ATLAS
<div style='background-color: none transparent;'><a href='http://applify.me/' title=''></a></div>
EN SON YAYINLAR

İNSANLIĞIN GELECEĞİ

İsaac Asimov - İnsanlığın Geleceği


3. EVRENİN BÜZÜLMESİ

Galaksiler

Şimdiye kadar evrenin termodinamiğin yasalarına göre nasıl davranması gerektiğini tartıştık. Şimdi evrenin kendisine bakmamızın ve bunun vardığımız sonuçları değiştirip değiştirmeyeceğini görmemizin zamanı geldi. Bunu yapmak için bir adım geriye gidelim ve bir bütün olarak evrenin içeriklerine bakalım. Bu, yirminci yüzyılda yapmayı başardığımız bir şeydir.

Tarihin ilk zamanlarında, görüşlerimiz evrenin görebildiğimiz kadarıyla sınırlıydı ve çok azdı. Başlangıçta evren, gökyüzünün ve içeriklerinin üzerinde bir kubbe oluşturduğu küçük bir yeryüzü parçasıydı.

Dünyanın küresel olduğunu anlayan, hatta onun gerçek boyutları hakkında bir fikir sahibi olan ilk kişiler Yunanlılardı. Yunanlılar güneşin, ayın ve gezegenlerin gökyüzünde diğer cisimlerden bağımsız olarak hareket ettiğini anladılar ve bunlara saydam birer küre yakıştırdılar. Yıldızlar en dıştaki bir kürede toplanmıştı ve bir arka plan olarak düşünülüyordu. Copernicus’un, yeryüzünün güneşin etrafında döndüğünü açıklamasından ve teleskobun keşfiyle gezegenlere ilişkin ilginç ayrıntıların ortaya çıkmasından sonra bile, insan bilinci güneş sisteminin ötesine pek uzanamadı. Ta on sekizinci yüzyıla dek, yıldızlar arka plandan başka bir şey değildi. Ancak 1838’de Alman gökbilimcisi Friedrich Wilhelm Bessel (1784-1846) bir yıldızın uzaklığını saptadı ve yıldızlar arası uzaklıkların ölçeği belirlendi.

Işık saniyede yaklaşık 300.000 kilometre, dolayısıyla bir yılda 9,44 trilyon kilometre yol alır. Bu uzaklık bir ışık yılıdır ve en yakın yıldız 4,4 ışık yılı uzaklıktadır. Evrenin komşu bölgelerinde yıldızlar arası ortalama uzaklık 7,6 ışık yılıdır.

Yıldızlar evrenin her doğrultusunda aynı şekilde yayılmış gibi görünmemektedir. Gökyüzündeki dairesel bir şerit içine o kadar çok yıldız toplanmıştır ki, bunlar «Samanyolu» dediğimiz aydınlık bir bulut oluşturmuştur. Gökyüzünün diğer bölgelerinde göreceli olarak daha az sayıda yıldız vardır.

On dokuzuncu yüzyılda yıldızların bir mercek şeklinde bir araya toplandıkları anlaşılmıştır; bu merceğin genişliği kalınlığından çok fazladır ve ortası kenarlarına göre daha kalındır. Şimdi, bu mercek şeklindeki yıldız topluluğunun en geniş boyutunun 100.000 ışık yılı olduğunu ve 300 milyar yıldız içerdiğini biliyoruz. Bu yıldızların ortalama kütlesi güneşimizin yarısı kadardır. Bu topluluk, «Samanyolu» nun Yunancasından, «Galaksi» olarak anılır.

Tüm on dokuzuncu yüzyıl boyunca galaksinin evrendeki her şey olduğu sanılıyordu. Görünüşe göre Macellan bulutları hariç, gökyüzünde başka hiçbir şey yoktu. Macellan bulutlan güney yarım küresindeki nesnelerdi (Kuzey bölgelerinden görünmez) ve Samanyolu’nun birer parçasına benziyorlardı. Sonunda bunların birkaç milyar yıldız içeren ve Galaksinin hemen yakınında bulunan küçük yıldız kümeleri olduğu ortaya çıktı. Bunlar Galaksinin küçük uydu galaksisi olarak düşünülebilirdi.

Bir başka şüpheli cisim, çıplak göze belli belirsiz görünen Andromeda nebulasıydı. Kimi gökbilimciler bunun bizim galaksimizin bir parçası olan parlak bir gaz bulutu olduğunu düşündü. Ama eğer öyleyse neden içinde ışık kaynağı olarak hizmet eden yıldızlar görünmüyordu? (Galaksi'deki diğer parlak gaz bulutlarında yıldızlar görünüyordu.) Ayrıca ışığının niteliği bunun aydınlık bir gaz değil ama yıldız ışığı olduğunu gösteriyordu. Sonunda bulutun içinde şaşırtıcı çabukluklarla parlayan novalar (ansızın parlayan yıldızlar) görüldü; normal parlaklıklarıyla göze görünemeyen novalar. Andromeda nebulasının Galaksi kadar büyük bir yıldız topluluğu olduğunu ileri sürmek için iyi bir neden vardı. O denli uzaktaydı ki, arasıra herhangi bir nedenle parlayan yıldızlan dışında hiçbir yıldızı görülemiyordu. Bu görüşün en hararetli savunucusu olan Amerikalı gökbilimci Heber Doust Curtis (1872-1942) 1917 ve 1918’de Andromeda’daki novalar üzerine özel bir çalışma yaptı.

Bu sırada, 1917 yılında 100 inç aynalı yeni bir teleskop (o zamana dek bilinen en büyük ve en iyi teleskop) California’da Pasadena yakınlarındaki Wilson Dağına yerleştirildi. Bu teleskobu kullanan Amerikalı gökbilimci Edwin Powell Hubble (1889-1953) sonunda Andromeda nebulasının eteklerindeki tek tek yıldızları gözlemlemeyi başardı. Bu, bizim galaksimizin boyutlarında bir yıldız topluluğuydu ve o zamandan sonra Andromeda galaksisi olarak adlandırıldı.

Şimdi, Andromeda galaksisinin bizden 2,3 milyon ışık yılı uzakta olduğunu biliyoruz. On milyar ya da daha uzak mesafelerde, bütün doğrultularda uzanan pek çok sayıda başka galaksi de bulunmaktadır. Dolayısıyla, eğer evreni bir bütün olarak düşünecek olursak, onun, uzaya oldukça düzgün bir şekilde dağılmış ve her biri birkaç milyardan birkaç trilyona kadar yıldız içeren galaksilerden meydana gelmiş olduğunu kabul edeceğiz.

Bir galaksi içindeki yıldızlar, karşılıklı uyguladıkları yerçekimsel kuvvetlerle bir arada durur ve yıldızlar belli bir yörüngede hareket ederken galaksi de galaktik merkez etrafında döner. Yerçekimine şükürler olsun ki, galaksiler milyarlarca yıl boyunca dağılmadan kalabilir.

Dahası, komşu galaksilerin gruplar ya da kümeler meydana getirmeleri ve yerçekimsel kuvvetlerle birbirlerine bağlanmaları sık görülür, örneğin bizim galaksimiz, Andromeda galaksisi, iki Macellan bulutu ve yirminin üstündeki başka galaksi (bunların çoğu pek küçüktür) bir «yerel grup» oluşturur. Gökyüzünde gördüğümüz diğer galaktik kümeler arasında bazıları çok muazzam büyüklüktedir. 120 milyon ışık yılı uzaklıktaki Coma Berenices takımyıldızında, yaklaşık 10.000 galaksiden meydana gelmiş bir küme vardır.

Evren her biri ortalama yüz üyeye sahip yaklaşık bir milyar galaktik kümeden meydana gelmiş olabilir.

İsaac Asimov - İnsanlığın Geleceği


Bir sonraki bölüm hazırlandığında linki burada olacaktır




İNSANIN TÜREYİŞİ

Charles Darwin - İnsanın Türeyişi



ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

İNSANIN VE AŞAĞI HAYVANLARIN ZİHNİ YETİLERİNİN KARŞILAŞTIRILMASI

En yukarı maymun ile en aşağı yabanıl insanın zihin gücü arasındaki fark pek büyüktür - Belirli içgüdüler ortaktır - Heyecanlar - Merak - Benzenme - Dikkat - Bellek - Hayal gücü - Sağduyu - İlerleyici evrim - Hayvanların kullandığı aletler ve silâhlar - Soyutlama, bilinç - Dil - Güzellik duygusu - Tanrı inancı, ruhsal araçlar, boş inançlar.

Son iki bölümde, insanın, vücut yapılışında, daha aşağı bir biçimden türediğinin izlerini taşıdığını gördük; ancak, insan zihin gücü bakımından bütün öbür hayvanlardan öylesine farklıdır ki, varılan bu sonuçta bir yanlışlık olabileceği ileri sürülebilir. Şüphesiz, dörtten daha büyük sayıları anlatmak için dilinde hiç bir sözcük bulunmayan, ve bayağı nesneler ya da duygulanmalar için hiç bir soyut terim kullanmayan en aşağı yabanıl insanı, en yüksek ölçüde organlanmış maymunla bile karşılaştırsak bu bakımdan pek çok fark vardır. En yukarı maymunlardan biri, bir köpeğin kendi ata-biçimine (parent-form), kurda ya da çakala oranla ilerlediği ya da uygarlaştığı kadar uygarlaşsa bile, bu fark, şüphesiz, yine pek büyük olur. Ateş Ülkeliler, en aşağı barbarlardan sayılır; ama ben, İngiltere'de birkaç yıl kalmış, ve biraz İngilizce konuşulabilen, ve Majestelerin Gemisi Beagle'de bulunan üç yerlinin, eğilim ve zihni yetilerimizin pek çoğu bakımından bize ne kadar çok benzediklerini gördükçe şaşıyordum. İnsandan başka hiç bir organik varlıkta zihin gücü olmasaydı, ya da insanın yetileri daha aşağı hayvanlarınkilerden tümü ile bambaşka nitelikte olsaydı, o zaman, yüksek yetilerimizin aşama aşama gelişmiş olduğuna inanamazdık. Oysa böyle köklü bir fark bulunmadığı gösterilebilir. Irmak taşemeni (Lampetra fluviatilis) ya da batrak (Amphioxus Lanceolatum) gibi en aşağı balıklardan biri ile en yukarı maymunlardan biri arasında, bir maymun ile insan arasındakinden çok daha büyük bir zihin gücü farkı olduğunu da kabul etmeliyiz; ne var ki, bu açıklık sayısız aşamalarla doldurulmaktadır.

Bir barbarla, örneğin eski denizci Byron'un anlattığı o bir sepet deniz kestanesini düşürdüğü için çocuğunu kayalara çarpan adam ile, bir Howard ya da Clarkson arasındaki ahlâkî tutum farkı; ve hiç bir soyut terim kullanmayan yabanıl bir insan ile bir Newton ve Shakespeare arasındaki zekâ farkı da az değildir. En yukarı ırkların en üstün insanları ile en aşağı yabanıl insanlar arasındaki bu türlü farklar, pek küçük aşamalarla birbirine bağlıdır. Bundan ötürü, birinden öbürüne geçilebilir ve gelişilebilir.

Bu bölümdeki amacım, zihnî yetileri bakımından insan ile yukarı memeliler arasında köklü hiç bir fark olmadığını göstermektir. Bu konunun her bölümü ayrı bir deneme olarak genişletilebilirdi, ama burada kısaca işlenmeleri gerekiyor. Zihnî yetilerin evrensellikle kabul edilmiş bir sınıflaması olmadığından, söyleyeceklerimi amacıma en uygun şekilde sıralayacağım; ve okuru etkileyebilirler umudu ile, beni en çok etkilemiş olguları seçeceğim.

Sınıflamada çok aşağılarda bulunan hayvanlara gelince, Sexuall Selection’da ("Eşeysel Seçme"), onların zihnî yetilerinin beklendiğinden çok daha yüksek olabildiğini gösteren ek birkaç olgu vereceğim. Aynı türün bireylerindeki yetilerin değişkenliği, bizim için önemli bir noktadır ve burada yalnız birkaç örnek verilerek geçilecektir. Bu konunun ayrıntılarına girmek gereksiz olur, çünkü yaptığım soruşturmalar, kuşlarla ve çeşitli hayvanlarla uzun süre uğraşmış olan herkesin, bireylerin bütün zihnî özellikler bakımından çok farklı oldukları kanısını paylaştığını gösterdi. Zihnî yetilerin en aşağı organizmada ilk defa nasıl başladığını araştırmak, yaşamın kendisinin ilk defa nasıl başladığını araştırmak kadar umutsuz bir çabadır. Bunlar, günün birinde çözülebilse bile, herhalde çok uzak bir geleceğin problemleridir.

İnsanda da hayvanlardaki duyuların aynıları bulunduğu için, başlıca sezgileri (intuition) de aynı olmalıdır. Ortak içgüdülerden birkaçı, örneğin, benliğini koruma, eşeysel sevgi (sexual love), ananın yeni doğmuş yavrusuna olan sevecenliği, yavrunun anasını emme tutkusu, vb. insanda da vardır. Ama insanın içgüdüleri, serisinde kendine en yakın olan hayvanlarınkilerden belki birkaç tane eksiktir. Doğu adalarındaki orangutanlar, Afrika'daki şempanzeler, sahanlığa benzer yerler yapıp oralarda uyurlar; ve, her iki tür de aynı alışkanlığı gösterdiğinden, bunun içgüdüden ileri geldiği öne sürülebilir, ama bunun o hayvanların benzer istekleri ve benzer düşünme güçleri olmasından ileri gelmediğini kesinlikle bilmiyoruz. Bu maymunların, tropikal kuşaktaki ağılı yemişlerin birçoğunu yemekten sakındıklarını kabul edebiliriz. Ama evcil hayvanlarımız, yabancı bir yere götürülünce, ve kış sonunda ilk olarak otlağa salınınca, ağılı otları önceleri yiyip sonraları yemekten sakındıkları için, maymunların yemiş seçmeyi kendi yaşantılarından mı, yoksa atalarınınkinden mi öğrendiğini güvenle söyleyemeyiz. Bununla birlikte, biraz sonra göreceğimiz gibi, maymunların, ve belki başka hayvanların, yılanlardan korkması içgüdüseldir.

Yukarı hayvanlardaki içgüdülerin aşağı hayvanlardaki içgüdülere oranla basitliği ve daha az sayıda olması dikkati çekmektedir. Cuvier, içgüdü ile zekânın birbiri ile ters orantılı olduğunu ileri sürmüştür; ve kimileri, yukarı hayvanlardaki zihnî yetilerin içgüdülerden ve yavaş yavaş geliştiğini düşünmektedir. Ama Pouchet, ilginç bir denemesinde, gerçekte böyle ters bir orantı bulunmadığını göstermiştir. En şaşırtıcı içgüdüleri olan böceklerin en zeki oldukları besbellidir. Omurgalılar serisinde, en az zeki üyelerin, yani balıkların ve iki-yaşayışlıların (Amphibia), karmaşık içgüdüleri yoktur; memeliler arasında, içgüdüleri ile göze en çok çarpan hayvan, yani kunduz, Bay Morgan'ın değerli yapıtını okuyan herkesin kabul edeceği gibi, pek zekidir.

Bay Herbert Spencer'e göre, zekânın ilk belirtileri yansıların (reflex, fiil-i münakis) çoğalması ve düzen-birliği (co-ordination) ile gelişmiş olmakla birlikte ve basit içgüdülerin birçoğu giderek yansılara dönüşüyor ve, yavruların analarını emmelerinde olduğu gibi, onlardan ayırt edilemiyorsa da, daha karmaşık içgüdüler zekâdan bağımsız doğmuş görünmektedir. Bununla birlikte, içgüdüsel eylemlerin değişmez ve öğretilmemiş olma niteliğini yitirebileceğini, ve onların yerini istemli eylemlerin alabileceğini yadsımak istiyor değilim. Öte yandan, zekâ eylemleri, birkaç kuşak boyunca uygulana uygulana, okyanus adalarındaki kuşların insandan sakınmayı öğrendikleri gibi, içgüdülere dönüşür ve soyaçekimle iletilir. Öyleyse, bu eylemlerin özelliklerinin bozulmuş olmak gerektiği söylenebilir, çünkü artık sağduyu ile ya da yaşantıya dayanılarak yapılmamaktadırlar. Oysa daha karmaşık içgüdülerin çoğu, bambaşka bir yoldan, basit içgüdüsel eylem değişimlerinin doğal olarak seçilmesi ile kazanılmış görünmektedir. Böyle değişimler, beyin oluşumunu etkileyen ve vücudun öbür parçalarında da hafif değişimlere ya da bireysel farklara yol açan aynı bilinmedik nedenlerden doğuyor gibidir; ve bilgisizliğimiz yüzünden, bu değişimlerin kendiliğinden olduğu sık sık söylenmektedir. Daha karmaşık içgüdülerin kökenine gelince, yaşantının ve değişiklik geçirmiş alışkanlıkların etkilerini soyaçekimle kendilerine iletebilecekleri hiç bir döl bırakmayan işçi karıncaların ve arıların o pek şaşırtıcı içgüdülerini düşünürsek, başka bir sonuca varamayız sanırım.

Yukarda adı geçen böceklerden ve kunduzdan öğrendiğimiz gibi, yüksek bir zekâ karmaşık içgüdülerle kesin olarak bağdaştırılabilirse de, ve başlangıçta istenerek öğrenilmiş eylemler, alışkanlıkla, bir yansı (reflex) çabukluğu ve kesinliği ile yapılabilirse de, bağımsız zekânın ve içgüdünün gelişimi arasında belirli ölçüde bir girişim (interference, tedahül) olabilir, ve bu, kalıtsal bir beyin değişikliği demektir. Beynin görevleri üzerine bilinenler çok azdır, ama biz, zihnî yetiler büyük ölçüde gelişmiş olunca, beynin çeşitli kesimlerinin, en kolay iletişim (intercommunication) için, çok karışık kanallarla birbirine bağlanması gerektiğini anlayabiliriz; ve bunun sonucu olarak, beynin her ayrı kesimi özel duyumlara ya da çağrışımlara belirli ve kalıtsal - yani içgüdüsel - şekilde yanıt vermeye daha az elverişli olma eğilimi gösterebilir. Zekânın düşüklüğü ile pekişmiş, ama soyaçekilerek edinilmemiş alışkanlıklar oluşturma eğilimi arasında bir ilişki bile var gibidir; çünkü, anlayışlı bir hekimin bana söylediği gibi, biraz aptal olan kimseler, her şeyi göreneğe göre ya da alışkanlıkla yapmaya eğilimlidirler; ve böyle davranmaya yüreklendirilirlerse daha çok mutlu olurlar.

Burada konudan ayrılmanın uygun olduğunu düşündüm, çünkü yukarı hayvanların ve insanın geçmiş olguların anısına, sağgörüye (basirete), sağduyuya ve hayalgücüne dayanan eylemlerini, aşağı hayvanların onlara tümü ile benzeyen eylemleri ile karşılaştırdığımız zaman, yukarı hayvanların ve özellikle insanın zihnî yetilerini kolayca eksik değerlendirebiliriz; sonuncuların böyle eylemlerde bulunma yeterliği, ardışık her kuşakta, hayvanın bilinçli zekâsı olmaksızın, zihnî organların değişimi (variation) ve doğal seçme yolu ile azar azar kazanılmıştır. Şüphesiz, Bay Wallace'ın gösterdiği gibi, insanın zekice yaptığı işlerin çoğu, sağduyunun değil, benzenmenin (imitation) sonucudur; ama insanın eylemleri ile aşağı hayvanların eylemlerinin çoğu arasında şu büyük fark vardır: İnsan, benzenme gücü ile, örneğin bir taş baltayı ya da kayığı, ilk denemesinde yapamaz. İşini yapa yapa öğrenmesi gerekir, öte yandan, kunduz setini ya da kanalını, kuş yuvasını ilk yapışında, yaşlı ve görgülü çağındaki kadar, ya da aşağı yukarı o kadar, ve örümcek o güzelim ağını gerçekten o kadar güzel yapar.

Gene konumuza dönelim: Aşağı hayvanlar da, insan gibi, açıkça haz ve acı, mutluluk ve mutsuzluk duyarlar. Mutluluk, hayvan yavrularından, örneğin, çocuklarımız gibi birbirleri ile oynaşan kedi ve köpek eniklerinden, kuzulardan daha iyi gözler önüne serilmemiştir. Böcekler bile, başarılı gözlemci P. Huber'in anlattığı gibi, birbirleriyle oynaşır: Huber, karıncaların da, köpek yavruları gibi birbirini kovaladığını ve ısırıyormuş gibi yaptığını gözlemlemiştir.

Aşağı hayvanların da, bizim gibi, aynı heyecanlarla coştukları öylesine güzel saptanmıştır ki, burada okuru birtakım ayrıntılarla yormak gereksiz olacaktır. Korku, bizde olduğu gibi, onlarda da kasların titremesine, yüreğin aşırı çarpmasına, büzgen kasların (sphincter) gevşemesine, tüylerin diken diken olmasına yol açarak etkisini gösterir. Korkunun sonucu olan kuşku, yabanıl hayvanların pek çoğunda apaçık görülen bir haldir. Sir E. Tennent'in tuzaklarda çığırtkan olarak kullanılan dişi fillerin davranışları üzerine yazdıkları, onların bile bile hile yaptıklarını, orada ne için bulundurulduklarını çok iyi bildiklerini kabul etmeden okunamaz sanırım. Gözüpeklik ve korkaklık, köpeklerimizde açıkça görüldüğü gibi, aynı türün bireylerinde pek değişken olan niteliklerdir. Bazı köpekler ve atlar hırçındır, çabuk huylanır; bazıları ise yumuşak başlıdır; ve bu niteliklerin soyaçekimle edinildiği kesindir. Hayvanların korkunç öfkelenebildiklerini ve bunu açıkça belli ettiklerini herkes bilir. Çeşitli hayvanların, uzun süre bekleyip ustaca öç aldıklarını anlatan birçok ve belki de gerçek öykü yayımlanmıştır. Rengger ve Brehm, besledikleri evcil Amerika ve Afrika maymunlarının, kendilerinden kesinlikle öç aldıklarını bildirmektedirler. Titizliğini birçok kimsenin bildiği bir hayvanbilimci (zoolog), Sir Andrew Smith, bana, kendisinin de görgü tanıkları arasında bulunduğu şu öyküyü anlattı: Umut Burnu'nda, bir subay, bir babuinin sık sık canını sıkıyormuş. Bir pazar günü, subayın geçit töreni için yaklaştığını gören hayvan, bir çukura su doldurup çabucak koyu bir çamur karmış ve yanında geçerken, yakında bulunan birçok kim- senin alaylı bakışları arasında, subayın üzerine atmış. Ve ondan sonra, uzun süre, subayı her görüşünde sevinç çığlıkları atarak bu başarısını kutlamış.

Köpeğin efendisine olan sevgisini bilmeyen yoktur. Eski bir yazar şöyle demektedir: "Bu dünyada kendisinden çok seni seven biricik varlık köpektir."

Köpeğin, can çekişirken bile, efendisini sevgi ile yaladığı bilinmektedir. Vivisection (açılan, kesilen) sırasında acıdan kıvranırken, bu işlemi yapan kimsenin elini yalayan köpeğin öyküsünü herkes işitmiştir. Ve o adam taş yürekli değil idiyse ve yaptığı işlem bilgimize gerçekten katkıda bulunmadıysa, ömrünün sonuna kadar, yaptığına acınmış olmalıdır.

Whewell, haklı olarak şöyle sormaktadır: "Bütün ulusların kadınları ve bütün hayvanların dişileri üzerine sık sık anlatılan ana sevecenliğinin dokunaklı örneklerini okuyan kimse, davranış ilkesinin insanda ve hayvanlarda aynı olduğundan şüphe edebilir mi?" Ana sevecenliğinin, en küçük ayrıntılarda gösterildiğini görüyoruz; örneğin Rengger, yavrusuna tebelleş olan sinekleri dikkatle kovan bir Amerikan maymunu (Cebus) görmüştür; ve Duvaucel, bir derede yavrularının yüzlerini yıkayan bir Hylobates'i gözetlemiştir. Yavrularını yitiren dişi maymunların çektikleri acı öylesine büyüktür ki, Brehm'in Kuzey Afrika'da kafeste beslediği belirli maymun çeşitlerinde hep ananın ölümüne yol açmıştır. Ve öbür maymunlar, hem dişiler ve hem de erkekler, öksüz yavruları her zaman benimseyip özenle korumuşlardır. Dişi bir babuin öylesine yufka yürekli çıkmıştır ki, yalnız öbür maymun türlerinin yavrularını benimsemekle kalmamış, yavru kedileri ve köpekleri aşırıp hep öteye beriye taşımıştır. Ne var ki onun sevecenliği, besinini böylelikle edindiği yavruları ile paylaşacağı kadar ileri gitmemiş ve bu, maymunları her şeyi kendi öz yavruları ile her zaman ve gerçekten eşit olarak paylaşan Brehm'i şaşırtmıştır. Edindiği kedi eniklerinden biri, bu sevecen babuini tırmalamıştır. Sözkonusu babuinin ince bir zekâsı olduğu besbellidir, çünkü tırmalanmasına çok şaşmış ve eniğin ayaklarını çabucak inceledikten sonra, ses çıkarmadan tırnaklarını ısırarak koparmıştır." Hayvanat bahçesinde, yaşlı bir babuinin (C. chacma) bir alyanaklı maymunu (Rhesus) benimsediğini; ama kafesine bir yavru dril ve mandril konulunca, başka türlerden olan bu maymunların daha yakın hısımları olduğunu sezdiğini, çünkü al-yanaklı maymunu hemen bırakıp onları benimsediğini, bakıcısından işittim. Al-yanaklı maymun yavrusu, ben gördüğümde, böyle bırakılıvermekten çok üzgündü ve haşarı bir çocuk gibi, yavru drile ve mandrile fırsat buldukça saldırıp onların canını sıkıyor ve bu, yaşlı babuini çok öfkelendiriyordu. Brehm'e göre, saldırıya uğrayan efendilerini olduğu gibi, bağlandıkları köpekleri de başka köpeklerin saldırısından korurlar. Ama burada, daha sonra üzerinde duracağım duygudaşlık ve sevgi bağlılığı konusuna girmekteyiz. Brehm'in bazı maymunları, sevmedikleri yaşlı bir köpeğe olduğu gibi, başka hayvanlara da zekice takılıyorlardı.

Karmaşık duyguların pek çoğu, yukarı hayvanlarda ve bizde ortaktır. Köpeğin, efendisinin sevgisini başka yaratıklardan nasıl kıskandığını herkes görmüştür; ve ben, aynı olguyu maymunlarda da gözlemledim. Bu, hayvanların yalnız sevmekle kalmayıp, sevilmek de istediklerini gösterir. Hayvanlarda başkalarına imrenme de vardır. Beğenilmeyi ve övülmeyi severler; ve efendisinin sepetini taşıyan köpek, bundan büyük kıvanç ve övünç duyar. Köpeğin, korkudan başka, utanç ve pek sık yiyecek isteyince, sıkılganlığa çok benzer bir şey duyduğundan şüphe edilemez sanırım. İri bir köpek, ufak bir köpeğin hırlamalarına aldırmaz: buna gönül yüceliği denebilir. Birkaç gözlemci, maymunların gülünmeyi sevmediklerini ve bazan, olmadık şeylerden alındıklarını bildirmiştir. Hayvanat bahçesinde gördüğüm bir babuin, bakıcısı bir mektup ya da kitap çıkarıp ona yüksek sesle okuyunca hep öfkeleniyordu; birinde öylesine korkunç öfkelendi ki, kendi bacağını kanatıncaya kadar ısırdığına tanık oldum. Köpeklerin, oyunculuklarının dışında, şakacı bir yanları da vardır. Köpeğe bir çomak atılırsa, çoğu zaman onu alıp biraz uzağa götürür; ve yere bıraktığı çomağın yanıbaşına çöküp efendisinin onu almak için ta yanına gelmesini bekler, sonra çomağı kaptığı gibi kaçar ve bu şakayı apaçık bir sevinç içinde sürdürür.

Şimdi anlama gücü ile sıkı ilişkisi bulunan heyecanlara ve yetilere dönüyoruz. Bunlar, yüksek zihnî yetilerin gelişim temelini oluşturdukları için, çok önemlidir. Hayvanlar, köpeklerde görüldüğü gibi ve Rengger'e göre, maymunlarda olduğu gibi, coşkunluktan hoşlanırlar ve cansıkıntısı çekerler. Şaşmak, bütün hayvanlarda görülür. Ve hayvanların birçoğu meraklıdır. Bu sonuncu nitelik yüzünden, bazan, örneğin avcı garip davranışlarda bulununca, onun hareketlerine kapılıp canlarından olurlar. Bunu geyiklerde gözlemledim. Ve açıkgöz dağ keçileri ile bazı yaban ördeği çeşitleri de böyledir. Brehm, maymunların içgüdüsel yılan korkusu üzerine ilginç bilgiler vermektedir; ama maymunların merakı öylesine büyüktür ki, arada bir, yılanların kapatıldığı sandığın kapağını kaldırarak, tıpkı insanlar gibi, kana kana korkmaktan kendilerini alamazlar. Bunları öğrenince pek şaştım. Çöreklenmiş biçimde doldurulmuş bir yılan alıp hayvanat bahçesindeki maymunluğa gittim. Bunun yarattığı heyecan, o zamana kadar gördüğüm en ilginç görünümlerden biri oldu. En çok korkan, üç uzun-kuyruklu maymun (Cerco- pithecus) türü idi. Kafeslerinde oraya buraya sıçrıyor ve öbür maymunların anladığı keskin tehlike çığlıkları atıyorlardı. Yılana aldırmayan, yalnız birkaç yavru maymun ile bir Anubis babuini oldu. Sonra, doldurulmuş yılanı büyük bölmelerden birine, yere koydum. Bir süre sonra, bütün maymunlar, gözlerini doldurulmuş yılandan ayırmaksızın, onun çevresinde bir çember konumunda toplandılar. Pek gülünç bir halleri vardı. Aşırı ürkektiler, öyle ki, öteden beri oynadıkları bir oyuncak olan tahta bir top yarı örtülü durduğu samanların altında nasılsa kımıldayınca, irkiliverdiler. Bu maymunlar, kafeslerine ölü balık, fare, canlı kaplumbağa ve alışmadıkları başka şeyler konunca çok başka türlü davrandılar, çünkü önce korkmakla birlikte, çabucak onlara yaklaşıyor, dokunuyor ve onları inceliyorlardı. Daha sonra, içine canlı yılan koyduğum bir kesekâğıdını, ağzını gev- şekçe kapatıp, büyük bölmelerden birine bıraktım. Maymunlardan biri hemen yaklaştı, kesekâğıdının ağzını sakınarak biraz araladı, içine bir göz attı ve geriye sıçradı. O zaman, Brehm'in anlattığı şeye tanık oldum: Maymunlar, birbiri ardınca, başlarını yukarı kaldırarak ve bir yana çevirerek, diklemesine duran kesekâğıdının içine, onun dibinde sessiz yatan o korkunç nesneye şöyle bir göz atmaktan kendilerini alamadılar. Maymunların sanki zoolojik hısımlıklar üzerine biraz bilgisi var gibidir, çünkü Brehm'in beslediği maymunlar, zararsız kertenkeleler ve kurbağalar karşısında garip, ama yanlış bir içgüdüsel korku göstermişlerdir. Bir orangutanın da, kaplumbağayı ilk görüşünde çok korktuğu bilinmektedir.

Benzenme (imitation) ilkesi, insanda ve kendi gözlemlerime göre, özellikle yabanıl insanlarda kuvvetlidir. Beynin belirli bozukluklarında bu yönseme olağanüstü ileri götürülür: Yarım inmeli (hemiplegic) hastalar ve başkaları, beynin yangılı (inflammatory) yumuşamasının başlangıcında, ister kendi dillerinden, ister yabancı dillerden olsun, söylenen her sözcüğü ve yanlarında yapılan her hareketi bilinçsiz olarak yinelerler." Desor şunu önemle belirtmiştir: Çok hoş birer yansılayıcı olan maymunların bulunduğu aşamaya çıkılıncaya kadar, hiç bir hayvan, insanın herhangi bir davranışını isteyerek örnek tutmaz. Oysa hayvanlar, bazan, davranışlarında birbirine benzerler. Böylece, köpeğin emzirip büyüttüğü iki kurt türü, bazan çakalın da yaptığı gibi, havlamayı öğrenmiştir, ama buna isteyerek benzenme denilip denilemeyeceği ayrı bir sorundur. Kuşlar öterken ana-babalarına ve arada bir başka kuşlara benzenir; ve papağanlar, herkesin bildiği gibi, sık sık işittikleri herhangi bir sesi örnek tutarlar. Dureau de la Maile," bir kedinin emzirip büyüttüğü bir köpeğin, tıpkı kedi gibi, pençelerini yalayıp sonra kulaklarını ve yüzünü silmeyi öğrendiğini anlatmaktadır; ünlü doğa bilgini Audouin de buna tanık olmuştur. Ve bana, bunları doğrulayan başka örnekler de bildirildi. Bunların birinde, köpeği kedi emzirmemişti, ama köpek bir kedinin yanında, kedi enikleri ile birlikte büyümüştü; ve bundan ötürü, yukarda sözü geçen alışkanlığı kazanmış ve on üç yıllık ömrü boyunca da hiç bırakmamıştı. Dureau de la Malle'ın köpeği ise, kedi eniklerinden, topla oynamayı öğrenmişti; topu ön pençeleri ile yuvarlıyor, sonra topun üzerine atılıyordu. Bir arkadaş, evindeki kedinin, süt kabının ağzı başını sokamıyacağı kadar dar olduğu için, pençelerini süte daldırıp çıkardıktan sonra yalamaya alıştığını bildirdi. Bu kedinin eniklerinden biri de aynı kurnazlığı çabucak öğrenmiş ve fırsat buldukça uygulamaktan geri durmamıştı.

Yavrularındaki benzenme ilkesine ve özellikle onların içgüdüsel ya da soyaçekimle edinilmiş yönsemelerine güvenen birçok hayvanın, onları eğittiği söylenebilir. Kedi, eniklerine canlı fare getirince, bunun böyle olduğunu görürüz.

Dureau de la Maile, yukarda anılan yazısında, yavrularını eğiten atmacalarla ilgili dikkate değer gözlemlerini de anlatmaktadır: Atmacalar, yavrularına uzaklığı kestirmeyi olduğu gibi, becerilerini de öğretmek için, önce onlara havadan ölü fareler ve serçeler atmaktadırlar (yavrular bunları genellikle yakalayamaz); ve sonra canlı kuşlar getirip salıvermektedirler.

İnsanın zihnî ilerlemesi için dikkatten daha önemli bir yeti yok gibidir. Bir deliğin yakınında bekleyip avının üzerine atılmaya hazırlanan kedide görüldüğü gibi, hayvanlarda bu yetinin bulunduğu besbellidir. Yaban hayvanları kendilerini bu işe öylesine verirler ki, yanlarına kolayca yaklaşılabilir. Bay Bartlett, bana, bu yetinin maymunlarda pek değişken olduğunu gösteren ilginç bir kanıt verdi. Maymunlara oyunlarda rol yapmayı öğreten bir adam, Zoological Society'den bayağı maymun türleri satın alırmış ve maymun başına peş pound ödermiş. Ama içlerinden birini seçmesi için üç-dört maymunu birkaç gün alıkomasına izin verilirse, fiyatı iki katına çıkaracağını bildirmiş. Belirli bir maymunun iyi bir oyuncu olup olamayacağını nasıl böylesine çabuk öğrenebildiği sorulunca, bunun tümü ile onların dikkat yetisine bağlı olduğunu söylemiş. Bir maymuna herhangi bir şeyi anlatırken ya da açıklarken, maymunun dikkati kolayca dağılırsa, örneğin hayvan duvardaki bir sinekle ya da önemsiz başka bir şeyle ilgilenirse, onu yetiştirme umudu yokmuş. Dikkatsiz bir maymunu, rolünü yapması için cezalandırınca, hayvan küsmüş. Öte yandan, onu dikkatle dinleyen bir maymun, her zaman eğitilebilirmiş.

Hayvanların kişileri ve yerleri çok güzel bellediklerini söylemenin pek de gereği yoktur. Sir Andrew Smith, Umut Burnu'nda bir babuinin dokuz aylık bir ayrılıktan sonra kendisini sevinçle tanıdığını bildirdi. Hiç bir yabancıya sokulmayan sert bir köpeğim vardı. Beş yıl iki gün süren bir ayrılıktan sonra, onun belleğini bile bile sınadım. Yattığı kulübeye yaklaşıp onu eskiden yaptığım gibi çağırdım. Sevinmedi, ama kalkıp yanıma geldi ve sanki yarım saat önce ayrılmışız gibi, ne dediysem yaptı. Zihninde beş yıldır uyuyan eski bir izlenim dizisi birdenbire uyanmıştı. P. Huber'in açıkça gösterdiği gibi, karıncalar bile, aynı topluluktan olan soydaşlarını dört aylık bir ayrılıktan sonra tanımaktadır.

Hayalgücü, insanın en önemli ayrıcalıklarından (prerogative) biridir. İnsan, bu yeti ile, eski hayalleri (imgeleri) ve düşünceleri istemsiz olarak birleştirir ve böylece parlak ve yeni sonuçlara ulaşır. Jean Paul Richter'in belirttiği gibi, "Bir tipe evet mi, yoksa hayır mı dedirteceğini düşünmesi gereken şairi Allah kahretsin; yalnızca aptal bir ölüdür o.". Bu yeti konusunda bizi en iyi aydınlatan şey, düş görmektir. Gene Jean Paul'un dediği gibi, "Düş, istenmeden yaratılan şiir türüdür." Hayalgücü ürünlerimizin değeri, elbette, izlenimlerimizin çokluğuna, doğruluğuna, açıklığına, bağdaşımları seçerkenki yargımıza ve beğenimize ve belirli bir ölçüde de, onları isteyerek bağdaştırma gücümüze bağlıdır. Köpekler, kediler, atlar ve belki bütün yukarı hayvanlar, kuşlar bile, düş gördükleri ve bunu hareketleri ve çıkardıkları sesler ile gösterdikleri için, onların da biraz hayalgücü olduğunu kabul etmeliyiz. Köpeklerin, geceleri, özellikle ay ışığında, dikkati çeken o iç karartıcı ulumalarına yol açan özel bir şey olmalıdır. Bütün köpekler böyle ulumaz; ve, Houzeau'ya göre, köpekler o sırada aya değil, çevrene (ufka) yakın ve kımıldamayan bir noktaya bakmaktadır, Houzeau, çevredeki nesnelerin belirsiz çizgilerinin onların hayalgüçlerini bulandırdığını ve karşılarında gerçeksiz (fantastic) görüntüler doğmasına yol açtığını sanmaktadır : Böyle ise, onların duyguları boş inanç gibi bir şeydir denebilir.

İnsanın zihnî yetilerinin doruğunda sağduyunun durduğu kabul edilecektir sanırım. Hayvanların biraz yargılama gücü olduğunu bugün ancak birkaç kişi tartışmaktadır. Hayvanların ikirciklendiği, düşündüğü ve çözüme vardığı her zaman görülebilir. Bir doğa bilgininin belirli bir hayvanın alışkanlıklarını inceledikçe, giderek sağduyuya daha çok ve öğrenilmemiş içgüdülere daha az şey yorması, anlamlı bir olgudur."

Gelecek bölümlerde, pek aşağı birkaç hayvanın açıkça ve belirli bir ölçüde sağduyu gösterdiğini göreceğiz. Şüphesiz, yargılama yetisi ile içgüdüyü ayırt etmek çoğu zaman güçtür. Örneğin Dr. Hayes, The Open Polar Sea adlı yapıtında, köpeklerinin, ince buz üzerine gelince kızakları topluca çekmediklerini, birbirlerinden uzaklaşıp yayıldıklarını ve böylece ağırlıklarını düzgün olarak dağıttıklarını ikide bir söylemektedir. Bu, çoğu zaman, buzun inceldiğini ve tehlikenin başladığını kutup yolcularına bildiren ilk belirtidir. Bu örnekte, köpekler, her bireyin yaşantısının sonucu olarak mı, daha yaşlı ve görgülü köpekleri örnek alarak mı, yoksa soyaçekimle edinilmiş bir alışkanlıkla mı, yani içgüdü ile mi böyle davranmaktadır? Bu içgüdü, çok önceden, oranın yerlileri kızaklarına köpek koşmaya başladıklarından beri gelişmiş; ya da, Eskimo köpeklerinin ataları olan kutup kurtlarını, buz incelince, avlarına topluca saldırmaktan alıkoyan içgüdüden kazanılmış olabilir.

Davranışların içgüdüden mi, sağduyudan mı, yoksa yalnızca çağırışımdan mı ileri geldiğini, ancak onların yerine getirildiği koşullardan anlayabiliriz. Ama, bu sonuncu ilke, sağduyu ile sıkıca bağlantılıdır. Prof. Möbius, balık dolu bir akvaryumdan bir cam levha ile ayrılmış turna balığı (Esoxlucius) ile ilgili dikkate değer bir örnek vermektedir: Turna balığı, öbür balıkları yakalamaya çalışırken, cam bölmeye hızla, sık sık ve öylesine zorlu çarpmıştır ki, bazan baygınlık geçirmiştir. Turna balığı bunu üç ay sürdürmüş, ama sonunda tedbirli olmayı öğrenip böyle yapmaktan vazgeçmiştir. Ondan sonra cam levha kaldırılmış, ama akvaryuma yeni bırakılan balıkları yiyen turna balığı, orada öteden beri bulunan balıklara saldırmamıştır, zorlu bir sarsıntı geçirme düşüncesi, onun güçsüz zihninde, eski komşularına saldırmak ile böylesine sıkıca birleşmiştir. Cam levha görmemiş yabanıl bir insan, cama bir defa bile çarpsa, ondan sonra, pencere çerçevesi ile çarpmayı uzun zaman zihninde birleştirir; ama turna balığından çok farklı olarak, belki engelin niteliği üzerinde düşünür ve benzer durumlarda tedbirli olur. Maymunlarda, bir defa yapılmış bir işten edinilen acı ya da yalnızca hoş olmayan bir izlenim, bazan hayvanı o işi bir daha yapmaktan alıkoymaya yeter. Maymun ile turna balığı arasındaki bu farkı, turna balığı çok daha zorlu acılara sık sık katlanmışsa da, yalnızca birleşimin (association, teşarük) birinde öbüründen daha kuvvetli ve kalıcı olduğuna yorarsak, buna benzer bir farkın, insan zihninin temelinden farklı olduğunu dolayısıyla gösterdiğini ileri sürebilir miyiz?

Houzeau, Texas'ta geniş ve kurak bir ovayı aşarken, iki köpeğinin çok susuzluk çektiğini ve su aramak için otuz kırk defa çukurlara koştuğunu anlatmaktadır. Akarsu yatağı olmayan o çukurlarda ağaç bulunmadığı gibi, bitki örtüsünde de herhangi bir fark yoktu; kesinlikle kuru oldukları için, oralarda nemli toprak kokusu da olamazdı. Köpekler, çukurların su bulmaya en elverişli yerler olduğunu biliyormuş gibi davranmışlardı ve Houzeau, aynı davranışa başka hayvanlarda da tanık olmuştu.

Hayvanat bahçesinde, fillerden birinin erişemeyeceği bir yere küçük bir nesne atılınca, hayvanın, hortumu ile o nesnenin ötesine, yere üflediğini, böylece her yandan yansıyan hava akımının onu filin erişebildiği alana sürüklediğini gördüm. Ve ünlü bir ırkbilimci (ethnologist), Bay Westropp, Viyana'da, bir ayının, kafesinin parmaklıklarına çok yakın bir suda pençesi ile akıntı yaratarak, yüzen bir ekmek parçasını ulaşabildiği alana çektiğini gördüğünü bana bildirdi. Filin ve ayının bu davranışları, içgüdüye ya da soyaçekimle edinilmiş alışkanlığa yorulamaz, çünkü bunlar, doğal durumdaki hayvanın pek az işine yarar. Peki, kültürsüz bir insan ve yukarı hayvanlardan biri böyle yapınca, onların davranışları arasındaki fark nedir?

Yabanıl insan ve köpek, suyu çoğu zaman çukur yerlerde bulmaktadır ve su ile çukur, onların zihinlerinde birleşmektedir. Kültürlü bir insan, belki konunun genel bir açıklamasını yapar; ama yabanıl insanlar üzerine olan bütün bilgimiz gösteriyor ki, onların böyle yapması şüphelidir, köpek ise kesinlikle böyle yapmamaktadır. Yabanıl insan, köpeğin aradığı gibi arar, ama umudu çoğu zaman boşa çıkar. Konu bilinçli ve genel olarak önceden açıklanmış olsa da, olmasa da, sağduyu ikisinde de eşit ölçüde işe karışıyor görünmektedir. Aynı şey, havada ve suda akıntılar yaratan fil ve ayı için de geçerlidir. Yabanıl insan, istenen hareketi etkileyen yasaları ne bilir, ne de umursar; bununla birlikte; kaba bir yargılama süreci, en uzun tümdengelim zincirinin bir filozofa sağladığı güvenle, onun davranışına kılavuzluk eder. Şüphesiz, onunla yukarı hayvanlardan biri arasında şu fark vardır: O, çok küçük olgulara ve çok az etkili koşullara dikkat eder ve çok daha kısa bir denemeden sonra, onlar arasında herhangi bir bağlantı görür ve bu, olağanüstü önemlidir. Çocuklarımdan birinin davranışlarını günü gününe not ettim. Oğlum aşağı yukarı on bir aylıkken ve bir tek sözcük söyleyemezken, her türlü nesnelerin ve seslerin onun zihninde birbirleri ile bildiğim en zeki köpektekinden çok daha çabuk birleşivermiş olması, beni sürekli olarak şaşırtıyordu. Oysa yukarı hayvanlar da, birleştirim (association) gücü bakımından olduğu gibi, sonuç çıkarma ve gözlemleme gücü bakımından da, turna balığı gibi aşağı hayvanlardan tıpkı böyle ayrılır.

Sağduyunun çok kısa bir denemeden sonraki yaptırımları, kendi takımlarında aşağı durumda olan Amerikan maymunlarının şu davranışlarında çok güzel görülmektedir: Pek titiz bir gözlemci olan Rengger, Paraguay'da, maymunlarına ilk defa yumurta verdiği zaman, hayvanların yumurtaları ezdiklerini ve çoğunu ziyan ettiklerini; ama ondan sonra, yumurtanın bir ucunu sert bir nesneye yavaşça vurup kırdıklarını ve kabuk parçalarını parmakları ile koparıp aldıklarını bildirmektedir. Keskin herhangi bir aletle kendilerini yalnız bir defa yaraladıktan sonra, o alete ya bir daha dokunmamışlar, ya da ellerine alırken pek dikkatli davranmışlardı. Maymunlara sık sık, kâğıda sarılı şeker topakları veriliyordu, ve Rengger, arada bir kâğıda canlı bir eşek arısı koyuyor, ve arı, kâğıdı çabuk çabuk açan maymunları sokuyordu. Bir defa sokulduktan sonra, maymunlar, kâğıdı önce kulaklarına götürüp içinde herhangi bir kıpırtı olup olmadığını anlamaya çalıştılar.

Aşağıdaki örnekler köpeklerle ilişkilidir. Bay Colquhoun, iki yaban ördeğini kanadından yaralamıştı. Ördekler ırmağın karşı kıyısına düşmüştü; av köpeği, ikisini birden getirmeyi denedi, ama başaramadı; bunun üzerine, ördeklerden birini hiç duraksamadan öldürüp (oysa daha önce bir avın tek bir tüyünü kırıştırdığı bile görülmemişti) öbürünü ırmaktan geçirdi ve ölü ördeği almak için geri döndü. Albay Hutchinson, bir atışta iki keklik vurduğunu, birinin öldüğünü, kanadından yaralanan öbürünün kaçmaya başladığını, ve ölü kekliği getirmekte olan köpeğinin onu yakaladığını anlattıktan sonra şöyle demektedir: "Köpek durdu, çok şaşırdığı belliydi; bir iki defa denedikten sonra, yaralı kekliği kaçırmadan taşıyamayacağını anladı, bir an düşündü, ve sonra zorlu bir ısırışla kekliği öldürdü, ve kekliklerin ikisini birden getirdi. Bu, onun bile bile kötülük ettiğini bildiğim biricik avdı." Burada, sağduyu ile karşı karşıyayız; ama bu, yetkin bir sağduyu değildir, çünkü köpek, bundan önceki örnekteki gibi, önce yaralı kekliği getirebilir ve sonra ölü kekliği almaya gidebilirdi. Yukarıdaki olguları, iki ayrı tanığın gözlemleri oldukları için; ve av köpekleri, her ikisinde de, düşündükten sonra, soyaçekimle edindikleri bir alışkanlığı (avı öldürmeden getirme alışkanlığını) yendikleri için; ve yerleşik bir alışkanlığı alt edebildiklerine göre yargılama yetilerinin ne kadar kuvvetli olmak gerektiğini göstermek için veriyorum.

Sözümü ünlü Humboldt'un bir gözlemini anarak bağlamak istiyorum. "Güney Amerika'daki katırcılar, 'Size ayağına en çabuk katırı değil, la mas racionali - en anlayışlı olanı - vermek isterim', derler." Ve Humboldt'un eklediği gibi, "Uzun yaşantının ürünü olan bu halk deyimi, hayvanların canlı makineler olduğu görüşüne, belki kurgusal (speculative) felsefenin bütün kanıtlarından daha iyi karşı durmaktadır.". Bununla birlikte, kimi yazarlar, bugün bile, yukarı hayvanlarda biraz sağduyu olduğunu yadsıyıp, yukardakilere benzer bütün olguları boş sözlerle açıklamaya çabalamaktadırlar.

İnsanın ve yukarı hayvanların, özellikle maymunların (Primates) ortak birkaç içgüdüleri olduğu artık gösterilmiştir sanıyorum. Hepsinin duyuları, duyumları, sezgileri aynıdır; acıları, duygulanmaları; kıskançlık, kuşku, imrenme, gönül borcu ve gönül yüceliği gibi daha karmaşık olanları bile benzerdir. İnsan ve yukarı hayvanlar, hile yapar ve hınçlanıp öç alırlar; bazan alay edilmekten alınırlar; ve hepsinin şakacı bir yanları bile vardır. Şaşarlar ve merak ederler. Hepsinde aynı yetiler, benzenme, dikkat, yargılama, seçme, bellek, hayalgücü, birleştirim (association) ve sağduyu, çok farklı ölçülerde olmakla birlikte, vardır. Aynı türün bireyleri, zekâ bakımından, kesin aptallıktan üstün zekâlılığa kadar, farklı aşamalarda bulunur. Hepsi de, insandan daha seyrek olmakla birlikte, çıldırabilir. Yine de, birçok yazar, insanın zihnî yetileri bakımından aşağı hayvanlardan aşılmaz engellerle ayrıldığını üsteleyerek savunmaktadır. Bir zamanlar derlediğim bu türlü özlü sözlerin sayısı yirmiyi aşmıştı. Ama böyle sözler hemen hemen değersizdir, çünkü büyük farklılıkları ve çok sayıda olmaları, girişilen işin olanaksızlığını değilse bile, güçlüğünü göstermektedir. İlerleyici evrime yalnız insanın yetenekli olduğu; ateşi ve aletleri yalnız onun kullandığı; başka hayvanları yalnız onun evcilleştirdiği, ya da mal edindiği; hiç bir hayvanın soyutlama, ya da genel kavramlar geliştirme yetisi olmadığı; hiç bir hayvanın kendi varlığının bilincine varmadığı; hiç bir hayvanın dil kullanmadığı; güzellik duygusunun yalnız insanda bulunduğu; yalnız insanın geçici hevesi (caprice) olabileceği, yalnız onun gönül borcu ve giz (mystery), vb. duyabildiği; Tanrıya inandığı, ya da buluncun (vicdanın) yalnız ona bağışlanmış olduğu ileri sürülmektedir. Bunların en önemli ve ilginç olanları üzerine birkaç söz söylemek ataklığını göstereceğim.

Başpiskopos Sumner, önceleri, ilerleyici evrime yalnız insanın yetenekli olduğunu ileri sürüyordu. İnsanın, büyük ve daha hızlı bir ilerleme için, herhangi bir hayvanla karşılaştırılamayacak kadar yetenekli olduğu söz götürmez. Bu, özellikle onun konuşma yetisinin ve edinilmiş bilgisini kuşaktan kuşağa iletmesinin sonucudur. Hayvanlarda, önce bireyleri dikkate alırsak, tuzak kurmada biraz görgülü olan herkes, genç hayvanların yaşlılardan çok daha kolay yakalanabildiğini bilir. Ve genç hayvanlara düşmanları da çok daha kolay yaklaşabilir. Yaşlı hayvanlara gelince, aynı yerde ve aynı çeşit tuzakla birçoğunu yakalamak, ya da aynı ağı ile öldürmek olanaksızdır; hepsinin ağılanması ve hepsinin bir tuzağa düşürülmesi ise daha da olanaksızdır. Yakalanmış ya da ağılanmış soydaşlarını göre göre, tedbirli olmayı öğreniyor olmalıdırlar. Kürklü hayvanların çok uzun süre kovalandığı Kuzey Amerika'da, bütün gözlemcilerin ortak tanıklığına göre, bu hayvanlar, inanılmaz ölçüde sağgörü, tedbir ve kurnazlık göstermektedir; ama orada öylesine uzun bir zamandır tuzağa başvurulmaktadır ki, soyaçekim işe karışmış olabilir. Herhangi bir bölgeye telgraf götürülünce, kuşların tellere çarpıp öldükleri, ama birkaç yıl içinde, öyle görünüyor ki, arkadaşlarının öldüğünü göre göre, bu tehlikeden sakınmayı öğrendikleri, bana, çeşitli yerlerden bildirildi.

Ardışık (successive) kuşakları, ya da ırkları, gözönünde bulundurunca, kuşların ve başka hayvanların, insana ve öbür düşmanlarına karşı tedbirli olmayı giderek öğrendikleri ve unuttukları söz götürmez; ve bu tedbirin çoğu, soyaçekilmiş alışkanlık ya da içgüdüdür, ama birazı da bireysel yaşantının sonucudur. İyi bir gözlemci, Leroy, tilkilerin çok avlandıkları bölgelerde inlerinden ilk defa çıkan genç tilkilerin, tilkilerin çok avlanmadığı bölgelerdeki yaşlı tilkilerden çok daha sakıngan olduğunu bildirmektedir.

Evcil köpeklerimiz, kurtlardan ve çakallardan türemiştir. Kurnazlıkta onlardan ileri gitmemiş, sakınganlığı ve kuşkuyu yitirmiş olabilirler, ama duygulanma, güvenilirlik, ölçülülük ve belki genel anlayış gibi belirli içlek (moral) niteliklerde ilerlemişlerdir. Bayağı sıçan (Commonrat), bütün Avrupa'da, Kuzey Amerika'nın bazı kesimlerinde, Yeni Zelanda'da, ve son zamanlarda, Kıta Çininde olduğu gibi, Formoza'da da, başka türlerin birkaçını geriletmiş ve yenmiştir. Bu son iki ülkedeki durumu anlatan Bay Swinhoe, bayağı sıçanın iri Musconinga'yı yenmesini onun üstün kurnazlığına yormaktadır. Ve bu son nitelik, kendi soyunu insana yok ettirmemeye çabalarken bütün zihnî yetilerini sürekli çalıştırmış olmasına, ve bu uğraşı sırasında, az kurnaz ya da geri zekâlı sıçanların sürekli olarak kırılmasına yorulabilir. Bununla birlikte, bayağı sıçanın başarısı, insanın yaşamına katılmadan önce, yakını olan türlerden çok daha kurnaz olmasından da ileri gelmiş olabilir. Hiç bir hayvanın çağlar boyunca, zekâ ve öbür zihnî yetiler bakımından ilerlemediğini hiç bir sağlam kanıta dayanmadan ileri sürmek, türlerin evrimi sorununu kapanmış saymaktır. Oysa, Lartet'e göre, çeşitli takımlardan (order) olan bugünkü memelilerin, Üçüncü Zamanda yaşamış eski ilk-örneklerinden (prototype) daha büyük beyinli olduğunu görmüştük.

Hiç bir hayvanın herhangi bir alet kullanmadığı sık sık söylenegelmiştir; oysa doğal durumdaki şempanze, cevize benzer yöresel bir yemişi taşla kırmaktadır. Rengger, bir Amerikan maymununa, sert hurma çekirdeklerini böyle açmayı kolayca öğretmiştir. Ve ondan sonra, maymun, başka çeşit yemişleri ve kutuları da açmak için kendiliğinden taş kullanmıştır. Maymun, hoş kokmayan yumuşak yemiş kabuğunu da böylece çıkarıp atmıştır. Başka bir maymun, büyük bir sandığın kapağını sopa ile açmayı öğrenmiş, ve sonra, ağır nesneleri kaldırmak için sopayı kaldıraç gibi kullanmıştır. Ve ben, genç bir orangutanın, bir sopayı bir yarığa soktuğunu, elini sopanın öbür ucuna kaydırıp onu tıpkı kaldıraç gibi kullandığını kendi gözlerimle gördüm. Hindistan'da, evcilleşmiş fillerin sinekleri kovmak için ağaçların dallarını kırıp kullandıkları bilinmektedir. Ve doğal durumdaki bir filin de böyle yaptığı gözlemlenmiştir. Kırbaçlanacağını sanınca, battaniye ya da buğday sapları ile örtünüp kendini koruyan genç bir orangutan görmüştüm. Bu birkaç örnekte, taşlar ve sopalar birer alet gibi kullanılmaktadır; ama bunların silâh gibi kullanıldıkları da olur. Brehm, ünlü gezgin Schimper'in tanıklığına dayanarak, Habeşistan'da, bir babuin türü (C. gelada) sürülerinin tarlaları yağma etmek için dağlardan inerek bazan başka bir türün (C. hamadryas) sürüleri ile karşılaştıklarını ve dövüştüklerini anlatmaktadır. Geladalar büyük taşları aşağıya yuvarlamakta ve Hamadryaslar ise taşlardan sakınmaya çalışmaktadır. Ve bunun ardından, her iki tür, büyük bir gürültü kopararak, birbirlerine çılgınca saldırmaktadır. Brehm, Coburg- Gotha Dükü'ne yoldaşlık ederken, Habeşistandaki Mensa geçidinde, bir saldırı sırasında babuin sürülerinden birine ateşli silâhlarla yardım etmiştir. Babuinler, bazıları insan başı büyüklüğünde olan birçok taşı dağdan aşağı yuvarlayarak buna karşılık vermiş; saldıranların çarçabuk kaçması gerekmiştir. Ve geçit, kervan için bir süre gerçekten kapalı kalmıştır. Babuinlerin o sırada birlik içinde davranmış olmaları belirtilmeye değer. Bay Wallace, üç vesile ile, dişi orangutanların, yavrularının da desteği ile, şöyle davrandığını görmüştür: "Aşırı öfkenin bütün belirtilerini göstererek, kopardıkları dalları ve Durianların büyük dikenli yemişlerini bir sağnak gibi üzerimize yağdırarak ağaca yaklaşmamızı önlediler." Benim de birçok defa gördüğüm gibi, şempanze, kendisini öfkelendirenlere, eline ne geçerse atar. Daha önce sözünü ettiğimiz Umut Burnundaki babuin, bu amaçla çamur karmıştır.

Hayvanat bahçesinde, dişleri çürümüş bir maymun, sert kabuklu yemişleri taşla kırıyordu; ve bakıcıların bana kesinlikle bildirdiğine göre, taşı kullandıktan sonra sapların altına saklıyor, öbür maymunların ona dokunmasına izin vermiyordu. Demek ki burada mal edinme düşüncesi ile karşılaşmaktayız; ama bu düşünce, bir kemiği olan her köpekte, ve yuvası olan kuşların pek çoğunda ortaktır.

Argyll Dükü, bir aleti özel bir amaca uydurmanın yalnızca insana özgü olduğunu söylemektedir. O, bunun insan ile hayvan arasında aşılmaz bir uçurum yarattığı düşüncesindedir. Bu, elbette çok önemli bir farktır; ama bana öyle geliyor ki, çakmaktaşlarını önce herhangi bir amaçla kullanan insanın, onları istemeyerek kırmış ve sonra keskin kenarlarını kullanmış olabileceğine dikkati çeken Sir J. Lubbock'un sözlerinde daha çok gerçek payı vardır. Bu adımdan sonra, çakmaktaşını bile bile kırmaya küçük bir adım ve onları kabaca işlemeye ise biraz daha büyük bir adım kalır. Bununla birlikte, cilâlıtaş dönemi insanları taş avadanlıklarını sürterek bilemeyi ve parlatmayı düşünmeden önce geçen zaman aralığının ne kadar uzun olduğunu gözönüne alırsak, o son adımın atılması, uzun çağlar almış olabilir. Sir J. Lubbock'un da belirttiği gibi, çakmaktaşlarını kırarken kıvılcımlar çıkar ve onları sürterek bilerken ısı doğar. "Ateş yakmanın o bilinegelen iki yöntemi böylelikle bulunmuş olabilir." Lavların arada bir orman içlerinden aktığı yanardağsal bölgelerde, ateşin niteliği tanınmış olmalıdır. İnsanbiçimli (anthropomorphous) maymunlar, belki içgüdü ile, kendilerine geçici sahanlıklar (yataklar) yapmaktadır; ama içgüdülerin birçoğu sağduyu ile denetlendiği için, basit içgüdüler, örneğin böyle bir yatacak yer yapma içgüdüsü, çabucak, istemli ve bilinçli bir eyleme dönüşebilir. Orangutanın geceleri Pandanus yaprakları ile örtündüğü bilinmektedir. Ve Brehm, babuinlerinden birinin, başına bir hasır parçası dolayarak kendini güneşten korumaya alıştığını bildirmektedir. Bu birkaç alışkanlıkta, belki, insanın ilkel ataları arasında belirdikleri halleri ile, kaba mimarlık ve giyim gibi basit bazı sanatlara doğru atılan ilk adımları görmekteyiz.

Charles Darwin - İnsanın Türeyişi


Bir sonraki bölüm hazırlandığında linki burada olacaktır.




Bilgi Küpü

NTV - Bilgi Küpü


21. yüzyıla ayak uydurmak için bilmeniz gereken her şey

EVREN

Evren sayısız yıldız, gezegen, galaksi ve hepsinden önemlisi hayal bile edilemeyecek boyuttaki uzaydan oluşur. İnsanoğlu dikkatli bakışlarını bu uzaya çevirmiştir. Uzaydaki radyasyonu ve gökcisimlerini inceliyoruz. Güneş sistemimizin düzenini araştırıyoruz. Yıldızların enerji üretimini anlamaya çalışıyoruz. Bütün bunlardan evrenin nasıl doğup geliştiğine dair modeller bile çıkarmış durumdayız. Öte yandan, insanların bu kozmik olaylardan kopuk biçimde yaşamasının mümkün olmadığını kavrıyoruz. Evren hayatın gelişimi ve aynı zamanda yok edilişi için en iyi koşulları sunar. Kozmik ortamımızı ne kadar iyi tanırsak, içindeki konumumuzu da daha iyi anlayabiliriz. İnsanoğlunun sonraki büyük macerasının, yani uzayın derinliklerine dalışının ardındaki itici güç budur.


VAROLUŞUMUZUN SAHNESİ

Bir bütün olarak evren neye benzer? Nasıl yaratıldı ve nasıl gelişti? Kozmoloji bu sorulara cevap bulmaya çalışır. Elimizdeki tek bilgi kaynağı evrendeki cisimlerce salınan ve dış uzayı aşarak bize ulaşan (ışık ya da enerji biçimindeki) radyasyondur. İnsanlar bu bilgiler temelinde zekâ ve akıllarını kullanarak dünyaya ilişkin fiziksel modeller geliştirirler. Elbette bu modeller yeni buluşlarla birlikte değişebilir; bugün doğru sayılan bir şey yarın yanlış olarak görülebilir.

EN ESKİ YILDIZLARA dönük gözlemlere ve standart büyük patlama modeline göre, evren yaklaşık 14 milyar yaşındadır.

UZAY VE ZAMAN dahil her şey bir anlık kozmik genişlemeyle ortaya çıktı.

MADDE bütün evrene düzgün dağılmıştır.

BÜYÜK PATLAMADAN geriye kalan ısı uzay içinde ölçülebilir.


BİR EVREN MODELİ ARAYIŞI

Evrenin kökenine dair standart bir model büyük patlama teorisidir. Evren ilk başta son derece yoğundu; zamanla genişledi ve m3’e 1’den az atom düşen bir yapıyla sonsuz boyuta ulaştı.

Evrene ilişkin bilimsel modeller, evrenin kökenini ve gelişimini ortaya koyar. Modelde özellikle mevcut özelliklerin açıklanması gerekir. Bunlar arasında madde çeşitleri ve düzenlenişleri yer alır. Bir özellik son derece çarpıcıdır: Galaksiler birbirlerinden uzaklaşıyor gibidir. Bu hareketin belirgin bir başlangıç noktası ve dolayısıyla genişleyen evrenin bir merkezi yoktur.

Büyük Patlama Teorisi

Bilimsel ölçümlerden elde edilen veriler bizi her zaman tek bir yoruma götürmez. Ancak günümüzde çoğu kozmolog büyük patlama teorisinin doğruluğundan emindir.

Buna göre, ilk anda ne olduğunu hiç kimse tam olarak bilmese bile, evrenin bir başlangıcı vardır. Evrenin gelişimi, yaklaşık 14 milyar yıl önce büyük patlama olarak bilinen bir genişlemeyle başladı. Bu anlık genişleme benzersizdi; çünkü çevrede, ortaya çıkan döküntülerin serpileceği bir uzay yoktu. Uzayın kendisi katlanan bir hızla genişlemeye başladı ve bu süreçte çatladı. Büyük patlama tek bir yerde değil, her yerde meydana geldi.

Evren ilk evresinde boyut olarak saliselik bir zaman dilimi içinde genişledi. Bu şişme evresinden sonra da çok daha yavaş bir hızla genişlemeye devam etti.

Madde ve Radyasyon

İlksel madde en küçük temel parçacıklardan doğdu ve ilk başta tasavvur edilemez derecede sıcaktı. Ancak evrenin genişlemesiyle birlikte, madde soğumaya yüz tuttu. Artık çarpışmayan parçacıklar kaynaşarak daha büyük parçalara dönüşmeye başladı. Birkaç saniye sonra, evren zamanla atomlara dönüşecek bileşenlerle doldu: Protonlar, nötronlar ve elektronlar. Evrendeki ilksel madde sıcak ve yoğundu. Başlangıçta evrene radyasyon egemendi; çünkü fotonların yoğunluğu maddeninkinden daha yüksekti. Fotonlar çok kısa dalga boylarındaki ışığa denk düştükleri için yüksek enerjiliydi: (Enerji = sabit x l / dalga boyu).

NTV - Bilgi Küpü

Bir sonraki bölüm hazırlandığında linki burada olacaktır.



Evren 101

Carolyn Collins Petersen - Evren 101

EVREN 101

Carolyn Collins Petersen


GÜNEŞ SİSTEMİNDEN SOLUCAN DELİĞİNE EVREN HAKKINDA BİLMENİZ GEREKEN HER ŞEY

İÇİNDEKİLER

Giriş
Astronomi Dili
Güneş Sistemi
Güneş
Uzay İklimi
Merkür
Venüs
Dünya
Ay
Mars
Jüpiter
Satürn
Uranüs
Neptün
Plüton
Kuyrukluyıldızlar
Meteorlar ve Meteortaşları
Asteroitler
Yıldızlar
Yıldız Kümeleri
Yıldız Doğumu
Yıldız Ölümü
Kara Delikler
Galaksiler
Galaksi Oluşumu
Samanyolu
Aktif Galaksiler ve Kuasarlar
Karanlık Madde
Evrenin Yapısı
Kütleçekimsel Mercek
Büyük Patlama
Bilim-Kurgu Evreni
Dünya Dışı Yaşam
Astronominin Tarihi
Nicolaus Copernicus
Galileo Galilei
Johannes Kepler
Herscheller
Isaac Nevvton
Henrietta Swan Leavitt
Edwin P. Hubble
Albert Einstein
Jocelyn Bell Burnell
Vera Cooper Rubin
Clyde Tombaugh
Mike Brown
Astrofizik ve Astronomi
Astrobiyoloji
Gezegen Bilimi
Kozmik Zaman Makineleri
Hubble Uzay Teleskobu
Kepler Görevi
Chandra X-lşını Gözlemevi
Spitzer Uzay Teleskobu
Permi
Astronominin Geleceği
Siz de Astronomiyle Uğraşabilirsiniz
Teşekkürler
Kaynakça / Referanslar
Dizin

GÜNEŞ SİSTEMİ SAYISIZ GÖKCİSMİNDEN OLUŞUR. BUNLAR ARASINDA GEZEGENLER, UYDULAR, ASTEROİTLER VE BİR "SARI CÜCE” OLAN GÜNEŞ BULUNUR. GÜNEŞ SİSTEMİ 4,5 İLA 4,7 MİLYAR YIL ÖNCE, BİR MOLEKÜL BULUTUNUN SIKIŞIP YOĞUNLAŞMASIYLA OLUŞMUŞTUR.

SOLUCAN DELİĞİ UZAY-ZAMANIN DOKUSUNDAN GEÇEN VARSAYIMSAL BİR TÜNELDİR. VARSAYIMA GÖRE, BU TÜNEL KULLANILARAK EVRENİN BİR YERİNDEN BİR BAŞKA YERİNE ULAŞILABİLİR.

Carolyn Collins Petersen - Evren 101

Bir sonraki bölüm hazırlandığında linki burada olacaktır













İNSANIN HİKAYESİ

James C. Davis - İnsanın Hikayesi


18. Bölüm

Mükemmel Toplum Düşü Karabasana Dönüşüyor

Dünya Savaşı'nın sefaletinin içinden komünizm, 1930'ların Büyük Ekonomik Bunalımı'ndan da... Nazizm doğdu.

Marx, ... varlıklı bir avukatın oğlu olarak daha büyük beklentileri vardı. Alman üniversitelerinde hukuk ve felsefe okudu; entelektüellerin arasına girerek ateizm, siyaset ve reform tartışmalarına katıldı. Bu entelektüellerden bazıları, ... "sosyalistler" di.

Friedrich Engels, Marx'la tanışmak için İngiltere'den geldi. Engels varlıklı bir Alman tekstilcinin oğluydu. Babasının İngiltere'de bir fabrikası vardı ve babası Friedrich'i oraya işi öğrenmesi ve fabrikayı yönetmesi için yollamıştı.

Marx ve Engels tanıştıklarında... on gün boyunca konuştular ve 40 yıl sürecek bir ortaklık başladı. ... Marx, daha büyük ortaktı, geçmişten dersler çıkaran ve geleceği önceden gören bir filozof ve öncüydü. .

Marx ve Engels sözüm ona devrimcilerden oluşan gizli bir örgüte katıldılar ve örgüte yeni bir biçim vererek Komünistler Birliği adını koydular. ... Marx 1848 yılının başında, Engels'in yardımıyla küçük ve ateşli bir kitapçık olan Komünist Manifesto'yu yazdı.

Marx gazetenin son sayısını kırmızı (devrimin simgesi) mürekkeple bastı ve İngiltere'ye gitti. Yaşamının geri kalanını burada, karısı, üç çocuğu ve yanlarından hiç ayrılmayan, ücretini ödeyemedikleri Alman hizmetçileriyle birlikte geçirecekti. Altı yıl süren bir dönem boyunca yalnızca iki odada, patates ve ekmek yiyerek yaşamışlardı. Çoğunlukla Engels'in verdiği paralar sayesinde geçiniyorlardı.

Marx son yıllarında tarih ve ekonomi kuramlarını, Kapital adını verdiği bir yapıtla yazıya döktü. ... Kapital komünizmin kutsal kitabı olacaktı.

Marx kibirli biriydi ve görüşlerinde ısrarcıydı; sürekli tartışan Marksistlerden usanmıştı. Onlara "namussuzlar","yontulmamışlar" ve "tahtakuruları" diyordu; öfkeyle şöyle söylüyordu: "Tek bildiğim Marksist olmadığım."

O dönemde Rus İmparatorluğu öyle büyüktü ki, Amerika Birleşik Devletleri, Çin ve Hindistan, hepsi birlikte içine sığabilirdi.

Rusların çoğu köylüydü, bazen söylendiği gibi “kara cahil”diler.

Çar II. Nikolai... kibar ve çekingen biriydi ama demokrasinin "anlamsız ve suç niteliğinde" olduğu konusunda hiç kuşkusu olmayan bir despottu. Rusya' nın, Petrograd'da, yalnızca çar izin verdiğinde toplanan zayıf ve tutucu bir parlamentosu vardı.

I. Dünya Savaşı devrimcilere bekledikleri fırsatı verdi. ... savaş bakanı... çok az sayıda makineli tüfek ve seri atış yapabilen top satın almıştı, çünkü bunları yalnızca korkakların kullanacağı uyduruk silahlar olarak görüyordu.

1916'nın sonlarında parlamento hükümetin beceriksizliklerine karşı koyma cesaretini gösterdi. Çar Nikolai beklendiği gibi buna tepki gösterdi ve parlamentoyu dağıttı. Bunun sonucunda, o zamana dek çara bağlı olan parlamento üyelerinin büyük bölümü iktidarı ele geçirerek ülkeyi kurtarabilecekleri düşüncesine kapıldı.

Devrime kim önderlik edecekti? ... İşçi ve Asker Temsilcileri Sovyeti, yani meclisiydi.... Sovyet'in baskısıyla parlamento geçici bir hükümet kurdu. ... Ordu apaçık biçimde devrime destek olmaya başlamış, böylece Rusya'nın yazgısını belirlemişti.

Rusya'dan uzakta, İsviçre'de, devrime ilişkin haberler Rus devrimci Vladimir Lenin'e ulaşmıştı.... ağabeyi bir teröristti ve asılmıştı.... Alman... yetkililer, Lenin ve arkadaşlarının, sanki ölümcül mikroplarmış gibi, mühürlenmiş bir vagonun içinde yolculuk yaparak Almanya'dan geçmelerine izin verdi.

Yaygın inanışa karşın devrimi Lenin ve arkadaşları başlatmamıştı. Belirttiğimiz gibi, 1917 yılının Nisan ayında Petrograd'a vardıklarında devrim zaten başlamıştı. ... Lenin ve arkadaşlarının... yapmaları gereken ayaklanmayı körüklemek değil, ... ilerlemekte olan devrimin denetimini ele geçirmekti.

Lenin Petrograd'daki isyancı askerlerin desteğini almıştı. ... darbeye önderlik etmesi için becerikli Troçki'yi seçti. ... Devrim başladığında Troçki Lenin'den bile daha uzakta, New York’ta... bir apartman dairesindeydi.

1917 yılının 6 Kasım gecesi, ... Bolşevikler hemen "Tüm Rusya Sovyetleri Kongresi" ni topladı ve geçici hükümetin devrildiğini bildirdi. Kongre daha sonra yeni bir hükümet oluşturdu ve Lenin'i hükümetin başına getirdi.

Lenin hükümeti, Rusya anayasasını hazırlayacak bir "kurucu meclis" oluşturmak için bir seçim düzenledi. Ancak Lenin'in grubu, Bolşevikler, delegeliklerin yalnızca üçte birini kazandı. Bu olacak şey değildi, çünkü Lenin "proletarya diktatörlüğü"nü yürütmek için tek parti iktidarı (kendi partisinin elbette) istiyordu. Meclisin yalnızca bir kez toplanmasına izin verdi. Sonraki gün silahlı adamlar yollayarak meclisi kapattı.

Başkenti Petrograd'dan, çarların bir zamanlar Rusya'yı yönettikleri Moskova'ya taşıdılar.

İktidarı ele geçirmesinden beş yıl sonra Lenin bir dizi felçten ilkini geçirdi. 1924'te öldü.

Başka bir önder ... tabii ki darbeyi yöneten, iç savaşta orduya komuta eden, herkesin hayranlığını kazanmış Troçki'yi seçeceklerdi.... Stalin’in seçilmesi öyle pek güçlü bir olasılık değildi. "Stalin" onun devrimci adıydı; "çelik adam" anlamına geliyordu. Lenin, Troçki ve diğer pek çok Bolşeviğin tersine Stalin gerçekten işçi sınıfından geliyordu. Babası ayakkabıcı, annesi çamaşırcıydı.

Stalin, Lenin'in karısına telefonda, "Frengili fahişe" diye bağırarak hakaret etmişti. Lenin ölümünden sonra açılmak üzere bir mektup kaleme almıştı, bu mektupta Bolşevikleri, Stalin'in kaba ve bayağı olduğu konusunda uyarıyordu. Stalin bunu öğrendiğinde eski bir arkadaşına, "Benim üzerime pisledi, kendi üzerine de pislemişti... " demişti. Stalin, Lenin'in mektubunu gizleyebildiği kadar gizledi.

Stalin'in herkesi fişleyen özel bir ekibi vardı. Zaman içinde başka güçlü kişilerle ittifaklar kurdu (bunların çoğunu daha sonra öldürdü) ve partiyi gürültüsüz patırtısız ele geçirdi.

Troçki önce Türkiye'ye, sonra Fransa'ya gitti, ardından Norveç'e geçti, en sonunda da Meksika'ya gitti. ... 1930'a gelindiğinde bütün yetki Stalin'deydi.

Milyonları beslemek için daha fazla ürün yetiştirmeliydi. Sorun işte buydu, daha az sayıda tarım işçisiyle daha çok sayıdaki fabrika işçisi için nasıl daha fazla ürün yetiştirilebilirdi. Stalin açısından nasıl daha fazla ürün yetiştirileceği açıktı: Rusya derhal "kolektifleşmeliydi".

Milyonlarca Rus için yaşamlarındaki asıl devrim 1917 ve 1918'de komünistlerin yönetimi ele geçirmesi değil, 1929'da başlayan kolektifleşmeydi. ... Köylülerin arazileri büyük çiftlikler kurmak üzere birleştiriliyordu ve bu çiftliklerde komünistler sanki yumuşak kilmiş gibi köylülerin yaşamını yeniden biçimlendiriyorlardı. Köylülerin Marx'ın arzuladığı şeyi gerçekleştirmesi sağlandı: Birlikte çalışmak, malvarlığına (yani toprağa, hayvana veya tarım makinelerine) sahip olmamak ve işçi sömürmemek.

Rusya'nın "tahıl ambarı" Ukrayna bölgesinde köylüler kolektifleşmeye karşı çıktılar. Stalin onları açlıktan öldürmeye karar verdi. Arka arkaya iki yıl bölgenin devlete büyük miktarlarda tahıl sağlamasını istedi. Kolluk kuvvetleri çiftliklere baskınlar düzenledi, bütün tahıla el koydular ve daha fazlasını istediler. Kendi yetiştirdikleri buğday veya çavdardan birazcık yerken yakalanan köylüler hapse atıldı veya kurşuna dizildi. Açlıktan ölmemek için köpekleri ve kedileri yiyorlardı. Sonra solucanları, sıçanları ve karıncalan yemeye başladılar, karahindiba ve ısırgandan çorba yaptılar.

Doğal olarak her Rus köyünde kimi köylüler diğerlerinden biraz daha fazla toprağa sahipti ve arada sırada komşularını işçi olarak çalıştırıyorlardı. Komünistler bu köylülerin kanun tanımaz ve açgözlü olduklarını iddia ederek onlara, Rusçada "yumruk" anlamına gelen kulak adını takmışlardı. Kulak'ların topraklarını kolektif çiftlikler için isteyen Stalin, bunların yok edilmesi gereken sınıf düşmanları olduğunu ileri sürdü. "Onları ezmek zorundayız," demişti, "bir sınıf olarak onları tasfiye etmek zorundayız." ... Silahlı askerler köylere saldırdılar, kulak oldukları iddiasıyla 15 milyondan fazla kadın, erkek ve çocuğu topladılar. ... Bu tutuklulardan belki de bir milyonu öldü. ... şurası epeyce kesin: Kolektifleşmenin son yılı olan 1933'te Rusya'da, bu berbat dönemin sona erdiği 1934'te ölenlerden sekiz milyon daha fazla insan ölmüştü... kolektifleşme bütün köylüleri (öldürmediği köylüleri) "sınıfsız" bir konuma getirmişti.

Ancak kolektif çiftliklerin sonuçta çiftçilerin yaşam koşullarını yükselttiği doğrudur. 10 yıl geçtikten sonra çiftçiler şöyle ya da böyle daha iyi evlere kavuşmuştu ve komünizm öncesi günlerde sahip olduklarından daha fazla yiyeceğe sahiplerdi. Ayrıca, hükümet kolektif çiftliklere tarım uzmanları, traktörler ve biçerdöverler sağladığından, kentler için daha fazla ürün yetiştiriliyordu. 1938'e gelindiğinde, II. Dünya Savaşı'nın öncesinde, Rus çiftçileri Dünya Savaşı'ndan önce çok daha fazla sayıda çiftçinin yetiştirdiği kadar tahıl yetiştiriyordu. Dolayısıyla kolektifleşme, Stalin'in tasarladığı gibi, sanayileşmeyi hızlandırmıştı.

... planlamacıları Rusya'nın milli gelirinin üçte birinin sanayi kollarının kurulmasına harcanması gerektiğine karar verdi. Üretilen her şeyin yalnızca üçte ikisi halka bırakılıyordu.

1930'ların sonuna gelindiğinde Rusya dünyanın en büyük traktör ve lokomotif üreticisiydi. Yalnızca Amerika Birleşik Devletleri ve Almanya sanayileşme konusunda Rusya'nın ilerisindeydi.

Bir biçimde günlük yaşamın da iyileştiği söylenmeli. 1930'ların sonlarında dükkanlarda daha fazla yiyecek maddesi ve temel mallar bulunuyordu ve devlet sağlık hizmeti veriyordu. Pek iyi olmasa da herkesin bir işi vardı. Çocuklar okula gidiyordu, anne babalarının büyük kısmı da işten sonra akşam okullarına gidiyor ve okuma yazma öğreniyordu. Rusya'nın en geri kalmış bölgelerinde bile kadınlar siyasal, toplumsal ve yasal bakımdan özgürlüklerine kavuşmuştu.

Ordudaki on komutandan dokuzu ve subayların yüzde 15'i tasfiye edildi. İktidarda olduğu süre boyunca Stalin 230.000 kişinin idamını onayladı; daha alt düzeydeki yetkililerin onayladığı idam sayısı çok daha fazlaydı. 1937 yılının Aralık ayında tek bir günde Stalin 3,167 idam onaylamış, sonra da sinemaya gitmişti.

James C. Davis - İnsanın Hikayesi


Bir sonraki bölüm hazırlandığında linki burada olacaktır




İnsan Nasıl İnsan Oldu

M. İlin & E. Segal - İnsan Nasıl İnsan Oldu


İlk kumaş

İlk kumaş, tezgahta dokunmamış, elle örülmüştür.

Eskimolar, şimdi bile kumaşı dokumaz, örerler. Bunun için dört köşe bir gergefe, çözgü ödevini gören uzunlamasına iplikler gerer, enine atılan iplikleri doğrudan doğruya parmaklarıyla geçirirler.

Uzunlamasına iplikler gerilmiş bu gergefin, şimdi ki dokuma tezgahlarına benzer hiç bir tarafı yoktur. Ama, dokuma tezgahının aslı, yine de bu dört köşe gergeftir.

Gölün dibinde bulunan kömürleşmiş ve kararmış bez parçası, insanın hayatında çok önemli bir olayı gösteriyor. Önceleri hayvan derilerinden elbise dikip giyen insan, artık keten yetiştirerek ipliklerinden kumaş yapmıştır.

Kumaştan binlerce yıl önce doğan iğne, en nihayet deri dikmekten bez dikmeye geçmiştir.

Mavi çiçeklerle kaplı keten tarlası, kadınların başına yeni işler açmıştı.

Eller, orak işlerinden yorgunluğunu daha almadan, ketenleri kökleriyle koparıp dikmeleri gerekiyordu. Keten didilip kurutulur, sonra yıkanıp yine kurutulurdu. Ama iş bununla da bitmezdi. Kurutulmuş keteni, tokmaklarla döver, tararlardı. Böylece, köylü çocuklarının saçları gibi yıkanmış, taranmış apak keten hazır olurdu. Artık sıra, keten sümeğini eğirecek olan kirmendeydi. Ancak bundan sonradır ki, dokumaya başlanabilirdi.

Kadınların, ketenle uğraşmaktan başlarını kaşımaya vakitleri kalmazdı. Buna karşılık, artık süslü baş örtüleri, önlükleri, saçaklı etekleri vardı.

M. İlin & E. Segal - İnsan Nasıl İnsan Oldu


Bir sonraki bölüm hazırlandığında linki burada olacaktır



İnancın Sonu

Sam Harris - İnancın Sonu


DİNDEKİ "ILIMLILIK" SAFSATASI

Herhangi bir dinin Tek Gerçek Tanrı'nın şaşmaz sözünü temsil ettiği fikrine değil inanmak, göz önünde bulundurmak bile ansiklopedik boyutta bir tarih, mitoloji ve sanat cahilliği gerektirir. Sonuçta her dinin inançları, ibadet şekilleri ve tasvirleri, aralarındaki asırlar boyu süren çapraz-tozlaşmaya tanıklık eder. Hayali kaynakları ne olursa olsun, modern dinlerin öğretileri, cemaatleri kalmadığı için binlerce yıl önce mitolojinin hurda yığınına atılanlardan daha savunulası değildir. Zira Yehova'nın veya Şeytan'ın gerçekten varolduğuna dair bir inancı haklı çıkaracak kanıtlar, dağındaki tahtına kurulmuş Zeus'un veya denizleri çalkalayan Poseidon'un varlığına dair kanıtları geçmez.

Gallup araştırmasına göre, Amerikalıların yüzde 35'i, İncil'in evrenin Yaratıcısının birebir ve şaşmaz sözü olduğuna inanıyor. Bir diğer yüzde 48'i ise, İncil'in Tanrının "esinlenmiş" sözü olduğuna (yani yine şaşmaz ama bazı pasajların düz anlamlarıyla değil, simgesel anlamlarıyla okunması gerektiğine) inanıyor. Geriye bu metni insan suretinde, sonsuz bilgeliğe sahip bir Tanrının yazdığından (üstüne üstlük içindeki 250.000 böcek türüyle beraber bu dünyayı yarattığından) şüphe eden yüzde 17'lik bir kısım kalıyor. Amerikalıların yüzde 46 küsuru yaradılışa birebir, düz anlamıyla inanıyor (yüzde 40'lık bir kesimse Tanrının milyonlarca yıl içinde yaradılışı yönlendirdiği inancında) . Bu da demek oluyor ki Amerikalıların 120 milyonu, Babil ve Sümerlilerin birayı mayalamayı öğrenmesinden sonra evrenin yaratıldığına inanıyor. Eğer araştırma sonuçları bizi yanıltmıyorsa, yaklaşık 230 milyon Amerikalı, ne içsel bütünlüğe, ne de tarzında tutarlılığa sahip olmayan bir kitabı herşeyi bilen, herşeye gücü yeten ve her yerde var olan bir ilahın yazdığına inanıyor demektir. Hindular, Müslümanlar veya Museviler arasında yapılacak bir anketten de benzer sonuçlar çıkacağına şüphe yok. Bu da biz insanların, efsanelerin etkisiyle nasıl da tamamen kendimizden geçtiğimizi gösteriyor. Peki nasıl oluyor da bir tek bu alana özgü bir şekilde, dünyayla ilgili inançlarımızın mantık ve kanıttan azade olmasını doğal karşılıyoruz?

21. yüzyılda "ılımlı" dindar olmanın ne anlama geldiğini, bu oldukça şaşırtıcı zihniyet manzarasına bakarak değerlendirmeliyiz. Her dindeki ılımlı insanlar kutsal kitaplarının büyük kısmını çağdaş dünyanın yaşantısı doğrultusunda gevşek bir şekilde yorumlamak ya da görmezden gelmek zorunda kalır. Burada ekonomik bir gerçeğin de devrede olduğu şüphesiz: insanlar birşeyler üretmeyi bırakıp müşterilerini ve fınansörlerini kafir diye öldürmeye başlarlarsa ekonomik açıdan kendileri için pek hayırlı olmaz. Ilımlı bireyin kutsal metinleri düz anlamlarıyla yorumlamaktan kaçınmasına dair ilk yapmamız gereken gözlem şu: bu tutum metinlerin kendisinden değil, Tanrıya ait olduğu iddia edilen sözlerin yazıldığı şekliyle kabul edilmesini güçleştiren kültürel gelişmelerden kaynaklanır. Ilımlılığı kuvvetlendiren bir başka unsur ise Amerika'da çoğu Hıristiyan ve Musevinin İncil'i baştan sonra okumamış olduğu gerçeğidir. Bu yüzden İbrahim'in Tanrısı'nın şirkin' yok edilmesini nasıl hararetli bir şekilde istediği hakkında hiçbir fikirleri yoktur. Tesniye kitabına baktığımızda, örneğin oğlunuz veya kızınız günün birinde yoga dersinden dönüp de Krişna inancını savunacak olursa, Tanrı'ya göre yapılması gerekenin çok net olduğunu görüyoruz:

"Öz kardeşin, oğlun, kızın, sevdiğin karın ya da en yakın dostun seni gizlice ayartmaya çalışır, senin ve atalarının önceden bilmediğiniz, dünyanın bir ucundan öbür ucuna dek uzakta, yakında, çevrenizde yaşayan halkların ilahları için, 'Haydi gidelim, bu ilahlara tapalım' derse, ona uymayacak, onu dinlemeyeceksin. Ona acımayacak, sevecenlik göstermeyecek, onu korumayacaksın. Onu kesinlikle öldüreceksin. Onu önce sen, sonra bütün halk taşa tutsun. Taşlayarak öldürün onu. Çünkü Mısır'dan, köle olduğunuz ülkeden sizi çıkaran Tanrınız olan RAB'den sizi saptırmaya çalıştı."

TESNİYE 13:7-11

Çocukları şirk koştukları için taşlamak Batı'da gözden düşmüş olsa da, ılımlı bir Hıristiyan veya Musevinin bu türden pasajların "simgesel" okumalarını dile getirdiklerini duyamazsınız. (Aslında bakarsanız, Tesniye kitabında bu tür yorumlu okumaları Tanrı'nın açıkça yasakladığı anlaşılıyor: "Size bildirdiğim bütün buyruklara iyice uyun. Bunlara hiçbir şey eklemeyin, hiçbir şey çıkarmayın." (Tensiye 13:1) Yukarıdaki pasajın İncil'in diğer bölümlerinden bir ayrıcalığı yok. İncil'i modern yaşamla bağdaştırmanın tek yolu bu gibi barbarlıkları görmezden gelmektir. Dindeki "ılımlılığın" sorunlarından biri de burada yatıyor: kutsal metinlerde yazılanların bazı kısımlarına kayıtsız kalma konusunda hiçbir dayanakları bulunmuyor.

Günümüzde herhangi birinin dinsel konularda "ılımlı" olmasının tek nedeni, insanoğlunun son 2000 yıllık düşüncelerinin meyvelerini (demokratik siyaset, her alanda bilimsel ilerleme, insan haklarına saygı, kültürel ve coğrafi soyutlanmaya son, vs.) özümsemiş olmasıdır. Dinsel metinlerde düz anlamcılıktan dışarıya çıkan kapılar içeriden açılmaz. Köktendinci olmayanlarda gördüğümüz ılımlılık, dinin kendi kendine geliştirdiği bir tutum değildir; daha ziyade çağdaşlığın indirdiği bir yığın çekiç darbesi sonucunda dinin bazı şüpheli yönlerinin günışığına çıkmış olmasının bir sonucudur. Bu gelişmelerden biri de şüphesiz kanıta itibar etme eğilimimiz ve ileri sürülen herhangi bir sava eldeki kanıtlar derecesinde ikna olmamızdır. Aslında bu açıdan en kökten inançlılar bile mantığın ışığında hareket eder; tek fark şu ki onlar inançlarıyla ilgili tasvip edilemez iddiaları kendilerine mazur gösterebilmek için beyinlerinde bir bölümleme yapmıştır. Koyu bir Hıristiyana karısının onu aldattığını, ya da yoğurdun insanları görünmez yaptığını söylerseniz diğer herkes gibi kanıt isteyecek ve yalnızca kanıtları sunabildiğiniz ölçüde ikna olacaktır. Ama aynı adama yatağının yanında tuttuğu kitabın görünmez bir ilah tarafından yazıldığını, eğer içindeki evrenle ilgili en uçuk iddialardan bir tanesini bile kabul etmezse ilahın sonsuza dek onu ateşte yakacağını sözlerseniz ne kanıt ister ne birşey.

Şu bir gerçek ki günümüzdeki en eğitimsiz insan bile bundan iki bin yıl önce yaşamış herkesten belirli konularda daha fazla şey biliyor. Üstelik bu bilgilerin çoğu dinsel metinlerle ters düşüyor. İşte dinsel ılımlılık da buradan kaynaklanıyor. Son yüz yılda tıpta yaşanan gelişmelerden haberdar olanlarımızın büyük kısmı artık hastalıkları kişinin günah işlemiş olmasına veya cin çarpmasına bağlamıyor. Evrendeki nesneler arası mesafeleri duyanlarımızın çoğu (aslına bakarsanız yarısı) , herşeyin 6.000 yıl önce yaratılmış olduğu iddiasını (özellikle de uzak yıldızlardan gelen ışıkların dünyaya milyonlarca yılda ulaştığı düşünülürse) ciddiye almakta zorlanıyor. Ne var ki çağdaşlığa verilen bu gibi tavizler dinin zaman içinde mantıkla uyumlu hale geldiği, ya da dinsel geleneklerimizin ilkesel olarak yeniliklere açık olduğu anlamına gelmiyor. Buradaki asıl olay, dinin bazı kurallarını görmezden gelme (veya "baştan yorumlama") gerekliliğinin artık kaçınılmaz hale gelmiş olması. Uzak bir şehre kalp ameliyatı olmak için uçan herhangi biri, Musa'dan bu yana fizik, coğrafya, mühendislik ve tıptaki gelişimleri, açıkça dile getirmese bile, kabul etmiş demektir.

Dolayısıyla bu metinler bütünlüklerini zaman içinde korumuştur diye düşünmek yanlış olur (korumamışlardır); biz bazı pasajlarını yok saydıkça bir tür düzenlenme sürecinden geçmişlerdir; hepsi bu. Geriye kalanların çoğunun, yani "iyi kısımların" bu ayıklama sürecinden muaf tutulması ise ahlaksal sezgilerimizi ve ruhani deneyim kapasitemizi henüz modern anlamda kavrayamamış olmamızdan kaynaklanır. İnsan beyninin işleyişini daha iyi anlamış olsaydık, bilinç hallerimiz, davranış şekillerimiz ve dikkatimizi yönelttiğimiz şeyler arasında bağlantılar ve yasalar keşfedebilirdik şüphesiz. Bir insanı diğerinden daha mutlu yapan şey nedir? Neden sevgi, nefrete değil de mutluluğa vesile olur? Neden güzelliği çirkinliğe, düzeni kaosa tercih ederiz? Neden gülümsemek ve gülmek kendimizi iyi hissetmemizi sağlar? Neden ortak deneyimler insanları birbirlerine yakınlaştırır? Benlik bir yanılsama mıdır? Ve eğer öyleyse bu durum insan yaşamı için ne gibi sonuçlar doğurur? Bunlar ancak gelişkin bir zihin-bilimin yanıtlayabileceği türden sorulardır. Eğer böyle bir bilim geliştirebilirsek, dinsel metinlerimizin mistiklere olan faydası, bugün gökbilimcilere olan faydalarından fazla olmayacaktır.

Dinde ılımlılık savunulası bir konum gibi görünse de, evrene dair bugüne kadar öğrendiklerimizi (ve hala öğrenemediklerimizi) göz önünde bulunduracak olursak, dinde aşırılık ve dinsel şiddete karşı bir koruma sağlamaz. Dinsel metinlere harfiyen uymayı düstur edinmiş birinin gözünde ılımlı dindar, başarısız bir kökten-dinciden başkası değildir. Büyük olasılıkla kendini diğer inançsızlarla beraber cehennemde bulacaktır. Dinsel ılımlılığın hepimiz için tehdit oluşturmasının nedeni, dinsel düz anlamcılığa ciddi bir eleştiri getirilmesine izin vermemesidir. Kökten dincilerin çıldırmış olduklarını söyleyemeyiz, çünkü tek yaptıkları inanç özgürlüklerini yaşamak; dinsel anlamda yanıldıklarını söyleyemeyiz, çünkü dinsel metinler üzerindeki bilgileri çoğunlukla rakipsizdir. Ilımlı dindarlar olarak tek söyleyebileceğimiz, dinsel metinleri oldukları gibi kucaklamanın bize yüklediği kişisel ve toplumsal bedellerin hoşumuza gitmiyor olduğu. Bu yeni bir inanış biçimi değil, hatta dinsel metinlere getirilen yeni bir yorum da değil; olsa olsa Tanrıyla (ilkesel açıdan) hiçbir ilgisi olmayan çeşitli insani eğilimlere taviz verme durumu. Dinsel ılımlılık dünyevi bilgiyle dinsel cahilliğin bir ürünü. Ve dinsel açıdan onu kökten-dincilikle aynı düzeye taşıyacak, niyetinde samimi olduğunu gösterebilecek hiçbir şeyi yok. Metinler yoruma pay bırakmayacak kadar kesin bir dille yazılmış: en ufak bir kusur barındırmıyorlar. Onların bakışına göre değerlendirince, dinsel ılımlılık Tanrı'nın yasalarına tamamen boyun eğmeye karşı bir gönülsüzlükten başka bir şey değil. Bir yandan metinleri harfiyen yaşamaktan geri durup, diğer yandan böyle yaşayanların mantıksızlıklarına göz yuman ılımlılar, inanç ve mantıklarının ikisine birden eşit derecede ihanet ediyor. İnancın özündeki dogmalar (yani bir Tanrı'nın var olduğunu ve bizden ne istediğini de biliyor olduğumuz) sorgulanmadığı sürece dinsel ılımlılığın bizi bu kördüğümden çıkarmak yönünde hiçbir faydası olmayacaktır.

Dinsel ılımlıların iyi kalpliliği, dinsel inançlarının umut ve cehalet arasındaki yürümeyecek bir evlilik olduğunu değiştirmez. Ayrıca diğer insanlarla olan ilişkilerimizde mantığın işlediği alanları kısıtlamaktan bir kötülük gelmeyeceğini de garantilemez. Dinsel ılımlılık, geleneksel dinin hala kabul edilebilir parçalarına tutunma eğilimini temsil ettiği ölçüde maneviyat, ahlak ve kaynaşma adına daha gelişkin yaklaşımların önünü tıkamaktadır. Ilımlı dindarlara soracak olursanız, ihtiyacımız olan şey bu alanlarda kökten bir yeni yaklaşım ve kavrayış değil, Demir Çağından kalma felsefenin yalnızca seyreltilmesidir. Ilımlıların taleplerine göre ahlak, sosyal kaynaşma ve hatta ruhani deneyim konularında tüm yaratıcılığımızı ve mantığımızı seferber etmek yerine, dünya konusundaki cahillikleriyle kendi hayatlarını viraneye çevirmiş erkek ve kadınlardan bize aktarılmış bir inanç sistemini devam ettirmeli ve antik çağların batıl inançlarına ve tabularına bağlı kalacak şekilde standartlarımızı gevşetmekle yetinmeliyiz. Hayatın başka hangi alanında geleneklere böylesi bir bağlılık kabul edilebilir? Tıpta mı? Mühendislikte mi? Siyaset bile ahlaki değerlerimizin ve ruhani dünyamızın çağ dışılığını taşımıyor artık.

14. yüzyılda yaşamış iyi eğitimli bir Hıristiyanı hayata döndürdüğümüzü hayal edin. Bu adam çağımız için tam anlamıyla bir kör cahil olurdu; yalnız dinsel konular hariç. Coğrafya, gökbilim ve tıpla ilgili bilgilerine çocuklar bile gülerdi; gelgelelim, Tanrıyla ilgili bilgileri üç aşağı beş yukarı bizimle aynı olurdu. Dünyayı evrenin merkezinde sanması, ya da "trepanasyon"un bilgece bir tıbbi müdahale olduğuna inanması budalaca olsa da, dinsel inançları eleştiriden uzak olurdu. Bunun iki açıklaması var: ya dünyayı dinsel açıdan anlayışımızı bin yıl önce (diğer her alandaki bilgilerimiz henüz umutsuzca hamken) mükemmelleştirdik, ya da din, öğretilerin korunması üzerine kurulu olduğundan dolayı gelişimi kabul etmiyor. İkinci görüşü destekleyen pek çok etken olduğunu göreceğiz.

Her geçen yılla birlikte insan yaşantısına dair elimizdeki verilerin gittikçe daha büyük kısmının dinsel inançlarımız tarafından kucaklaması gerekmez mi? Eğer din insanoğlunun ihtiyaçlarına yanıt veren hakiki bir platformsa, o zaman gelişime müsait olması gerekir; öğretilerinin ise gitgide daha az değil, daha çok faydalı olması gerekir. Her alanda olduğu gibi dinin de günümüzün arayışlarına cevap vermesi gerekir; sırf geçmişin doktrinlerini tekrarlaması değil. Şu an doğru olanın şu an keşfedilebilir olması ve dünyaya ilişkin diğer tüm bildiklerimizle uyum içinde olması gerekir. Bu ölçüte göre değerlendirildiğinde, din müessesesi baştan aşağı geri kalmıştır. Yaşadığımız kültürel, teknolojik ve hatta ahlaki değişimlerden sağ çıkamaz. Aksi taktirde bizim ondan sağ çıkacağımıza inanmak için pek az neden var.

Ilımlılar kimseyi Tanrı adına öldürmekten yana değildir, ama "Tanrı" sözcüğünü sanki neden bahsettiğimizi biliyormuşçasına kullanmamızı isterler. Ayrıca atalarının inandığı Tanrı'ya gerçekten inananlara da sert bir eleştiri getirilmesini istemezler; hoşgörü ister, belki de hepsinden önemlisi, kutsal olduğunu söylerler. Dünyamızın haliyle ilgili açıkça ve dürüstçe konuşmak (örneğin İbrahimci dinlerin kutsal kitaplarının insanların hayatlarını mahveden yanlışlarla dolu olduğunu söylemek) ılımlıların anladığı şekliyle hoşgörüye yakışmaz. Ne var ki bu tarz siyasi doğruculuk lüksümüz daha fazla kalmadı. Cahilliğimizin yerleşik kalıplarını yaşatmak için ödediğimiz bedeli fark etme zamanımız geldi artık.

Sam Harris - İnancın Sonu


Bir sonraki bölüm hazırlandığında linki burada olacaktır.





 
SUPPORT / DESTEK : ATLAS
Copyright © 2014 ATLASİZM