EN SON YAYINLAR

Totem ve Tabu

Sigmund Freud - Totem ve Tabu



4

1894'te ölen ve fizikçi, filolog, Kutsal Kitap uzmanı ve bir arkeolog, keskin ve özgür düşünceli olduğu kadar çok yönlü bir bilgin olan W. Robertson Smith, The Religion of the Semites (68) adlı yapıtında, totem şöleni denen garip bir törenin başlangıçtan beri totemik sistemin tamamlayıcı bir parçası olduğu varsayımını ortaya atmıştı. Bu varsayımın kanıtı olarak da, elinde o zaman İ.S. 500 yılından kalma tek bir belge vardı; bununla birlikte eski Samiler arasındaki kurbanın iç yüzü üzerine yaptığı çözümlemede varsayımına büyük bir olasılık derecesi verebilmiştir. Kurbanda tanrısal bir kişi düşüncesi olduğu için, burada yüksek bir dinsel tapınım evresinden en aşağı evreye, yani totemizme geri gitme sorunuyla karşılaşıyoruz demektir.

Robertson Smith'in bu yetkin yapıtından bizim için büyük bir önemi olan kurban ayininin köken ve anlamı konusundaki satırları alacağım; yalnızca çok ayrıntıya giren bölümleri ve daha sonraki gelişimlerle ilgili olan yerlerini atlayacağım. Böyle bir parçada yapıtın özgün sav gücünü, akıcılığını okura duyurmak olanaksızdır.

Robertson Smith, sunakta kurban verilmesi âdetinin eski dinlerin ayinlerinde temel bir bölüm olduğunu göstermektedir.

Kurban bütün dinlerde aynı rolü oynamakta ve kökeninin, sonuçları her yerde aynı olan çok genel nedenlere dayandırılması gerekmektedir.

Fakat kurbanın (kutsal edim catezogh ierourgia sacrificium) kökenindeki anlamı sonraki zamanlarda anlaşılan anlamından başkaydı: Kurban, tanrıyı barıştırma ya da kazanma amacıyla tanrıya bir tür armağan sunma anlamına geliyordu. Sözcüğün din dışında anlaşılan anlamı, kendini yadsımak demek olan ikincil anlamından sonraları çıkmıştır.

Kurban başlangıçta "tanrıyla kendisine tapanlar arasında toplumsal bir arkadaşlık işi"nden başka bir şey değildi.

Kurban olarak tanrıya yenecek ve içilecek şeyler getiriliyordu; insanlar tanrılarına kendilerini yaşatan et, tahıl, meyva, şarap ve yağ gibi besinleri sunuyorlardı. Ancak kurban eti üzerine birtakım kurallar ve kuraldışları vardı. Tanrı, bitki türünden olan kurbanlar yalnızca kendisine bırakıldığı halde, hayvan türünden olan kurbanları kendisine tapanlarla paylaşıyordu. Herhalde hayvan kurbanlar daha eskiydi ve bir zamanlar kurbanın tek biçimi böyleydi. Bitki türünden kurban vermek, ilk meyvaların sunulmasından çıkmıştır; toprağın ve yurdun efendisine bir tür vergi vermek gibi bir şeydi. Oysa hayvan kurbanlar tarımdan daha önce başlamıştır.

Dilde kalan izler, tanrıya sunulan kurbanın onun gerçekten besini sayıldığını kesin olarak göstermektedir. Zamanla tanrı maddi olmayan bir varlık olarak görüldükçe, bu görüş saldırgan bir nitelik kazandı ve tanrıya yalnızca etin su bölümünün sunulmasıyla yetinilmeye başlandı. Daha sonraları kurban etini dumanlar içinde sunaktan yükselten ateşin kullanılmasıyla tanrılar için daha uygun bir besin olarak insan besinlerinin sunulması başlamıştır. İçki kurbanı, kökensel olarak, kurban edilen hayvanların kanıydı; sonraları bunun yerine şarap konmuştur. İlkel insan şaraba, bugün hâlâ şairlerimizin de dediği gibi, "üzümün kanı" gözüyle bakardı.

Öyleyse ateşin ve tarımın bulunmasından önce, kurbanın en eski biçiminde, kurban etini ve kanını tanrılarla inananlar birlikte yiyorlardı. Önemli olan, her iki tarafın da etten paylarını almalarıydı.

Özetle, kurban genel bir ayin, bütün klanın bir töreniydi. Temelde bütün din bir kamu sorunuydu; dinsel görev, toplumsal borçların bir parçasıydı. Kurban ve şölen bütün budunlarda hep birlikte bulunurdu; her kurbanın bir bayramı vardı, hiçbir bayram kurbansız kutlanmazdı. Kurban şöleni, herkesin seve seve kendi çıkarlarının üstüne yükseldiği, toplumun ve toplumla birlikte tanrının yükseltildiği bir vesileydi.

Genel kurban şöleninin ahlâksal gücü, hep birlikte yeme ve içme kuralları üzerine kuruluydu. Başkalarıyla birlikte yeme ve içme, aynı zamanda topluluğun ve karşılıklı bağlılıkların tanındığının bir işareti ve doğrulanmasıydı; kurban yeme inananların arasındaki ilişkileri güçlendirerek bütün inananların bir tanrıya erdiğini doğrudan doğruya göstermeye yarıyordu. Bugün çöl Arapları arasında yaşamakta olan bazı âdetler, bir arada yemek yemenin oluşturduğu bağlayıcı gücün dinsel bir etmen olmadığını, ama bu yemekten sonra oluşan karşılıklı borçların yeme ediminin sonucu olduğunu kanıtlar. Bir Bedeviyle birlikte bir lokma yiyen ya da sütünden bir yudum içen bir kimsenin artık ondan bir düşman olarak korkmasına gerek yoktur, onun koruma ve yardımına her zaman güvenebilir. Birlikte yenen yemek bedende kaldığı kabul olunmakla birlikte, bu sonsuza kadar süremez. İşte bunların anladıkları birlik bağı düşüncesi bu kadar gerçekçidir; güçlenmesi ve sürmesi için yinelenmesi gerekir.

Fakat ortaklaşa yeme ve içmeye yüklenen bu bağlayıcı güç nereden çıkıyor? En ilkel toplumlarda tek koşulsuz ve sürekli olan bağ, akrabalık bağıdır. Bir topluluğun bireyleri her zaman birbirinin yanında ve birbirine bağlıdır. Akrabalar, yaşamları ortak bir yaşamın ayrı ayrı parçası sayılabilecek derecede birbirlerine maddi olarak bağlı sayılan bir insan öbeğidir. Bu akrabalardan bir birey öldürülürse, oymağın kanı akmıştır demezler, kanımız akmıştır derler. Oymak ilişkisini anlatan İbrani sözü şudur: "Sen benim bel kemiğim ve etimsin". Öyleyse akrabalık ortak bir özde birleşme anlamına gelir. Akrabalık yalnızca bizi doğuran ve sütüyle besleyen annemizin özünün bir parçası olmamızdan ileri gelmez, sonraları yenen ve vücudu yenileştiren besin aracılığıyla da akraba olunur ve bu akrabalık güçlendirilir: Bir kimse diğer bir kimsenin tanrısıyla birlikte yemek yerse, onun da kendisinin özünden olduğu söylenir; onun için yabancı sayılan bir kimseyle birlikte asla yemek yenmez.

Öyleyse kurban yemeği, ancak bir soptan (kin) olanlarla birlikte yemek yenebilir kuralı uyarınca, kökensel olarak bir akraba şöleniydi. Bizim toplumumuzda yemek, aile üyelerini birbirine bağlar; oysa kurban yemeğinin aileyle bir ilgisi yoktur. Sopdaşlık (kinship) aileden daha eskidir; bildiğimiz en eski aileler hep ayrı ayrı akrabalık öbeklerine bağlı olan kimseleri içerir. Erkekler yabancı oymaktan kadınlarla evlenmiş ve çocuklar annenin oymağına geçmiştir; erkekle ailenin diğer bireyleri arasında hiçbir akrabalık yoktur. Böyle bir ailede ortak hiçbir yemek yoktu. Bugün bile ayrı ve yalnız yerler ve totemizmin yemek konusundaki dinsel yasakları çoğu kez onları karıları ve çocuklarıyla birlikte yemek yemekten alıkoyar.

Şimdi yine kurban hayvana dönelim. Sopdaşların hayvan kurbanı olmaksızın toplanmadığını gördük; fakat böyle bir ayin vesilesi dışında hiçbir hayvanın kesilmemesi de anlamlıdır. İnsanlar hiç düşünmeksizin meyve yer, evcil hayvanların sütünü içerler; fakat dinsel yasaklar bir bireyin evcil bir hayvanı yemek için kesmesini kesinlikle önler. Robertson Smith, hiç kuşkusuz, her kurbanın kökensel olarak bir oymak kurbanı olduğunu söyler, bir kurban hayvanını öldürmek kökensel olarak bireye yasak olan ve ancak bütün sopdaşlar sorumluluğu üzerlerine aldıkları zaman yasal olan edimlerle ilgiliydi. İlkel insanların bu niteliğe sahip yalnızca bir tür davranışları vardır ve onlar da sopun ortak kanının kutsallığına dokunan edimlerdir. Hiçbir bireyin alamadığı ve ancak oymağın bütün bireylerinin rızası ve katılımıyla kurban edilecek bir yaşam, sopun bir bireyinin yaşamıyla aynı düzeydeydi. Kurban yemeğinde bulunan her konuğun, kurban hayvanının kanına katılması, sopda suç işleyen bir bireyin ancak bütün sop tarafından öldürülebileceği kuralının iki ayrı anlatımıdır. Diğer bir deyişle, kurban hayvanı sopun bir organı gibidir; kurban kesen topluluk, topluluğun tanrısı, kurban edilen hayvan hepsi bir kandandır ve aynı oymağın üyesidir.

Robertson Smith, birçok kanıta dayanarak kurban hayvanını eski totemhayvanla bir görmektedir. Daha sonraki bir evrede iki tür kurban ortaya çıkmıştır, biri genellikle yenebilen evcil hayvanların kurbanı, diğeri temiz olmadığı için yasak olan hayvanların alışılmışın dışındaki kurbanı. Daha çok incelenince, bu kirli hayvanların kutsal hayvanlar olduğu ve tanrılara kurban edildiği, kökensel olarak tanrılarla yenileştirildiği ve kurban kesmekle inananların tanrı ve hayvanla olan kan bağlarını belirttiği görülür. Fakat alışılmış kurbanlarla "mistik'' kurbanlar arasındaki bu fark daha eski zamanlarda yoktu. Başlangıçta bütün hayvanlar kutsaldı, etleri yasaktı ve ancak ender durumlarda yenebilirdi, o da bütün sopun katılımı olmak koşuluyla. Bir hayvanın kesilmesi sopun kanının akmasına neden olur ve bunun için aynı alışkanlık ve güvenceyle yapılması gerekirdi.

Evcil hayvanların evcilleştirilmesi ve sığır cinsinden hayvanların üretilmesi, ilk zamanların saf ve şiddetli totemizmine her yanda son vermiş olur. Fakat "pastoral din''de hâlâ evcil hayvanlara yüklenen kutsallık, bize onun totemik iç yüzünü gösterecek kadar açıktır. Hatta klasik zamanların sonlarında bile birçok yerde kurbandan sonra kurban sahibinin sanki kendisinden öç alınacakmış gibi kaçma zorunluluğu vardı. Eski Yunanistan'da bir zamanlar öküz öldürmenin gerçekten cinayet sayılması yaygındı. Atina'nın Bouphonia şöleninde, kurbandan sonra, şölene katılan herkesin çağrıldığı resmi bir mahkeme kurulurdu. Muhakemede en sonunda cinayetin suçunun bıçağa bağlanmasına karar verilir ve bunun üzerine de bıçak denize atılırdı.

Hayvan sopdaş sayıldığı için onu öldürmekten korkulmasına karşın, zaman zaman resmi törenlerle hayvanı öldürmek, etini ve kanını oymak üyeleri arasında paylaşmak zorunlu olmuştur. Böyle davranmayı gerektiren buyruk, kurbanın iç yüzünün en derin anlamını açığa vurmaktadır. Görüyoruz ki, daha sonraki zamanlarda birlikte yemek yeme, vücutlara giren aynı öze katılma, üyeler arasında kutsal bir bağ kurmaktadır: En eski zamanlarda bu yalnızca kutsal bir kurbanın özüne katılma anlamına geliyordu. Kurbanla öldürmenin kutsal gizinin nedeni, üyeleri birbirine ve tanrılarına bağlayan bağın ancak bu ölümle kurulabileceği düşüncesidir.

Bu bağ, kurban şöleniyle etine ve kanına katılan bütün üyeleri birleştiren kurbanlık hayvanın yaşamından başka bir şey değildir. Bu düşünce, daha sonraki dönemlerde bile herkesi birbirine bağlayan kan bağlarının temeliydi. Bir özde birleşme biçimindeki kan akrabalığı gibi gerçekçi bir düşünce, bu akrabalığı niçin zaman zaman kurban yeme gibi fiziki işlemlerle tazelemek gerektiğini bize anlatır.

Robertson Smith'in bu düşüncelerindeki temel noktaları özetlemek için burada duralım. Özel mülkiyet düşüncesi ortaya çıktığı zaman kurban, tanrıya verilmiş bir armağan, insanın mülkiyetinden tanrının mülkiyetine bir geçiş sayılıyordu. Fakat bu yorum, kurban ayininin bütün özelliklerini açıklayamaz. En eski zamanlarda kurban hayvanının kendisi kutsaldı, yaşamına dokunulamazdı. Bütün oymak bireylerinin birbirleriyle ve tanrıyla özdeşliklerini hayvanın etini yemek yoluyla sağlamak için, onun yaşamı, ancak tanrı huzurunda bütün oymak halkının hazır bulunduğu ve günaha katıldığı bir yerde alınabilirdi. Kurban bir dinsel edim, kurban hayvanının kendisi de sopun üyelerinden biriydi. Gerçekte bu hayvan eski totem hayvanı, yani ilkel tanrının kendisidir, onun öldürülmesi ve yenmesiyle oymağın bireyleri oldukları gibi kalıyor ve tanrıyla benzerliklerini sağlıyorlardı.

Robertson Smith kurbanın iç yüzü üzerine yaptığı bu çözümlemeden antropomorfik tanrıların tapıldığı evreden önce totemin belirli zamanlarda öldürülmesinin ve yenmesinin, totem dininin önemli bir bölümü olduğu sonucunu çıkarır. Böyle bir totem şöleninde yapılan törenleri, ona göre daha sonraki zamanlarla ilgili olan bir kurban bayramı betimlemesinden öğreniyoruz. Saint Nilus İ.S. IV. yüzyılda Sina Çölü'nde yaşayan Bedevilerin bir kurban âdetini bize betimler. Kurban olan deve bağlanmış ve taşlardan kurulu kaba bir sunak üzerine konmuştur; oymağın önderi katılanları bir ilahiye davet ederek sunağın çevresinde üç kez döndürür, hayvana vurulan ilk darbeyle fışkıran kanı içer. Ondan sonra bütün topluluk hayvanın üzerine çullanır, henüz daha titreyen cesedi kılıçlarıyla parçalayarak çiğ çiğ o kadar aceleyle yerler ki, bu kurbanın, uğruna kestikleri sabah yıldızının doğuşundan güneşin ışınları arasında kayboluşuna kadar geçen kısa süre içinde bütün kanı, eti, derisi, kemikleri ve bağırsakları sömürülür. Birçok kanıta göre çok eski bir geçmişi olan bu barbarca ayin ender bir âdet değil, sonraki zamanlarda birçok değişikliğe uğrayan totem kurbanının ilk genel biçimiydi.

Birçok yazar, bu totem şöleni düşüncesine önem vermemektedir. Çünkü totemizm evresinde bunu doğrudan doğruya gözlemleme yoluyla araştırmanın olanağı yoktur. Robertson Smith gösterdiği başka örneklerde, Azteklerin kurban şölenini anımsatan insan kurban etmelerinde, Amerika'da Ouataouakların aynı boyun aynı kurbanında dinsel bir tören olma anlamının açık olduğunu söyler.

Frazer, son çıkan büyük yapıtının iki bölümünde de bu ve buna benzer olayları uzun uzadıya anlatır. Kaliforniya'da yırtıcı bir tür büyük şahine tapan bir Kızılderili oymağı, bu hayvanı her yıl bir defa düzenlediği ayinlerle öldürür, ondan sonra kuş için yas tutulur, derisi ve tüyleri saklanır. Yeni Meksika'daki Zuni yerlileri de kutsal kurumları için aynı şeyi yaparlar.

Orta Avustralya oymaklarının İntişiuma ayinlerinde Robertson Smith'in varsayımlarına tümüyle uygun bir nitelik görülüyordu. Yenmesi yasak olan toteminin artması için sihir yapan her boy, başka boylar bu toteme dokunmadan önce bir tören yaparak onun bir bölümünü yemek zorundaydı.

Frazer'e göre, diğer durumlarda yasak olan totemin kutsal törenle yenmesinin en iyi örneği Batı Afrika'da Binilerin gömme töreninde görülür.

Başka durumlarda yasak olan totem hayvanın dinsel törenle öldürülmesi ve ortaklaşa yenmesinin totem dininin önemli bir niteliği olması sorununda biz Robertson Smith'i izleyeceğiz.

Sigmund Freud - Totem ve Tabu


Bir sonraki bölüm hazırlandığında linki burada olacaktır




TESLA, Zamanın Ötesindeki Deha

Margaret Cheney - TESLA, Zamanın Ötesindeki Deha

16. AŞAĞILANMIŞ, HORGÖRÜLMÜŞ, SALDIRIYA UĞRAMIŞ

Kulesi göklere doğru yükselirken Tesla kendisine daha da acımasızca yüklenmeye başlamıştı. Almanya'ya mühendis Fritz Lowenstein'ın da kendilerine katılmasını sağlamak için para göndermişti. Daha önceleri Edison'la da çalışmış ünlü bir mühendis olan H. Otis Pond da onunla birlikte Wardenclyffe ekibine katılmıştı.

Yıllar sonra, tarihin bu iki büyük mucidi değerlendirişine katılmadığını söyleyecekti. "Edison gerçekten de bu ülkenin yetiştirdiği en büyük araştırmacı ve deneycidir... Ancak Tesla gelmiş geçmiş en büyük mucittir."

Pond sık sık Tesla'ya uzun yürüyüşlerinde eşlik ediyordu. Aralık 1901'de Marconi ilk Atlantik ötesi sinyali gönderdiğinde de beraberdiler. "Marconi sizi atlatmışa benziyor" demişti.

"Marconi iyi bir adam" diye cevap vermişti Tesla. "Bırakalım devam etsin. Bana ait on yedi adet patent kullanıyor."

Pond, Tesla'nın geliştirmekte olduğu savaş araçları konusunda endişelendiğini de hatırlıyor. "Otis" demişti kendisine, "bazen bu tip şeyler yapmaya hakkım olmadığını düşünüyorum."

Mucidin hareketli programı insana sanki birden fazla kişiliği benliğinde barındırdığı izlenimini veriyordu. New York'taki laboratuvarı dünyanın dört bir yanından gelen bilim insanlarının buluşma yeri olmuştu. Geceleri ise sosyal aktiviteler, yorucu deneyler, patent başvurularının, gazete makalelerinin ve editörlere gönderilecek mektupların yazılması ile geçiyordu.

Hem gece, hem de gündüz insanı olarak yaşaması nedeniyle bazı geceler gözünü kırpmamış olduğu halde yeni günü karşılamaya hazırlanıyordu. Bu yaşayış tarzının sonucunda da arkadaşlarını, birbirlerinden habersiz değişik kompartımanlara ayırmak zorunda kalmıştı. Johnsonlar gibi yakın dostlarının bu yeni sırdaşların kimliğinden dahi haberleri olmuyordu ama bu aralarındaki ilişkinin yoğunluğunun azaldığı anlamına da gelmiyordu.

Gün ışığı, patronu Morgan'la buluşmak ve onu para akışını hızlandırması, enflasyonun gemiyi batırmak üzere olduğu konusunda ikna etmesi açısından büyük bir önem taşıyordu. Diğer potansiyel mucitlerle de bağlantılar kurmaya çalışıyordu. Makinelerin yapımını hızlandırmak ve kredi sağlamak için üreticilerle görüşüyordu. Ve New York'ta kaldığı süre boyunca Scherff’e günlük talimatlar yazıyordu.

1902 yılının önemli olaylarından biri de İngiltere'nin ünlü Lort Kelvin'inin ABD'yi ziyaret edecek olmasıydı. Kelvin, iki tartışmalı konuda Tesla'nın tarafında olduğunu bildirmişti: 1. Mars, Amerika'ya sinyaller gönderiyordu; ve 2. Yenilenemeyen kaynakların korunması dünya için büyük bir önem taşıyordu. Kelvin de Tesla gibi, güneş ve rüzgar enerjilerinin kömürün, petrolün ve odunun tüketimini azaltmakta kullanılması gerektiğine inanıyordu. Çatıların üstüne konulacak rüzgar değirmenlerinin ilk etapta asansörleri çalıştırmak, su pompalamak ve evleri soğutmak-ısıtmak için kullanılabileceğini söylüyordu.

Kelvin, Amerika'nın "bilimsel peygamberleri"nden söz ederken Tesla'ya duyduğu hayranlığını kastediyordu ve bu da mucidin ruhuna merhem gibi gelmişti. Delmonicolar'da onuruna verilen davetten sonra İngiliz bilim insanı New York'un dünyanın en iyi aydınlatılan şehri olduğunu ve muhtemelen dünya üzerinde Marslılar tarafından tespit edilebilecek tek nokta olduğunu iddia etmişti.

Haziranda Tesla, Manhattan'daki laboratuvarını Wardenclyffe'deki yeni binaya taşımıştı. Burada, projenin gerektirdiği şeyler dışında, kendisine daha çok zaman ayırabiliyordu. Bölgeye yalnızca işçilerin girmesine izin veriliyordu. Yalıtılmışlık ve sessizlik en çok ihtiyaç duyduğu şeylerdi.

Bu arada New York'taki bir mahkemede jüri üyesi olarak görevlendirildiğini bildiren bir belge gönderilmişti kendisine. O da belgeyi okuduktan sonra bir kenara kaldırmış ve bir daha da aklına gelmemişti. Neden sonra gazete başlıkları bu vatandaşlık görevini kendisine hatırlatacaktı: "Nikola Tesla 100 Dolar Ceza Ödeyecek - Jüri Toplantısına Katılmadı - Üzüntülerini Bildirdi." Gerçekten de üzülmüştü. Daha sonra ölüm cezasına karşı olduğunu açıklamasının ardından bu görevinden muaf tutuldu. Tesla idam cezasının "barbarca, insanlık dışı ve gereksiz" olduğunu savunuyordu.

Marconi ise Amerika'nın her yerinde kahraman muamelesi görmeye devam ediyordu. Tesla'nın yaptıkları onunkilere kıyasla biraz esrarlı kaçıyordu. Şubat 1903'te Electrical Age'de, Nikola Tesla Çalışmaları ve Boş Vaatleri adlı eleştirel bir makale yayımlanmıştı. "On yıl önce Tesla elektrik üzerine çalışanlar arasında büyük vaatleri ile sivrilmişti. Bugün adı, yerine getirilmemiş sözlerin yarattığı bir pişmanlık hissi uyandırıyor duyanlarda." Büyük zaferlerinin üzerinden uzun bir zaman geçmişti ve ölümlülerin hafızalarının ne kadar zayıf olduğunu öğrenmeye başlamıştı.

Sonbaharda mali sorunlar yeniden ortaya çıkmaya başlamış, o da yeni fonlar bulmak amacıyla New York'a dönmek zorunda kalmıştı. Buna karşın bilimsel kaygılarını da tamamıyla bir köşeye itmiş değildi. Scherff e yazdığı yüzlerce nottan birinde Pennsylvenia Üniversitesi'nden Profesör Barker'a bir elin kemiklerinin telsiz sistemle çekilmiş röntgen filminin gönderilmesini istemişti.

Morgan'a da 8 Nisan tarihinde şunları yazacaktı: "Endüstri dünyasında yarattığın büyük dalgalanmalar benim küçük gemimi de savurdu. Fiyatlar en son hareketlenmeden sonra iki katına çıktı..."

Ama sermayesinin büyük kısmını tren yollarının yapımına adamış olan Morgan, Tesla'ya daha fazla kredi açmak istemiyordu. İki hafta sonra Tesla bir mektup daha gönderecekti: "Edison, Marconi, Pupin ve Fleming benim buluşlarımı aşağılarken siz bana destek olarak beni onurlandırdınız..."

Ama Morgan hala bir tepki göstermiyordu ve umutsuzluğa kapılan Tesla elindeki son kartı da oynamaya hazırlanıyordu. En sonunda Morgan'a gerçek amacından bahsedecekti - sadece radyo sinyalleri değil, telsiz enerji nakli.

"Eğer bunu size daha önceden haber vermiş olsaydım beni ofisinizden kovardınız... Bana yardım edecek misiniz, yoksa bırakacak mısınız, neredeyse tamamlanmak üzere olan çalışmalarım heba mı olsun?"

Cevap on bir gün sonra gelecekti Morgan'dan: "Mektubunuzu aldım... yanıtım şu an size daha fazla avans verme konusunda pek de hevesli olmadığımdır."

Tesla da bu yanıta, aynı gece kulesine giderek ve daha önce hiç kimsenin şahit olmadığı yıldırımlar yaratarak kendine has bir tepki verecekti. O gece ve birkaç gece daha çeşitli denemeler gerçekleştirecekti. Çevre sakinleri hayretler içinde kulenin küresel çatısından yayılan ve zaman zaman yüzlerce kilometre ötelere savrulan kör edici şimşekleri seyrediyorlardı. Şunu bir seyret Pierpoint Morgan, der gibiydiler.

Muhabirler bölgeye akın ettiklerinde geri çevrileceklerdi.

"Tesla'nın Şimşekleri Yayılıyor ama Kendisi Wardenclyffe'de Ne Üzerine Çalıştığını Açıklamaktan Kaçınıyor" diye yazıyordu New York Sun'da. "Tesla şunları söyledi: 'Buradaki insanlar gördükleri karşısında uykularından kalkıp uyanık kalmayı tercih ediyorlar. Ama şu kadarını söyleyeyim ki daha da garip şeyler görecekler. Bir gün ama şu anda değil, hayalini bile kurmadığım bir şeyi duyuracağım sizlere."

Daha da garip şeyler? Bu, tipik bir gazetecilik abartması mıydı?

Colorado'da manyetik ileticisinin anten sahası ile on-on iki bin voltluk gerilimler elde edebilmişti ama o yüz bin voltun da mümkün olabileceğini düşünüyordu. New York'a döner dönmez aralarında en önemlisi "Elektrik Enerjisi Nakli Aygıtı" olan çeşitli aletlerin ancak 1914 yılında alabileceği patentleri için hemen başvuruda bulunacaktı. Aslında Marconi'nin transatlantik telsiz başarısından sadece birkaç hafta sonra olmuştu bütün bunlar.

Tamamlanmamış Wardenclyffe projesi için sürdürdüğü finansman arayışı yeni bir kriz dalgası ile ağır bir darbe daha alacaktı. Artık Morgan'dan yardım alabilmek her zamankinden daha uzak bir ihtimal olarak görünüyordu.

Yakın dostlarının da yardımıyla para bulma çalışmalarını daha da hızlandırmıştı Tesla. Teğmen Hobson donanmadaki bağlantılarını kullanarak bu çalışmaya destek olmaya çalışıyordu. Tesla'nın radyo kontrollü gemilerini, torpidolarını görmüş ve Buffalo'da bir gösteri düzenlemesini sağlamıştı. Alışılagelen aksaklıkların yeniden yaşanmaması için elinden geleni yapıyordu. Ama nafile.

Kahraman asker, Tesla'ya konuyla ilgili olarak donanmada, aslında iki komutan arasındaki çekememezlikten kaynaklandığını söylediği bir tartışma doğduğunu bildirmişti; sonuçta da Tesla'nın projesi reddedilmişti. Belki de Hobson bu hikayeyi sadece Tesla'yı incitmemek için uydurmuştu.

Tesla bu arada biraz para bulabilmeyi başarmıştı ama bu para da projeye ulaşamadan eski borçların ödenmesi için harcanmıştı. Sherff e yazdığı bir mektupta şunları söylüyordu: "Düşmanlarım beni bir hayalperest ve şair olarak lanse etmekte o denli başarılı oldular ki en kısa zamanda ticari bir şeyler üretemezsem silinip gideceğim."

Bunları izleyen yıllar boyunca borç bataklığından kurtulmak için ticari icatlar üzerinde çalışmalar yapmaya başlayacaktı ama belki de şanssızlığından, kendisi gibi bağımsız çalışan Edison kadar başarılı olamayacaktı.

Bu arada tıp çevrelerinden Tesla'nın osilatörüne yönelik talep giderek artmaya başlamıştı. Sherff bu konuda çalıştıkları takdirde Morgan'ın Wardenclyffe için yatırdığı paradan daha fazlasını kazanabileceklerine inanıyordu. Tesla kendisine bu konuda tam yetki vermişti ama konu ile ilgilenmiyordu.

Morgan'ın desteğini çekmesinin ardından diğer yatırımcılar da Tesla'nın vaatlerinin sabun köpüğü olduğuna inanmaya başlamışlardı. Yayılan dedikodular Tesla'yı can evinden vuruyordu. Şanssızlığı sınır tanımıyordu. Colorado Springs Elektrik Şirketinin gönderdiği fatura Tesla'yı alaşağı etmeye yeterdi. İşin garibi, şirket Tesla'ya elektriğin kendisine ücretsiz sağlanacağını bildirmişti. Su şirketi de Tesla'yı dava etmeye hazırlanıyordu. Laboratuvarın bekçisi de ödenmeyen maaşlarını tahsil edebilmek için avukat aramaya başlamıştı bile.

Tesla'nın tüm bunlara yanıtı da tam Tesla tarzı olacaktı. Ne de olsa şehir Tesla'nın laboratuvarını barındırma şerefine ulaşmıştı.

Yine de tüm bunlardan sonra şansı dönmeye başlayacaktı. Tıbbi osilatörlerin satımından para gelmeye başlamıştı. Bu arada yeni bir türbin üretmişti ve bundan bir servet kazanacağını düşünmeye başlamıştı.

Tesla, Waldorf'taki bohem hayatını finanse edebilmek için Wardenclyffe'i otelin mal sahibine yirmi bin dolar tutarındaki faturalar karşılığında ipotek etmişti. Fakat Tesla mali itibarının zarar görmemesi için bu ipoteğin kayıtlara geçirilmemesini rica etmişti. 1915 yılına gelindiğinde Tesla içtiği suyun bile parasını ödeyemeyecek duruma düşmüştü. Otel yönetimi elindeki ipoteği paraya dönüştürmeye çalışıyordu fakat o sıralar kimsenin dünya iletişim sistemi istasyonu ile pek ilgilendiği yoktu. New York çelik şirketi istasyonun parçalanması işini üstlenmişti ama yapı düşünüldüğünden de sağlam inşa edilmişti. En sonunda, 1917 yılının Eylül ayının ilk Pazartesi günü Wardenclyffe dinamitle havaya uçuruldu. Şirket satıştan bin yedi yüz elli dolarlık bir gelir elde etti. Bir dilenci yolda Tesla'nın yazdığı bir notun uçuştuğunu fark edecekti.

"Tüm emeklerimizin parçalanıp gittiğini gördüğümde ağlamadım" diye yazıyordu Scherff'e, "ama kendimi zor tuttum".

Marconi, Alman bilim insanı Carl F. Braun ile birlikte, "telsiz telgrafın geliştirilmesindeki birbirinden ayrı ama paralel katkılarından dolayı" 1909 Nobel Fizik Ödülü'ne layık görülmüşlerdi.

Tesla hayatının sonuna kadar enerji nakli ve iletişim konusundaki fikirlerinden vazgeçmeyecekti. Bunun bir rüya olmadığını söylüyordu, "sadece kör, inançsız, şüpheci dünyaya pahalı gelen bilimsel bir kavram"dı.

İnsanlığın "kaşifin araştırma şevki"nin açtığı yolda ilerleyecek kadar gelişmemiş olduğunu söylüyordu. "Belki de içinde yaşadığımız dünyanın bu devrimci fikirleri desteklemesindense ticari kaygılarla, bencillikle ve ahmaklıkla aşağılaması, hor görmesi, saldırması daha iyidir. Bu sayede aydınlanıyoruz. Geçmiş zaferlerin bastırılması, ezilmesi ve alaya alınması bunların daha kuvvetli bir şekilde yeniden uyanmalarına yol açar."

Margaret Cheney - TESLA, Zamanın Ötesindeki Deha


Bir sonraki bölüm hazırlandığında linki burada olacaktır



Hızlandırılmış Ateizm Dersleri


Hızlandırılmış Ateizm Dersleri

Antonio Lopez Campillo & Juan Ignacio Ferreras


GEREKÇE

Bahar 2003'te Madrid'de, Başbakan Jose Maria Aznar'ın Vatikan'ın güvenini kazanmış ve Opus Dei'ye çok yakın duran muhafazakâr hükümeti, 2004 Eylül'ünden itibaren ilk ve orta öğrenim boyunca zorunlu olacak bir din dersini (katolik dini elbette) müfredata soktu. Yeni dersin eğitim sisteminde matematik veya anadil kadar akademik ağırlığı olacak. Bu normalleştirme işlemi, öte yandan, inanmayan anne-babaların çocukları için de alternatif derslerin müfredata eklenmesini gerektirir, çünkü anayasanın öngördüğü hoşgörü bunu zorunlu kılıyor. Ateizm şüphesiz dinin alternatifi olmanın çok ötesinde olduğu için, öğrencinin akademik programına katılacak bir ateizm dersinin hazırlanması gerektiğini düşünüyoruz biz. Basit bir metnin, tanrısız düşüncenin temellerini açıklayacak basit bir metnin, aradaki bütün farklara rağmen, ilmihal benzeri bir kitabın gerekli olduğunu düşünmemizin nedeni bu. Farklılık ve güçlük, ateistler için dogmalar ve vahyedilmiş hakikatler diye bir şeyin bulunmamasından kaynaklanıyor. Onların yerine ateizmde, insanoğluna ve insanoğlunun evrenin kalanıyla ilişkisine dayalı bir ahlaka ulaşan bir dizi düşünce ve akıl yürütme vardır. Ateizm, özgül öğretisi olmayan bir "izm"dir; başkalarının, yani fizikçiler, kimyacılar, biyologlar, jeologlar, sosyologlar, antropologlar, tarihçiler ve dünyanın diğer araştırmacılarının düşünce ve keşiflerinden beslenir ateizm. Entelektüel bakımdan kimsenin otoritesine sığınmayan ateizm, dörtbaşı mamur bir öğretiye dönüşme tuzağına düşmez ve, böylelikle, düşüncesini dogmatikleştirme eğiliminden kurtulmayı başarır. Ateizmin özgün yanı, terimin etimolojik anlamıyla, laik bir ahlakının olmasıdır: laik, köken olarak, sınıfsız anlamda halka ait demektir.

Ateizmin bünyesine bağlı bu güçlüklere, ateistlerin kilise veya benzeri dinsel örgütler halinde gruplaşmamaları ilave olur: Düşünce veya kanaatlerini yaymaya yönelik belirli metinlerin bulunmamasının nedeni de budur. Bu tür bir kitabın en azından yazılması ve yayılmasına lojistik destek sunabilecek bir örgütlenme bulunmağına göre, söz konusu işlemler özel olarak yerine getirilmelidir; bu durum İspanya’nın (sözde) liberal hükümetinin eğilimiyle de ister istemez örtüşür böylece.

Kiliseler bu tür sorunlarla karşılaşmamakta, yapılarını, el kitapları ve ilmihallerini kusursuz biçimde koruyabilmekte ve yayabilmekte. Yüzyıllardır eğitim merkezlerinde ve kendilerini himaye eden çok sayıda devlet bünyesinde kullanılmış, denenmiş, geliştirilmiş olan el kitapları neredeyse mükemmel bir hal almıştır. Oysa ateistler (ve agnostikler) için durum böyle değil. Bunun tek nedeni de hepsini birleştiren bir örgütün olmaması değildir. Ateistler ateizmin her insanın hayatında başlı başlına bir amaç olduğunu ve dolayısıyla "inanmak" için bir el kitabı ve "dil ile ikrar" gerektirmeyen doğal (ama kaçınılmaz olmayan, tam da bu yüzden doğal olan) bir süreç olduğunu düşündükleri için böyle olagelmiştir.

Ateist bir ilmihalin olmamasının nedeni işte bu olsa gerek. Böyle bir şeye gerek yoktu: Klasik kitaplar ve yurttaşların sağduyusu yeterliydi. Oysa kiliselerin, kutsal kitaplarının yanı sıra ilmihallere ihtiyacı vardı; çünkü iddia ettikleri hakikatlere inanmanın doğal bir süreç olmadığının gayet iyi farkındaydılar. İnananların doğaüstü demelerinin nedeni budur.

Liberal İspanyol hükümeti inanç eğitimine burnunu soktuğuna ve inanç meselesini not sistemiyle falan kamu eğitimine kattığına göre, bir o kadar liberal, özgürlükçü ve hatta serbest-meşrep [libertin] olan biz ateistler de inançları tebliğ eden metinlere biçimce benzeyen bir şeyi yazıp yayınlamaya kendimizi mecbur hissediyoruz. Bu konular hakkında genellikle eleştirel fikirler beyan etme alışkanlığına sahip ateistler için güçlüklerden biri budur işte: otoriter bir üslupla inançlarımızı dile getirmek bizim için hiç kolay değil. Dolayısıyla ateizm konusunda düşünmeye sevk edecek bir ders kitabı yazmayı amaçladık. Herhangi bir kilisenin âlimi, din bilgini falan olmadığımız için, durumun aciliyetini göz önünde tutarak, "daha iyi metinler" yayınlanıncaya kadar Hızlandırılmış Ateizm Dersler'ini yayınlamanın, hiç olmazsa pedagojik bakımdan, geçici de olsa faydalı olabileceğine inandık (eee biz de bir şeylere inanıyoruz). Kimseyi "hidayete erdirme"yi beklemiyoruz, çünkü bizi kimse erdirmedi, amacımız inançlar üzerine eleştirel bir düşünme sürecine özendirmek yalnızca. Elinizde tuttuğunuz metin, bu söylenenin ötesine gitmiyor, belki gidemez de. Karar okurların, ne de olsa özgürler (çok iyimser değil mi şu ateistler!).

Evet, hükümetin bizi yazmaya yönelttiği şeyin sonucu bu işte. Hani şu liberal, dolayısıyla da tanımı gereği, özelleştirmelerin bayraktarı olan, ama yurttaşların inancını bir bakıma kamulaştıran hükümetin.

Dersler hızlandırılmış olmanın yanı sıra kısa oldukları için size "Allahaısmarladık" yerine "bir dahaki sefere görüşmek üzere" diyoruz! (yani "Allahaısmarladık"ın ateistçesi!)

Juan Ignacio Ferreras & Antonio Lopez Campillo - Hızlandırılmış Ateizm Dersleri






Hızlandırılmış Ateizm Dersleri

Juan Ignacio Ferreras & Antonio Lopez Campillo - Hızlandırılmış Ateizm Dersleri


İnanmamaya inanmak

Tanrı var mı? İnsanın kendisine ilk sorduğu sorularından biri bu. Eleştirel düşünce, felsefe ve kuşkusuz bütün bilimler tarih boyunca bu sorudan yola çıkarak gelişmiştir.

Tek başına alınırsa bu soru iki türlü cevaplanabilir: İnanan kişi "Evet, tanrıya inanıyorum" diyecektir, ateist ise "Var mı bilmiyorum, ama ben olmadığına inanıyorum." İnanca yaslanan deist için hiçbir sorun yoktur; akla yaslanan ateist içinse cevabı dikkatli olmalıdır, çünkü inanmamaya inanmak biraz durup düşünmeyi gerektirir.

İlk önce bir şeyin var olmadığını kanıtlamanın imkansızlığı üstüne kafa yorması gerekir. Kuşkusuz, bir şeyin var olduğu kanıtlanabilirse, var olmadığı inancı kendiliğinden çöker.

Kısaca deist diye adlandırdığımız inananların büyük sorunu da işte bu noktada kendini gösteriyor. Zira bir şeyin var olmadığını kanıtlamanın imkansız olduğu doğruysa, var olduğunu kanıtlamak mümkün olmalıdır, hatta kanıtlamalarını hararetle tavsiye ederiz. Gelgeldim inananlar, üşenmemiş, yıllar yılı tanrının varlığını kanıtlamaya çalışmışlardır.

Tanrının varlığına dair o kadar çok "kanıt'ın bulunmasının gösterdiği ilk şey, söz konusu kanıtlardan hiçbirinin kesin olmadığıdır. Yani kanıtların hiçbiri tanrının varlığını kanıtlama hedefine ulaşamamıştır.

Aslında, olsa olsa teoride ve hipotez düzeyinde varsayılan bir şeyin varlığını akıldan yola çıkarak kanıtlamak mümkün değildir. Mümkün değildir, çünkü varsayılan bir varlığı kanıtlamanın bir yolu yoktur.

İnananların makul bir kanıt getirememelerine cevapları hazırdır: Deistler için bu bir iman ve vahiy meselesidir.

Vahiy, tartışılmaz birtakım metinlerden hareketle tanrının bizzat tecelli ettiği ve kendini insana gösterdiğine inanmak demektir. Bir başka deyişle, vahiy yüce bir varlığın sırlarını açması, varlığını insanlara göstermesidir, çünkü insanın yalnız aklıyla söz konusu vahyedilmiş hakikatlere asla ulaşamayacağı varsayılır üstü örtük olarak.

Bu noktada insan ile aklının, eleştiri yeteneğinin, düşüncesinin birbirinden ayrıldığı hemen gözlemlenebilir. İnsandan düşünmesi değil, tersine inanması istenir. Bu haliyle bile insan için birtakım yasaklar anlamına gelen birtakım sınırları kapsayan tanrı veya yüce varlık da kendini göstermeye karar verir.

Din sayısı kadar vahiy vardır, yani ne kadar din varsa insan için o kadar çok aklıyla düşünmeyi yasaklayan vahiy vardır.

Peygamberlerin yazmış olduğu kitaplarla vahiyde bulunur tanrılar. Söz konusu kitapların muhatapları da yalnız tanrının varlığına değil, tanrının varlığını bu seçilmiş kişilere "yazdırdığı" kitaplarla kanıtladığına inanmalıdır.

Kısacası insanın eleştirel aklı, düşüncesi hiçbir konuda akıl yürütmeyi gerektirmeyen, sadece inanmasını isteyen bir olgu karşısında bir yana bırakılır.

Ne yazık ki inananlar için iman etmek akılla olacak iş değildir; nitekim akıl adına inancı reddeden insanlar da vardır, her zaman olmuştur. Dinsiz, sapkın, ateist, agnostik gibi adlar takılmıştır onlara.

Vahyin mutlaka var olması, aslında, insanın inanması için imanın yeterli olmadığını kanıtlayan bir olgudur, insanın tebliğ edilen inanca yanaşmadığını, vahyin, yani insanın inancının yazılı ifadesinin o zaman indiğini dinler çok çabuk anlamıştır.

Öyleyse tanrısal vahyin varlığı, yüce bir varlığın mevcudiyetine inanmanın mümkün olmadığını akılla değil, yine inançla kanıtlar.

İnanç yeterli olsaydı, vahye gerek olmazdı. Adeta tanrı, insanların inançsızlığından son derece endişe ettiği için, kendi varlığı hakkında yazmaktan başka çare bulamamıştır. Muhtelif dinlere ait metinlerin çoğunda karşımıza çıkan şey, hep tek tanrının Kitabı Mukaddes'teki "ben varım" yollu varlık iddialarıdır.

İnsan aklına başvurarak tanrının varlığını kanıtlamak mümkün olmadığı için, daima inanca ve vahye başvurulur. Ama sonra vahiylerin insan işi olduğu kanıtlanınca, dinler kendilerini inançla güçlendirmenin zorunlu olduğunu görürler. İnançla da hiçbir şey kanıtlanmaz, sadece kanıtlanamayan bir şeye inanılmış olur.

Ne yazık ki ateist için inancın kıymeti yoktur, bundan dolayı zihinsel mesaisi inanmamaya inanmaktan, inanmamayı doğru saymaktan ibarettir. Tanrı var mı, yok mu sorusuna akılcı, eleştirel veya insani ateistin cevabı öncelikle şu olur: "Bilmiyorum, ama ben olmadığına inanıyorum." Kuşkusuz, iyi yetişmiş bir ateistse, yani inananlar karşısında eğilip bükülmeyen bir ateistse, o zaman: "Bilmiyorum, ama ben olmadığına inanıyorum, sizin iyiliğiniz, inananların iyiliği için de bir gün tanrının olmadığının kanıtlanacağını ümit ediyorum" der.

Yüzyıllardır inananlar tanrının varlığını "kanıtlama"ya çalışıyor ve ne hazindir ki hâlâ kanıtlanmış değil. Dolayısıyla biraz asabi bir üslupla inananlar şöyle cevaplar yukarıdaki sözleri: "Tamam ben kanıtlayamıyorum tanrının varlığını, ama sen de olmadığını kanıtlayamıyorsun." Bu da doğrudur.

Başa dönecek olursak, bir şeyin olmadığını kanıtlamak gerçekten tanımı gereği imkânsızsa, ateistin bu büyük soruyu "Bilmiyorum" diye cevaplaması gerekir.

İlk bakışta kavgacı görünmeyen tarafsız bir cevaptır bu, ama daha dikkatle bakarsak, insana yakışır türden, tümüyle akılcı bir cevaptır aslında. Epikür'ün sözünü hatırlayalım: “İnanmıyor olsak bile tanrılara saygı göstermek gerek”, işte bundan ötürü, ateist ne dinsizden ne de kafirden (var olmayan bir şeye nasıl küfredilebilir ki!) ibarettir, aksine düşünmeyi sürdürmek isteyen adamdır. 

Juan Ignacio Ferreras & Antonio Lopez Campillo - Hızlandırılmış Ateizm Dersleri


Sonraki bölüm hazırlandığında linki burada olacaktır.










Tarihteki İlginç Olaylar

Maximum Bilgi - Tarihteki İlginç Olaylar

KÖTÜ DAVRANSAN DA SORUN, İYİ DAVRANSAN DA

Gemide İsyan

1789 Tahiti'nin Dışında

Popüler kültür William Bligh'ı mürettebatına işkence eden, gaddar ve sadist bir kaptan olarak gösterir. Komuta ettiği ikinci geminin mürettebatının da isyan etmesi, New South Wales kolonisinin başındayken de bir isyan çıkması, kaptanla ilgili bu inancı daha da güçlendirmiştir. Kaptan Cook'un keşif gezilerine olan katkıları, Bounty'yle yaptığı 3.600 millik seyahat ve Fiji adalarının keşfi gibi başarıları da göz ardı edilir.

Kaptan William Bligh, Bounty'nin İngiltere'den Tahiti'ye yaptığı yolculukla sonsuza dek hatırlanacaktır. Bu yolculuğun amacı, kolonilerdeki köle sahiplerine zenci kölelerin yemeleri için ucuz ve besleyici ekmek yapmakta kullanılmak üzere bitki tohumları götürmekti. Sağlık koşullarının kötülüğü, ağır disiplin ve mantıksız çalışma saatleri mürettebatın Fletcher Christian liderliğinde ayaklanmasına neden olmuştur. Eğer hakkında söylenenlere inanılırsa Bligh için hak ettiğini bulmuş da denilebilir.

Gerçeklere daha yakından bakılacak olursa, bunun pek de doğru olmadığı görülecektir.

Majestelerinin gemilerinde yaşam 18. yüzyılda çocuk oyuncağı değildir. Yeterli gıda olmaması normal, hastalıklar yaygındı. Sıkı disiplin her gemide vardı ve cezaların sertliği üç aşamalıydı: Bir düzine kırbaç, elli kırbaç ve iki yüz kırbaç. Üçüncüsü ölümcül bir cezaydı. Gemide kadın olmaması, tehlikeli sular, acemi denizciler işi zorlaştırıyordu. Bu şartlarda tabii ki sert disiplin kuralları uygulanacaktı.

Bounty'nin yolculuğu aslında sıra dışıydı, çünkü hemen hiç ciddi bir sorun görünmüyordu. Kayıtlara göre tek bir hastalık vakası bile görülmemişti. Kabul edilmeli ki, Bligh zamanının en iyi kaptanlarından biriydi. Denizdeki koşullar ne olursa olsun, mürettebatını hayatta tutabilecek yeteneğe sahipti. Kırbaçlama olaylarına gelince, o zamanlar bu yöntem hemen hemen her gemide kullanılırdı. Kayıtlara göre Tahiti'den ayrılana dek gemide bir sorun görülmemişti.

Bligh böyle bir yolculuğun normal yolculuklardan daha stresli olduğunu biliyordu. Kaptan Cook ile çıktığı seferlerden deneyimliydi. Bu zorlu seferde ise tayfalarının pek üzerine gitmemeye karar verdi. Ancak güvenlik ve görevin başarılmasının tehlikeye girdiği durumlarda sertleşebilirdi. Bligh bir kaptan ve mürettebatı arasındaki sosyal uzaklığı da aşmıştı. Gemi yönetiminde olmayan mürettebat da zaman zaman kaptanla yemeğe davet edilirdi. Gemi mürettebatında bir muhasebeci olmadığından kaptan bu işi de yapardı ve istediklerine fazladan para verirdi. Nihayet geminin Tahiti'de geçirdiği beş ay sona ermişti. Beş ay bir gemi için uzun bir süreydi ancak Bligh mürettebatın sakinleşebilmesi için süreyi uzun tutmuştu.

Bu faktörlerin tümü bir araya geldiğinde Bligh'in gemi yönetimi işini çok gevşek tuttuğunu söylemek bile mümkün. Kaptanın bu yumuşaklığı, her zaman sert muamele görmeye alışık ve bu beklenti içinde olan gemicilerin ona karşı saygısının azalmasına neden oldu. Böyle bir adamın kaptanlık görevlerini yerine getirip getirmeyeceğinden bile şüphe duyulmaya başlandı. Tahiti'ye kadar mürettebat çok iyi bir iş çıkarmıştı. Tahiti'de ise sanki cennetteydiler.

Yolculuğun devam eden ayağında mürettebat, kolay bir yolculuk ve uzun bir tatilden sonra fazla rahatlamıştı. Taşıdıkları yük yüzünden kendilerine kalacak yer azalmış olan gemiciler, biraz da şımarıklık nedeniyle isyan etti. Liderler, daha önce kırbaçlananlarla kaptana ve gemiye borçlanmış olanlardı.

Bligh'ın iyi bir adam olması ve adamlarını gözetmesi geri tepti ve ayaklanmaya neden oldu. Daha sonra resmi bir araştırma yapıldı ve Bligh'ın ayaklanmada hiçbir suçu olmadığına karar verildi. Ancak adamlarını aşağılayıcı sözler ettiği kabul edildi.

Bligh adamlarını gözetmeyip alıştıkları gibi davransaydı, gemisinin kontrolünü kaybetmez ve görevi başarıyla tamamlardı.

Maximum Bilgi - Tarihteki İlginç Olaylar


Bir sonraki bölüm hazırlandığında linki burada olacaktır




Tarihin Cilveleri

Bathroom Readers Hysterical Institute - Tarihin Cilveleri


CENNETE ÇIKAN MERDİVEN

Santa Anna biraz şanssızdı ama sizin öyle olmanız gerekmez. Merdiven altından geçmekle ilgili gerçekleri öğrenin. Merdivenler eski Mısırlılar zamanından beri ruhların cennete çıkmasına yardımcı olmak için kullanılırdı. Ortaçağda merdiven altından geçmek şanssızlık olarak kabul edilirdi çünkü bir duvara dayanmış olan bir merdiven üçgen oluştururdu. Bu da, Baba, Oğul ve Kutsal Ruh üçlüsünü sembolize ettiğinden, içinden birisi geçince onu bozmuş oluyordu. Ama merdivenlerden uzak durmak için önemli bir neden daha vardı. Darağacı icat edilene kadar mahkumlar merdivenlerin tepesinden aşağı sallandırılırdı ve onların öfkeli ruhları hala etrafta dolanıyor olabilirdi. Meraklanmayın. Merdiven altından geçince uğursuzluk geleceğine inanıyorsanız bunun çok eski bir çaresi var. Basamaklara üç kez tükürün. Büyük ihtimalle şeytani ruhlar bundan iğrenecek ve sizi rahat bırakacaklardır.

Bathroom Readers Hysterical Institute - Tarihin Cilveleri


Bir sonraki bölüm hazırlandığında linki burada olacaktır.


















Hitler Yeğenini Öldürdü Mü?


Hitler Yeğenini Öldürdü Mü?

19 Eylül 1931 sabahı, yirmi üç yaşında bir kadın, Geli Raubal, Adolf Hitler'in Münih'teki apartmanında ölü bulundu. Hitler'in üvey kardeşinin kızı olan Raubal, tabancayla vurulmuştu. Silah cesedin yanında bulunmuştu.

Hitler için zamanlama daha kötü olamazdı. Geçen yılki seçimlerde Reichstag'da Nazilerin sandalye sayısını 12'den 107'ye çıkarıp, partiyi iktidarın eşiğine getirmişti. Tam o anda bir skandal özellikle de seks ve cinayet kokan bir skandal Hitler ve Nazileri Alman siyasetinde hızla yeniden marjinalliğe itebilirdi.

Gerçekten de, Nazi karşıtı gazeteler habere balıklama atladılar. Kısa sürede, yirmi üç yaşındaki kadının Hitler'in hem yeğeni hem sevgilisi olduğu haberleri dolaşmaya başladı. Münih Post, Raubal'ın burnunun kırılmasının, Hitler'in kadını bir öfke krizi sırasında öldürdüğünü gösterdiğini yazmıştı. Bunun nedeni belki Hitler'in onu başka biriyle yatakta yakalamış olması ya da belki dayısının bazı olağandışı cinsel eğilimlerini kamuoyuna açıklamakla tehdit etmiş olmasıydı. Başkaları Raubal'ın ya Hitler'in şiddetli kıskançlığı ya da cinsel istekleri yüzünden intihara sürüklendiğini öne sürüyordu.

Detektiflerin sorguya çektiği ve sarsılmış olduğu görülen Hitler, ifadesinde kadını en son cesedin bulunduğundan bir gün önce gördüğünü söyledi. Kadının Viyana'da müzik dersleri alma planı hakkında tartışmışlardı ve Hitler'in ona yalnız başına gitmeyi yasaklaması karşısında öfkelenmiş, sonra sakinleşmişti. Böylece Hitler, Nuremberg'deki kampanya faaliyetlerinin bir parçası olan bir yürüyüşe katılmak için oradan ayrıldığını söylemişti. Kadının öldüğünü de orada öğrenmişti. Hemen Münih'e dönmüş, sadece geçiş üstünlüğü almak için yarı yolda durmuştu.

Hitler'in apartmanındaki personelin Hitler'in ifadesine ekleyebileceği fazla bir şey yoktu. Raubal'ın Hitler'in yatak odasından, görünürde berbat bir durumda fırladığını anımsıyorlardı ama neden berbat göründüğü ya da daha sonra ne olduğu konusunda hiçbir fikirleri yoktu.

Polis, Raubal'ın burnunun kırıldığına ya da tecavüze uğradığına ilişkin bir kanıta rastlamamıştı. Ölümün intihar olduğuna karar verildi. Ama Bavyera Adalet Bakanlığı'nın üst kademelerinde çok sayıda Nazi sempatizanı bulunduğundan, birçok kişi polisin soruşturmayı kısa kesmesi için baskı gördüğüne inanıyordu. Özellikle, detektifler olay yerine geldiğinde, parti yetkilileri zaten olay yerinde bulunuyordu, demek ki evdeki personel de Nazi yetkilileri tarafından sıkıştırılmış olabilirdi.

Ama en azından tarihçiler için soruşturma dosyası kapanmış değildi. Hitler'in Raubal'ı öldürdüğüne ilişkin kanıt arayışları onları Adolf Hitler'in zihninin çok karanlık köşelerine yöneltmişti.

Hitler'in Raubal'ı öldürdüğünden kuşkulananlar arasında, eskiden en yakın çevresinde bulunmuş olan bazı kişiler de vardı. Bunların en göze çarpanı, etkili bir Nazi gazetesi yayınlayan ve kardeşi Gregor'un partinin başkan vekili olduğu Otto Strasser'di. Daha sonra parti liderliği için Hitler ile çatışmaya giren Gregor 1934'te öldürülmüş, Otto da İsviçre'ye kaçmıştı.

1940 yılında yazdığı 'Hitler ve Ben' adlı kitapta, Otto Strasser cinayet için üç kanıt ortaya attı. Birincisi, kendisine Raubal'ı bir Katolik olarak gömdüğünü söyleyen papazla yaptığı bir konuşmaydı; eğer kadın intihar etmiş olsaydı, bu şekilde gömülemezdi. İkincisi, kardeşiyle yaptığı bir konuşmaydı; burada Gregor, Hitler'in Raubal'ı vurduğunu doğrudan onun ağzından duyduğunu söylemişti. Ve son olarak, ünlü Nazi karşıtı editör Fritz Gerlich'in gazetesinin 12 Mart 1933 tarihli sayısında cinayet üzerine büyük bir haber yayınlamayı planladığı öyküsüydü. Burada Strasser kaynak vermiyordu ama 9 Mart'ta, Nazi yıldırım birlikleri gazete bürolarına dalıp, bütün dosyaları tahrip etmişler ve Gerlich'i de tutuklamışlardı. Gregor Strasser gibi, Gerlich de 1934'te öldürüldü. Otto Strasser cinayete neyin yol açtığını söylememişti ama cinayetin Hitler'in Raubal'ın başka bir sevgilisi olduğunu öğrenmesi üzerine öfkeye kapılması yüzünden işlendiğini ima ediyordu.

Hitler' in eski yabancı basın sekreteri, Ernst Hanfstaengl daha çok ayrıntı vermişti; Raubal sadece başka bir erkekle çıkmıyordu, ayrıca ondan hamileydi de. Baba adayı olduğundan kuşkulanılan kişi resim öğretmeni ve Hitler açısından en kötüsü Yahudi'ydi. Raubal öğretmenle 1928'te tanışmıştı ve şimdi onunla evlenmek istiyordu. Doğrusu, bir Yahudi'nin yeğenini sevgilisini ondan koparması hem kişisel hem de politik bakımdan en büyük onursuzluktu. Dolayısıyla, Hanfstaengl'ın belirttiğine göre, Hitler, Raubal'ı intihara zorladı. Hanfstaengl, Hitler'in kadının annesi ile ilgili bazı tehditler savurduğunu ima etmesine rağmen, anlatımında bu konuda tam bir açıklık bulamıyoruz. Ne olursa olsun, Hanfstaengl, Hitler'in tüm ailesinin bu öyküyü doğru kabul ettiğini eklemişti. Kendisi de bunu Hitler'in kardeşi Alois'in karısı Brigid Hitler'den öğrenmişti.

1944 yılında yayınlanan 'Der Führer' adlı kitabında, Alman tarihçi Kari Heiden, Raubal'ın ölümünden Hitler'in değil, SS şefi Heinrich Himmler'in sorumlu olduğunu öne sürdü. Aslında Heiden, Hitler'in Raubal'ı sevdiğini ve onunla evlenmek istediğini öne sürdü. Ama Himmler ya Raubal'ın başka birisiyle yattığından kuşkulandığı ya da dayısının cinsel eğilimlerini ortalığa sermekle tehdit ettiği için bir skandalı önlemek istemişti. Heiden kadının öldürüldüğünü mü yoksa intihar etmeye mi zorlandığını kesinlikle bilmiyordu, ama Nazilerin suçlu olduğundan emindi. Kaynağının Raubal'ın annesinin bir arkadaşı olduğunu söylemişti.

Bütün bu anlatılanların sorunu, çoğu Hitler'in akrabaları ve eski arkadaşları tarafından yayılan temelsiz dedikodulara dayanmasıydı. Bütün bu kişiler gerçeği ortaya sermekten çok, genelde intikam almak ve kendilerini aklamak istiyorlardı. Daha sonra gelen tarihçilerin, tanıklıklarına çok mantıklı olarak kuşkuyla baktıkları kişilerdi bunlar. (Heiden'in hakkını yememek için, hemen eklemeliyiz ki, Strasser ya da Hanfstaengl'in tersine, o hep Hitler'in düşmanı olmuştu. Ama onun öyküsü de Hitler'in düş kırıklığı yaşayan bir akrabasından alınmaydı.)

Ayrıca Hitler'in geçiş üstünlüğü belgesi de onun için bir savunma kanıtıydı. Polis ve belgeye tanık olan diğerlerinin Nazi sempatizanları oldukları ya da Nazilerce tehdit edildikleri düşünülürse, bu elbette tartışmalı bir belgeydi ama bununla çelişkiye düşen başka bir kanıt yoktu. Heiden'in Himmler'i sorumlu tutmasına gelince, bu mantıksız görünüyordu. Eğer Himmler bir skandalı önlemek istediyse, kesinlikle ne cesedi Hitler'in apartmanında ne de Hitler'in silahını cesedin yanında bırakırdı.

Dolayısıyla, cinayet seçeneği bir yana atılmamakla birlikte, polisin intihar kararı daha uygun görülüyordu. Ama yine de bazı önemli ve iç gıcıklayıcı sorular kalıyor: Acaba Hitler yeğenini intihara mı zorlamıştı? Ve aralarında ne tür bir ilişki vardı?

Heiden'a göre, Hitler'in Raubal'a yönelik ilgisinin dayılıkla sınırlı olmadığına kuşku yoktu.Heiden'in kaynak ismi vermeden anlattığı bir öykü, Hitler'in Raubal'a bir mektubuyla ilgiliydi; burada Hitler "unidinizm... sınırlarında dolaşan mazoşistkopropfaji eğilimleri olan bir adamdan beklenebilecek duygularım ifade etmişti." Daha açıkçası, Heiden'in kastettiği şey, Hitler'in kadınların, üzerine işemesiyle tahrik olduğuydu. Mektup Raubal'a hiç ulaşmadan dosdoğru bir şantajcının eline geçti. Heiden'a göre, 1929'da, Nazi Partisi muhasebecisi Franz Schwarz şantajcıya para ödeyerek, mektubu ele geçirdi.

Hanfstaengl bu kez bir yıl sonrasına ait farklı bir şantaj girişimi öyküsü daha anlattı. Muhasebecinin bir şantajcıdan Hitler'in Raubal'ın pornografik resimlerini çizdiği kağıtları satın almasından hemen sonra, 1930'da Shwarz ile karşılaştığını anımsıyor. Hanfstaengl çizimlere bir göz atmış, dehşete kapılmış ve Shwarz'a bunları yırtıp atmasını telkin etmiş. Ama Shwarz Hitler bunları geri istediğinden yapamayacağını söylemiş.

Heiden, Hitler'in yeğeniyle ilgili fantezilerin ötesine geçip geçmediğinden emin değildi ama Hanfstaengl bunun aksini düşünüyordu. Söylediği kadarıyla, üçüncü bir kişiden duyduğu bir söyleşiyi aktarmıştı. Burada Raubal bir arkadaşına, dayısının bir "canavar" olduğunu, "bana yaptırmak istediği şeylere inanamazsın" dediğini söylüyordu. Ve Hanfstaengl'in gösterdiği gibi, ailede ensest geleneği vardı. Hitler'in anne ve babası kuzendi. Hitler'in babasından yirmi iki yaş küçük olan annesi ona "Dayı" diyordu.

Hanfstaengl gibi, Otto Strasser de Hitler ve Raubal arasındaki ilişkinin cinsel ilişkiyi içerdiğinden ve bunun hiç de normal cinsel ilişki olmadığından kuşku duymuyordu. 1943'te ÖSS (II. Dünya Savaşı sırasında CIA'nın atası) ajanlarıyla yaptığı bir görüşmede, Strasser unidinizm konusundan açıkça söz etmişti. Bunu doğrudan Raubal'dan duyduğunu ve kadının bütün bu olup bitenleri "iğrenç" bulduğunu iddia etmişti.

Cinayet söylentileri gibi, Hitler'in cinsel yaşamıyla ilgili bu anlatılanlara da kuşkuyla yaklaşılmalı. Ne Hanfstaengl ne de Strasser özellikle güvenilir bir kaynağa sahipti ve kaynakları genelde isimsiz ya da çok az güven vericiydi. Strasser, Raubal'ın o sırada kurtulmak istediği kişinin yakın bir çalışma arkadaşı olduğu halde kendisini sırdaş olarak seçtiğini söyleme zahmetine katlanmadı. Dolayısıyla, son iki kuşaktan, Hitler'in en saygın yaşamöyküsü yazarları (1952'de Allan Bullock ve 1998'de Ian Kershaw) Hitler ve Raubal'ın bırakın herhangi bir tür olağandışı cinsel ilişkiyi, cinsel ilişkiye girdikleri konusunda bile ciddi kuşkuları olduğunu belirttiler. Kanıtlar hiç de yeterli değildi.

Bununla birlikte, cinayet suçlamalarının aksine, olağandışı cinsel ilişki söylentilerinin kendi içinde belirli bir dayanağı vardı. Psikolojik yaşamöyküsü yazarları, özellikle de Freudcular, cinsel sırların her yere sızdığını görme eğilimindedir. Dolayısıyla özellikle Hitler gibi bir psikopatta bunları aramak hoşlarına gidiyordu. ÖSS'un 1943 tarihli Hitler raporunu hazırlamış olan psikiyatr William Langer, Raubal'ın ve Strasser'ın unidinizm konusunda gerçeği söylediğine inanıyordu. Ayrıca Langer bir başka kadınla, 1932'de Hitler ile aynı şekilde çirkin cinsel ilişkiler yaşamış olduğunu söyleyen film aktrisi Renate Muller ile yapılan görüşmeleri de aktarmıştı. Langer, "Tüm kanıtlar göz önüne alındığında, Hitler'in sapıklığının Raubal'ın anlattığı türde olduğu anlaşılıyor" diye yazmıştı.

Hitler ile değişik zamanlarda cinsel ilişkiye girdiğini söyleyen yedi kadından, altısının ya intihar ettiği ya da intihara teşebbüs etmesinin önemli olduğunu düşündükleri için, hiç kimse Freudcuları suçlayamaz. (1945'te Hitler ile birlikte ölen Eva Braun gibi, cinayet kurbanı olmadığı düşünülürse, bu altının içinde Raubal de vardı.) Hitler'in yattığı kadınlara yaptığı her neyse, anlaşılan bu, onları derin bir mutsuzluğa sürüklüyordu.

Ama Hitler'in yaşamöyküsünü yazanlar içinde Freudcu kökenden gelmeyenlerin işaret ettikleri gibi, bunların hiçbiri Hitler ya da yattığı kadınların probleminin kökeninde cinsel sorunların bulunduğunu kanıtlamıyor. Bu kadınların intihar etme nedeni olarak Hitler'in cinsel sapıklığına inanmak gerekmiyor, en hafif deyimle, Hitler'in daha yığınla başka hoş görülemez kişilik özelliği vardı. Gerçekten de, Hitler ile ilişkiye girmeyi seçen kadınların da ciddi sorunlar yaşadığı pekala öne sürülebilir.

Elbette Raubal, Hitler'i seçmemişti. Dayısının yanına taşınmasının nedeni, annesiyle birlikte gidecekleri başka bir yer olmamasıydı ve kadın yaşadığı sürece bundan başka bir neden de olmamıştı. Kendisine büyük bir arzu duyan ve başka birisiyle görüşmesini engellemek için acımasız önlemler alan bir adamın evinde tuzağa düşmüştü. Hitler'in onun Viyana'ya gidişine engel olması, 1929'da kendi evine taşındığından beri, yeğenine koyduğu sert yasakların sadece biriydi.

Hitler'in kadına zalimce davranması ille de ondan sapık cinsel ilişki istediği anlamına gelmez. Hatta kadını intihara zorlaması için de aralarında cinsel ilişki olması gerekmez. Bu, Bullock ve Kershaw'ın ulaştığı sonuçtu ve tarihçilerin de çoğunluğu onları izliyor. Çoğunluğa bakılırsa, Hitler, Raubal'ı öldürmemiş olabilir. Ve bu konudaki uzlaşı daha zayıf olsa da, onunla cinsel ilişkide bulunmamış ya da kadının ölümüne doğrudan neden olacak türde cinsel ilişkiye girmemiş olabilir. Ama Hitler bir tirandı iki yıl sonra tüm ülkenin tiranı haline gelmeden önce, daha 1931'de bir yerel tirandı.

Geli Raubal için ölüm tek kurtuluş yolu gibi görünmüş olmalıydı!

Eski Nazi anı yazarları dahil, birçok kişiye göre, Raubal'ın ölümü Hitler için bir dönüm noktasıydı. Örneğin, Hanfstaengl, "Onun ölümüyle Hitler'in en sonunda şeytana dönüşeceği yolu açılmıştı" diye yazmıştı. Hitler'in resmi fotoğrafçısı, Heinrich Hoffmann aynı görüşleri tekrarlamıştı. Anılarına göre, "Bu zamanda, zalimlik tohumları Hitler'in içinde boy atmaya başlamıştı. Kan dökme arzusu Geli'nin ölümünden sonra, içinde bir canavar gibi büyümüştü." Bu tür çözümlemelerin yazarların kendilerini kurtarmaya hizmet ettiği açık. Eğer Hitler, Raubal'ın ölümünden sonra canavara dönüştüyse, o zaman bunları yazanların onun daha önceki, belki de daha mantıklı olduğu bir döneminde onunla ittifak kurduktan için bağışlanmaları gerekirdi.

Ama Raubal'ın ölümünün Hitler'de bir dönüşüm başlattığına inananlar sadece eski Nazilerle sınırlı değildi. Kesinlikle eski Nazilerden daha temiz bir güdülenmeye sahip olan Freudcu birçok yaşamöyküsü yazarı, Raubal'ın ölümünü Hitler'in bir cani olarak gelişmesinde önemli bir kilometre taşı olarak görme eğilimindeydi. Bu yazarlara göre, kadını öldürmediyse bile, tutkun olduğu kadının kaybı, bir biçimde içindeki canavarı uyandırmıştı. Freudcuların etkisi önemli olmuştur; bir aşk ilişkisi için kanıtları yetersiz bulmasına rağmen, Bullock bile, Raubal'ın ölümünün Hitler'i değiştirdiğine ve Hitler'in Yahudi düşmanlığında "belki de cinsellikten kaynaklanan bir yön" bulunduğuna inanıyordu.

Ne var ki, çoğu tarihçi için, Raubal'ın ölümü Hitler'in soykırımcı tutkularını açıklamaya yetmez. Cinsel temele dayanan diğer birçok açıklama bunların içlerinde neler yok ki; güya Hitler'in testisleri yokmuş; güya frengili bir Yahudi fahişeden frengi kapmış çoğu tarihçiye, özellikle de Yahudi soykırımı tarihçilerine hiç de doyurucu gelmiyor. Gerçekten de, milyonların ölümünün ardında tek bir neden aramak, tarihçi ve filozofların savaşım vermeye devam ettikleri ahlaki ve pratik sorunlar doğuruyor.

Açık olan bir şey var: Hitler'i ne kadar derinden etkilemiş olursa olsun, onu katil haline getiren şey, Raubal'ın ölümü değildi. O ellerini çoktan kana bulamıştı; eski Nazi anı yazarlarının kolayca erişilebilen seçmeci anılarına karşın, Nazi çeteleri 1931 Eylülünden önce, kuşkusuz Hitler'in bilgisi ve onayıyla, binlerce olmasa bile yüzlerce insanı çoktan öldürmüştü. Geli Raubal'ın intiharı hiçbir biçimde Hitler'in sorumlu olduğu ilk ölüm değildi.



Paul Aron - Tarihin Büyük Sırları

NOT: Kitap burada sona ermiştir, aşağıda verilen linkten kitabı pdf e-kitap olarak indirebilirsiniz.




















TARİHİMİZLE YÜZLEŞMEK

Emre Kongar - Tarihimizle Yüzleşmek


BATILILAŞMA FATİH SULTAN MEHMET’LE KURUMLAŞIR

Osmanlı İmparatorluğu'nun Kuruluşu ve Müslüman Türklerin Batılılaşması Fatih Sultan Mehmet'le Kurumlaşır

Fatih Sultan Mehmet dönemi, en iyi bilmemiz gereken, aslında en iyi de bildiğimiz, ama en çok saptırılan dönemlerden biridir.

Örneğin, "resmi tarih" tarafından, Fatih'in İstanbul'u fethettikten sonra kenti yağmalattırmadığı, tümüyle koruduğu öne sürülür.

Kenti olanaklı olduğu ölçüde koruduğu doğrudur ama yağmalattırmadığı doğru değildir, zaten olamazdı da; çünkü bütün din-tarım imparatorluklarının fetihlerinde, galip gelenlerin zenginleşmesi, askerlerin canla başla dövüşmelerinin sağlanması amacıyla yağma yapılır.

Yenilenlerin canı, malı, ırzı, yenenlerindir.

Nitekim Fatih Sultan Mehmet de, İstanbul'u fethettikten sonra üç gün üç gece kente girmemiş, askerlerinin yağmalaması için beklemiştir.

Kenti fetheden Osmanlı askerleri, bütün değerli eşyayı yağmalamış, bu arada fidye verebilecek zenginlikte olanları özellikle seçerek Bizanslıları tutsak almıştır.

Hatta tarih kitapları, Bizanslılar kuşatma sırasında toplu halde kiliselerde toplandıkları için bu seçme ve tutsak alma işinin oldukça çabuk ve doğru seçimlere dayalı bir biçimde yapıldığını yazar.

Müslüman -Türk tarihçiler, kentin yağmalanmadığı biçiminde çarpıtmalar yaparken, Batılı tarihçiler de Fatih Sultan Mehmet'in kardeş katlini yasalaştıran kanlı bir padişah olduğunu söyleyerek onu karalamaya çalışır.

Oysa biraz ilerde göreceğimiz gibi, bu konudaki Fatih Kanunnamesi, Osmanlıların XX. yüzyıla kadar parçalanmadan gelmesini sağlamıştır.

Yeri gelmişken belirteyim:

Bence Osmanlı-Türk tarihinde iki dâhi vardır: Fatih Sultan Mehmet ve Mustafa Kemal Atatürk.

Biri, tüm dünyayı ve tarihin akışını etkileyen bir imparatorluk kurmuş, öteki de tarihin akışını değiştirerek yıkılmış, yenilmiş, işgal edilmiş bir din-tarım imparatorluğundan, çağdaş bir Türkiye Cumhuriyeti yaratmıştır.

Bu konuya ilerde yine döneceğim. Şimdi Fatih Sultan Mehmet üzerinde duralım.

Fatih Sultan Mehmet Osmanlı'yı Bir Batı İmparatorluğu Olarak Kurarken Neler Yaptı?

Osmanlı Devleti'ni gerçek bir imparatorluk olarak kuran padişah Fatih Sultan Mehmet'tir.

Kendisine Roma İmparatoru diyen Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u fethettikten sonra imparatorluğu kurumlaştırmak için yaptığı işleri şöyle özetlemek olanaklıdır:

1- Osmanlı imparatorluğu içinde ve Anadolu'da, Osmanlı ailesine rakip olabilecek Müslüman - Türk kökenli ailelerin siyasal gücünü kısıtlamış ve sınırlamıştır.

Sadrazamı Müslüman - Türk kökenli Çandarlı Halil Paşa'nın kellesini almış, yerine devşirme Mahmut Paşa'yı veziri azam yapmıştır.

Çandarlı Halil Paşa'nın idam nedeni tartışmalıdır. Kimileri Bizans adına casusluk yaptığına ilişkin dedikoduların olduğunu söyler. Kimileri ise, Fatih Sultan Mehmet'in, ilk tahta çıkışında düşman saldırısı karşısında, kendi yerine babasını yeniden padişahlığa çağırmasını bağışlamadığını belirtir.

Nedeni ne olursa olsun, Fatih Sultan Mehmet'in, Osmanlı imparatorluğu içinde kendi ailesine yani Osmanlı ailesine rakip olabilecek Müslüman - Türk kökenlilerin gücüne son verdiği açıktır.

Unutulmamalıdır ki, o dönemde hala Anadolu'da Karamanoğulları, İsfendiyaroğulları, Akkoyunlular gibi başka Müslüman - Türk beylikleri vardır ve Fatih Sultan Mehmet yaptığı savaşlarla bunlara son vermiş ve Osmanlı imparatorluğu'nun rakipsiz egemenliğini sağlamıştır.

İmparatorluğu'nu güvence altına almak isteyen Fatih Sultan Mehmet ilk olarak, aile dışından gelecek rekabeti önlemiştir; bir yandan Osmanlı dışındaki Müslüman-Türk beyliklerini fethederken, öte yandan Osmanlı bürokrasisi içindeki Müslüman-Türk kökenli ailelerin yaratabilecekleri tehlikeyi durdurmuştur; devşirme kökenli sadrazamların Osmanlı ailesine rakip olamayacakları açıktır.

2- Fatih Sultan Mehmet'in istanbul'u fethettikten sonra yaptığı en önemli işlerden biri de Ortodoks Hıristiyanları koruması altına almak olmuştur.

Bizans'ın Batı Roma'dan yardım almasına karşılık, Vatikan'ın dayatması olan Katolik Kilisesi'nin üstünlüğünü kabul etmesini isteyenlere karşı büyük bir kampanya sürdüren ünlü Ortodoks din adamı Georgios Scholarios, fetih sırasında tutsak edilmiş ve Edirne'ye yollanmıştır.

İşte Fatih Sultan Mehmet bu din adamını buldurur, İstanbul'a getirtir ve onu tüm Ortodoksların Patriği ilan ederek, koruması altına alır. Georgios Scholarios, zaten daha önce de belirttiğim gibi, Gennadius adıyla Pantokrator Kilisesi'ne atanmış ünlü bir din adamıdır.

Fatih Sultan Mehmet bu ünlü din adamını Patrik atayarak hem Ortodoks tebaanın gönlünü kazanır, hem de Hıristiyanların mezhep kavgalarından yararlanarak Katoliklere karşı, Ortodokslarla stratejik bir ittifak kurmayı amaçlar.

3- Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u fethettikten sonra yaptığı bir başka önemli iş, Doğu-Batı ticaretini elinde bulunduran Cenevizlilere ve Venediklilere, ticari etkinliklerini sürdürmelerini sağlayacak olan bazı imtiyazlar vermesidir.

Osmanlılar, kapitülasyon denilen bu ticari imtiyazları sadece dost ülkelerin tüccarına tanırlardı.

Fatih Sultan Mehmet gibi, Kanuni Sultan Süleyman gibi padişahlar bu kapitülasyonları, Hıristiyan Dünyası içinde ittifaklar oluşturmak için, sadece ticari amaçla değil, siyasal hesaplarla da kullanmışlardır.

Tabii, Osmanlıların güçlü dönemlerinde işe yarayan kapitülasyonlar, gerileme döneminde, özellikle adli kapitülasyonlara dönüşünce, imparatorluğun yıkılış nedenlerinden biri haline gelmiştir.

Bu konuya daha sonra döneceğim, şimdilik Fatih Sultan Mehmet döneminde kalalım.

4- Fatih Sultan Mehmet'in yaptığı en önemli işlerden biri, Osmanlı ailesi içindeki taht kavgalarını önlemek, bu yüzden imparatorluğun parçalanmasını engellemek için, öteki akrabaların öldürülmelerine yani Şehzade katline izin vermesidir.

Bu yaptığı, gerek şeri hukuk, gerekse örfi hukuk açısından doktrinde çok tartışmalıdır ama sonuç olarak bu kanunnamenin örfi hukuk-şeri hukuk sentezine dayalı bir karar olduğu açıktır.

Fatih Sultan Mehmet'in çok iyi bir eğitim aldığı bilinir. Tabii bu eğitimin bir parçası da tarih bilgisidir. O dönem için tarih bilgisi esas olarak "Osmanlı ailesinin tarihidir". Fatih Sultan Mehmet özellikle Yıldırım Bayezit'in Timur'a yenilgisinden sonra İmparatorluğun içine düştüğü "kardeş savaşlarını" (yani Fetret Devrini) çok iyi bilir. Bu nedenle de bütün din-tarım imparatorluklarını parçalayan kardeş kavgasını önlemek için bu kanunnameyi çıkarmıştır.

5- Fatih Sultan Mehmet, devlet yapısını kurumlaştırmıştır. Sadrazamı Osmanlı bürokrasisinin başı yapmış, yeniçeriliği güçlendirerek, merkezi yönetimin egemenliğini pekiştirmiştir.

Divanın idaresini sadrazamlara bırakarak, kendisi kafes arkasına çekilmiştir. Sadrazamın yetkileriyle birlikte defterdarın, kazaskerlerin ve diğer üst düzey memurlarının görevlerini tanımlamış, böylece merkezi bürokrasiyi kurumlaştırmıştır.

6- Osmanlı tarihinin ilk devalüasyonunu yapmış, yani paranın değerini düşürmüştür. Böylece merkezi yapıyı güçlendirmek ve genişletmek için gereken finansmanı sağlamıştır. Bilindiği gibi Osmanlı'nın paranın değerini düşürme yöntemine tağşiş deniliyor: Mağşuş yani tağşiş edilmiş sikke, ya küçültülmüş ya da içine bakır karıştırılarak gümüş gramajı düşürülmüş akçe.

Tabii herhangi bir tağşiş işlemi yapıldığında Galata bankerleri derhal bu durumu fark ediyor ve Osmanlı parasının Batı devletlerinin altınları karşısındaki değerini düşürüyorlar; böylece devalüasyon ortaya çıkıyor.

Tarih Vakfı'nın yayımladığı Osmanlı İmparatorluğu'nda Paranın Tarihi adlı enfes bir kitabı da olan değerli biliminsanı Prof. Şevket Pamuk, son bulgularını İstanbul ve Diğer Kentlerde beşyüz Yıllık Fiyatlar ve Ücretler, 1469-1998 adıyla Devlet istatistik Enstitüsü tarafından yayımlanmış olan kitabında okurlarla paylaşmış.

Şevket Pamuk diyor ki, "Tağşişi en çok sevenler, merkeziyetçi ve reformcu Padişahlar. Osmanlı'da ilk tağşiş, Fatih Sultan Mehmet çocukken birinci kez tahta çıktığında yapılıyor. Sonra Fatih, her on yılda bir tağşiş yapıyor. Bir başka büyük tağşiş II. Mahmut zamanında yapılıyor örneğin.

"O zamanlar enflasyona karşı güvence sağlayan, faiz ve benzeri kurumlar yok. Bu nedenle sabit gelirliler yani esnaf ve yeniçeriler çok zarar görüyor. Bir tağşiş sırasında 1 duka altının değeri 18 akçeden 44 akçeye çıkartıldığında, yeniçerilerin maaşı günde 1 akçe. Bunun üzerine yeniçeriler Edirne'de bir tepede toplanıp olayı protesto ediyorlar ve maaşları günde 3,5 akçeye yükseltiliyor. Edirne'deki bu tepenin adı bugün de 'Buçuk Tepe'".

Şevket Pamuk, verilerini zaman grafıkleriyle açıklıyor. Akçenin içindeki gümüş miktarının düşürülmesini de bir grafikle göstermiş:

Buna göre, 1844'ten sonra artık tağşiş yok, istikrar var, çünkü Batı "Siz tağşiş yapmayın biz size borç verelim" diyor ve Osmanlı İmparatorluğu, Kırım Savaşı için tağşiş yapmak yerine Batı'dan borç alınca, iflas ediyor ve çöküyor.

Biliyorsunuz, imparatorluğun asıl çöküşü, Birinci Dünya Savaşı'ndan çok önce, iflas ettiği ve vergi gelirlerine Düyun-u Umumiye İdaresi aracılığıyla Batılılar tarafından el konulduğu 1881 yılında gerçekleşmiştir.

Osmanlı'nın iflası konusuna ilerde döneceğim.

7- Fatih Sultan Mehmet'in gerçekleştirdiği bir başka önemli devrim, kendi portresini yaptırmasıdır.

Resmin ve heykelin putları anımsattığı için günah sayıldığı İslam kültüründe böyle bir davranış, başlı başına bir kültürel devrim niteliği taşır.

"Resmi tarih", genellikle Fatih'in İtalya'dan getirttiği ressam olarak sadece Gentile Bellini'yi belirtir. Oysa Fatih Sultan Mehmet, Bellini'den başka daha birçok sanatçı, haritacı ve benzeri insanlar getirterek, İstanbul'da islam kültürü açısından gerçek bir Rönesans başlatmıştır.
Örneğin, Constanza da Ferrara, Fatih'in resimlerini madalyonlar üzerine çizen bir başka ressamdır.

Sevgili okurlarım, bu satırları siz belki ilk kez okuyorsunuz ama ben yıllardır Osmanlı-Türk "Batılılaşma" sürecinin kurumsal başlangıç noktası olarak Fatih Sultan Mehmet'i anlatırım.
1970'lerin sonunda birlikte katıldığımız bir açık oturumda değerli şair, denemeci ve düşünce insanı Enis Batur sözlerine, "Ben de Osmanlı-Türk Batılılaşmasının Emre Kongar'ın öne sürdüğü gibi Fatih Sultan Mehmet'le başladığını düşünüyorum," diye başlamıştı.

Enis Batur'un, belki kendisinin bile şimdi pek anımsamadığı bu sözleri bana büyük güç vermişti; sonunda bu kitapta okuduğunuz düşüncelerim zaman içinde daha da berraklaştı ve gelişti.

Bu çalışmayı yaparken danıştığım değerli tarihçi Murat Bardakçı da, Batılılaşma'nın Fatih Sultan Mehmet ile kurumlaştığı kanısında olduğunu söyledi.

Fantezi ve edebiyat sevenler için bir de gönderme yapayım:

Fatih Sultan Mehmet döneminde geçen, ama zamanımızdaki-YÖK'ü ve 1980 öncesi öğrenci olaylarını eleştiren bir de roman yazdım bu arada:

Hocaefendi'nin Sandukası, burada anlattığım konuları arka plan olarak kullanan, günümüzü eleştirmek için yazılmış bir fantezi tarih romanıdır; 1990 yılında yayınlandığında yılın en çok satan kitapları arasına girmişti.

(Osmanlı konusunda pek çok çalışma var ama ünlü tarihçimiz Halil İnalcık bu konunun en önemli uzmanıdır. Mustafa Akdağ, Ömer Lütfı Barkan gibi biliminsanlarının yanında, Halil İnalcık'in çalışmalarından çok yararlandım. Osmanlı'yla ilgilenen okurlara, onun bütün kitaplarını ve özellikle de son çıkan Tarihçilerin Kutbu adlı, Emine Çaykara'nın kendisiyle yaptığı konuşmalardan oluşan çalışmayı öneririm.)

Emre Kongar - Tarihimizle Yüzleşmek


Bir sonraki bölüm hazırlandığında linki burada olacaktır.





 
SUPPORT / DESTEK : ATLAS
Copyright © 2014 ATLASİZM