlehemde doğmuş olması gerektiği kararına vararak sorunu farklı bir biçimde ele aldılar, ancak İsayı o bölgeye farklı yollarla taşıdılar. Matthew, Meryem ve Yusufun birlikte hep Beytüllahimde olduklarını, İsanın doğumundan çok sonra, Mısırdan eve dönerken Kral Herodun masum insan katliamından kaçıp, Nazarethe yerleştiklerini söyler. Luke ise, bunun tam aksine, Meryem ve Yusufun İsa doğmadan önce Nazarethe yerleştiklerini söyler. Öyleyse, kehanetin tamamlanması adına, o önemli anda Betlehemde nasıl bulundular? Luke şöyle der, Quirinius Suriyenin hükümdarı olduğu zamanda, Sezar Augustus, vergilendirme amaçları için bir nüfus sayımını emreder ve herkes kendi şehrine gitmek zorunda kalır. Yusuf Davutun evinden ve soyundandır ve bundan ötürü Davutun şehrine, yani Betleheme gitmek zorunda kalmıştır. Bu iyi bir çözüm gibi görünüyordu; A.N.Wİlsonun İsada ve Robin Lane Foxun Yasak Versiyonda (diğerlerinin arasından) belirttikleri gibi, tarihsel yanlışlıklarının dışında. Davut, eğer var olsaydı, Meryem ve Yusuftan yaklaşık bin yıl önce yaşamış olacaktı, Romalılar nasıl bir mantıkla Yusufu, bin yıl önce dolaylı bir atasının yaşadığı bir şehre gönderme ihtiyacı hissetmişlerdir? Bu şuna benzer; mesela, eğer Fatih William ile buraya gelip yerleşen Senyör de la Zakeynee kadar yaşamış atalarımı hesaba katabilseydim, Ashby-de-Ia-Zouch isimli bir yeri nüfus sayımı formunda doğum yerim olarak belirtebilirdim.

Dahası, Luke tarihçilerin özgürce kontrol edebilecekleri olayları düşüncesizce ifade ederek itibarını mahveder. Hükümdar Quirinius gerçekten bir sayım emretmiştir; bu yerel bir nüfus sayımıdır ve Sezar Augustusun tüm İmparatorluk sınırları için emrettiği sayıma benzemez. Ancak bu sayım çok geç gerçekleşmiştir: M.S 6da, Herodun ölümünden çok sonra. Lane Fox şöyle bir sonuç çıkarır, Lukeun hikayesi tarihsel olarak imkânsızdır ve tutarsızlıklarla doludur ancak Lukeun durumu ve Micah kehânetini tamamlama arzusunu göz önünde bulundurarak onu suçlamaz.

Free Inquiry’nin Aralık 2004 sayısında bu mükemmel derginin editörü Tom Flynn, çok sevilen Noel hikâyesindeki boşluk ve çelişkileri belgeleyen makalelerin bir koleksiyonunu bir araya getirmiştir. Flynn bizzat, İsanın doğumu üzerine nutuk çeken Evanjelistler Matthew ve Luke arasındaki birçok çelişkiye dikkat çeker. Robert Gillooly, doğudaki yıldız, bakireyken doğum, bebeğin krallar tarafından yüceltilmesi, mucizeler, idam, İsanın dirilişi ve göğe yükselmesi de dahil olarak, Hz.İsa efsanesinin tüm önemli başlıklarının her birinin Akdeniz ve Yakın Doğu bölgelerinde zaten var olmakta olan dinlerden nasıl alıntı yapıldığını gözler önüne serer.

Flynn şu düşünceyi akla getirir, Matthewin Yahudi okuyucuların çıkarı uğruna Mesih kehanetlerini (Betlehemde doğan Davuttan miras kalan) karşılama arzusuyla, Lukeun Hıristiyanlığı, Yahudi olmayanlara uyarlama arzusu ve bundan ileri gelen putperest Helenistik dinlerin sıcak düğmelerine basılması, burnunun dikine çarpışır (bakireyken doğum, kralların tapınması vs..) Neticedeki çelişkiler göze batar cinstendir ancak inançlılar tarafından tutarlı bir şekilde göz ardı edilmektedir.

Bilge Hıristiyanlar George Gershwinin kendilerini şu konuda ikna etmesine gerek duymazlar,
Yükümlülükleriniz İncilden alınmıştır, olmazsa olmaz değildirler. Fakat çevrede bu yükümlülüklerin zorunlu olduğunu düşünen birçok bilgisiz Hıristiyan vardır. İncili fazlasıyla ciddiye alanlar, bunu gerçekten de tarihin gerçekçi ve kesin bir kaydı olarak kabul ederler ve dolayısıyla inançlarını destekleyen bir kanıt olduğuna inanırlar. Peki bu insanlar, aslına uygun bir gerçek olduğuna inandıkları bu kitabın kapağını hiç açmazlar mı? Bu aşikâr çelişkileri fark etmezler mi? Gerçeklik arayışındaki birisi, Matthewin, Yusufun Kral Davutun soyundan yirmi sekiz ara nesille geldiğini savunmasının karşısında, Lukeun kırk birinci nesil olduğu savunmasını kafasına takmaz mı? Daha da kötüsü, bu iki listedeki isimlerin bazıları örtüşmemektedir! Her koşulda, eğer İsa gerçekten bakire bir anneden doğduysa, Yusufun soyu bununla ilgisizdir ve bu bilgi Mesihin Davutun soyundan gelmesi gerektiğini belirten Eski Ahit kehanetini tamamlamakta İsa adına kullanılamaz.

Amerikalı İncil âlimi Bart Ehrman, alt başlığı, Yeni Ahiti Kim Neden Değiştirdinin Gerisindeki Hikâye olan bir kitapta, Yeni Ahit metinlerinin üzerini sisle örten büyük kararsızlığı açıklar. Kitabın giriş bölümünde, Profesör Ehrman dokunaklı bir biçimde İncil inançlısı tutucudan özenli bir kuşkucuya geçişindeki kişisel eğitim seyrinin planını çizer ki bu kutsal kitapların geniş ölçüde yanılabilirliğini fark etmesiyle başlayan bir seyirdir. Amerikan üniversiteleri hiyerarşisinde yukarı doğru ilerlerken, en altta bulunan Moody İncil Enstitüsünden başlayarak, Wheaton Üniversitesinden geçen (çizelgede birazcık daha yukarıdadır, ancak yine de Billy Grahamin okuludur) ve en tepedeki dünyaca ünlü Princetona kadar uzanan her aşamada, aşırı tutucu Hıristiyanlığını, tehlikeli progressivizme karşın korurken, sorunlarla karşılaşacağı şeklinde uyarılmıştır. Ve öyle de olmuştur. Bu durumdan biz, yani onun okuyucuları fayda görüyoruz. Diğer iç açıcı şekilde yerleşik inançlara karşı olan İncil eleştirisi kitaplar, daha önce bahsettiğim Robin Lane Foxun Yasak Uyarlama The Unautbonzed Version) ve Jacques Berlinerblaunun Laik İncil: İnançsızlar Neden Dini Ciddiye Almalıdırlar The Secular Bible: Why  Nonbelievers Must Take Religion Seriously) isimli kitaplardır.

Resmi ölçütler dahilindeki dört öğreti, az ya da çok keyfi olarak, en azından bir düzine öğreti arasından seçilmiştir, Thomas, Peter, Nıcodemus, Philip, Bartholomew ve Magdalalı Meryem öğretileri.  Thomas Jeffersonun yeğenine yazdığı mektupta bahsettikleri işte bu ilave öğretilerdir:

Yeni Ahitten bahsederken, tüm İsa hikâyelerini okumanın yanı sıra, kendilerine Evanjelik diyen sahte evanjeliklerin oluşturduğu kilise bilim konseyinin bizim hakkımızdaki kararlarını da değerlendirmelisin. Çünkü bu sahte evanjelikler en az diğerleri kadar vahiy almış gibi görünürler ve sen bu iddialarını kendi mantığınla muhakeme edeceksin, konseydekilerin mantığıyla değil.

Seçilmeyen öğretiler konseydekiler tarafından da rağbet görmemişti çünkü bir ihtimal, bu öğretilerdeki mantıksızlıklar kilise standardına uyan dört öğretideki mantıksızlıklardan çok daha rahatsız ediciydi. Mesela, Thomas Öğretisi, çocuk İsa hakkında birçok hikâyecik içeriyordu ki burada İsa yaramaz bir peri edasıyla büyülü güçlerini kötü emellerine alet ediyor, oyun arkadaşlarını keçilere çeviriyor, çamurdan kuş üretiyor ya da tahta parçasının uzunluğunu mucizevî bir şekilde arttırarak marangoz babasına yardım ediyordu. Hiç kimsenin Thomas Öğretisindekiler gibi yavan mucize hikâyelerine inanmayacağı düşünülmüştü. Ancak bu dört onaylı öğretiye inanmak adına herhangi bir neden aramaya gerek yoktur. Çünkü hepsi de efsane statüsündedir ve en az Kral Arthur ve Yuvarlak Masa Şövalyeleri hikâyeleri kadar belirsizdirler.

Kilise onaylı dört ilahinin en ortak oldukları nokta aynı kaynaktan türetilmiş olmalarıdır ki bu ya Markın ilahisi ya da Markın yaşayan en eski torun olduğunu belirten kayıp çalışmadır. Bu dört evanjeliğin kim olduklarını hiç kimse bilmez ama İsayla bizzat tanışmadıkları kesindir. Yazılanların çoğu tarihe göre anlamsız, saf girişimlerdir ancak barizce Eski Ahitten yinelenmişlerdir çünkü ilahi üretenler İsanın hayatının Eski Ahit kehanetlerini tamamlama zorunluluğu olduğu konusunda içtenlikle ikna olmuşturlar. Üstelik İsanın hiçbir zaman yaşamadığı tarihsel bir durum üretmek bile mümkündür, gerçi bu herkesçe desteklenmeyecektir. Tıpkı diğerlerinin arasından farklı biri olan, Londra Üniversitesinde Profesör olan G. A. Wellsin, İsa Var mıydı? da dâhil olmak üzere birkaç kitabında yazdığı gibi.

İsa büyük bir ihtimalle yaşamış olmasına rağmen, ünlü İncil bilimciler genelde Yeni Ahiti tarihin güvenilir bir kaydı olarak hesaba katmazlar (ve kesinlikle Eski Ahitin de) ve ben de İncili artık herhangi bir tanrısallığın kanıtı olarak göz önünde bulundurmayacağım. Thomas Jeffersonun selefi John Adamsa yazdığı sözcükler adeta geleceği sezer vasıftadır, şöyle ki, Yüce bir Varlık olan babası tarafından bir bakirenin rahmine düşürülen İsanın gizemli neslinin, Jüpiterin beynindeki Minerva nesli efsanesi gibi bir masal olarak değerlendirileceği günler gelecektir.

Dan Brownun kitabı Da Vinci Şifresi ve kitaptan kurgulanan film, kilise çevrelerinde büyük tartışmalar başlatmıştır. Hıristiyanlar filmin ve filmi gösteren Picket isimli sinemalar zinciri şirketinin boykot edilmesine teşvik edilmiştir. Bu film baştan sona kurgudur: yalan, yanlış bir kurgu. Aslında bu katışıksız öğreti tutkusudur. Da Vinci Şifresi ile öğreti arasındaki tek fark, Da Vinci Şifresinin çağdaş, öğretilerinse eski kurgu olmasıdır.

Richard Dawkins - Tanrı Yanılgısı


Bir sonraki bölüm hazırlandığında linki burada olacaktır.




GERONTOKRATLAR

Adrian Berry - Sonsuzluğun Kıyıları



17. GERONTOKRATLAR

Muhterem kır sakallılar esti gürledi,
O tüyü bitmemiş çocuklar
Kendilerini yaşlı babalarından
Daha mı akıllı sandılar?

Robert Burns, Simpson'a Mektup

Tıbbın sürekli gelişmesi hepimizi yoksullaştırabilecek bir krize yol açma tehlikesi taşıyor, insanlar çok daha uzun yaşıyorlar. Ama vücutlarının zamandan daha az etkilenmesine rağmen, zihinlerinin gücünü yitirmesini önleyecek bir şey henüz icat edilmedi.

Şimdiki Çin ve Brejnev devrindeki Sovyetler Birliği gibi, Aristoteles'in "gerontokrasi" adını verdiği yaşlı ve zihnen güçsüz insanlar tarafından yönetilmeye yazgılıymışız gibi görünüyor, istatistikler açık. Yaşı 65 ve üzerinde olan Avrupalıların sayısı son otuz yılda neredeyse ikiye katlanarak 47 milyondan 93 milyona çıktı. OECDye (Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı) göre 2025 yılma gelindiğinde Avrupalıların dörtte biri 65 yaşın üzerinde olacak. Ortalama yaşam süresinin en uzun olduğu ülke olan Japonya'da (erkekler için 75,6 yıl, kadınlar içini 81,4 yıl) sürekli yeni rekorlar kırılıyor. ABD'de bile yaş ortalaması bir rekora ulaştı: 62,3

Aşırı nüfus artışının tehlikelerine karşı onlarca yıldır sürdürülen propaganda gittikçe büyüyen bir nüfus felaketi yarattı. Doğum oranları düştü - propagandacılar da bunu istiyordu - ama bu düşüş yaşlılar için geliştirilmiş daha iyi ilaçlarla birleşince, fiziksel olarak sağlıklı ama zihnen yetersiz yaşlı insanların çoğunlukta olduğu bir nüfusla karşı karşıya kalabiliriz.

En kötü olasılık da bu insanların hükümetlerde daha fazla yer alacak olması.

Geçmiş örnekler düşünüldüğünde bu eğilir feci sonuçlar verebilir. Shelley nin "yaşlı adamların huysuz oldukları, kendi bildiklerini okudukları ' yolundaki uyarısından binlerce yıl önce, insanlar İhtiyarlar Heyeti ve benzer isimler taşıyan gerontokratlara kendilerini teslim etme gibi tehlikeli bil alışkanlık edinmişti.

Bir zamanlar eski dünyanın en güçlü ve ümit vaat eden uygarlığı olan Sparta, 60 yaşından küçüklerin alınmadığı 23 kişilik idare heyeti gerousia tarafından mahvedilmişti. Gerousia'nın kralın üzerinde bile mutlak bir gücü vardı. İstediklerini yargılamadan ölüme mahkûm edebilirlerdi ve halkın bütün "çarpık' kararlarını veto etme haklarıyla övünürlerdi. Peloponnesos Savaşını kazanan ancak gerousia nın huysuz bunaklığıyla yerle bir edilmeye boyun eğen Sparta için Thukydides şunları söylemiş:

"Diyelim ki Sparta şehri terk edildi ve tapınaklarla zemin planı hariç bir şey kalmadı. İleriki çağlarda bu gücün ününe layık olduğuna kimse inanamayacak. Şehirlerinin muazzam tapınakları ya da başka anıtları yok. Daha ziyade bir araya gelmiş birkaç köyü andırıyor, bu yüzden de hiçbir albenisi olmayacak."

O tarihten kısa bir süre önce eski dünyanın bu yaşlı despotlar hanedanlığı, Pers kralları tarafından kuşatılmıştı. Bunların sonuncusu Kserkses, askerlerini boğmasının cezası olarak denizin bin kere kamçılanmasını emretti. "Kalleş su!" diye bağırdı. "Kral Kserkses, istesen de istemesen de üzerinden geçecek!" Çünkü ihtiyarlıkla despotluk bir araya geldiğinde, her türlü kaynaktan, hatta cansız bir nesneden gelen bir direnişe bile çok zor tahammül edilir.

İnsanın aklına Prusya Kralı Friedrich Wilhelm'in bunaklık dönemi geliyor. Bakın Macaulay ne yazmış:

"Rasgele güç kullanma alışkanlığı onu acımasız bir insan yapmıştı. Öfkesi sövgüler ve yumruklarla patlak veriyordu. Majesteleri yürüyüşe çıktığında, hayvanat bahçesinden vahşi bir hayvan kaçmış gibi herkes sağa sola kaçışıyordu. Sokakta karşısına bir hanım çıkacak olsa önce bir tekme atar, sonra da evine gidip veletlerine sahip çıkmasını söylerdi. Bir din adamı görecek olsa muhterem beyefendiye okumaya ve dua etmeye gitmesini ihtar eder, bu sofuca öğüdünü tutsun diye de adamı değneğiyle evire çevire döverdi."

Yaşlılıkta giderek zayıflayan zihin, sürekli bozulan yongalarının yerine yenisi konmayan bir bilgisayara benzetilebilir. Gençlikte beynin bütün bölümleri yaklaşık 10 milyar nöronla yani sinir hücresiyle birbirine bağlıdır. Bir bilgisayarın elektronik bağlantı yolları ise bir sıra takip eder. Bu nedenle de bir bilgisayar hem şimşek gibi hızlıdır hem de aptaldır. Beyindeki sinir hücreleri ise birbirleriyle bağlantılı olduklarından, beyne daha büyük bir zekâ ve çok yönlülük, ancak oldukça yavaş bir uslamlama gücü verirler. Yaşlılıkta sinir hücreleri öldükçe beynin verimliliği gittikçe azalır. İlgili sinir hücreleri artık yaşamsallıklarını korumadığından uslamlama sırasında bazı basamaklar atlanır.

Böylece, Encyclopedia Britannica da. yazdığı gibi, yaşlılar bencil, duygusal açıdan değişken, alışkanlıklarında katı, dostlarına ve ailelerine karşı şüpheci" bir hal alabilirler. Bunun hastalıkla ilgisi yoktur (her ne kadar hastalık ya da sefih bir yaşam bu durumu ağırlaştırabilirse de), dokuların zamanla doğal olarak bozulmasından kaynaklanır.

Zihinsel gücün kaybı çarpıcı sonuçlar yaratabilir. Bu sonuçların en beklenmedik olanı Napoleon'un, kendisininkinden yaklaşık üçte bir oranında büyük bir orduyla savaşarak 1805'te. Austerlitz'te kazandığı zaferdir. Pek az tarihçi bu parlak zaferin basit açıklamasını bulabilmiştir: Napoleon ve ona bağlı sekiz komutanın yaş ortalaması 39'du, oysa başlıca düşmanları Rus general Kutusov 60 yaşındaydı.

Yaratıcı deha eserleri de bu yüzden çoğunlukla gençlikte ortaya konur. Isaac Newton kütleçekimi yasasını bulduğunda sadece 23 yaşındaydı. Kara Prens, Crecy Çarpışmasını 16 yaşında kazanmıştı. Edward Gibbon 5 yaşında Yunanca öğrenmiş, Mozart 8 yaşında ilk senfonisini yazmıştı.

Buna karşılık Kraliçe Victoria'nın "çılgınca ve anlaşılmaz" dediği bir ruh halinde olan 84 yaşındaki Gladstone'un İrlanda sorununa yaklaşımı günümüze kadar uzanan sonuçlar yarattı. Ayetulah Humeyni ülkesini refahtan felakete sürükledi. Leonid Brejnev 70'inde felç geçirip "yarı ölü hale gelmesine" rağmen 6 yıl daha Rusya'yı yönetti. "Yozlaşmış çevresi tarafından idare ediliyor ve artık ne olup bittiğini anlamaktan acizdi." demiş bir tarihçi.

Ama istisnalar da var. Ronald Reagan'ın 72 yaşında, "Yıldız Savaşları konuşması" diye bilinen birkaç anlaşılmaz sözle komünist imparatorluğunun yıkılışına nasıl katkıda bulunduğu hiç unutulmayacak.

Gerontokrasi tarihte en sık rastlanan hükümet tarzıdır. Monarşiler ve cumhuriyetlerden on binlerce yıl önce, atalarımızın daima kabilenin yaşlıları tarafından yönetildiğine inanılıyor! Yaşlılar geleneğin koruyucusu sayılırdı, yaşları onlara prestij otorite kazandırırdı. Buradan, bilgeliklerine de güvenilebileceği gibi genelde yanlış bir sonuca varılırdı.

Homo Sapiens'in ortaya çıkması ve uygarlığın başlangıcı arasındaki 100.000 yılda teknolojinin yavaş ilerlemesinin nedeni gerontokrasiler olabilir. Günümüzde gerontokrasi güç artışından bile daha büyük bir tehdit oluşturuyor. Bununla ancak doğum oranlarını azaltmaya yönelik aptalca tedbirlere karşı çıkarak savaşılabilir.

Adrian Berry - Sonsuzluğun Kıyıları


Bir sonraki bölüm hazırlandığında linki burada olacaktır.



Pırlanta Nişan Yüzüğü

Charles Panati - Sıradan Şeylerin Sıradışı Kökleri


Pırlanta Nişan Yüzüğü:

15. Yüzyıl, Venedik

1503 tarihli bir Venedik evlilik belgesi bir elmas evlilik yüzüğünü listeler. Modina’lı Mary adındaki bir kadının altın alyansı, elmas taşlı en eski nişan yüzükleri arasındadır. Söz konusu yüzükler muhtemelen sonsuza kadar sürecek olan bir geleneği başlatmış oldu.

Elmasın doğadaki en sert ve dayanaklı maddelerden biri olduğunu ve onu güzelce işleyip cilalamanın bütün parlaklığını ortaya çıkardığını ilk keşfeden Venediklilerdi. On beşinci yüzyılın sonuna doğru gümüş ve altına dizilmiş elmaslar, nişan yüzükleri olarak zengin Venedikliler arasında çok popüler hale geldi. Elmasın nadir bulunması ve de çok pahalı olması, Avrupa boyunca hızla yayılmasının önüne geçti. Ama çekiciliği ona bir gelecek garantiledi ki on yedinci yüzyıla kadar elmas yüzük Avrupai bir nişanın en önemli ve en aranılan nesnesi haline çoktan gelmişti.

Tarihin en eski elmas yüzüklerinden bir diğeri ise iki yaşındaki bir gelin tarafından takıldığından en küçük yüzük olma özelliğini de taşımaktaydı. Bu yüzük 8. Henrinin kızı Prenses Marynin Kral I. Francisin oğlu Fransız veliahdıyla söz kesimi için tasarlanmıştı. 28 Şubat 1518de doğan veliaht, bir devlet politikası olarak İngiltere ve Fransa arasındaki müttefikliği daha güçlü kılmak adına derhal nişanlandırıldı. Bebek Maryye, küçücük asil parmağında şüphesiz kısa bir süre duracak yüzüklerden onun için en uygun olanı takdim edildi.

Elmas nişan yüzüğünün kökeni bilinmesine rağmen söz yüzüklerininkine dair kesin bir şey söylenememektedir. Gerçi sözlenme âdeti on beşinci yüzyıldan çok öncesine dayanır.

Eski bir Anglosakson âdeti damat adayının çok değer verdiği kişisel eşyalarından birini kırmasını gerektirirdi. Sonrasında bu kırılan eşyanın yarısı damat tarafından diğer yarısı ise gelinin babası tarafından saklanırdı. Varlıklı bir adamdan ise bir parça altın ya da gümüşü ikiye bölmesi beklenirdi. Bu kırık metal parçasının tam olarak ne zaman simgesel anlamda yüzükle yer değiştirdiği ise belirsizdir. Tarihsel deliller söz yüzüklerinin (en azından Avrupalılar arasında) nikâh yüzüklerinden de önce mevcut olduğunu ve evlenme teklifi esnasında gelinin kabul ettiği yüzüğün evlilik töreninde kendisine tekrar verildiğini işaret etmektedir. Kökenbilimciler nişan yüzüğünün niyetinin tam bir tanımını kaparo anlamındaki özgün Roma ismi arrhaede bulmuşlardır.

Katolikler için nişan yüzüğünün takdim şekli bellidir. MS 860da Papa I. Nicholas, nişan yüzüğünün evlenme niyetinin gerekli olan bir ifadesi haline gelmesi hükmünü verdi. Kesin surette evliliğin kutsallığını savunan Nicholas bir keresinde de Lorraineli II. Lothairin evlenmesi, boşanması ve sonra tekrar evlenmesinden sorumlu iki başpiskoposu, ikieşliliğe göz yumdukları gerekçesiyle aforoz etti. Nicholas için yüzüğün herhangi bir maddeden olması yeterli değildi. Nişan yüzüğü denilen şey değerli bir metalden, tercihen altından olmalıydı ki müstakbel kocanın ekonomik olarak gösterdiği fedakârlık temsil edilmiş olsun. Böylece bu gelenek başlamıştır.

O yüzyılda iki diğer âdet de ortaya çıktı: Evlilik sözünden dönen adamın yüzüğünün ceza olarak elinden alınması ve aynı şekilde nişanı bozan kadının yüzüğü geri vermesi. Evlilik sözünün ve sözden dönüldüğü takdirde de cezanın ciddiyeti hususunda Kilise hiç mi hiç taviz vermez hale geldi. Elvira Konseyi nişanı bozan adamın ebeveynlerini üç yıllık süre için aforoz ederdi. Eğer bir kadın Kilisenin kabul edemeyeceği nedenlerden ötürü sözünden dönerse semt papazının onun hayat boyu bir manastırda kalmasını emretmeye yetkisi vardı. Bir süre için  ölüm bizi ayırana kadar, gelin ve damat daha evlenmenden haftalar veya aylar öncesinden başlıyordu.

Charles Panati - Sıradan Şeylerin Sıradışı Kökleri


Bir sonraki bölüm hazırlandığında linki burada olacaktır




 
SUPPORT / DESTEK : ATLAS
Copyright © 2014 ATLASİZM