EN SON YAYINLAR

Evrim

Francisco J. Ayala - Evrim

Kullanım Kılavuzu

Fransisco J. Ayala

Francisco J. Ayala, Irvine, California Üniversitesi'nde Biyoloji ve Felsefe Profesörüdür. Ulusal Bilim Akademisi (NAS / National Academy of Science) üyesi olan Ayala, 200l yılı Ulusal Bilim Madalyası'nın sahibidir ve 2008 yılında NAS ve Tıp Enstitüsü (Institute of Medicine) tarafından ortaklaşa yayımlanan Science, Evolution, and Creationism'in (Bilim, Evrim ve Yaratılışçılık) Yazım Komitesi Başkanı olarak görev yapmıştır.

Ayata, Darwin'in Bilime ve Dine Hediyesi ve Ben Bir Maymun muyum? da dahil olmak üzere, bilim ve dinin kesişimi konusunda bir çok kitap ve makale yazmıştır. Ayata, hayatın ruhani boyutunun ortaya koyulmasına sağladığı katkıdan ötürü kendisine layık görülen 2010 yılı Templeton Ödülü gibi birçok onursal derece ve ödülün sahibidir.

İÇİNDEKİLER

GİRİŞ
EVRİM NEDİR?
Biyolojinin birleştirici-merkezi kavramı
DARWİN HAKLI MIYDI?
Evrim bir olgudur
DOGAL SEÇİLİM NEDİR?
Tasarımcısız tasarım
EN U YGUN OLANIN HAYATIA KALMASI NEDİR?
Evrimci sentez
EVRİM RASTGELE BİR SÜREÇ MİDİR?
Şans ve zorunluluk
TÜR NEDİR?
Ayrılığın korunması
KROMOZOMLAR, GENLER VE DNA NEDİR?
Çifte sarmal
GENLER NASIL OLUR DA BEDENLER OLUŞTURUR?
Yumurtadan yetişkine, beyinden zihne
MOLEKÜLER EVRİM NEDİR?
Moleküler saat
HAYAT NASIL BAŞLADI?
Bir yumurta mı tavuktan tavuk mu yumurtadan sorusu
HAYAT AGACI NEDİR?
LUCA: Son evrensel ortak ata
BEN GERÇEKTEN MAYMUN MUYUM?
Biyolojiden kültüre
FOSİL KAYITLARI BİZE NE SÖYLER?
Yeryüzünde hayat, gezegenimizin tarihinin büyük bölümü boyunca var olmuştur
KAYIP HALKA NEDİR?
İnsan ataların hikayesi
ZEKA KALITIMLA Ml MİRAS ALINIR?
Bireysel zeka sadece kısmen genlere dayanır
İNSANLAR EVRİLMEYE DEVAM EDECEK Mi?
Biyolojik ve kültürel evrim
KENDİ KENDİMİ KLONLAYABİLİR MİYİM?
Genler kopyalanabilir, insanlar değil
AHLAK NEREDEN GELİYOR?
Biyolojiye karşı kültür
DİL SADECE iNSANA ÖZGÜ BİR ÖZELLİK MİDİR?
İnsanlar konuşur; karıncalar ve arılar iletişim kurar
YARATILIŞÇILIK DOGRU MUDUR?
Bilim ve dinin çelişmesi gerekmez
SÖZLÜK

GİRİŞ

Önde gelen evrimcilerden Theodosius Dohzhansky, 1973 yılında sarf ettiği meşhur sözünde, “Biyolojide hiçbir şey, evrimden başka bir şeyin ışığında anlam ifade etmez," demişti. Gerçekten de biyolojik evrim, modern biyolojinin merkezi önemdeki örgütleyici ilkesidir. Evrim, Dünya üzerinde neden bu kadar farklı tipte organizma olduğu sorusuna bilimsel bir açıklama getirir, bu organizmaların hem görünümlerindeki hem de genetik yapı ve fizyolojilerindeki benzerlik ve farklılıkların bir değerlendirmesini sunar. Dünya üzerindeki insanların kökenini açıklar ve türümüzün başka canlılarla olan biyolojik bağlantılarını gözler önüne serer. Sürekli evrilen bakteriler, virüsler ve başka patojenik organizmalara dair bir anlayış ortaya koyar ve kendimizi bunların neden olduğu hastalıklara karşı korumamız için etkili ve yeni yollar geliştirmemizi sağlar.

Evrim bilgisi tarım ve tıpta gelişmeleri mümkün kılmış ve biyoloji dışında başka birçok alana uygulanmıştır; örneğin, yazılım mühendisliğinde, genetik algoritmalarla evrimsel süreçlerin taklit edilmeye çalışılmasında ve kimyada, özel işlevleri olan yeni moleküller geliştirmede doğal seçilim ilkelerinin kullanılmasında.

Charles Darwin, haklı olarak evrim kuramının kurucusu olarak tanınır. Darwin, 1859'da yayınlanan On The Origin of Species'de (Türlerin Kökeni), organizmaların evrildiğini gösteren kanıtları ortaya koymuştu. Ama ondan da önemlisi, doğal seçilimi, yani organizmaların "tasarım"ını ve çeşitliliklerini açıklayan süreci keşfetmişti. Darwin'in Origin of Species'i her şeyden önce, organizmaların uyarlanmalarının bilimsel olarak nasıl açıklanacağı sorununu çözme yönünde süreklilik gösteren bir çabaydı. Darwin, organizmaların tasarımını (karmaşıklıklarını, çeşitliliklerini ve muhteşem düzeneklerini) doğal süreçlerin sonucu olarak açıklar.

Darwin ve on dokuzuncu yüzyıldaki başka biyologlar, canlı organizmaların karşılaştırmalı olarak incelenmesinde, canlıların coğrafi dağılımlarında ve nesli tükenmiş organizmaların fosilleşmiş kalıntılarında, biyolojik evrime dair inandırıcı kanıtlar bulmuşlardı. Darwin'in zamanından beri, bu kaynaklardan gelen kanıtlar daha güçlü ve daha kapsamlı bir hal almış, son dönemde ortaya çıkan biyolojik disiplinler (genetik, biyokimya, ekoloji, hayvan davranışları etoloji, nörobiyoloji ve özellikle de moleküler biyoloji) çok güçlü ek kanıtlar sağlamış ve kuramı ayrıntılı olarak doğrulamıştır. Bu doğrultuda, evrimciler artık, evrim olgusunu destekleyecek kanıtlar elde etme çabasında değildir. Evrimci araştırma bugünlerde daha çok, evrim sürecinin nasıl meydana geldiğini daha fazla ve daha ayrıntılı olarak anlama çabası içindedir.

Evrim kuramı birçok kişi tarafından tartışmalı bir kuram olarak görülür. Ben bu algıyı şaşırtıcı buluyorum. İnsanlar da dahil olmak üzere organizmaların, onlardan çok farklı olan atalardan evrilmiş oldukları su götürmezdir. Bilim insanları organizmaların evrimini, Dünya'nın Güneş'in etrafında dönmesi, galaksilerin genişlemesi, atom kuramı ya da genetik biyolojik kalıtım kuramı gibi gayet iyi doğrulanmış bilimsel kuramları kabul ettikleri kadar büyük bir güvenle kabul ediyorlar.

Türlerin Kökeni'nin yayınlanmasından yaklaşık olarak yüz yıl sonra, yirminci yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkmış bilimsel bir disiplin olan moleküler biyoloji , "evrensel hayat ağacı"nı, yani bütün canlı organizmaların atası olan ilk hayat biçimlerinden bugün Dünya üzerinde bulunan her türe uzanan sürekliliği yeniden inşa etmeyi mümkün kılmıştır. Canlı organizmaların DNA dizilimlerinde şifrelenmiş olan neredeyse sınırsız bilgi, evrimcilerin, bugünkü organizmalara uzanan bütün evrimsel ilişkileri ayrıntılı olarak yeniden inşa etmesini mümkün kılar.

Evrim, evrimi öğrenmek isteyenlerin genellikle yönelttiği yirmi soru hakkında kapsamlı düşünümler sunuyor. Bu sorular, evrim kuramı açısından en önemli sorular arasında yer alır, ne var ki başka birçok soru zorunluluk yüzünden ele alınmamıştır. Uzmanlara değil, uzman bilgisine sahip olmayan ama ilgili ve zeki olduğu varsayılan genel okura hitap ediyor olsa da, burada sunulan bilgiler doğru ve yeri geldiğinde de derinliklidir.

Francisco J. Ayala - Evrim

Bir sonraki bölüm hazırlandığında linki burada olacaktır.













Bilim Kurguları

Gerard't Hooft - Bilim Kurguları

Altıncı Bölüm

ROBOTLAR

Yapay zeka hakkında düşünen herkes, robotları gözünde canlandırır. Bilimkurguya göre, bunlar insanlara benzeyen, tıpkı bizim gibi yürüyen ve konuşan makinelerdir. Fakat aslında ihtiyaç duyduğumuz şey, bize benzemeyen makinelerdir; insanlar için tehlikeli veya konforsuz ortamlarda çalışabilecek makinelere ihtiyaç duyarız. Bunların uzaktan kontrol edilebilmesi gerekir, bu nedenle optik detektörler barındıran küçük yuvarlak konteynerler içinde kendi zekalarını taşımaları gerekmeyecektir.

Robotlar, uzunca bir süredir çeşitli formlarda mevcuttur. Gerçek bir zekaya sahip değildirler, çünkü bunu üretmek yeteneklerimizin çok ötesindedir. Bu nedenle uzaktan kontrol edilirler veya belirli görevleri yerine getirmek üzere önceden programlanırlar. En harikulade örnekler, evrenin uzak diyarlarını keşfetmekte olan insansız uzay araçlarıdır. Dünyadan yönetilen motorize araçlar, Mars'ın yüzeyinde hareket edebilmektedir. Peki, bunun sınırları nerededir?

Bu alanda birçok gelişme halen mümkündür. Bilgisayarların boyutları küçüldükçe, robotlar da küçülecektir ve çeşitli basit görevler için geliştirilen uygulamaları çeşitlilik kazanacaktır. Elektrik süpürgesi robotunu düşünün. Geçenlerde gördüğüm bir elektrik süpürgesi robotu, görevini çok kötü bir şekilde yerine getiriyordu. Ulaşılması zor köşeleri temizleyemiyordu ve temizlemesi gereken zeminin yerleşimini hiçbir şekilde anlamıyordu. Görevini uygun biçimde yerine getirebilmesi için evdeki daha büyük bir bilgisayara kablosuz bağlantıya ihtiyaç duyar ve köşe bucağa ulaşabilmesi için çeşitli eklentilerle donatılması gerekir. Haznesini kendi kendine boşaltması ve gerektiğinde bataryasını doldurması gerekir. Daha da iyisi, ona ne yapması gerektiğini ve istenilen şeyi bir kerede nasıl yapabileceğini anlatabilmek gerekir. Bir de görevini sessizce gerçekleştirirse, evin sakinleri bu tür bir robota sahip olmaktan kesinlikle mutluluk duyacaktır.

Daha önemli uygulamalar tahayyül edilebilir. Günümüzde, televizyon, su veya gaz bağlantılarını döşemek veya tamir etmek ya da kanalizasyon borularına ulaşmak için yolların kazılması gerekmektedir. Sadece bağlantının başında ve sonunda yüzeye çıkmaları gerekeceği için bu işte küçük robotlar kullanmak çok daha ucuz olurdu. Bu gelişme, toplumun finans kaynaklarında gerçek bir fark yaratabilir, çünkü iletişim için fiberglas kabloları döşemek veya malların aktarılması için bilgisayarlı ağlar oluşturmak gibi, yer altı bağlantılarına duyulan ihtiyaç, özellikle de ucuz bir şekilde karşılanabilirse zaman içerisinde artacaktır.

Yeraltını kazan robotlar, işlerini iyi ve ekonomik şekilde yapabilirse, metro hatları gibi daha büyük tüneller açılması düşünülebilir. Ülkem Hollanda'da, hiçbir şekilde sağlam bir zemin sunmayan yumuşak toprak ve kumla uğraşmak zorunda olduğumuz için, tünellerin her zaman yukarıdan kazılması gerekmiştir, aksi takdirde tüneller göçebilir. İçini çimentoyla doldurduğumuz iskelete benzer bir yapıyı, küçük bir robotla kazmanın mümkün olup olmadığını merak etmiştim. Büyük bir tünel için güçlü bir kapsül oluşturulur ve tünel çökme tehlikesi olmadan kazılabilir. Fakat ben bu fikirden uzaklaştım, çünkü erişim ve atıkların tasfiyesiyle ilgili aşılmaz problemler öngördüm. Bu arada, kazma işlemini gerçekleştiren robotlar gittikçe daha zeki hale geliyor ve zeminin üzerindeki insanlar, tünellerin inşasını artık dert etmeyecek. Altyapıda da bir artış öngörüyorum: karayolları, otoparklar, malların nakliyesi ve daha bir sürü şey yeraltında gerçekleştirilebilir. Gerçekten de Amsterdam şehri tamamen yeraltında ikinci bir şehir oluşturma ve eski şehrin altına otoyollar, otoparklar, mağazalar vs yapma fikrini gündeme almıştır.

Gelecek, insansız uçaklar veya "uzaktan kumandalı uçaklar" için de parlak görünüyor. Bu tür uçan robotlar zaten mevcut ve çoğunlukla kameralarla donatılmış halde. Bu robotlar sık sık deneniyor ve şimdilik çoğunlukla askeri amaçlara kullanılıyor ama eylem alanı şu anda sınırlı. Önemli bir fizik kuralı, daha küçük organizmaların büyüklere oranla çok daha kolay uçabildiğini söyler. Bu, canlı organizmalarda çok net görülebilir: Küçük hayvanlar, yerden havalanırken çok daha az sorun yaşar. Bu nedenle, minyatürleşme sağlandıktan sonra, bir sürü küçük uçan robot görebiliriz.

Hiç yazmadığım bilimkurgu öykülerimin birinde, bu uçan robotlar çocukların popüler oyuncaklarına dönüşüyordu. Kameralarla donatılmış robotlar, her yere gidebilir ve kişisel mahremiyet için bir engel ve tehdide dönüşebilir. Bu, can sıkıcı röntgencileri duş kabinlerinden ve soyunma odalarından uzak tutan her türlü tespit cihazına da daha çok talep duyulmasını da beraberinde getirir. Hiç problem değil, çünkü bu küçük tespit cihazları çok düşük fiyata satın alınabilecektir.

Nanoelektroniğin ve mikroskopla görülemeyecek kadar küçük boyutları gösterebilen çeşitli cihazların gelişmesiyle birlikte, robotlar çok küçük hale gelebilir. Feynman, ünlü konferansında bu konuya da değinmiştir. Bu küçük robotlar, tıp bilimlerinde bilhassa önemli hale gelecektir. Cerrahlar, ameliyat yapmak için hastanın bedenini açmak zorunda kalmayacaktır. Bunun yerine, hastanın kan dolaşımına bir veya birkaç robot enjekte edecektir. Arterler ve bağırsaklar, içeriden araştırılıp tedavi edilebilecektir ve urlar çok daha erken tespit edilecektir. Bu küçük robotlar, dışarıdan güçlü mıknatıslarla hareket ettirilebilir. Fakat bu durumda, çoğu zaman göz ardı edilen bir komplikasyon vardır. Üçüncü Bölümde açıklandığı gibi, daha büyük gözler, küçük gözlere göre daha iyi görebilir. Minik robotlar üretebilmek mümkün hale gelirse, bunlar ya kör olacaktır ya da çok az görebilecektir. Bunların sadece teması temel almaları gerekecektir veya belki de vücudun içinin kullanılabilir ve gözle görülür bir tasvirini oluşturmak için çok sayıdaki robotun gönderdiği dağınık sinyaller bir uzak bilgisayar tarafından birleştirilecektir. Robotları yönlendirmek, karmaşık bir görev olabilir ama gelişmiş ve özelleşmiş bilgisayarlar kullanılabileceği için bu bir engel teşkil etmeyecektir.

Hiç yazmadığım bilimkurgu romanımın bir bölümünde ise, erken teşhis ve teşhis edilebilir hastalıkların tedavisi için insanlara çok sayıda robot enjekte ediliyordu. Nanoteknolojinin, biyolojinin bir başka önemli branşı olan genetikle birleştirilmesi durumunda, başka fantastik olasılıklar ortaya çıkar. Bu konuyu On Dördüncü Bölümde ele alacağım.

Şimdilik, bağımsız bir beyne sahip robotlar yerine, uzaktan kontrol edilen robotlarla kendimizi sınırlıyoruz. Bu daha uzak gelecekte muhtemelen değişecektir. Mesafeler çok uzadıkça, örneğin uzay yolculuklarında, uzaktan kontrolü gerektirmeyen robotlara ihtiyaç duyulması muhtemeldir. Bu konuyu On İkinci ve On Üçüncü Bölümde ele alacağız.

Gerard't Hooft - Bilim Kurguları


Bir sonraki bölüm hazırlandığında linki burada olacaktır




Bilim Kitabı

Kolektif -  Bilim Kitabı

Düşüncelerin ilerlemesi

Bilim nadiren sade, mantıksal adımlarla ilerler. Birbirinden bağımsız çalışan bilim insanları eş zamanlı keşifler yapabilirler; ama neredeyse her ilerleme, önceki çalışmalara ve teorilere bir ölçüde dayanır. Büyük Hadron Çarpıştırıcısı, LHC, olarak bilinen devasa aygıtı yapmanın tek nedeni, 40 yıl önce, 1964'te varlığı öngörülen Higgs parçacığını aramaktı. Bu öngörü, atomun yapısına ilişkin Rutherford'a kadar geri giden on yılların teorik çalışmalarına ve Danimarkalı fizikçi Niels Bohr'un 1920'lerdeki çalışmasına dayanıyordu; bu çalışmalar da 1897'de elektronun keşfedilmesine, o da 1869'da katodun keşfine dayanmaktaydı. Vakum pompası ve 1799'da icat edilen pil olmasıydı bunların hiçbiri olamazdı - böylece zincir on yıllarca ve yüzyıllarca geriye gider. Büyük İngiliz fizikçi Isaac Newton'ın ünlü bir sözü vardır: "Daha uzağı gördümse, devlerin omuzlarında durduğum içindir." Öncelikle Galileo'yu kast ediyordu, ama İbnü 'l-Heysem'in Kitabü'l-Menazır'ının bir kopyasını da görmüş olabilir.

Kolektif -  Bilim Kitabı


Bir sonraki bölüm hazırlandığında linki burada olacaktır











Bilim İş Başında

John Lenihan - Bilim İş Başında


Uçuşun Öncüleri

İlk bilimkurgu yazarlarının esin kaynağı olan havada uçma düşüncesi, 1783 yılında Montgolfier kardeşlerin başarısından önce birkaç yüzyıl boyunca mühendisleri ve şarlatanları da özendirmişti.

Sıcak hava balonu için gereken bütün teknoloji, ilk uçuşun gerçekleştiği tarihten yüz yıl öncesinde de vardı. Aslında, daha on beşinci yüzyılda yolcu taşıyan bir balon yapmak için ciddi bir girişimde bulunulmuştu.

Tasarımcının (ünü uzun süreli olmayan bir İtalyan), balonu yeteri kadar büyük yapmaması nedeniyle bu deney başarısızlıkla sonuçlandı. Fizik ve kimyanın henüz pozitif birer bilim olmadığı günlerde, sözde pilotumuz, sıcak hava ile soğuk hava arasındaki yoğunluk farkının oldukça küçük olduğunu kavrayamamıştı. On sekizinci yüzyılda bile tasarımcılar, asıl önemli konu olan dumanın sıcaklığı yerine bileşenleri üzerine kafa yoruyordu. Montgolfier kardeşler, kağıt, yün ve samanda karar kılmadan önce, eski ayakkabılar ve büyük et parçaları da dahil olmak üzere çeşitli yanıcı maddeler denemişlerdi.

İlk mucitlerin asıl ilgisini çeken şey insan gücüyle uçmaktı. Teknik yaklaşımları burada da yanlıştı. İnsanın yalnızca kas gücüyle uzun süre havada kalamayacağını düşünmekte az çok haklıydılar. Bugün bile bu neredeyse imkansızdır. Yukarı doğru yükselme sorunu bir uçurumun veya bir kulenin tepesine çıkılarak çözülüyordu, ancak uçuş neredeyse her zaman felaketle sonuçlanıyordu.

On birinci yüzyılda yaşamış bir Benedikten keşiş olan Malmesbury'li Eilmer'ın, bacaklarının kırılmasına yol açan sert bir inişten önce, 180 metreden fazla uçtuğu güvenilir kaynaklarda yer alıyordu. Malmesbury'li Eilmer, olağanüstü bir sezgiyle, kanatlarını tamamlayacak bir kuyruk eklemediği için uçuşun dengesiz olduğunu kavramıştı.

Tungland Başrahibi John Damian, 27 Eylül 1507'de velinimeti İskoç Kralı IV. James'e simyanın gücünü göstermek için kendisini Stirling (İskoçya'da bir kent) Kalesi'nin burçlarından aşağı bıraktığında, Paris'e dek hiç durmadan uçacağını umuyordu.

Damian'ın uçuş aracı, hiç de şaşırtıcı olmayan bir biçimde, bir kuşun kanatları örnek alınarak yapılmıştı, ancak William Dunbar'ın hicivli bir şiirinde anlattığı gibi pek verimli işlememişti:

Hızla çırptı parlak kanatlarını
Boşunaydı çabası, hemen boyladı yeri
Çamura battı baştan aşağı
Süzüldü çamurun içinde tıpkı bir kuş gibi.

Kaza, tarihçi Leslie tarafından daha açık biçimde anlatılmıştı:

Stirling'in kale duvarından uçtu ancak hemen yere düştü ve uyluk kemiğini kırdı.

Damian bu işi uyluk kemiğini kırarak atlattığı için şanslıydı. Kuşların uçuşunun gerisinde yatan aerodinamik ilkeleri anlamamıştı; dört yüzyıl geçene dek de kimse anlamayacaktı.

Uçuşun öncüleri kuşların zahmetsiz uçuş yeteneğinin etkisi altında kalmışlar ve bu yüzden de, anlaşılır bir biçimde, çabalarını kanat yapma üzerinde yoğunlaştırmışlardı. Leonardo da Vinci oldukça doğru bir biçimde, kaldırma kuvvetinin kanadın üzerindeki ve altındaki hava basıncı arasındaki farka bağlı olduğunu düşündü. Oysa (yanılgıya düşerek) bu etkinin, kanadın altındaki havayı sıkıştıran kanat çırpma işlemi ile sağlandığına "ve bu havanın basıncının kuşu yukarı kaldırdığına" inandı.

İlk mucitlerin hiçbiri, yalnızca kanatları çırpmanın uçuşu sürdürmeye yeterli olmadığını fark etmedi. Bir kuş, tıpkı bir uçak gibi, havada kalmak için kaldırma kuvvetine ve ileri doğru gitmek için de itme kuvvetine gereksinim duyar. Kaldırma kuvveti kuş tarafından da uçak tarafından da hemen hemen aynı biçimde sağlanır. Kanatlar ileri doğru hareket ederken hava akımı ikiye bölünür, bir kısmı kanat yüzeyinin altından akarken bir kısmı da üzerinden akar.

Üstteki yol daha uzundur ve bu nedenle üst taraftan akan hava, kanadın altından geçen diğer yarısından geri kalmamak için daha hızlı yol almak zorundadır. Hava daha hızlı yol aldığında daha düşük bir basınç uygular. Spreylerde de kullanılan bu etki, kanadın üst yüzeyindeki hava basıncının alt yüzeye oranla daha düşük olmasına yol açar. Bunun sonucu olarak da kanat havada kalabilir.

Kanatların üzerinden hızlı bir hava akışı sağlamak da elbette ki büyük bir sorundur. Bir uçağın pervanesi, aslında dikey kaldırma kuvvetinden çok yatay itme kuvveti sağlayan bir çeşit kanattır. Bir kuş ise pervanenin yaptığı işi yapmak için kanatlarının uç kısmına yakın geniş tüyleri kullanır.

Uçuş sırasında bu tüyler, 8'e benzeyen bir hareket yaparak, havanın yönünü ve basıncını hem itme hem de kaldırma kuvveti sağlayacak biçimde ayarlamak için sürekli olarak eğilip bükülürler. Bu yöntem oldukça yararlıdır ve kuşa çok hassas manevralar yapma olanağı sağlar. Ancak kesinlikle, bir pervane kanadının dairesel hareketi kadar verimli değildir.

Kuşlar, hareketli kanat geometrisi ve içeri çekilebilir iniş takımları sorunlarını uzun zaman önce çözmüşlerdi. Ağırlıklarını azaltma konusunda da daha farklı bir yolla önemli bir başarı elde etmişlerdi. 2,1 metrelik bir kanat açıklığına sahip bir kuşun iskeleti yalnızca 113 gram ağırlığındadır. Dişleri olmadığı ve bu nedenle de çene kemikleri ve bunlarla bağlantılı kasların sayısı az olduğu için kuşların kafası çok hafiftir. Dişlerin görevi olan öğütme ve karıştırma işinin büyük kısmını yapan taşlık epeyce ağırdır. Ancak ağırlık merkezi, kanatların oluşturduğu kaldırma merkezinin altında olacak biçimde, gövdenin arka tarafına oldukça iyi biçimde yerleştirilmiştir.

Bu, bir kuşun uçuş sırasında kendinden dengesiz olduğu anlamına gelir, ancak dengesizlik pek çok açıdan yararlıdır, çünkü gövdenin daha kolay manevra yapabilmesini sağlar. Otomatik pilot, yani kuşun küçücük beyni etkili bir kumanda sağlar, oysa bir uçak tasarımcısı bu tehlikeyi göze alamaz, çünkü otomatik pilot sistemi arızalandığında pilotun eli kolu bağlanır.

Bir kuşun motorları sadece, tohum, solucan, böcek gibi proteini yüksek fakat posası çok az olan süper yakıtlar kullandığı için, oldukça verimlidir. Kuşun sindirim işlemi hızlıdır, bazen yalnızca birkaç dakika sürer ve alınan besinin büyük bir kısmı vücut ağırlığına dönüştürülür.

Bir kuşun kan dolaşımı da tutumlu bir biçimde düzenlenmiştir. Tavuklar ve hindilerin sağa sola koşmaları gerektiğinden bacaklarına oldukça fazla kan gider. Göğüs ve kanat kaslarına giden kan miktarı ise çok azdır. Bu da boğazına düşkünlere, kırmızı et ile beyaz et arasında hoş bir seçim yapma olanağı sağlar. Akciğerler küçük de olsa kemiklerin içinde ve gövdenin başka yerlerinde bulunan çeşitli hava kesecikleri ile bağlantılıdır. Böylece, bir kuş yeterli soğutma kapasitesi elde eder ve hızlı hareket veya manevra için ek çaba harcamak gerektiğinde güçlendirici kompresöre eşdeğer bir sisteme sahip olur.

Kuşları taklit etme arzusu ile yanıp tutuşan ortaçağ ve Rönesans mucitleri, uçak pervanesinin öncüsü olan yel değirmeninin akla getirdiği olanakları önemsemediler. Çocukların iyi bildiği bir oyuncak, üzerinde sarmal biçiminde bir yiv olan bir çubuğa takılı bir pervaneden oluşur. Pervane yukarı doğru yeteri kadar hızlı itilecek olursa, havalanır ve uçar. Görünüşü buna az çok benzeyen oyuncaklar on beşinci yüzyıla ait el yazmalarında gösteriliyor, ancak uçma denemelerinde pervane hiç gösterilmiyor, demek ki düşünceden tam olarak yararlanılamamış.

Leonardo bir helikopter tasarlamıştı ve yaptığı küçük bir model de gerçekten uçmuş olabilir, ancak o da bu düşüncenin peşine düşmedi. Şüphesiz, doğada bu tür bir dairesel hareketin örneği yok ve uçma çabalarının doğanın taklit edilmesi yönünde olmasını doğal karşılamak gerekiyor.

İlk mühendisler çoğunlukla, yaptıkları deneylerin uzun vadedeki etkileri üzerine tahminler yürütecek kadar geniş bilgi sahibi oluyorlardı. On yedinci yüzyılda yaşamış bir cizvit olan Francesco da Lana, sıcak hava balonunun temel ilkesini bulmuş, ancak başarılı olması halinde dünyada huzur kalmayacağını düşündüğünden araştırmaktan vazgeçmişti.

John Lenihan - Bilim İş Başında


Bir sonraki bölüm hazırlandığında linki burada olacaktır




Hızlandırılmış Ateizm Dersleri

Juan Ignacio Ferreras & Antonio Lopez Campillo - Hızlandırılmış Ateizm Dersleri


Birinci Tartışma Alıştırması

- Yani siz ruhun kurtuluşu veya mahkûmiyetine inanmadığınızı mı söylüyorsunuz?
- Şüphelerim var, zira her şeyden önce siz bana ruhun varlığını kanıtlamadınız...
- İyi de beyefendi...
- Hayır, kanıtlamadınız. İkinci olarak, ruhun ölümsüz olduğunu varsayıyorsunuz; üçüncü olarak da, ruhun yeryüzün- deki davranışlarına göre yargılanacağını, ya cezalandırılacağını ya da ödüllendirileceğini varsayıyorsunuz.
- Öyleyse siz materyalistsiniz.
- Doğrudur, ama o zaman siz de idealistsiniz.
- Fakat yine de insanın ilahi adalete ihtiyacı olduğunu inkâr edemezsiniz.
- Yok canım, bal gibi ederim, çünkü bu zorunluluğun niye zorunlu olduğunu anlamıyorum.
- İnsan sadece ruhun ölümsüzlüğüne değil, o ilahi adaletin de var olduğuna inanmaya muhtaçtır.
- Peki niye bütün bunlara inanması gerekiyor?
- Çünkü inanınca davranışlarını adalete göre düzeltir, daha ahlaklı, daha iyi olur.
- Kısacası siz bize inancınızı tebliğ ediyorsunuz.
- İnsanı daha iyi yapan inancı...
- İnsan duygulardan ibaret değildir, aklı da vardır. Öyle değil mi?
- Evet, doğru.
- Öyleyse aklına ters düşen her inanç, her duygu insanın lehine değil, aksine aleyhinedir.
- İyi de siz her şeyi inkâr ediyorsunuz!
- Aksine ben insan aklının varlığını savunuyorum; anlamamızı, yaşamamızı sağlayacak yegâne şey odur...
- Akıl hiçtir, inanç her şeydir.
- Ben de tam tersini söyleyebilirim, çünkü bu önermelerin ikisini de doğrulamak zordur. Fakat yine de benim tercih ettiğim önerme şu: İnanç hiçtir, akıl her şeydir.
- Böyle bakınca... Belki, şöyle bir anlaşmaya varabiliriz: Sonuçta ben de akıl sahibi biriyim, bence insan bazen aklıyla bazen inancıyla hareket eder, ikisine de yer vardır.
- Yanılıyorsunuz, dostum, hem de çok. İnanca ayrılan yer akıl tarafından incelenmeli, yani eleştirel olarak gözlemlenmelidir; yani hem inanca hem de akla yer olamaz.
- Ama siz bunu gerekçelendiremezsiniz.
- Yani sizi buna inandıramam mı demek istiyorsunuz? Çünkü başından beri ben size gerekçeleri sayıyorum.
- Öyleyse siz kibirli bir ateistsiniz.
- "Kibirli" mi? Yok canım, övünmeyi hiç sevmem.

Juan Ignacio Ferreras & Antonio Lopez Campillo - Hızlandırılmış Ateizm Dersleri


Sonraki bölüm hazırlandığında linki burada olacaktır.

Bilim Adamları

Struan Reid & Patricia Fara - Bilim Adamları

Eski Yunan’da Bilim

Eski Yunan’da insanlar anlamakta güçlük çektikleri şeyleri açıklamak için Tanrılarıyla ilgili öyküleri kullanırlardı. Örneğin Poseidon adındaki deniz tanrısına, kızdığında depreme yol açtığını düşündükleri için “toprağı sarsan” da derlerdi. Fakat, M.Ö. 6. yüzyıldan itibaren kimi insanlar, şeylerin, nasıl ve neden oldukları gibi oldukları, nasıl ve neden davrandıkları gibi davrandıkları konusunda daha gerçekçi açıklamalar aramaya başladılar. Bu bilgiye ulaşabilmek için, çevrelerindeki her şey hakkında bir yığın soru sordular, bu şeylerle ilgili birçok gözlemde bulunup hesaplar yaptılar.

Atina'da Akademia

Platon, Batı felsefesinin kurucusu olarak kabul edilir. Atina'da doğdu, sonra Sokrates adındaki başka ünlü bir filozofun yanında eğitim gördü. 30 yaşlarındayken yabancı ülkeleri gezmeye karar verdi. Akdeniz'e kıyısı olan birçok ülkeyi gezdi, oralarda başka filozoflarla tanıştı.

Platon, M.Ö. 388'de Atina'ya döndüğünde öğretmenlik yapmaya karar verdi. Ertesi yıl, bütün Yunan dünyasında ün kazanan Akademia adında bir okul kurdu. Okul, Roma İmparatoru Justinianus tarafından M.S. 529'da kapatılana kadar, 900 yıldan fazla bir süre faaliyetini sürdürdü.

Platon'un düşünceleri ve etkisi

Platon, Araplar yoluyla bize kadar ulaşan, İdealar Öğretisi diye bilinen bir dizi düşünce geliştirdi. Bu öğreti, bilimsel düşünceyi din ve felsefeyle birleştirdiği için, daha sonraki düşünürler açısından çok önemlidir. Platon, beş duyumuzla (görme, işitme, tat koku ve dokunma duyularımızla) farkına vardığımız her şeyin yalnızca bir dış görünüş olduğunu savundu. O, hakikatin, asla gözleyemeyeceğimiz ancak aklımızla bilgisine ulaşabileceğimiz bir şey olduğuna inanıyordu. Bu düşünce daha sonra batı felsefesinin temellerinden biri olmuştur. Platon'un kendisinden sonraki filozoflarla bilim adamları üzerinde büyük etkisi olmuştur; ama bugün genellikle onun görüşlerinin, günümüzün deneye önem veren bilimi için bir engel oluşturduğu kabul edilir. Bunun nedeni, Platon'un, gözlemin, saf kuramsal bilgiye giden yolu içinden çıkılamayacak hale getirdiğini düşünmesi, bunun için de deneyi önemsememesidir. Örneğin, gezegenlerin devinimlerinin en iyi akılla anlaşılabileceğine, dikkatli gözlemlerin bu yolda bir işe yaramayacağına inanıyordu. Matematiği her türlü bilgi için anahtar olarak öne çıkarıyor; ancak, Arkhimedes'ten farklı olarak, günlük yaşamda matematiğin bize gereken yönleriyle hiç ilgilenmiyordu.

İskender'in öğretmeni

Aristoteles (M.Ö. 384-322) Yunanistan'ın kuzeydoğusunda, Makedonya’da doğdu. Daha çocukken annesiyle babası öldü; o da vasisi tarafından Platon'un Akademia'sına eğitim için gönderildi. Platon'un ölümü üzerine Atina'yı terk etti. On iki yıl boyuca Yunanistan'da ve Küçük Asya' da dolaştı. M.Ö. 343'te Makedonya'ya geri döndü ve üç yıl Makedonya Prensi İskender'e (daha sonra Büyük İskender adıyla anılacaktır) öğretmenlik yaptı. İskender’in, babasının yerine kral olmasının ardından Atina'ya dönüp kendi okulu Lykeion'u kurdu.

İskender'in ölümünden sonra (M.Ö. 323), son kez Atina'dan ayrılıp Euboia (Eğriboz) adasında, Khalkis'te bulunan malikanesine çekildi ve orada öldü.

Lykeion'da öğretilenler

Aristoteles'in kanıları Platon'unkilerden çok ayrıydı. Platon'dan farklı olarak, elden geldiğince çok bilgi toplamak gerektiğini düşünüyordu. Yüzyıllar sonra Araplar aracılığıyla bize ulaşan kitaplarında çağdaş bilimin temelleri atılmıştır. Aristoteles'e göre, başımızın üstündeki gökte, ayağımızın altındaki yeryüzünde bulunan her şeye, Tanrılar belli, değişmeyen bir yer ayırmıştır. O, bir şeyin sistemde yer alan bütün öteki şeylerin yeri değişmeden, tek başına değişmeyeceğine inanıyordu. Aristoteles, canlı şeylerin, taş gibi cansız maddelerin üstünde yer aldığı bir "Doğa Merdiveni" tasarlamıştı. İnsanlara hayvanların üstünde bir yer ayrılmıştı. Tanrılara gelince, onlar bütün her şeyin üstünde hüküm sürüyorlardı.

Aristoteles, evrenin küre biçimindeki Dünya'nın çevresinde iç içe geçmiş bir küreler topluluğundan meydana geldiğine inanıyordu. Dünya'nın hemen dışında atmosfer küresi yer alıyor, onu toprak, su, hava ve ateş küreleri izliyordu. Ateş küresinin ötesinde aether (Yunanca "parlayan" anlamına gelen bir sözcüktür) dediği bir maddeyi içeren bir bölge uzanıyordu. Onun da ötesinde gezegenler ile yıldızları taşıyan küreler, en dışta da hepsini kuşatan ve bütün sistemin hareketini denetleyen bir küre bulunuyordu.

Aristoteles’in etkisi

Aristoteles’in bilime asıl katkısı dikkatli gözleme ve çok ayrıntılı sınıflandırmaya verdiği önemdir. Düşünceleri 1500 yıl boyunca Avrupa’da son derece etkili olmuş, bu düşünceler ancak Rönesans’ta, en çok da Galileo tarafından sorgulanmıştır.

Aristoteles’in kurduğu sistemin kendisi aslında katı değildi. Fakat Ortaçağ’da, birçok insan tarafından, kralların soylulara, soyluların da köylülere hükmettiği değişmez bir toplumsal düzen olan feodal sistemi haklı çıkarmak ve sürdürmek için kullanıldı.

Matematikçi ve mucit

Arkhimedes, Sicilya’da bir Yunan kolonisi olan Syrakusa’da doğdu. Parlak bir matematikçiydi. Mısır’da İskenderiye’de Museon adındaki ünlü bir bilim okulunda eğitim aldı. M.Ö. 212'de Romalılar Syrakusa'yı ele geçirdiğinde öldürüldü.

En çok Arkhimedes İlkesi denen bir yasa dolayısıyla tanınır. Bu yasa, bir nesnenin sıvıya batırıldığında, yer değiştiren sıvının ağırlığına eşit bir kuvvetle yukarı doğru itileceğini belirtir. Söylendiğine göre, Arkhimedes banyoya girdiğinde vücudunun suyu taşırdığını görünce, Eureka ("Buldum") diye bağırmış.

Uygulamalı matematik

Arkhimedes, geometriyi eğrileri, alanları ve katı cisimlerin hacimlerini ölçmek için kullanmıştır. Su alan gemilerden suyu boşaltmak için yararlanılan Arkhimedes burgusu gibi kaldıraç düzenekleri tasarlamıştır. Suyu bir düzeyden başka bir düzeye çıkarmak için hala bu ilkeden yararlanılmaktadır.

Struan Reid & Patricia Fara - Bilim Adamları


Bir sonraki bölüm hazırlandığında linki burada olacaktır




Bilim

Patricia Fara - Bilim

7. Teknoloji

Yedi kapılı Thebes'i kim inşa etti?
Kitaplara baksan kral isimleri bulursun.
Krallar mı taşıdı onca kaya yığınını?...
Çin Seddi'nin bittiği akşam
Nereye gitti o duvar ustaları?

Bertolt Brecht, "Okumuş bir işçi soruyor", 1935

ARŞİMET, kralın tacındaki altın miktarını ölçme problemini çözdüğünü duyurmak için banyosundan çıkıp sokağa fırlamış (üzerinden hala sular süzülüyor muydu acaba?) ve "Evreka!" diye bağırmış. Bu öykünün doğru olma ihtimali düşüktür ama esinlenmiş bir bilim dehasının klasik örneği haline gelmiştir. Arşimet aynı zamanda teknik icatlarıyla da tanınmıştı ve bu icatlardan bazıları kuşku uyandıracak kadar başarılıydı. Güya Roma gemilerini yakmak için kullanılan dev mercek veya suyun seviyesini değiştirmek için icat etmiş (belki de etmemiş) olduğu dev vida bunlara örnektir.

Peki, Arşimet bilim veya teknoloji kahramanı olarak mitleştirilmekte midir? Ayrıca hangisi daha önemlidir: Laboratuvardaki teoriler mi önce gelir yoksa fabrikada yapılan icatlar mı? Bilim ile teknoloji arasındaki bu ilişkiye sözcükler açısından yaklaşılabilir. On sekizinci yüzyılda ilk sistematik İngilizce sözlük kaleme alındığında, sözlüğün derleyicisi Samuel Johnson ana şiarının İngiliz dilini "olduğu gibi muhafaza etmek, onu bozulup çürümekten korumak" olduğunu ifade etmişti. Dilin Amerikanlaştırılmasına içerleyen modern özleştirmeci Avrupalılar gibi düşünen Johnson, İngilizceyi kemikleştirip üst-sınıf biçimiyle sonsuza dek muhafaza etmeyi denedi ama başaramadı. Sonunda (tıpkı sonraki dil muhafazakarları gibi) Johnson da değişimin ille de kötü bir şey olmadığını gördü. Johnson sözlüğü bitirdiğinde yeni icatların ve yeni faaliyetlerin yeni sözcüklerle tanımlanması gerektiğini kabul etmişti.

Uygulamada, dışarıdan alınmış ya da uydurulmuş sözcükler, asırlardır aynı gibi görünse de zamanla anlamı kaymış olan sözcükler kadar kafa karıştırıcı değildir. Bu tür güvenilmez sözcüklerin bir örneği olan "bilim" (Science) aynı zamanda en sinsi olanlarından da biridir. Kökleri klasik döneme kadar gitse de (bilgi anlamına gelen Latince sözcük scientia’dan türemiştir) bilim sözcüğünün, bırakın Romalıları, Johnson tarafından bile kullanılırken günümüzdeki anlamıyla uzaktan yakından ilgisi yoktu. Ondan daha yeni bir sözcük olan "teknoloji" sözcüğü de sorunludur. On dokuzuncu yüzyılda uydurulan sözcüğün kökeni, Yunancada "uygulamalı çalışmalardan elde edilen bilgi" anlamındaki techne'den gelir. Techne sözcüğü, ağır sanayi ortaya çıkmadan çok daha önceleri kullanılan bir sözcük olduğu için mekanik etkinlikten ziyade el becerilerine gönderme yapan bir anlama sahipti; dolayısıyla "teknoloji", zanaata, bugün olduğundan çok daha yakın bir anlamdaydı.

Her iki sözcüğe de - "bilim" ve "teknoloji" - çeşitli sosyal ve disipliner farklılıklar yüklenmiştir. Johnson'ın zamanında bile "bilim", alimlerin kitaplardan edindiği öğrenilmiş bilgi türüne yakın bir anlama gelmekteydi ve "dil bilimi" ya da "etik bilimi" gibi konulardan söz etmek için kullanılıyordu. Bu da bilimsel bilginin zengin ve iyi eğitim görmüş insanların tasarrufunda olduğunu gösteriyordu, ki bunların çoğu da erkekti. Bu kimselerin işçiler karşısındaki hor gören tavırları Victoria döneminde bile hala hüküm sürüyor ve biliminsanları elleriyle çalışıp yaptıkları icatlardan para kazanan mühendisleri küçümsüyorlardı. Tıpkı onlar gibi, ayrıcalıklı Yunan filozofları da el hünerini geçinme ihtiyacıyla bağlantılandırarak rechne'ye alçaltıcı bir yan anlam yüklemişlerdi. Heykeltıraşlar, ressamlar ve zanaatkârlara fiziksel becerileri sayesinde para ödeniyordu ve o sıralar hayatlarında, çok daha sonraları Rönesans Avrupasında kazandıkları statüden eser yoktu.

Arşimet ise ne biliminsanı ne de teknoloji uzmanıydı. Zira onun yaşadığı MÖ. üçüncü yüzyılda Sicilya'da böyle meslekler yoktu. Arşimet daha ziyade günümüzdeki "salon felsefecisi" tiplemesine benziyordu. Antik Yunan'daki sosyal ve ilmi tablo bugün bizim bildiğimizden çok daha farklıydı. Daha sonraları bilim diye anılacak olan şeyi Yunan toplumunda kabaca iki kesim etkilemişti. Bugün bunlardan yalnızca daha küçük olan gruptakiler övgüye boğuluyor; evren ve sakinleri üzerine derin düşünceler üreten ama uygulamalı deneysel araştırmayı küçük gören ve alakasız bulan zengin filozoflar.

Bunun tersine, geleceğin biliminin gidişatına hayati etkilerde bulunmalarına karşın daha düşük sosyal katmanlardan gelen çok daha fazla sayıdaki insanın çoğu unutulup gitmiştir. Bilim hem uygulamalı hem de teorik bir konudur: Soyut modeller önemlidir ama deneysel olarak sınanmalı ve gerçek dünyadaki gözlemlerle karşılaştırılmalıdır. Teorik kavramların çoğu Yunan filozoflarından türetilmiş olsa da bilimin diğer veçheleri, o kadar ayrıcalıklı olmayan ve hayatta kalabilmek için uzmanlıklarını kullanan insanlar tarafından ortaya çıkarılmıştır. Cevher işleme teknikleri geliştiren madenciler, hava koşullarından anlayan çiftçiler, kimyasal tepkimeleri temel alan tekstil işçileri bunlara örnektir.

Uygulamalı işler yapan pek çok kişi aynı zamanda hünerli matematikçilerdi. Sonradan mekanik ya da makine bilimi olarak anılacak olan bilim, bu insanların, bir şeyleri işe yarar hale getirmek isterken - köprüler yaparken, sulama sistemleri kurarken, enerji üretirken, etkin askeri silahlar tasarlarken - ortaya çıkan problemleri çözmeleri sayesinde geliştirilmiştir. Felsefeciler evreni nasıl yapmalı da üçgenlere bölmeli diye kafa yorarken, inşaat ustaları duvarları dik inşa edebilmek için temel trigonometriyi geliştirmişlerdi. Bu makine uzmanları, zamanı bol teorisyenlerden daha farklı bir toplumsal zeminden geliyorlardı. Yanı sıra, farklı hedefler de güdüyorlardı. Felsefeciler dünyayı açıklamak isterken, uygulamalı matematikçiler daha ziyade onu tarif etmekle ilgileniyorlardı. Bir ev inşa ediyorsanız kalasları ölçmek zorundasınız, ağacın neden büyüdüğünden size ne...

Arşimet banyosunda ya da koltuğunda aylaklık ederken, devasa ağırlıklar nasıl kaldırılır, zeytin nasıl ezilir gibi dünyevi meselelerden ziyade matematik prensiplerini kanıtlayan dahiyane zamazingolar uydurmakla ilgiliydi. Yazdığı kitaplarda teknik icatlar değil matematiksel yenilikler yer alıyordu. Elit meslektaşlarına göre, merak uyandırmak başlı başına değerli bir faaliyetti; yaratıcısının ustalığının reklamıydı. Bu kimseler gizli bir havuzdan sürekli doldurulan sihirli kaplar, kendiliğinden açılıp kapanan tapınak kapıları, odun keser ya da çivi çakar gibi görünen tiyatro kuklalarıyla insanları etkilemeyi öğrenmişlerdi. Son derece zekice olmalarına karşın bu oyuncaksı icatlardan faydalı uygulamalar beklenmiyordu.

Bunların belki de en tanınmışlarından biri Heron’un sözde buhar makinesidir. Bu aygıtta büyükçe bir kazandan çıkan buhar borulara sokulup içi boş, küçük bir küreye aktarılarak kürenin dönmesi sağlanıyordu. Heron ve meslektaşları bunu çalışan bir makine haline dönüştürmeyi herhalde asla düşünmemişlerdi. Fakat öyle bir hüsnükuruntuya kapılıp düşünselerdi bile bunu başarmanın imkânsız olduğuna karar verirlerdi. Teknolojik değişim bilimsel bilgiye olduğu kadar uygulanabilirliğe, siyasi iradeye ve ticari uyaranlara da bağlıdır. Yunanlılar Babillilerden ve Mısırlılardan hassas maden işleme zanaatını miras almış olsalar da daha çok ahşap üzerinde çalışıyor, demir üretimiyle ilgili yok denecek kadar az şey biliyorlardı. Heron'un buharla çalışan küresini daha büyük bir ölçeğe taşıyıp endüstriyel boyutlara getirmek için çok sayıda teknik imkanın (büyük silindirik borular dökmek, buhar kaçırmaz pistonlar yapmak gibi) yanı sıra, karmaşık imalat sistemlerinin kurulması ve muhafazası için elzem olan örgütsel bir altyapı da gerekiyordu.

Elit Yunan filozofları uygarlığın kurucuları olduklarını iddia ediyorlardı. Sanki tarihsel bir buzdağının tepesine tünemişler gibi suyun altında kalan temellerini saklıyorlar, geçmişten aldıkları mirastan ve sayıları onlarınkini fazlasıyla aşan işçilere olan bağımlılıklarından söz etmiyorlardı. Batlamyus halkalı küresinin astronomiye hassasiyet kazandırmasıyla övünüyordu ama aygıtın kendisini yapan zanaatkarlardan hiç dem vurmuyordu. Teorik açıdan kendinden önce gelenleri yok sayan Batlamyus, yalnızca Yunanlı zanaat ustalarının becerilerinden bahsetmeyi atlamakla kalmamış, bu ustaların ilk olarak Mezopotamya ve Mısır'da ortaya çıkan eski tekniklere bağımlılıklarından da söz etmemişti.

Her ünlü Yunanlı kahramanın arkasında, bilimin kökenleri açısından bir o kadar hayati önem taşıyan ve neredeyse adından hiç söz edilmeyen meslektaşlar ve ulaklar vardır. Aristoteles kendi incelemelerini bizzat yapması açısından sıradışıydı, ama yürüttüğü ayrıntılı araştırmaların çoğunda arıcılara, çiftçilere ve at eğiticilerine sırtını dayamıştı - hayatta kalmak için kesin biyolojik bilgilere ihtiyaç duyan ve bugün bilimsel veri dediğimiz şeyleri ona sağlayan insanlara. Aristoteles isim vermemiş olsa da ara sıra onlardan açıkça söz etmiştir. Örneğin tecrübeli balıkçıların has kefalin çiftleşme alışkanlıkları hakkında son derece bilgili olduklarını, hatta dişileri yakalamak için nerelere yem olarak erkek kefal yerleştirmek (ya da tersi) gerektiğini bile bildiklerini anlatmıştır. Ama daha çok, belli ayrıntıları yöre uzmanlarından aldığının açıkça görüldüğü noktalarda bile gözlemleri tamamen kendisine aitmiş gibi göstermiştir.

Felsefe kahramanları ünlerini sadece zekalarına borçlu değildir; hakeza, büyük başarılar da ünlü olmayı garantilemez. Öldükten sonra olumlu bir üne sahip olmak için pek çok strateji geliştirilmiştir. Sağlam yöntemlerden biri, dramatik bir şekilde ölmektir. Sokrates arkasında yazılı bir metin bırakmamıştır ama baldıran otu içmesiyle hatırlanır; İskenderiyeli Hypatia matematiksel çalışmalarıyla değil kızgın kalabalığın elinde linç edildiği (iddia edildiği) için feministlerin ikonu haline gelmiştir. Fakat onu hangi kızgın kalabalığın ve neden linç ettiği hala bilinmemektedir. Söylentiye göre kuma çizdiği bir geometri şemasını bitirmeye uğraşırken öfkeli bir askerin kılıç darbeleriyle hayatını kaybeden Arşimet ise romantik bir filozof ölümüyle ölerek gelecek kuşaklar arasındaki yerini sağlama almıştır.

Kabul gören mitolojik anlatılara göre Arşimet, mezarını da önceden planlamıştı. Bu prestijli filozof pragmatik bir mucit olarak değil, yaratıcı bir matematikçi olarak nam salmak istiyordu; bu yüzden de anıtında vida ya da mancınık heykelindense, silindir içine konan bir küre ve ikisinin hacmini kıyaslayan bir matematik formülü olmasını istemişti. O sıralar ne biliminsanları ne de teknoloji uzmanları vardı ama aralarındaki hiyerarşik farkın temelleri çoktan atılmıştı.

Patricia Fara - Bilim


Bir sonraki bölüm hazırlandığında linki burada olacaktır




Bilgi Küpü

NTV - Bilgi Küpü

SONSUZLUĞUN YAPILARI

Evrenin daha erken aşamalarında ilk kimyasal elementler oluştu. Daha sonra yıldızlar, galaksiler ve hayret verici büyüklükte kozmik yapılar şekillenmeye başladı.

Büyük patlamadan birkaç dakika sonra protonlar ve nötronlar kaynaşarak hafif atom çekirdeklerine dönüştü. Yaklaşık 380 bin yıl sonra, atom çekirdekleri elektronlar kaparak atomlar oluşturmaya başladı. Böylece ilk kimyasal elementler ortaya çıktı: Hidrojen, helyum ve lityum. Radyasyon ve madde arasındaki karşılıklı etkinin azalmasıyla birlikte radyasyon serbestçe yayılabilir hale geldi; sonuçta evren saydamlaştı. Uzay daha da genişlerken, radyasyon dalgaları uzadı ve enerjileri azaldı. Bu karanlık çağlarda maddenin baskın biçimi gazdı; çünkü ışık saçan yıldızlar henüz yoktu.

Yapıların Oluşumu

Evrenin başlangıcında yapıların (yıldızlar, galaksiler, galaksi kümeleri ve süper kümeler) oluştuğu kesim, maddenin hafif aşırı yoğun olduğu bölgelerdi. Madde kendi kütleçekimi altında yığıştı ve ortaya çıkan yığınlar (yine kütleçekimi aracılığıyla) ilave materyaller çekti, şimdiki simülasyonların ve verilerin desteklediği soğuk madde senaryosu yapıların aşağıdan yukarıya doğru oluştuğunu öngörür: Yıldızlardan galaksilere, galaksi kümelerine ve süper kümelere.

Ancak bu süreçlerin ayrıntıları henüz kesin olarak açıklanamamıştır. Bilimciler büyük patlamadan doğan maddenin düzgün dağıldığını ve diğer şeylerin yanı sıra kara maddenin yığışmasına sıkışmanın yardımcı olduğunu varsaymaktadır. Kara maddenin niteliği henüz anlaşılmamıştır; çünkü görünmezdir ve ancak olağan madde biçimlerini etkileyen kütleçekimi kuvveti aracılığıyla gözlemlenebilir.

Evrende Mesafeler

Uzay boşluğunda ışık yaklaşık saniyede 300.000 km’lik bir hızla ilerler. Bir yılda yaklaşık 9.500 milyar km yol alır ve bu bir ışıkyılı olarak bilinir. Işıkyılı evrenin akıl almaz mesafeleri için kullanılan bir ölçüm birimidir. Güneş’e en yakın yıldız Dünya'ya 4,3 ışıkyılı uzaktadır.

Süper Kümeler ve Galaksi Bulutları

Galaksiler dış uzayda dengeli dağılmamıştır. Kütleçekimi kuvveti galaksi kümelerinin oluşmasını sağlar. Galaksi kümeleri de birleşerek süper küme olarak bilinen daha büyük yığınlara dönüşür. Erimleri 100 milyon ışıkyılını aşabilen bu süper kümeler binlerce galaksiyi kapsar.

Süper kümeler kütleçekimiyle birbirine bağlanır ve sabun kabarcığı zarlarına benzer lifler boyunca uzanır. Bu türden yapıların bilinen en büyük örneği 1989'da keşfedilen Büyük Duvar’dır. Burada 500 milyon ışıkyılı uzunluğunda, en az 200 milyon ışıkyılı genişliğinde ve 15 milyon ışıkyılı derinliğinde bir alana 2.000’den fazla galaksi dağılmıştır

Galaksiler

Galaksiler dönen devasa yıldız, gaz ve toz yığınlarıdır. Bu bileşenler arasında hatırı sayılır miktarda boş uzay vardır. Biçimleri genellikle eliptik ya da sarmaldır. Güneşimiz yaklaşık 100 milyar yıldızdan oluşan Samanyolu galaksisinin sarmal kolunda yer alır. Işığın Samanyolu galaksisini aşması 100 bin yılı alır, ikinci büyük galaksi Andromeda’dır. Onun ışığı 2 milyon yılı aşan bir süre yolculuk ederek Dünya'ya ulaşır. Birçok galaksi bir araya gelerek bir galaksi kümesi oluşturur.

Kozmik Arkaplan Radyasyonu

BÜTÜN EVREN kozmik arkaplan radyasyonuyla doludur. Bu genellikle büyük patlamadaki genişlemeden geriye kalan radyasyon olarak kabul edilir. Evrenin genişlemesinin bir sonucu olarak, bu radyasyonun dalga boyu uzamış ve enerjisi dağılmıştır. İlk aşamalarda evrenin ısısına denk düşen enerjisi günümüzde sadece 2,7 K'dir (Kelvin derecesi), yani mutlak sıfırın (-273,15°C) 2,7 derece üstündedir. Diğer bakımlardan radyasyon değişmemiştir. Radyasyon ve maddenin ilk başta yakın bağlantı içinde olmasından dolayı, kozmik arkaplan radyasyonunun büyük patlamadan kısa bir süre sonraki madde dağılımını yansıtıyor olması gerekir.

NTV - Bilgi Küpü


Bir sonraki bölüm hazırlandığında linki burada olacaktır.




 
SUPPORT / DESTEK : ATLAS
Copyright © 2014 ATLASİZM