EN SON YAYINLAR

Bilim Adamları

Struan Reid & Patricia Fara - Bilim Adamları

Eski Yunan’da Bilim

Eski Yunan’da insanlar anlamakta güçlük çektikleri şeyleri açıklamak için Tanrılarıyla ilgili öyküleri kullanırlardı. Örneğin Poseidon adındaki deniz tanrısına, kızdığında depreme yol açtığını düşündükleri için “toprağı sarsan” da derlerdi. Fakat, M.Ö. 6. yüzyıldan itibaren kimi insanlar, şeylerin, nasıl ve neden oldukları gibi oldukları, nasıl ve neden davrandıkları gibi davrandıkları konusunda daha gerçekçi açıklamalar aramaya başladılar. Bu bilgiye ulaşabilmek için, çevrelerindeki her şey hakkında bir yığın soru sordular, bu şeylerle ilgili birçok gözlemde bulunup hesaplar yaptılar.

Atina'da Akademia

Platon, Batı felsefesinin kurucusu olarak kabul edilir. Atina'da doğdu, sonra Sokrates adındaki başka ünlü bir filozofun yanında eğitim gördü. 30 yaşlarındayken yabancı ülkeleri gezmeye karar verdi. Akdeniz'e kıyısı olan birçok ülkeyi gezdi, oralarda başka filozoflarla tanıştı.

Platon, M.Ö. 388'de Atina'ya döndüğünde öğretmenlik yapmaya karar verdi. Ertesi yıl, bütün Yunan dünyasında ün kazanan Akademia adında bir okul kurdu. Okul, Roma İmparatoru Justinianus tarafından M.S. 529'da kapatılana kadar, 900 yıldan fazla bir süre faaliyetini sürdürdü.

Platon'un düşünceleri ve etkisi

Platon, Araplar yoluyla bize kadar ulaşan, İdealar Öğretisi diye bilinen bir dizi düşünce geliştirdi. Bu öğreti, bilimsel düşünceyi din ve felsefeyle birleştirdiği için, daha sonraki düşünürler açısından çok önemlidir. Platon, beş duyumuzla (görme, işitme, tat koku ve dokunma duyularımızla) farkına vardığımız her şeyin yalnızca bir dış görünüş olduğunu savundu. O, hakikatin, asla gözleyemeyeceğimiz ancak aklımızla bilgisine ulaşabileceğimiz bir şey olduğuna inanıyordu. Bu düşünce daha sonra batı felsefesinin temellerinden biri olmuştur. Platon'un kendisinden sonraki filozoflarla bilim adamları üzerinde büyük etkisi olmuştur; ama bugün genellikle onun görüşlerinin, günümüzün deneye önem veren bilimi için bir engel oluşturduğu kabul edilir. Bunun nedeni, Platon'un, gözlemin, saf kuramsal bilgiye giden yolu içinden çıkılamayacak hale getirdiğini düşünmesi, bunun için de deneyi önemsememesidir. Örneğin, gezegenlerin devinimlerinin en iyi akılla anlaşılabileceğine, dikkatli gözlemlerin bu yolda bir işe yaramayacağına inanıyordu. Matematiği her türlü bilgi için anahtar olarak öne çıkarıyor; ancak, Arkhimedes'ten farklı olarak, günlük yaşamda matematiğin bize gereken yönleriyle hiç ilgilenmiyordu.

İskender'in öğretmeni

Aristoteles (M.Ö. 384-322) Yunanistan'ın kuzeydoğusunda, Makedonya’da doğdu. Daha çocukken annesiyle babası öldü; o da vasisi tarafından Platon'un Akademia'sına eğitim için gönderildi. Platon'un ölümü üzerine Atina'yı terk etti. On iki yıl boyuca Yunanistan'da ve Küçük Asya' da dolaştı. M.Ö. 343'te Makedonya'ya geri döndü ve üç yıl Makedonya Prensi İskender'e (daha sonra Büyük İskender adıyla anılacaktır) öğretmenlik yaptı. İskender’in, babasının yerine kral olmasının ardından Atina'ya dönüp kendi okulu Lykeion'u kurdu.

İskender'in ölümünden sonra (M.Ö. 323), son kez Atina'dan ayrılıp Euboia (Eğriboz) adasında, Khalkis'te bulunan malikanesine çekildi ve orada öldü.

Lykeion'da öğretilenler

Aristoteles'in kanıları Platon'unkilerden çok ayrıydı. Platon'dan farklı olarak, elden geldiğince çok bilgi toplamak gerektiğini düşünüyordu. Yüzyıllar sonra Araplar aracılığıyla bize ulaşan kitaplarında çağdaş bilimin temelleri atılmıştır. Aristoteles'e göre, başımızın üstündeki gökte, ayağımızın altındaki yeryüzünde bulunan her şeye, Tanrılar belli, değişmeyen bir yer ayırmıştır. O, bir şeyin sistemde yer alan bütün öteki şeylerin yeri değişmeden, tek başına değişmeyeceğine inanıyordu. Aristoteles, canlı şeylerin, taş gibi cansız maddelerin üstünde yer aldığı bir "Doğa Merdiveni" tasarlamıştı. İnsanlara hayvanların üstünde bir yer ayrılmıştı. Tanrılara gelince, onlar bütün her şeyin üstünde hüküm sürüyorlardı.

Aristoteles, evrenin küre biçimindeki Dünya'nın çevresinde iç içe geçmiş bir küreler topluluğundan meydana geldiğine inanıyordu. Dünya'nın hemen dışında atmosfer küresi yer alıyor, onu toprak, su, hava ve ateş küreleri izliyordu. Ateş küresinin ötesinde aether (Yunanca "parlayan" anlamına gelen bir sözcüktür) dediği bir maddeyi içeren bir bölge uzanıyordu. Onun da ötesinde gezegenler ile yıldızları taşıyan küreler, en dışta da hepsini kuşatan ve bütün sistemin hareketini denetleyen bir küre bulunuyordu.

Aristoteles’in etkisi

Aristoteles’in bilime asıl katkısı dikkatli gözleme ve çok ayrıntılı sınıflandırmaya verdiği önemdir. Düşünceleri 1500 yıl boyunca Avrupa’da son derece etkili olmuş, bu düşünceler ancak Rönesans’ta, en çok da Galileo tarafından sorgulanmıştır.

Aristoteles’in kurduğu sistemin kendisi aslında katı değildi. Fakat Ortaçağ’da, birçok insan tarafından, kralların soylulara, soyluların da köylülere hükmettiği değişmez bir toplumsal düzen olan feodal sistemi haklı çıkarmak ve sürdürmek için kullanıldı.

Matematikçi ve mucit

Arkhimedes, Sicilya’da bir Yunan kolonisi olan Syrakusa’da doğdu. Parlak bir matematikçiydi. Mısır’da İskenderiye’de Museon adındaki ünlü bir bilim okulunda eğitim aldı. M.Ö. 212'de Romalılar Syrakusa'yı ele geçirdiğinde öldürüldü.

En çok Arkhimedes İlkesi denen bir yasa dolayısıyla tanınır. Bu yasa, bir nesnenin sıvıya batırıldığında, yer değiştiren sıvının ağırlığına eşit bir kuvvetle yukarı doğru itileceğini belirtir. Söylendiğine göre, Arkhimedes banyoya girdiğinde vücudunun suyu taşırdığını görünce, Eureka ("Buldum") diye bağırmış.

Uygulamalı matematik

Arkhimedes, geometriyi eğrileri, alanları ve katı cisimlerin hacimlerini ölçmek için kullanmıştır. Su alan gemilerden suyu boşaltmak için yararlanılan Arkhimedes burgusu gibi kaldıraç düzenekleri tasarlamıştır. Suyu bir düzeyden başka bir düzeye çıkarmak için hala bu ilkeden yararlanılmaktadır.

Struan Reid & Patricia Fara - Bilim Adamları


Bir sonraki bölüm hazırlandığında linki burada olacaktır




Bilim

Patricia Fara - Bilim

7. Teknoloji

Yedi kapılı Thebes'i kim inşa etti?
Kitaplara baksan kral isimleri bulursun.
Krallar mı taşıdı onca kaya yığınını?...
Çin Seddi'nin bittiği akşam
Nereye gitti o duvar ustaları?

Bertolt Brecht, "Okumuş bir işçi soruyor", 1935

ARŞİMET, kralın tacındaki altın miktarını ölçme problemini çözdüğünü duyurmak için banyosundan çıkıp sokağa fırlamış (üzerinden hala sular süzülüyor muydu acaba?) ve "Evreka!" diye bağırmış. Bu öykünün doğru olma ihtimali düşüktür ama esinlenmiş bir bilim dehasının klasik örneği haline gelmiştir. Arşimet aynı zamanda teknik icatlarıyla da tanınmıştı ve bu icatlardan bazıları kuşku uyandıracak kadar başarılıydı. Güya Roma gemilerini yakmak için kullanılan dev mercek veya suyun seviyesini değiştirmek için icat etmiş (belki de etmemiş) olduğu dev vida bunlara örnektir.

Peki, Arşimet bilim veya teknoloji kahramanı olarak mitleştirilmekte midir? Ayrıca hangisi daha önemlidir: Laboratuvardaki teoriler mi önce gelir yoksa fabrikada yapılan icatlar mı? Bilim ile teknoloji arasındaki bu ilişkiye sözcükler açısından yaklaşılabilir. On sekizinci yüzyılda ilk sistematik İngilizce sözlük kaleme alındığında, sözlüğün derleyicisi Samuel Johnson ana şiarının İngiliz dilini "olduğu gibi muhafaza etmek, onu bozulup çürümekten korumak" olduğunu ifade etmişti. Dilin Amerikanlaştırılmasına içerleyen modern özleştirmeci Avrupalılar gibi düşünen Johnson, İngilizceyi kemikleştirip üst-sınıf biçimiyle sonsuza dek muhafaza etmeyi denedi ama başaramadı. Sonunda (tıpkı sonraki dil muhafazakarları gibi) Johnson da değişimin ille de kötü bir şey olmadığını gördü. Johnson sözlüğü bitirdiğinde yeni icatların ve yeni faaliyetlerin yeni sözcüklerle tanımlanması gerektiğini kabul etmişti.

Uygulamada, dışarıdan alınmış ya da uydurulmuş sözcükler, asırlardır aynı gibi görünse de zamanla anlamı kaymış olan sözcükler kadar kafa karıştırıcı değildir. Bu tür güvenilmez sözcüklerin bir örneği olan "bilim" (Science) aynı zamanda en sinsi olanlarından da biridir. Kökleri klasik döneme kadar gitse de (bilgi anlamına gelen Latince sözcük scientia’dan türemiştir) bilim sözcüğünün, bırakın Romalıları, Johnson tarafından bile kullanılırken günümüzdeki anlamıyla uzaktan yakından ilgisi yoktu. Ondan daha yeni bir sözcük olan "teknoloji" sözcüğü de sorunludur. On dokuzuncu yüzyılda uydurulan sözcüğün kökeni, Yunancada "uygulamalı çalışmalardan elde edilen bilgi" anlamındaki techne'den gelir. Techne sözcüğü, ağır sanayi ortaya çıkmadan çok daha önceleri kullanılan bir sözcük olduğu için mekanik etkinlikten ziyade el becerilerine gönderme yapan bir anlama sahipti; dolayısıyla "teknoloji", zanaata, bugün olduğundan çok daha yakın bir anlamdaydı.

Her iki sözcüğe de - "bilim" ve "teknoloji" - çeşitli sosyal ve disipliner farklılıklar yüklenmiştir. Johnson'ın zamanında bile "bilim", alimlerin kitaplardan edindiği öğrenilmiş bilgi türüne yakın bir anlama gelmekteydi ve "dil bilimi" ya da "etik bilimi" gibi konulardan söz etmek için kullanılıyordu. Bu da bilimsel bilginin zengin ve iyi eğitim görmüş insanların tasarrufunda olduğunu gösteriyordu, ki bunların çoğu da erkekti. Bu kimselerin işçiler karşısındaki hor gören tavırları Victoria döneminde bile hala hüküm sürüyor ve biliminsanları elleriyle çalışıp yaptıkları icatlardan para kazanan mühendisleri küçümsüyorlardı. Tıpkı onlar gibi, ayrıcalıklı Yunan filozofları da el hünerini geçinme ihtiyacıyla bağlantılandırarak rechne'ye alçaltıcı bir yan anlam yüklemişlerdi. Heykeltıraşlar, ressamlar ve zanaatkârlara fiziksel becerileri sayesinde para ödeniyordu ve o sıralar hayatlarında, çok daha sonraları Rönesans Avrupasında kazandıkları statüden eser yoktu.

Arşimet ise ne biliminsanı ne de teknoloji uzmanıydı. Zira onun yaşadığı MÖ. üçüncü yüzyılda Sicilya'da böyle meslekler yoktu. Arşimet daha ziyade günümüzdeki "salon felsefecisi" tiplemesine benziyordu. Antik Yunan'daki sosyal ve ilmi tablo bugün bizim bildiğimizden çok daha farklıydı. Daha sonraları bilim diye anılacak olan şeyi Yunan toplumunda kabaca iki kesim etkilemişti. Bugün bunlardan yalnızca daha küçük olan gruptakiler övgüye boğuluyor; evren ve sakinleri üzerine derin düşünceler üreten ama uygulamalı deneysel araştırmayı küçük gören ve alakasız bulan zengin filozoflar.

Bunun tersine, geleceğin biliminin gidişatına hayati etkilerde bulunmalarına karşın daha düşük sosyal katmanlardan gelen çok daha fazla sayıdaki insanın çoğu unutulup gitmiştir. Bilim hem uygulamalı hem de teorik bir konudur: Soyut modeller önemlidir ama deneysel olarak sınanmalı ve gerçek dünyadaki gözlemlerle karşılaştırılmalıdır. Teorik kavramların çoğu Yunan filozoflarından türetilmiş olsa da bilimin diğer veçheleri, o kadar ayrıcalıklı olmayan ve hayatta kalabilmek için uzmanlıklarını kullanan insanlar tarafından ortaya çıkarılmıştır. Cevher işleme teknikleri geliştiren madenciler, hava koşullarından anlayan çiftçiler, kimyasal tepkimeleri temel alan tekstil işçileri bunlara örnektir.

Uygulamalı işler yapan pek çok kişi aynı zamanda hünerli matematikçilerdi. Sonradan mekanik ya da makine bilimi olarak anılacak olan bilim, bu insanların, bir şeyleri işe yarar hale getirmek isterken - köprüler yaparken, sulama sistemleri kurarken, enerji üretirken, etkin askeri silahlar tasarlarken - ortaya çıkan problemleri çözmeleri sayesinde geliştirilmiştir. Felsefeciler evreni nasıl yapmalı da üçgenlere bölmeli diye kafa yorarken, inşaat ustaları duvarları dik inşa edebilmek için temel trigonometriyi geliştirmişlerdi. Bu makine uzmanları, zamanı bol teorisyenlerden daha farklı bir toplumsal zeminden geliyorlardı. Yanı sıra, farklı hedefler de güdüyorlardı. Felsefeciler dünyayı açıklamak isterken, uygulamalı matematikçiler daha ziyade onu tarif etmekle ilgileniyorlardı. Bir ev inşa ediyorsanız kalasları ölçmek zorundasınız, ağacın neden büyüdüğünden size ne...

Arşimet banyosunda ya da koltuğunda aylaklık ederken, devasa ağırlıklar nasıl kaldırılır, zeytin nasıl ezilir gibi dünyevi meselelerden ziyade matematik prensiplerini kanıtlayan dahiyane zamazingolar uydurmakla ilgiliydi. Yazdığı kitaplarda teknik icatlar değil matematiksel yenilikler yer alıyordu. Elit meslektaşlarına göre, merak uyandırmak başlı başına değerli bir faaliyetti; yaratıcısının ustalığının reklamıydı. Bu kimseler gizli bir havuzdan sürekli doldurulan sihirli kaplar, kendiliğinden açılıp kapanan tapınak kapıları, odun keser ya da çivi çakar gibi görünen tiyatro kuklalarıyla insanları etkilemeyi öğrenmişlerdi. Son derece zekice olmalarına karşın bu oyuncaksı icatlardan faydalı uygulamalar beklenmiyordu.

Bunların belki de en tanınmışlarından biri Heron’un sözde buhar makinesidir. Bu aygıtta büyükçe bir kazandan çıkan buhar borulara sokulup içi boş, küçük bir küreye aktarılarak kürenin dönmesi sağlanıyordu. Heron ve meslektaşları bunu çalışan bir makine haline dönüştürmeyi herhalde asla düşünmemişlerdi. Fakat öyle bir hüsnükuruntuya kapılıp düşünselerdi bile bunu başarmanın imkânsız olduğuna karar verirlerdi. Teknolojik değişim bilimsel bilgiye olduğu kadar uygulanabilirliğe, siyasi iradeye ve ticari uyaranlara da bağlıdır. Yunanlılar Babillilerden ve Mısırlılardan hassas maden işleme zanaatını miras almış olsalar da daha çok ahşap üzerinde çalışıyor, demir üretimiyle ilgili yok denecek kadar az şey biliyorlardı. Heron'un buharla çalışan küresini daha büyük bir ölçeğe taşıyıp endüstriyel boyutlara getirmek için çok sayıda teknik imkanın (büyük silindirik borular dökmek, buhar kaçırmaz pistonlar yapmak gibi) yanı sıra, karmaşık imalat sistemlerinin kurulması ve muhafazası için elzem olan örgütsel bir altyapı da gerekiyordu.

Elit Yunan filozofları uygarlığın kurucuları olduklarını iddia ediyorlardı. Sanki tarihsel bir buzdağının tepesine tünemişler gibi suyun altında kalan temellerini saklıyorlar, geçmişten aldıkları mirastan ve sayıları onlarınkini fazlasıyla aşan işçilere olan bağımlılıklarından söz etmiyorlardı. Batlamyus halkalı küresinin astronomiye hassasiyet kazandırmasıyla övünüyordu ama aygıtın kendisini yapan zanaatkarlardan hiç dem vurmuyordu. Teorik açıdan kendinden önce gelenleri yok sayan Batlamyus, yalnızca Yunanlı zanaat ustalarının becerilerinden bahsetmeyi atlamakla kalmamış, bu ustaların ilk olarak Mezopotamya ve Mısır'da ortaya çıkan eski tekniklere bağımlılıklarından da söz etmemişti.

Her ünlü Yunanlı kahramanın arkasında, bilimin kökenleri açısından bir o kadar hayati önem taşıyan ve neredeyse adından hiç söz edilmeyen meslektaşlar ve ulaklar vardır. Aristoteles kendi incelemelerini bizzat yapması açısından sıradışıydı, ama yürüttüğü ayrıntılı araştırmaların çoğunda arıcılara, çiftçilere ve at eğiticilerine sırtını dayamıştı - hayatta kalmak için kesin biyolojik bilgilere ihtiyaç duyan ve bugün bilimsel veri dediğimiz şeyleri ona sağlayan insanlara. Aristoteles isim vermemiş olsa da ara sıra onlardan açıkça söz etmiştir. Örneğin tecrübeli balıkçıların has kefalin çiftleşme alışkanlıkları hakkında son derece bilgili olduklarını, hatta dişileri yakalamak için nerelere yem olarak erkek kefal yerleştirmek (ya da tersi) gerektiğini bile bildiklerini anlatmıştır. Ama daha çok, belli ayrıntıları yöre uzmanlarından aldığının açıkça görüldüğü noktalarda bile gözlemleri tamamen kendisine aitmiş gibi göstermiştir.

Felsefe kahramanları ünlerini sadece zekalarına borçlu değildir; hakeza, büyük başarılar da ünlü olmayı garantilemez. Öldükten sonra olumlu bir üne sahip olmak için pek çok strateji geliştirilmiştir. Sağlam yöntemlerden biri, dramatik bir şekilde ölmektir. Sokrates arkasında yazılı bir metin bırakmamıştır ama baldıran otu içmesiyle hatırlanır; İskenderiyeli Hypatia matematiksel çalışmalarıyla değil kızgın kalabalığın elinde linç edildiği (iddia edildiği) için feministlerin ikonu haline gelmiştir. Fakat onu hangi kızgın kalabalığın ve neden linç ettiği hala bilinmemektedir. Söylentiye göre kuma çizdiği bir geometri şemasını bitirmeye uğraşırken öfkeli bir askerin kılıç darbeleriyle hayatını kaybeden Arşimet ise romantik bir filozof ölümüyle ölerek gelecek kuşaklar arasındaki yerini sağlama almıştır.

Kabul gören mitolojik anlatılara göre Arşimet, mezarını da önceden planlamıştı. Bu prestijli filozof pragmatik bir mucit olarak değil, yaratıcı bir matematikçi olarak nam salmak istiyordu; bu yüzden de anıtında vida ya da mancınık heykelindense, silindir içine konan bir küre ve ikisinin hacmini kıyaslayan bir matematik formülü olmasını istemişti. O sıralar ne biliminsanları ne de teknoloji uzmanları vardı ama aralarındaki hiyerarşik farkın temelleri çoktan atılmıştı.

Patricia Fara - Bilim


Bir sonraki bölüm hazırlandığında linki burada olacaktır




Bilgi Küpü

NTV - Bilgi Küpü

SONSUZLUĞUN YAPILARI

Evrenin daha erken aşamalarında ilk kimyasal elementler oluştu. Daha sonra yıldızlar, galaksiler ve hayret verici büyüklükte kozmik yapılar şekillenmeye başladı.

Büyük patlamadan birkaç dakika sonra protonlar ve nötronlar kaynaşarak hafif atom çekirdeklerine dönüştü. Yaklaşık 380 bin yıl sonra, atom çekirdekleri elektronlar kaparak atomlar oluşturmaya başladı. Böylece ilk kimyasal elementler ortaya çıktı: Hidrojen, helyum ve lityum. Radyasyon ve madde arasındaki karşılıklı etkinin azalmasıyla birlikte radyasyon serbestçe yayılabilir hale geldi; sonuçta evren saydamlaştı. Uzay daha da genişlerken, radyasyon dalgaları uzadı ve enerjileri azaldı. Bu karanlık çağlarda maddenin baskın biçimi gazdı; çünkü ışık saçan yıldızlar henüz yoktu.

Yapıların Oluşumu

Evrenin başlangıcında yapıların (yıldızlar, galaksiler, galaksi kümeleri ve süper kümeler) oluştuğu kesim, maddenin hafif aşırı yoğun olduğu bölgelerdi. Madde kendi kütleçekimi altında yığıştı ve ortaya çıkan yığınlar (yine kütleçekimi aracılığıyla) ilave materyaller çekti, şimdiki simülasyonların ve verilerin desteklediği soğuk madde senaryosu yapıların aşağıdan yukarıya doğru oluştuğunu öngörür: Yıldızlardan galaksilere, galaksi kümelerine ve süper kümelere.

Ancak bu süreçlerin ayrıntıları henüz kesin olarak açıklanamamıştır. Bilimciler büyük patlamadan doğan maddenin düzgün dağıldığını ve diğer şeylerin yanı sıra kara maddenin yığışmasına sıkışmanın yardımcı olduğunu varsaymaktadır. Kara maddenin niteliği henüz anlaşılmamıştır; çünkü görünmezdir ve ancak olağan madde biçimlerini etkileyen kütleçekimi kuvveti aracılığıyla gözlemlenebilir.

Evrende Mesafeler

Uzay boşluğunda ışık yaklaşık saniyede 300.000 km’lik bir hızla ilerler. Bir yılda yaklaşık 9.500 milyar km yol alır ve bu bir ışıkyılı olarak bilinir. Işıkyılı evrenin akıl almaz mesafeleri için kullanılan bir ölçüm birimidir. Güneş’e en yakın yıldız Dünya'ya 4,3 ışıkyılı uzaktadır.

Süper Kümeler ve Galaksi Bulutları

Galaksiler dış uzayda dengeli dağılmamıştır. Kütleçekimi kuvveti galaksi kümelerinin oluşmasını sağlar. Galaksi kümeleri de birleşerek süper küme olarak bilinen daha büyük yığınlara dönüşür. Erimleri 100 milyon ışıkyılını aşabilen bu süper kümeler binlerce galaksiyi kapsar.

Süper kümeler kütleçekimiyle birbirine bağlanır ve sabun kabarcığı zarlarına benzer lifler boyunca uzanır. Bu türden yapıların bilinen en büyük örneği 1989'da keşfedilen Büyük Duvar’dır. Burada 500 milyon ışıkyılı uzunluğunda, en az 200 milyon ışıkyılı genişliğinde ve 15 milyon ışıkyılı derinliğinde bir alana 2.000’den fazla galaksi dağılmıştır

Galaksiler

Galaksiler dönen devasa yıldız, gaz ve toz yığınlarıdır. Bu bileşenler arasında hatırı sayılır miktarda boş uzay vardır. Biçimleri genellikle eliptik ya da sarmaldır. Güneşimiz yaklaşık 100 milyar yıldızdan oluşan Samanyolu galaksisinin sarmal kolunda yer alır. Işığın Samanyolu galaksisini aşması 100 bin yılı alır, ikinci büyük galaksi Andromeda’dır. Onun ışığı 2 milyon yılı aşan bir süre yolculuk ederek Dünya'ya ulaşır. Birçok galaksi bir araya gelerek bir galaksi kümesi oluşturur.

Kozmik Arkaplan Radyasyonu

BÜTÜN EVREN kozmik arkaplan radyasyonuyla doludur. Bu genellikle büyük patlamadaki genişlemeden geriye kalan radyasyon olarak kabul edilir. Evrenin genişlemesinin bir sonucu olarak, bu radyasyonun dalga boyu uzamış ve enerjisi dağılmıştır. İlk aşamalarda evrenin ısısına denk düşen enerjisi günümüzde sadece 2,7 K'dir (Kelvin derecesi), yani mutlak sıfırın (-273,15°C) 2,7 derece üstündedir. Diğer bakımlardan radyasyon değişmemiştir. Radyasyon ve maddenin ilk başta yakın bağlantı içinde olmasından dolayı, kozmik arkaplan radyasyonunun büyük patlamadan kısa bir süre sonraki madde dağılımını yansıtıyor olması gerekir.

NTV - Bilgi Küpü


Bir sonraki bölüm hazırlandığında linki burada olacaktır.




BAY TANRI

Alan Lightman - Bay Tanrı

Bedenler ve Zihinler

Ama teyzemle eniştemin yeni yaratıkların nasıl görüneceklerine dair istekleri bir işe yaramadı. Çünkü bu gelişme de, yeni evrendeki diğer her şey gibi kendi deneme yanılma yöntemiyle ve dış müdahaleye gerek duymadan gerçekleşti.

Trilyon kere trilyon galaksinin milyarlarca gezegeninde düşünülebilecek her türden yaşam biçimi ortaya çıktı. Işıktan faydalanan yaratıklar gelişerek kimi upuzun, ince ve gezegenlerinin toprağına derinlemesine kök salan; kimi mini minnacık ve rengârenk, muazzam bitkilere dönüştüler. Kaba ve kabuklu, yumuşacık ve ipeksi, yapışkan, nemli, kuru, jelatinsi, keskin, yuvarlak, cömert ve açık ya da bir sırrı saklarcasına sımsıkı kapalıydılar. Bazıları karada, bazıları okyanuslardaydı. Bazıları rüzgârın etkisiyle savrulup havada geziniyordu. Hatta bazıları gezegenlerini hepten bırakıp uzaya sürükleniyor, hammaddelerini yıldız tozlarında buluyorlardı. Kimi kapkalın kabuklu ve sert, kimiyse birkaç molekül genişliğinde, neredeyse görünmezdi. Çoğu bitki, genelde kendi kendine hareketten yoksundu. Ama hepsi kendilerine, merkez yıldızlarına dönük duracak ortam ve konumlar buldu. Moleküler mekanizmaları; gün ışığı, su ve karbondioksiti şekere çeviriyordu ve bu şekerler sayesinde yaşıyorlardı.

Oksijen kullanan yaratıklar, gelişkin metabolizmaları ve yetenekleriyle çok daha karmaşık yapılıydı. Daha fazla karmaşık organları vardı. Hareket ediyor, bir yerden diğerine gidiyorlardı. Kımıldanıyor ve soluyorlardı. Yiyorlardı. Çevrelerini değiştiriyorlardı. Bu hayvanların büyük kısmı doğdukları okyanuslarda kalıp, bedenlerini suda asgari sürtünmeyle hareket edecek biçimde geliştiriyor, pürüzsüz yüzeylerini kasıp bükerek ilerliyorlardı. Kimilerinin tüylü uzuvları çıktı ve bunları çırparak yerçekimine karşı koymaya yetecek güç ürettiler. Bu tüylü yaratıklar atmosferlerinde zarif eğriler çizerek uçuyor, süzülüyorlardı. Oksijen tüketen bu hayvanlardan birkaçında, hafif gazları tutarak havada kalma sağlayan keseler ortaya çıktı. Sıvı ve gaz püskürterek uçuyorlardı. Karaya çıkan yaratıklar, çeşitli kasılma hareketleriyle kullandıkları iki veya daha fazla, kiminde yüzü aşkın uzuv edindi.

Dış uyaranlara yanıt amacıyla çeşitli algı aygıtları geliştirdiler: elektromanyetik, akustik ve titreşimsel, termal ve moleküler duyargalar Işığa, mekanik baskıya yahut belli moleküllere duyarlı bazı özel hücreler; tuhaf biçimli uzuvların, çıkıntıların yahut et topaklarının içlerine yerleştiler. Bazı yıldız sistemlerinde gelişkin yaratıklar bir ya da iki elektromanyetik duyarga geliştirdiler. Bunlar genellikle bedenlerinin en üst kısımlarındaydı. Kimilerindeyse düzinelerce gelişti ve tüm uzuvlara dağıldı. Hayvanların bazıları manyetik alanlara, bazıları kızılötesi ışınımına aşırı hassasiyet geliştirirken, kimileri titreşime hassaslaşarak hafif düzensizlikleri armonik parçalara dağıtarak çevrelerinin yapısını, haritasını çıkarma yetisi kazandı.

Anatomiler de diğer her şey gibi çeşitliydi. Şekerleri, yağları ve diğer enerji kaynaklarını işleyen, sıvı ve gaz dolaşımını sağlayan, atık boşaltan, iletişim için yüksek frekanslı ses üreten, kimyasal ve titreşimsel enerjiyi depolayan, yerçekimsel alanlarda dengeyi sağlayan organlar mevcuttu. Oksijen hayvanlarının yapılanmış kemikleri vardı. Kimi duyusal organlarla bezeli uzuvlara sahiptiler. Kıllı, kürklü, pullu ve silikon kaplıydılar. Daha sıcak iklimlerde yaşayanlarda ısının bedenden dışarı kolayca atılabilmesi için gözenekli, ince deriler gelişti. Soğuk iklimlerdekilerdeyse ısıyı tutmaya yarayan deri altı yağ topakları oluştu. Morötesi yıldızlara yakın gezegenlerdeki yaratıkların derileri kalınlaşıp metalikleşti. Düşük yerçekimli gezegenlerdeki hayvanlar irikıyım ve bıngıl bıngıl, yüksek yerçekimlilerdekilerse ufak ve sımsıkıydı.

Merkezi yıldızlarının yörüngesinde dönen milyarlarca gezegendeki milyarlarca ilkim döngüsü dahilinde, sayılamayacak kadar fazla ihtimal denendi. Hayvanların hayatta kalmalarını sağlayan yapısal özellikler nesilden nesle aktarılıyordu. İşe yaramayanlarsa, yaratıkların soyları ortamlarına üremelerine devam edecek kadar uyumu sağlayamadıklarından yok oluyordu. Oksijenli yaratıkların çoğu, erişkinlerde ikiye bölünüvermek yerine çiftleşiyor, kopyalayıcı moleküllerini birleştirerek ortaya kendilerinden yeni ve küçük bir parça çıkarıyorlardı. Kimi gezegenlerdeki yaratıklar üçlü veya dörtlü çiftleşmeler uyguluyordu. Bu türlerdeki çiftleşmeler tuhaf bedensel çabalar gerektirmekle birlikte muazzam çeşitlilikte soy malzemesi üretiyordu.

Ve beyinler! Tam kuşkulandığım gibi, koordinasyon ve kontrol hücreleri kütleleri müthiş ölçülerde evrimleşmiş, gayet karmaşık elektriksel faaliyet şebekeleri oluşturmuşlardı. Bu beyinlerden bazılarında her biri binlercesine bağlanan trilyona yakın hücre vardı. Bu tip beyinlere sahip yaratıklar zamanla ortamlarını değiştirmeye başladılar. Kendi tasarladıkları yeni nesne ve cansız yapılar yaptılar. Suyolları. Aletler. Makineler. Şehirler. Elektromanyetik radyasyon içine bilgi kodlama ya da bilgiyi silikon temelli moleküllere ve kuantum salkımlarına depolama gibi ileri iletişim yöntemleri geliştirdiler. Merkezi yıldızlarından ve yakınlarından geçen kuyruklu yıldızlardan enerji çekmenin yollarını buldular. Matematiği keşfettiler. Deneyler yaptılar. Bedenlerinin algılayamadıklarını algılayan aygıtlar yaptılar. Maddi evrene dair kuramlar geliştirdiler. Evrene egemen yasa ve ilkelerin pek çoğunu, benim ilke ve yasalarımı keşfettiler. Basit atom ve molekül birikintileri yasalarımı keşfediyordu! Hele yaptıkları müzik! Zihnimde yarattığıma eşit güzellikteki müziği telleri titreşen, hava akımlı ve sıvı kompresyonlu maddesel aletlerle ürettiler! Bir yıldız sisteminden diğerine müziklerini duyduğumda, bu zihinlerin, tıpkı Deva Eniştemin dediği gibi, evrenin güzelliğine katkı yaptıklarını kavradım. Kendilerinin farkındaydılar, evet. Düşünüyorlardı, evet. Ama düşünmekten fazlası söz konusuydu. Hissediyorlardı. Kendilerinin galaksiler ve yıldızlarla bağlantılarını hissediyorlardı. Varoluşlarının güzelliğini ve derinliğini kavrıyor ve bu kavrayışı müzikal armoni ve ritimlerle ifade ediyorlardı. Resimlerle. Metaforlar ve sözcüklerle. Dansla. Ortak yaşamsal aktarımla. Bedenlerinin ötesinde hayal ediyorlardı evreni. Hayal kuruyorlardı. Ama her şeyin nerede başladığını hayal edemiyor, akıllarında canlandıramıyorlardı. Tüm zekalarına rağmen hayal güçlerinin sınırı vardı. Özlerinden olmayanı bilemezlerdi. Boşluğu bilemezlerdi. Ama bunların gizemini hisseder görünüyorlardı ve bu gizem içlerini gıdıklıyor, kafalarını açıyordu.

Zaman. Zaman titredi ve döndü ve açıldı. Zaman gerildi ve genişledi ve sıkıştı ve eriyip dağıldı. Zaman konusunda yanılmıştım. Atom tikleriyle ölçülüp bölünebilmesine rağmen, artık başka zihinler de bulunduğundan, zaman kendi başına hareket etmiyordu. Daha doğrusu, kendi başına hareket etse bile, hareketi yalnızca nasıl gözlemlendiğine bağlıydı. Kısmen algıydı zaman. Kısmen zihindeki bir şeydi. Tıpkı olaylar gibi. Evrenin başlangıcından bu yana yaklaşık 1033 hidrojen saati tiki geçmişti. Yıldızlar doğmuştu. Yıldızlar yaşlanmış, ardından ya patlamış ya da sönüp soğuk küle dönüşmüşlerdi. Galaksiler çarpışmıştı. Canlı hücreler oluşmuştu. Ardından zihinler. Çöllerde şehirler yükselmişti. Sonra çökmüştü şehirler. Uygarlıklar yeşerip solmuştu. Ardından yenileri çıkmıştı ortaya. Hiçbir şey sürmüyor, kalıcı olmuyordu. Canlı yaratıklar, zihin sahibi yaratıklar en geçicileriydi. Gelip gittiler, gelip gittiler, her biri bir nefes kısalığında milyar kere milyar yaşam son buldu. Atomlar özel düzenlerde birleşip çok değerli yaşamı kuruyor, bir süre bir arada tutunuyor, ardından dağılıp cansız maddeye dönüyordu.

Atomdan atoma yaşam, Alem-104729da ender rastlanan bir şeye dönüştü. Evrendeki kütlenin sadece yüzde birinin milyarda birinin milyonda birinde kaldı.

Alan Lightman - Bay Tanrı


Bir sonraki bölüm hazırlandığında linki burada olacaktır.




Başarısız Hipotez Tanrı

Victor J. Stenger - Başarısız Hipotez Tanrı

GÖZ

Şimdi, Paley'den bu yana yaratılışçıların sıklıkla kullandığı insan gözü örneğine bakalım. Esas olarak çağdaş bir evrimci biliminsanının Paley'ye yanıtı olan Kör Saatçi adlı kitabında zoolog Richard Dawkins'in belirttiği gibi, göz tüm omurgalılarda tersine tellenmiştir; her ışık toplayıcının teli ters yönde, ışığa en yakın yerden çıkar, ağtabakanın yüzeyinden geçer, ağtabaka üstünde "kör nokta" dediğimiz deliğe girer ve burada görme siniriyle birleşir. Ahtapot ve mürekkep balıkları gibi diğer hayvanlarda ise gözler daha "mantıklı" olarak tellenmiştir.

Bu durum sıklıkla açık bir "kötü tasarım" örneği olarak kullanılır. Ancak biyolog (ve koyu Katolik) Kenneth Miller, bu düzenlenmenin gayet iyi işlediğinden hareketle bunun adil bir betimleme olmadığını düşünür. O omurgalılarda gözün nasıl evrim geçirdiğini güzelce göstermiştir. Gözün retinası, beynin tedrici olarak ışık hassasiyeti geliştiren dış katmanının bir modifikasyonu olarak evrimleşmiştir. Göz ne iyi ne de kötü tasarlanmıştır. Tasarlanmamıştır çünkü.

Gözün evrim boyunca bağımsız olarak en az kırk kez gelişmiş olması yaşamsal önemini açıkça ortaya koyar. Hepsi genetik ve moleküler seviyede benzerlik göstermekle birlikte sinirbilimi ışığın toplanması ve odaklanması sorunu için sekiz ayrı çözüm belirlemiştir. Fizik ve kimya aynıdır; fotonları algılamanın birkaç yolu vardır. Ama karmaşık sistemlerin evriminde şans ve yerel çevrenin oynadığı önemli rol yüzünden, evrimin izin verdiği çeşitli yolların tesadüfi örneklenmesiyle sorunun farklı çözümleri ortaya çıkmıştır. Kısacası gözlerin yapıları, eğer tümüyle maddi ve zihinden yoksun süreçler (şans artı doğal seçilim) yoluyla gelişselerdi görünmelerinin bekleneceği gibi görünmektedir - çünkü bu süreçler mümkün hayatta kalma çözümleri uzayını araştırırlar.

Victor J. Stenger - Başarısız Hipotez Tanrı


Bir sonraki bölüm hazırlandığında linki burada olacaktır






BOLLINI GEÇİDİ

Jorge Luis Borges - Atlas

BOLLINI GEÇİDİ

Altıpatların, tüfeğin, akıl sır ermez atom silahlarının, koca dünya savaşlarının, Vietnam ve Lübnan'daki çatışmaların çağında yaşayan bizler, Rivadavia Hastanesi'nin birkaç adım ilerisindeki bu yerde 1890'larda meydana gelmiş alçakgönüllü, gizli dövüşlerin olsa olsa özlemini duyabiliriz. Gömütlüğün arka tarafıyla hapishanenin sarı duvarları arasında kalan bu alana bir zamanlar Tierra del Fuego derlermiş. Söylenenlere bakılırsa, kenar mahalle sakinleri, bıçak dövüşleri ve düellolar için bu kestirme yolu, Bollini geçitini seçerlermiş. Kimbilir, belki tek bir bıçak dövüşü vardı da, sonradan dilden dile çoğaldı. Bıçakların çelik ağızlarının gidip gelişlerini ağzının suyu akarak seyreden birkaç meraklı hafiyeyi saymazsak, bu dövüşün tanığı bile olmamıştır belki de. Sol kolun üzerine atılmış bir panço, kalkan yerine geçmiştir. Bıçağın ucu, hasının karnını ya da göğsünü aramıştır. Bıçak sallayanlar bu işin ustasıysa, dövüş epeyce uzamıştır.

Her neyse, ama akşam karanlığında bu evin içinde, yüksek tavanların altında olmak ve dışarıdaki alçak tavanlı evlerin, bu çorak mitologyanın uydurukluğu su götürmez gölgelerinden geçilmeyen, çoktan yitip gitmiş ucuz meskenlerinin anıları arasında hala durduğunu bilmek, insana doygunluk veriyor.

Jorge Luis Borges - Atlas


Bir sonraki bölüm hazırlandığında linki burada olacaktır.

Ateizmi Anlamak

Aydın Türk - Ateizmi Anlamak

Evrende hassas bir denge vardır. Güneş’in Dünya’dan mesafesi, Planck sabitinin değeri ve pek çok başka şey sanki özel olarak tasarlanmış gibidir. Tüm bunlar evrenin ardında bir zeka olduğunu göstermiyor mu?

Evren’in o derece hassas bir dengede olduğu doğru değildir. Daha doğrusu, o dengeler, kendilerinin oluşması için bir ayar yapıldığının göstergesi değildir. Herhangi bir süreç, mevcut doğa yasalarına göre eninde sonunda belli bir denge durumu oluşturur. Kuralları değiştirip, sistemi tekrar kendi haline bıraktığınızda, bu sefer başka bir denge durumu oluşur. Yeni kurallara, yeni duruma göre. Belli bir denge durumuna ve o duruma uygun olarak meydana gelmiş oluşumlara bakarak, bunun altında tasarım aramak, meseleyi tersinden görmektir. Burnumuz gözlük takmak için mi yaratılmıştır, yoksa burnumuzun şekline göre gözlük diye bir şeyi biz mi icat ettik? Atomlar bir arada kalabilsin ve bildiğimiz gerçeklik oluşabilsin diye mi Planck sabiti o değerdedir, yoksa Planck sabiti o değerde olduğu için mi atomlar bildiğimiz gibidir ve gerçeklik böyledir? Dünya’da yaşam olsun diye mi Dünya’nın Güneş’ten uzaklığı bildiğimiz mesafededir, yoksa Dünya’nın Güneş’ten uzaklığı bildiğimiz mesafede olduğu için mi Dünya’da yaşamın olması mümkün olmuştur? (Nitekim başka mesafelerde gezegenler var ve onlarda yaşam yok).

İnançlıların bu mantığı çok ilginç bir kendini kandırma örneğidir. Meseleyi tepetaklak eder, tersinden görürler. Fok balıklarının derilerinin altında o kadar kalın bir yağ tabakası olmasını, üşümesinler diye öyle yaratılmalarına bağlayan bir açıklamadır bu. Yaşadıkları fiziksel ortama evrimsel adaptasyon yaptıkları için bu yapıya kavuştuklarını (çünkü başka türlü olanların o ortamda barınamayıp öleceğini) görmez bu mantık. Aradaki uyuma bakıp, sonuca göre sebep üretir. Komplo teorilerini üreten mantık da benzer bir mantıktır. Şartlanmış zihinde, olayların böyle tersinden görülmesi çok yaygın bir bakış açısıdır. Bunları destekleyen (desteklediği iddia edilen) olasılık hesaplarını da yine önyargılı ve yanlı yaparlar. Gökten düşen bir tek yağmur damlasının beni ıslatma olasılığı, sıfır denecek kadar düşüktür. Eğer gökten düşecek her yağmur damlası için bu hesabı tekrarlarsam, her damlanın beni ıslatma ihtimali sıfır çıkar. Tüm bu olasılıkları toplayıp, bu damlaların beni ıslatma ihtimali sıfır olur dersem, o zaman herhangi bir yağmurda ıslanma ihtimalimin hiç olmadığı sonucu çıkar ortaya. Peki kim buna güvenerek sağanak yağan yağmurda şemsiyesiz çıkar? Ve kim sağanak bir yağmurda ıslanmadan eve dönebilir? Burada problem nerededir? Burada problem, olasılık hesabının yapılış şeklindedir. DNA’nın oluşumu olsun, hayatın meydana çıkışı vs olsun, olasılığının çok düşük olduğunu iddia ettikleri durumların çoğunda, yaratılışçı kesim bu tür yanlışlar yaparlar hesaplarda.

Aydın Türk - Ateizmi Anlamak


Bir sonraki bölüm hazırlandığında linki burada olacaktır




Aşkta Kaybeden Büyük Filozoflar

Andrew Shaffer - Aşkta Kaybeden Büyük Filozoflar

NİCOLAS CHAMFORT (1741-1794)

“Bu dünya yüreği ya incitir ya da taşlaştırır."

Sebastien Roch Nicolas’ın Paris’teki okulunun müdürü kendisine rahip olmasını tavsiye etti. Nicolas’ın alaylı cevabı şöyleydi: “Asla rahip olmayacağım. Uykuya, felsefeye, kadınlara ve şan şöhrete çok düşkünüm.”

Nicolas 10’lu yaşlarının sonu ile 20’li yaşlarının başında oyun yazarı olarak öne çıktı. Köylü geçmişini gizlemek için ismini “Nicolas Chamfort” olarak değiştirdi ve harika çocuk rolünü oynayabilmek için yaşını iki yaş küçülttü. Arzulu ve çekici Chamfort, güzel aktrislerin ve soylu kadınların yataklarını şenlendirir oldu. Belinin kuvveti “Herkül” lakabını kazanmasını sağladı.* Bir süre uykuyla, felsefeyle, kadınla ve şan şöhretle dolu rüyasının tadını çıkardı. Sonra 25 yaşında her şeyini kaybetti.

Ne olduğu bilinmeyen muhtemelen zührevi bir hastalığa yakalandı. Hastalık okumasına, yazmasına hatta uzun süre yürümesine bile engel oldu. Gizemli hastalık sinir sisteminden sindirim sistemine bedeninin tamamına yayıldı. Nihayet iyileştiğinde kasabalıların dilinden düşmeyen eğlenceli, kendine güvenen erkekten geriye hiçbir şey kalmamıştı. Küllerinden yeniden doğan Chamfort artık nefesinden alevler fışkıran bir kötümserdi. *

* En büyük zaferi kırk beş yaşındaki dansçı Bayan Guimard’ı elde etmesi oldu. Eğer dönemin polis raporlarından birisi doğruyu söylüyorsa Bayan Guimard “dünyanın en güzel göğüslerine” sahipti.

Davranışlarındaki bu değişimin nedeni gayet açıktı. Hastalık güzel yüzünde kalıcı hasar bırakmış, daha da kötüsü organsal bölgesini bozmuştu. Bu, daha önce fiziksel ilişkilerine bu kadar anlam atfeden biri için büyük yıkımdı. Olanlar Chamfort’u önceki hayatı hakkında düşünmeye zorladı. Bulduğu şey hiç hoşuna gitmedi: “Gençlik ateşiyle birlikte gelen yanılsama ve tutkular yok olduğu an ortaya çıkan şey genelde acıdır; ancak bazen bizi kandıran bu sahte cazibeden nefret ederiz.”

Yaşamının bu aşamasına kadar aşk “bedenlerin temasından” öte bir şey değildi. Hastalık yüreğini bir tür sürgüne gönderdi. Nihayet gerçek aşkın derinliklerinde gezinme şansını elde edene kadar 15 yıl geçmesi gerekti. Bu kadın 53 yaşındaki dul Marthe Buffon idi.

Chamfort sonradan aşkları hakkında şöyle yazıyordu: “(Aramızda) aşktan daha öte ve daha iyi bir şey oldu. Çünkü fikir düzeyinde, duygu ve davranış düzeyinde de mutlak bir birleşme yaşadık.” Maalesef bozulmuş uzvu muhtemel cinsel birlikteliklerine izin vermiyordu. 1872’de bir köye taşındılar ve birlikte gerçek mutluluğu yakaladılar. Yazar arkadaşları Noel Aubin’e göre Chamfort, Buffon’u “bir metresi severcesine tutkuyla, annesini severcesine şefkatle” sevdi.

Köye taşındıktan sadece altı ay sonra hastalanan Buffon sevgilisinin kollarında hayatını kaybetti. Mutluluğu bir kez daha sekteye uğrayan Chamfort tekrar Paris’e döndü.

Son kurşununu 22 yaşında bir dansçı olan Julie Careau ile birlikte olmak için kullandı. Julie bu girişimi şöyle anlatıyordu: “Chamfort, o yönde hiçbir çabam olmamasına rağmen benden kaptığı müthiş bir aşk hummasıyla yanıp tutuşuyordu.” Reddedilen Chamfort aşk meşk işlerinden elini ayağını çekti ve yaşamının geri kalan 10 yılını tamamen çalışmalarına adadı.
1793’te çeşitli devlet memurları hakkında alaycı yorumlar yaptığı için hapis cezasına çarptırılınca intihar etmeye kalkıştı.* “Yaşamak, sekiz saatlik uykunun hafiflettiği 16 saatlik bir acıdır. Ama uyku geçici bir çözüm, gerçek çözüm sadece ölümdür.”

* İntihar girişimi oldukça başarısızdı, önce kendini yüzünden vurdu ve burnuyla çenesinin bir kısmının parçalanmasına neden oldu. Sonra da kendini mektup açacağı ile boynundan ve göğsünden bıçakladı. Vücudunda açtığı 22 yaranın neden olduğu kan gölünde bilinçsizce yatarken bulundu. Beş ay acılar içinde yaşadı ve en sonunda enfeksiyon kaptığı yaralarından dolayı hayata gözlerini yumdu.

KENDİ SÖZLERİYLE

140 karakteri geçme

Aforizmalar insanın kişisel deneyimlerinden çıkardığı kısa ve kinik nükteli sözlerdir. Nicolas Chamfort 17. ve 18. yüzyıl sanat formunun tartışmasız efendisiydi. İşte sanatından bazı sıradışı örnekler:

• Kişi bir kadını sevmekle onu anlamak arasında bir tercih yapmalı, ikisinin ortası yoktur.

• Aşk salgın hastalıklara benzer; ne kadar çok korkarsanız yakalanma ihtimaliniz o kadar artar.

• Evlilik, dumanın alevi takip etmesi gibi aşkı takip eder.

• Aşk evlilikten daha çok haz verir. Tıpkı aşk romanlarının tarih kitaplarından daha fazla haz vermesi gibi.

Andrew Shaffer - Aşkta Kaybeden Büyük Filozoflar


Bir sonraki bölüm hazırlandığında linki burada olacaktır




 
SUPPORT / DESTEK : ATLAS
Copyright © 2014 ATLASİZM