EN SON YAYINLAR

Dünyamızın Gizli Sahipleri

Giovanni Scognamillo - Dünyamızın Gizli Sahipleri

DEVLERDEN SÖZ EDEN KAYNAKLAR

Devlere geniş yer veren, hatta onlardan gerçek yaratıklar gibi söz eden ilginç bir kaynak Tevrat'tır.

''Ve çaşıtlamış oldukları memleket hakkında İsrael oğullarına fena haber getirip dediler: Çaşıtlamak için içinden memleket, ahalisini yiyen bir memlekettir; ve içinde gördüğümüz bütün halk uzun boylu adamlardır. Ve orada Nefilimden (iri adamlar) olan Anak oğullarını, Nefilimi gördük; ve kendi gözümüzde biz çekirgeler gibi idik ve onların gözünde de öyle idik." (Sayılar, Bap 13, 32-33).

"Çünkü Fefalardan artakalan ancak Başan kralı Og vardır; işte onun yatağı demir yaraktı; o Ammon oğullarının Rabba şehrinde değil midir? İnsan arşınına göre uzunluğu dokuz arşın ve eni dört arşın idi." (Tensiye Bap, 3, 1 1).

Dev Golyad'ı öldüren genç Davut'un hikayesi Toltekler'in efsanesine benzer biçimde, insanoğlunun son devi nasıl ortadan kaldırdığını anlatır.

"Ve bundan sonra vaki oldu ki, Gezerde Filistinlilerle cenk çıktı; o zaman Huşalı Dev Sibbekay Rafa oğullarından Sippayı vurdu ve onlar baş eğdiler. Ve yine Filistinlilerle cenk oldu; ve Yairin oğlu Elhanan Gatlı Golyat'ın kardeşi Lahmiyi vurdu, onun mızrağının sapı çulha sapı gibi idi." (1. Tarihler, Bap 20, 4-5).

Koca yataklarda yatan, insanlar tarafından savaşlarda yokedilen bu yamyam devlerin kimin tarafından yaratıldığını Tevrat şöyle açıklar:

Tanrı'oğulları insan kızlarına vardıkları ve bu kızlar onlara çocuk doğurdukları zaman, o günlerde, hem de ondan sonra, yeryüzünde Nefilim vardı; bunlar eski zamanda zorbalar, şöhretli adamlardı." (Tekvin, Bap 6, 4).

Başka bir deyişle, devler, Tanrıların ve insan kızlarının oğulları, eski, unutulan çağların dehşet saçan kahramanlarıdır.

Bütün bu mitoslar, efsaneler, dini inançlar sınır tanımayan bir zamanı canlandırıyor. Çok eski çağlarda tanrısal bir ırktan kalma (Tevrat'taki "Tanrının oğulları") ya da tanrısal ırkla insanoğullarının karışımından doğan devler yeryüzünde yaşıyordu. Bir süre sonra Kral ve Tanrı durumuna gelen bu devler ilkin Tanrılarla mücadele ettiler, sonra birbirlerine saldırdılar, sonunda insanların başına bela kesildiler. İnsanlarla devlerin karşı karşıya gelmesi devlerin son çağına rastlar. Devler artık, belki Tanrılar tarafından red edildikleri için, ünlerini kaybetmişlerdir ve insanoğlu bu son perişan devlerin hakkından gelir.

Devlerin düşüşü mitoslardan, efsanelerden çok daha açık bir şekilde masallarda anlatılıyor.

Bir derginin özel sayısında şöyle yazar:

"Dev, Türk masallarının önemli kahramanlarından biridir. Bazı yerde hem biçim, hem ruh yapısıyla insana benzer, Çokluk çok büyük gövdelidir. Tozu dumana katarak yıldırım hızıyla gider. Bir aylık yolu bir saniyede aşmak onun için işten bile değildir. İnsan eti yemesini sevdiği için, bir yerde insan bulunup bulunmadığını kokusundan anlar. Çoğu zaman, çevresi yüksek ve kalın duvarlarla, dikenli bahçelerle çevrili büyük köşklerde, kendine özgü saraylarda yaşar. En değerli eşyalar, hiç kimsenin ele geçiremeyeceği, ama herkesin, hatta padişahların bile özledikleri dünya güzelleri, hiçbir yerde bulunmayan meyve bahçeleri, sihirli güvercinler, her telinden binbir ses çıkan çalgılar, sihirli kılıçlar, başınıza geçirdiğiniz zaman sizi hiç kimseye göstermeyen külahlar, sihirli sarayların kapılarını açan anahtarlar bu devlerin buyruğu altında, onların köşklerinde, saraylarındadır. Bunların bir memeleri arkalarında, öteki memeleri önlerindedir. Yanlarına size bir dervişin öğrettiği usulle ve iyi sözlerle yaklaşır, arkalarındaki memelerini (anacığım) diyerek emerseniz size bir evlat gibi davranırlar, bir yerinize dokunmazlar. İstediğiniz şeyi verirler. Ne güçlüğünüz varsa giderirler. Devler kendilerine kötülük yapmak isteyenleri ele geçirirlerse, kızartarak yerler. Fakat en sonunda, her zaman, insanoğlu tarafından, bazen de bir rastlantıyla çeşitli yollar ve kurnazlıklarla canları cehenneme gönderilir. Devlerin her zaman yardımcıları vardır. Arap Bacılar, çokluk insan ruhunda ve karakterinde görünen dev oğlanlar ya da kızlar, bu yardımcıların arasındadır."

Türk masallarında olsun batı ya da doğu masallarında olsun, dev eski kişiliğinden, yüceliğinden çok şeyler kaybetmiştir. Korkunç olmasına korkunçtur, olağanüstü bir yaratıktır ama çokluk gülünçtür. Eski mitoslara renk katan devlerin bir çeşit karikatürüdür. Hem insanlardan ayrı yaşar, onlara düşman olur, hem de onlara özenir. İnsanın güçlükle erişebileceği yerlerde oturur ya da gizlenir; yardımcılar kullanır, büyü ile uğraşır; artık gücüne güvenmediği için lüks içinde boğulur. Masallar daha önce çizdiğimiz zamanın son dönemini anlatıyor. Devler çöküyor ve sonunda insan tarafından öldürülüyor. Masallardaki devler artık yalnız çocukları korkutabilir ve birçok masallarda, çocuk hikayelerinde çoklukla küçük çocuklarla uğraşırlar.

Kutsal kitaplardaki devler; çeşitli mitoslarda yer alan devler; Homeros'un tek gözlü Kiklopları; gemici Sinbad'ın arkadaşlarını çiğ çiğ yiyen dev ve bunlara benzer yüzlerce örnek nereye varır, bütün bunların çıkış noktası nedir? Yoksa bütün bunlar, sürekli olarak öne sürülen çok eski zamanlarda dev bir ırkın, garip bir değişiminin varlığını mı açıklıyor?

Devlerin varlığını destekleyen, klasik bilimin kabul etmediği, Nazilerin çok tuttuğu bir kuram vardır: Hand Horbiger'in Welteilehre'si (Ebedi Buz Doktrini).

Kopernik'e meydan okurcasına bütün bilimsel kurallara karşı çıkıp yeni devrimci bir kavramı öne süren Horbiger'in adı, 1925'te yaptığı açıklamayla, dünyanın, özellikle Almanya ve Avusturya'nın dikkatini çekti.

Yeni bir siyaset anlayışı kurmakta olan Hitler gibi Horbiger de, altmışbeş yaşına bastıktan sonra, Alman halkını kurtaracak, yükseltecek yeni bir bilimsel anlayışı savunuyordu. Bu savunma ilk başta Nazilerin yöntemlerine uygun biçimde geniş bir örgütle, büyük imkanlarla, binlerce taraftar ve özellikle genç Naziler arasından seçilmiş zorbalarla yapılıyordu. Doktrini açıklayan kitaplar, dergiler, broşürler yayınlamaktan başka Horbiger, halkı galeyana getirebilecek, ulusal ve ırki coşkuları kamçılayabilecek sloganlar da yaratıyordu:

"Kuzeyli atalarımız karların ve buzların arasında yaşadıkları için güçlüdürler... Ebedi Buz Doktrini Yahudi politikacıları kovdu; İkinci bir Avusturyalı, Horbiger, Yahudi bilim adamlarını kovacaktır."

Horbiger'e başından beri inanan, destekleyen Hitler, yepyeni bilimsel doktrinin havasına kapılarak buna benzer konuşmalar yapıyordu: ''Yahudi ve liberal bilime karşı çıkan kuzeyli ve ulusal-sosyalist bir bilim var!"

Aslında Horbiger, Hitler'in klasik anlamda bir politikacı olmadığı gibi klasik anlamda bir bilim adamı da değildi. Viyana Teknoloji Okulunda öğrenimini tamamlamış sonradan kompresör uzmanlığı yapmış ve 1894'te icat ettiği yeni bir musluk sistemiyle servete kavuşmuş amatör bir astronom ve astrofizikçiydi. Tanrı tarafından kutsanan deha mucit Horbiger'in başlıca tutkusu suyun çeşitli durumlarıydı; doktrinini de buz konusunda çalışmalarını yürütürken kurmuştu.

Horbiger'in Ebedi Buz Doktrini, tarihten antropolojiye, astronomiden jeolojiye kadar bütün bilim kavramlarını yok edip, yeni, orijinal, çarpıcı bir görüş getirmek amacındaydı. Bu görüş şöyle özetlenebilir:

Horbiger'in kozmogoni kuramına göre Ay dünyamızın ilk uydusu değildir; birçok Ay'lar olmuştur ve her jeolojik çağda değişik bir uydu dünyamızın çevresinde dönmüş, her çağ bu Ay'ın dünyaya düşmesiyle kapanmıştır. Ay dünyamızın çevresinde kapalı bir elips çizerek dönmüyor, tersine dünyaya yaklaşan bir spiral yaratıyor ve bu spiral daralınca Ay dünyanın üzerine düşüyor. Her çağda, yüzbinlerce yıl boyunca, Ay dünyanın çevresinde dönmüş, yaklaşmış yaklaşmasıyla yerçekimi kurallarını bozup ayçekimi olayına neden olmuştur. Bu dönemlerde, organizmalar olağanüstü büyümüştür. Birinci Zamanın sonundaki dev bitkileri, İkinci Zamanın sonundaki dev yaratıkları bu irileşmeye örnek verebiliriz. Üçüncü Zamanda, Ayın uzaklarda olduğu bir dönemde, insanlar türüyor ve bu ilk insanlar, İkinci Zamandan kalma devlerin yönetimi altında, uygarlıklar kuruyor. Üçüncü Zamanın sonunda Ay düşünce devlerin çağı da sona eriyor, arta kalan, bozulan, yamyamlaşan devler insanlar tarafından öldürülüyor.

Horbiger'in Efsanevi Tarihi ırkçı kurarndan başka bir şey değilse de dünya mitologyasına bütünüyle bağlı bir sisteme dayanıyor.

Horbiger'in doktrini, bunu hala sürdürenler karanlık kalmış birçok tarihi esrarları bu kuramlara dayanarak açıklıyorlar. Bizim amacımız Horbiger'in görüşünü savunmak değil, oldukça karmaşık bir şekilde ortaya attığı kuramla eski mitos, gelenek ve inançlar arasında görülen bağlantıyı belirtmektir.

Daha önce de sözünü ettiğimiz Toltek kozmogonisi dünya tarihini dört ayrı çağa ayırıyor:

- Birinci çağ ve dünyanın yaradılışı. Bu çağ büyük bir tayfunla sona eriyor;

- İkinci çağ ve devler. Bu çağ dünyayı kasıp kavuran yer sarsıntılarıyla bitiyor;

- Üçüncü çağ ve devleri öldüren insanlar.

- Çağımız olan ve genel bir patlama ile bitecek olan Dördüncü çağ.

Yeni Gine yerlilerinde de benzer motiflere rastlanılmaktadır:

Çok eski zamanlarda insanlara yardım eden devler vardı. Sonradan bu devlerin huyu değişti; insanlar kötüleşen bu devlere kurban kesmek zorunda kaldılar. Ardından da bu baskıya dayanamayarak isyan edip devleri öldürdüler.

Bu örneği daha önce sıralamış olduğumuz çeşitli mitolojik olaylara ve inançlara eklersek Horbiger doktrininin genel bir çizgiden yararlanmış olduğunu görürüz. Şu var ki Horbiger'in kuramı bilimle sürekli çalışmaktadır; Alman kompresör uzmanına göre çok eskiden uzayda, güneşten milyonlarca defa büyük bir nesne vardı. Bu nesne, kozmik buzlardan bileşik dev bir gezegenle çarpıştı, dev gezegen olağanüstü büyüklükteki güneşin içine saplandı. Aradan yüzbinlerce yıl geçti, dev güneş içinde meydana gelen buharın baskısı altında, patladı ve uzayı dolduran yıldızları, gezegenleri yarattı.

Çağdaş bilim evrenin üç ya da dört milyar yıl önce yer alan bir patlamanın sonucunda yaratıldığını kabul eder. Bir yoruma göre evrenin bütünü patlayan bir atomun içindeydi, gezegenler ise güneşin kısmi bir patlamasından ortaya çıkmışlardır.

Horbiger 1930'larda öldü, ama yaklaşık olarak bir milyon kişi hala doktrini izlemekte. Kimi, İngiliz Beliamy gibi, yeni bir antropoloji kurmaya çalışıyor, kimi, Fransız Denis Seurat gibi, devlerin uygarlığını araştırıyor, kimi de, Alman yazarı Elmar Brugg gibi, Horbiger'i kabul etmeyen geleneksel bilime karşı savaşını sürdürüyor.

Ebedi buz Doktrininin yaratıcısını bir bilim adamı kabul etmek imkansızdır; Hitler'in ulusal-sosyalizmini ve Nazi örgütünü besleyen kuruluşları etkileyen Horbiger'in kuramı bir çeşit gizemciliği aşamamıştır. Ancak çok sonradan Horbiger'in doktrini gereğiyle araştırıldı, derinleştirildi; devlerin, kayıp ülkelerin esrarengiz uygarlıkların sırrını açıklayabilecek nitelikte bir anahtar olarak kullanıldı.

Devlerden söz eden mitoslardan, efsanelerden, masallardan birkaç örnek verdik, devlerin varlığını bilimsel biçimde açıklamaya yeltenen bir kuramın başlıca noktalarını özetledik; yine de sorun bir açıklığa kavuşamamıştır. Ayrıca da çok önemli bir soru ortaya çıkar:

Devlerin gerçek izleri bulunmuş mudur, dünyanın herhangi bir yerinde dev bir insan ırkına rastlanılmış mıdır?

Dev bir yaratıkla ilgil ilk keşiflerinden biri, 14. yüzyılın ortalarında Dekameron'un ünlü yazarı Boccacio tarafından açıklanıyor. Boccacio, "Geneologia Deorum" (Tanrılann Şeceresi) adlı eserinde, Sicilya’da Trapani şehrinin dolaylarındaki bir mağarada keşfolunan tek gözlü dev Polifemo'nun iskeletinden söz ediyor. Kemiklerin, en azından 9-10 metre boyundaki bir dev'e ait olduğunu belirten Boccacio, böylece Agrirento'lu Empedokles'in savını destekliyordu. Agrirento'lu Empedokles, M.Ö. 440 yılında, Homeros'a dayanarak çok eski zamanlarda Sicilya'da devlerin yaşadığını öne sürmüştü.

Boccacio'dan üçyüz yıl sonra Cizvit bilim adamı Athanasius Kircher de bu kemiklere değiniyor. Aradan yıllar geçince, ünlü kemikler kayboluyor, çağdaş bilim bunlara fil kemikleri etiketini koyup olayı kapatıyor.

Benzer bir olay 1577'de İsviçre'de Willisau'da görülüyor: Bir kazı sırasında kocaman bir iskelet bulunuyor. Zamanın ünlü anatomi uzmanı Doktor Felix Plater uzun incelemelerden sonra kemiklerin 5.80 m. boyunda tarihöncesi bir adama ait olduklarını açıklıyor. Olayı duyan
Göttingen Üniversitesi anatomi profesörü J.F Blumenbach, kemikleri inceledikten sonra bunların aslında tarihöncesi bir file ait olduğunu kesinlikle açıklıyor.

Aynı dönemde benzer iskeletler, kemikler İngiltere'de Gloucester'de ve özellikle Güney Amerika'da keşfediliyor.

Güney ve Orta Amerika'da meydana gelen olaylar oldukça ilginçtir; Guatemala'da yaşayan Kişe yerlilerinin kutsal kitabı sayılan Popol Vuh'un aktardığı olayların yanı sıra Meksika fatihi (1519-1522) İspanyol Hernan Cortes'e yerliler tarafından gösterilen, bazıları Cortes tarafından İspanya Kralına gönderilen dev insan kemikleri bu örneklerdendir.

Yazar Bernal Diaz del Castillo'ya göre:

"Eskiden bu topraklarda gayet uzun boylu erkekler ve kadınlar yaşardı; kötü ruhlu olduklarından büyük çoğunluğu yerliler tarafından öldürüldü."

Amerika devleriyle karşılaşanlardan biri de ünlü Portekiz gemicisi Macellan'dır. Macellan'ı izleyen Antonia Pigafetta'nın yazdıklarına göre 1520 yılının Haziran ayında San Julian'da gemiciler bir devle karşı karşıya gelmişlerdi:

"Öylesine uzun boyluydu ki başımız beline kadar varamıyordu; sesi de bir boğanınkine benziyordu."

Macellan bu dev yaratıkların ikisini ele geçirip gemisine aldı; Avrupa'ya götürecekti. Ancak gemi Ekvator'a varmadan ikisi de öldüler.

Devlerle karşılaşan yalnız Macellan değildir. Sir Francis Drake, 1578'de San Julian'da ikibuçuk metre boyunda yerliler gördüğünü hatıralarında belirtmişti. Drake'ten sonra Pedro Sarmiento, Tome Hernandez, Anthony Knyvet ve Sebald de Weer gibi gemiciler Büyük Okyanus kıyılarında kimi 3 kimi 3,60 boyunda yaratıklarla karşı karşıya gelmişlerdi.

Bu arada özellikle Patagonya'da sık sık devlerin izlerine rastlanılıyor. 1712'de Şili'de Valdivia bölgesini yöneten İspanyol hükümeti Patagonya'nın içlerinde üç metre boyunda bir yerli kabilesinin yaşamakta olduğunu resmen açıklamıştı. 1764 yılında Cabo Virgines'ın yakınlarında bu dev yerlilerle karşılaşan, ünlü İngiliz ozanı Byron'un dedesi Commore Byron izlenimlerini şöyle anlatıyordu:

"Biri bana doğru geldi. Kocaman bir şeydi; masallarda sözü geçen insan yüzlü canavarlara tıpatıp uyuyordu. Ölçüsünü alma imkanını bulamadım. Ama en azından 2.10 metre boyundaydı... "

Java Adası'nda, Güney Çin'de, Transvaal'da ve Doğu Cezayir'de ele geçen dev taş baltalar, kesinlikle saptanamayan tarihöncesi bir çağda, yaklaşık olarak 4 metre boyunda yaratıkların yaşadığını açıklamışlardır.

Filipinler'de, Gargayan'da, dişleri 7,5 cm. uzunluğunda ve 5 cm. genişliğinde olan 5,18 m. boyunda bir dev yaratığın iskeleti bulundu; Çin'de ki kazılarda elde edilen ve 3 m. boyundaki ilkel insanlara ait olduğu sanılan kemiklerin yaşını, dünyaca tanınmış antropoloji uzmanı Doktor Pei Wen Chung 300.000 yıl olarak hesapladı; Agadir'de keşfedilen ve en azından 3000 yıl öncesine ait olduğu hesaplanan taş baltaların ağırlığı 8 kiloyu aşıyordu.

Yukarıda sözü geçen baltalara benzer aletler, çeşitli tarihlerde, İskoçya'da, .A.B.D'de (Ohio ve Wisconsin) ele geçirildi; kimi 50-70 cm. boyunda, kimi de 30-40 cm. genişliğindeydi. Yine A.B.D.'de Nevada’da 50-60 cm. boyunda ayak izleri, Tunus'ta, Cheninin'in güneyinde, altı metrelik mezarlık ortaya çıkarıldı.

1833'te Kaliforniya'da bir dehliz açan bazı askerler 3,65 boyunda bir iskeletle karşılaştılar. 1887 yılında Nevada'da 99 cm. lik bir bacak iskeleti, 1891 yılında Arizona'da 3 m. boyunda bir insan mezarı bulundu.

Şimdi yaşayan ve hareket eden dev yaratıklarla ilgili örnekler görelim:

23 Temmuz 1963 günü Oregon'da Satus Phass ile Toppenish arasındaki ana yolda arabayla giden üç kişi 4 metre boyunda bir yaralığın ilerki yoldan geçtiğini gördüler. Yine Oregon'da Lewis nehrinde balık avlayan iki kişi kocaman bir devle karşılaştılar. Aynı yıl, "Oregon Journal'' gazetesi için röportaj yapan bir gazeteci 40 cm. uzunluğundaki ve 15 cm. genişliğindeki ayak izlerinin resmini çekip yayınladı.

Mitoslardaki, efsanelerdeki, masallardaki devlere karşılık Horbiger'in varsayımı ve Meksika, Patagonya, Amerika devleri ve bütün bunlara ek olarak dünyamızın çeşitli köşelerinde rastlanılan dev izler, devlere uygun aletler ele geçmiştir.

Devler gerçekten yaşadı mı? Yoksa yeryüzünün bazı uzak bölgelerindeki çok eski çağların bir kalıntısı olan ayrı bir ırk, bir çeşit değişime uğrayarak hala yaşıyor mu?

Yirmi yıl önce Beyrut Müzesi Dergisi'nde yayınladığı bir araştırma yazısında, Doktor Louis Burkhalter şu sonuca varıyordu.

"350.000 yıl önce dev bir insan ırkının yaşadığını ve bunun şimdiden bilimsel açıdan ispat edildiğini kesinlikle göstereceğiz."

Giovanni Scognamillo - Dünyamızın Gizli Sahipleri


Bir sonraki bölüm hazırlandığında linki burada olacaktır.





DÜNYAMIZA BAKIŞ

Albert Einstein - Dünyamıza Bakış

Bilim Adamı, Savaş ve Barış

Beni, bilimi savaş amaçları uğrunda kötüye kullanan bilim adamlarının bir önderi
saymakla yanılıyorsunuz. Değil savaş amacı için, uygulamalı bilim alanında bile hiç çalışmadım.

Günümüzün savaş anlayışını sizin gibi ben de suçluyorum. Aslında, hayatım boyunca bir barışsever olmayı seçtim ve Gandhi'yi çağımızı en önemli siyasal önderi saydım.

Adımın atom bombası ile iki yoldan ilintisi var. Elli yıl kadar önce fizikte kitle ile erkenin eşitliğini bulmuştum, bu ilişki giderek atom gücünden yararlanma olanağını yarattı, ikincisi de, atom bombası konusundaki araştırmaların geliştirilmesi gerektiğini Başkan Roosevelt'e bildiren bir mektuba imza attım. Nazi yönetiminin atom bombasını daha önce kullanma tehlikesinin söz konusu olması yüzünden bunun gerekliliğine inanıyordum. Böylece, sizin de göreceğiniz gibi, mektubunuz bir takım yanlış bilgilere dayanıyor.

Ben de, sizin gibi, yalnız bir insanım. Sizden çok daha yaşlı, ama belki daha akıllı olmayan bir insan. Ortak yanımız, basının, radyonun bize her konuda yaymağa çalıştığı şeylere karşı köklü bir şüphecilik - üstelik bu araçlar Birleşik Amerika Devletlerinde Eski İngiltere’de olduklarından çok daha kötü.

Bir dünya devleti kurmanın tehlikeleri konusunda düşüncelerinize katılıyorum. Ama, bence bu dünyayı sürekli bir savaş tehlikesiyle karşı karşıya bırakan uluslar arası kargaşalıktan çok daha önemsiz. Hükümetlerin insanları bir çeşit tutsaklık altında tutmaları için bu kargaşalığın çok daha elverişli bir ortam olduğu kanısındayım. Bu yüzden, açıkça bir dünya devletinin kurulması düşüncesini savunuyorum.

Rusya ile ilgili haberlerin bize gelenleri elbet tek yanlı ve kötüleyici. Gene de, bütün toplumsal ve iktisadî başarılarına karşılık, Rusya'nın siyasal düzeni şimdilik bizimkinden çok daha sert görünüyor. Ne var ki, savaş sonrası dünyasında uluslar arasındaki kuvvetler dengesinin geçirdiği değişimler bence Batının Komünist Dünyasından çok daha saldırgan olması ile sonuçlandı. Sağduyusu olan herkes aşırılığın giderilmesi ve tarafsız bir yargıya varmak için elinden geleni esirgememeli.

Krallar Gidince

Gençlik yıllarımda, biz aydınlar, «Tanrının buyruğu ile» saltanat süren krallar ve imparatorların sonu gelince, insanlık için daha mutlu bir çağın başlayacağına inanıyorduk. Bunların büyük bir kötülük kaynağı olabilecekleri açıkça ortada. Eh, artık köklerinin kazındığı söylenebilir, ama insanlığın durumu çok daha iyi değil. Halkı kandıran politika cambazları gidenlerin yerlerini ustaca doldurdular.

Amerikan Sömürgeciliği

Bugün insanlığın durumunu göz önüne getirince, hiçbir şey beni son siyasal gelişmeler
karşısında insan belleğinin yetersizliği kadar şaşırtmıyor. Dün Nürnberg duruşmaları, bugün elbirliği ile Almanya’yı yeniden silâhlandırma çabaları. Bunun nedenlerini kendi kendime açıklama yollarını araştırırken, son yurdum olan Amerika'nın kendi çıkarı için eski Avrupa’nın sömürgeciliğinden daha gizli yeni bir sömürgecilik türü yarattığı düşüncesinden kendimi kurtaramıyorum.

Amerika bir takım dış ülkelerde yatırımlar yaparak o ülkeler üzerinde bir baskı kuruyor, o ülkelerin sıkı sıkıya Amerika'ya bağlanmalarını sağlıyor. Bu tutuma karşı olan herkes de Birleşik Amerika Devletlerinin düşmanı sayılıyor. Avrupa'nın, İngiltere’nin bugünkü siyasal tutumlarını bu genel çerçeve içinde anlamağa çalışıyorum. Bu tutumu önceden tasarlanmış bir davranış olmaktan çok, nesnel koşulların doğal sonuçları olarak yorumlamak için kendimi zorluyorum.

Albert Einstein - Dünyamıza Bakış



Kitap burada sona ermiştir. Kitabı linkten pdf olarak indirebilirsiniz;



ATLAS GRUP Kültür Hizmetidir!




Dünyada Neler Oldu

Christopher Lloyd - Dünyada Neler Oldu

Karmaşık Yaşam Yaratımı

Bu karmaşık hücreler (eukaryotes) birlikte çalışarak özel bir yetenek geliştirirler Mitokondria diye adlandırılan bazı parçaları besini enerjiye dönüştürür. Kloroplast olarak adlandırılan başka parçaları ise hücredeki zehirli atık maddelerden kurtulmak konusunda uzmanlaşmıştır. Başka bir bölümü ise kütüphaneciler gibi görev yapacaktır. Onların görevi kendisine özdeş bir hücre oluşturmak için gerekli olan tüm bilgileri saklamaktır Biz bu kütüphanecileri gen olarak adlandırıyoruz: Bu sözcük doğum anlamına gelen Yunanca genos sözcüğünden gelmektedir. Onlar çekirdek olarak adlandırılan hücrenin bir bölümü içinde yaşarlar ve deoxyribonucleic asit ya da DNA olarak bir bileşimde yapılmıştır

Bu özgecil ekip çalışması daha ileri aşamalarda kendi kurbanlarını da meydana getirmektedir Yüksek derecede enerji yüklü karmaşık hücreler başka hücreleri bütün olarak yutabileceklerini fark etmişlerdir. Onlar böylece daha bol bir yiyecek kaynağına sahip olacaklardır. Dünyanın ilk ağzı, dişsiz, mikroskobik bir delikten başka bir şey değildi. Artık yaratıklar kendilerini yenilmekten korumak için daha iyi hareket kabiliyetine sahip olmalıydılar

Bunların pek çoğu en iyi stratejinin takımlar oluşturmak olduğunu bulmuşlardır. Bir araya gelerek oluşturulan hücre çeteleri dünyanın ilk çok hücreli yaratıklarını oluşturmuştur Onların bazılarının hayvan yaşamının öncü ataları olmuşlardır, başkaları ise günümüzün bitki ve ağaçlarının atalarına dönüşmüştür.

Yerkürenin ilk oluşumunun üzerinden artık üç milyar yıldan daha uzun bir süre geçmiştir. Eğer biz yeryüzünün tarihini yirmi dört saatlik bir zaman ölçüsü ile değerlendirirsek artık saat yaklaşık 05.19 olmuştur. Yaşamın ilk işaretleri bu dönemde ortaya çıkmaya başlamıştır Saat 16. 00’ ya kadar olan zaman surecinde yaşamın tüm geri kalan unsurları ortaya çıkacaktır Her ne kadar yaşamın mucizevi işaretleri karmaşık mikroskobik bakteriler biçiminde görülmüş olsa da yüz milyonlarca yıl sonra bunlar balık, hayvanlar, bitkiler ve ağaçlar olarak ilk görünümlerine ulaşacaktır

Onlar bunu olağandışı bir ekip çalışmasının başka bir parçası sayesinde yapmışlardır. Artık yerküre üzerinde daha büyük ölçekli değişimler olmaktadır.

Christopher Lloyd - Dünyada Neler Oldu


Bir sonraki bölüm hazırlandığında linki burada olacaktır




DÜNYA TARİHİ

William H. McNeill - Dünya Tarihi

Çobanlık

Tarla açma tarımı yayıldıkça ve bu yaşam biçimine bağlı kişilerin sayısı arttıkça, ilk çiftçilik yöntemlerinde yapılan iki değişiklik büyük bir önem kazandı. Tarımın ilk başladığı dağlık ve tepelik alanın kuzeyinde bulunan Avrasya'nın büyük bozkır bölgelerinde, az ağaç ve bu nedenle tarla açma tarımına doğal olarak uygun az yer vardı. Öte yandan, bozkıra özelliğini veren geniş otlaklar, evcilleştirilmiş hayvan sürülerinin yaşamasına özellikle uygun yerlerdi. Bu durumda, bozkırın avcıları, ilk çiftçilerce geliştirilen bir dizi uğraşıyla karşılaştıklarında, tahıl tarımının gerektirdiği yorucu ekme biçme işlerini benimsemeyip, hayvan evcilleştirmeyi benimseyerek, coğrafya çevrelerine etkin bir uyum gösteriyorlardı.

Böylece, tarımın ne olduğunu bilen, ama onu hor gören kendine özgü bir çoban yaşam biçimi ortaya çıktı. Dağların güneyinde, daha sıcak ve daha kurak olmakla birlikte, otlakların, Arap Yarımadası'nın büyük yayı boyunca çölü renklendirdiği, kuzeyin bozkırına benzer bir çevre vardı. Bu bölgede de çobanlık, neolitik çiftçilik tekniklerinin bir çeşitlemesi olarak gelişti. Güney bölgesinde evcilleştirilen hayvanların çeşitleri, kuzeyde yeğlenen iri hayvanlardan farklıydı. Koyunlar, keçiler ve eşekler, yarı çöl ikliminde yaz ayları çekilen yem kıtlığına, iri yapıları kuzey bozkırının soğuk kışlarını ölmeden geçirmelerinde yardımcı olan sığırlardan ve atlardan daha iyi dayanabildi.

Çobanlığın, tarım dünyasının kuzey ve güney kıyılarında, çiftçilikten farklı bir yaşam biçimi olarak ne zaman ortaya çıktığı kesin olarak tarihlendirilemez. İÖ. 3000'den önce çoban yaşamı sürdürenlerin sayısı olasılıkla pek fazla değildi. Bu tarihten çok sonraları bile, bozkırda çobanlık yaşamına tam bir uyum görülmez. Örneğin, at sırtına binmek gibi basit teknikler, belki eyer üzerinde yaşam, ürkmeden insanların sırtına binmesine izin verecek biçimde eğitilebilecek türden atların yetiştirilmesine ve ilk girişimleri sonucu, hayvanın kendisini sırtından fırlatmasıyla yere hoş olmayan bir düşüş yapsa bile denemelerini sürdüren kişileri gerektirdiği için, İ.Ö. 900'den sonraya kadar yaygınlaşamadı.

Çoban topluluklar da avcılar gibi otoburların asalaklarıydı. Hayvanları için ot ardında koşarken birbirlerinden oldukça uzak bölgeler arasında dolaşarak gezici bir yaşam sürdürmeleri bakımından da avcılara benziyorlardı. Çobanlar çoğu kez, yılın her mevsiminde sürüleri için en zengin otlaklara giderek, az çok düzenli bir göç biçimi izlediler. Hepsinden öte, koyun ve sığır çobanları, sürülerini, ister hayvanlar, ister başka insanlar olsun, rakip etoburlardan korumak zorundaydılar. Böyle yaşam, rakipleri o topluluğun geleneksel otlaklarını istila etmeye ya da sürülerine saldırmaya kalktıklarında, yürüyüş rotasını kararlaştırabilecek ve ivedi durumlarda tüm toplumun komutasını eline alabilecek bir şefi gerektirdi.

İlk çiftçi topluluklar oldukça barışçı ve eşitlikçiyken, başarılı büyük hayvan avcılarının ayırt edici özelliği olan savaşçı örgütleniş ve şiddete başvurma alışkanlıkları böyle bir çoban yaşamında önemini yitirmedi. Aralarındaki bu zıtlık, çobanlara, çiftçilerle herhangi bir askeri çatışmada açık bir üstünlük verdi. Gerçekten çobanlar öylesine büyük bir üstünlüğe sahip oldular ki, her zaman öteki insanları boyun eğdirerek ve onları hayvanlarıymış gibi sömürerek evcilleştirmeye kalktıkları görüldü.

İnsanlığın Eski Dünya'da bundan sonraki tarihi, çiftçiliğin olanak verdiği sayısal üstünlükle, çobanlığın gerektirdiği siyasal-askeri üstünlük arasındaki etkileşim çevresinde dönüp durdu. Bu denge, toplumsal örgütlenmedeki, toplumsal birlikteki ve teknolojik gelişmelerdeki iniş çıkışlara göre, bazen bir taraf bazen öteki taraf yararına bozuldu. Dengenin bozulmasında, arada bir, büyük bir fatihin ve imparatorluk kurucusunun ortaya çıkması ya da yıkıcı bir salgın hastalığın patlak vermesi de etkili oldu. Çiftçilerle çobanlar arasındaki ilişkilerdeki büyük değişiklikler, her yerde ve her zaman insan toplumunu sarsıp rahatını kaçırdı; fakat bu iki farklı yaşam biçimi arasındaki kanlı çatışmalar aynı zamanda insanları başka hiçbir biçimde göze alamayacakları yaşam deneyimlerine itti. Bu nedenle İÖ. 3000 dolaylarından sonra, toplumsal evrim Avrasya'nın her yerinde büyük ölçüde hızlandı.

William H. McNeill - Dünya Tarihi


Bir sonraki bölüm hazırlandığında linki burada olacaktır




Dünya Tarihi

Clive Ponting - Dünya Tarihi

2. Toplayıcılık ve Avcılık

İlk hominidlere (insanların atalarına) neredeyse 4 milyon yıl öncesine ait fosil kayıtlarından itibaren rastlanabilir. İnsanların ilk doğrudan atalarının (Homo erectus) evrimi 1,5 milyon yıl kadar önce, modern insanların evrimi (Homo sapiens) yaklaşık olarak 1.00.000 yıl önce olmuştu. Nasıl bir dünyada yaşıyorlardı? Nasıl hayatta kalabildiler? Dünyanın her yerine yerleşmek için Afrika'dan nasıl çıkabildiler?

2. 1 - İlk İnsanların Dünyası

2, 5 milyon yıl kadar önce, ilk hominidlerin evrimi esnasında dünyanın iklimi nispeten dengeli ve şimdi olduğundan biraz daha sıcaktı. Ancak, kıta kaymasının yavaş süreci, büyük bir buz tabakasıyla sonuçlanan ve 1,5 milyon yıl kadar öncesinden itibaren büyük ısı dalgalanmalarını içeren yukarı enlemlerde, kuzey yarıküredeki kıtaları birbirlerine yaklaştırdı. 700.000 yıl kadar öncesine ait iklim yapısını kesin olarak belirlemek zordur, ancak o zamandan beri meydana gelen bir dizi önemli sıcaklık değişimi sonucunda, kabaca her 90.000 yılda bir, şiddetli soğuk dönemleri ve buzul çağları arası daha nadir dönemleri içeren, en azından dokuz büyük buzul çağı görüldü.

1920'lerde, dünya sıcaklığındaki bu dalgalanmaları açıklamak için Milutin Milankoviç adlı bir Yugoslav bilim adamı tarafından bir teori öne sürüldü. Milankoviç bu dalgalanmalara dünyanın uzaydaki konumuyla bağlantılı üç faktörün neden olduğunu ileri sürdü. Birincisi, dünyanın güneşin etrafındaki yörüngesinin bir daire değil elips olduğu ve yıl içinde dünyanın güneşe en yakın olduğu zamanın 100.000 yıllık dönemlerde değiştiğidir. İkincisi, dünyanın eksenindeki açının yaklaşık 40.000 yıllık periyotlarda değişmesidir. Üçüncüsü, dünya ekseninde her 26.000 yıllık dönemde tekrar değişen bir kayma gerçekleşmesidir. Milankoviç bu döngünün farklı kombinasyonlarının iklim değişikliklerini açıklamak için yeterli olduğunu kanıtlamaya çalıştı. Yaz sıcaklığı erimesine yetmezse karların birikmesini sağlayan Arktik formasyonun yüksek kuzey enlemlerinde yaz mevsimindeki sıcaklık özellikle çok önemliydi; ve güneşin sıcaklığı parlak karlar tarafından uzaya geri yansıtılınca bu etki güçleniyordu. İklim araştırmalarında önemli bir gelişmenin sağlandığı 1960'ların sonlarına kadar Milankoviç'in çalışması tamamen teorik düzeyde kaldı. İklim araştırmalarındaki bu gelişme, Grönland'daki buz tabakası ve deniz yatağının derinliklerinden, özellikle de Pasifik'ten, numuneler almaya imkan sağlayan teknolojilerin gelişmesine ve bununla beraber, bu numunelerin farklı seviyelerinde bulunan mevcut oksijen tiplerindeki çok küçük farkların ölçülebilmesine bağlıydı. Numunelerin analiz edilmesi, iklim değişikliklerinin oldukça detaylı kronolojik bir haritasının çıkarılmasını ve Milankoviç'in tanımladığı döngü farklarının varlığını teyit etmişti.

Yaklaşık 700.000 yıl öncesinden itibaren, kuzey yarıkürede muazzam buz tabakalarının birikmesine yol açan sürekli bir sıcaklık düşüşü söz konusuydu. Buzul çağının zirvesi, buz tabakalarındaki donmuş su miktarının deniz suyu seviyesini bugünkü seviyenin yaklaşık 198 metre altına düşürmeye yeterli olduğu, yaklaşık 525.000 sene önce meydana gelmişti. 180.000-128.000 yıl önce, iklimin bugünkünden sıcak olduğu - suaygırları Thames Nehri'nde yüzüyor ve Yorkshire'ın kuzeyi kadar yukarıda yaşıyorlardı - kısa bir dönemin takip ettiği başka bir büyük buzul çağı oldu. 113.000 yıl öncesinden itibaren buz tabakaları tekrar yayıldı ve 73.000 yıl kadar önce doruğuna ulaştı. Bunu, iklimin süratle bozulmasından ve 30.000-18.000 yıl önce son buzul çağının zirvesine ulaşmasından önce, soğuk ama değişken ısılar dönemi takip etti. Bu kez devasa buz tabakaları Kuzey Amerika'da St. Louis'nin aşağılarına ve Kuzeybatı Avrupa'nın büyük bir kısmına kadar yayılmıştı ve ağaçsız tundralar ile soğuk bozkırlar neredeyse Akdeniz' e kadar uzanıyordu. Deniz seviyesi bugünkünün 130 metre altındaydı. Güneybatı Asya'nın kıta sahanlığı açıktaydı ve Bering Boğazı kuru topraktı. Yaklaşık MÖ 11.000'de iklim önemli ölçüde ısınmaya başladı ve buz tabakaları süratle geri çekildi; MÖ 8500'den sonraki 1000 yıl içinde deniz seviyesi 27 metreden fazla yükseldi. Baltık ve Kuzey Denizleri oluştu ve MÖ 6.000 civarında Britanya bir ada haline geldi.

Clive Ponting - Dünya Tarihi


Bir sonraki bölüm hazırlandığında linki burada olacaktır





Dünya Dışı Uygarlıklar

İsaac Asimov - Dünya Dışı Uygarlıklar

BİR BAŞKA DÜNYA

Eğer Ay, Yer gibi karanlıksa, başka bakımlardan da Yer'e benziyor olamaz mıydı? İkinci bir dünya olamaz mıydı bu?

İ.Ö. beşinci yüzyıl gibi erken bir çağda, Yunan filozofu Anaxagogras (İÖ. 500-428) Ay'ın, Yer'e benzeyen bir dünya olduğunu ileri sürdü.

Evrenin bir Dünya'yla ışık kırıntılarından oluştuğunu tahayyül etmek zihinsel açıdan kabul edilebilir bir şeydir. Ama iki dünya ile ışık kırıntılarından oluştuğunu tahayyül etmek güçtür. Eğer gökteki cisimlerden biri dünya ise neden geri kalanların bir kısmı ya da tamamı da böyle olmasın? Dünyaların çokluğu düşüncesi yavaş yavaş yayıldı. Çok sayıda insan, evrenin pek çok dünya içerdiğini düşünmeye başladı.

Ama bu dünyalar ıssız değildi. Bu düşünce insanların inançlarında devrim yarattı - elbette, eğer bu akıllarına geldiyse.

Bildiğimiz bir dünya olan Yer yaşam doludur, ve genel olarak yaşamın dünyaların bir özelliği olduğunu düşünmek doğaldır. Yine, eğer insan Yer'in birtakım tanrılar ve tanrıçalar tarafından yaratılmış olduğunu düşünüyorsa, diğer dünyaların da böyle yaratılmış olduğunu düşünmek mantıklıdır. O halde, bir dünyanın yaratılıp da bomboş bırakılması makul olamazdı. Boş dünyalar yaratmakla ne amaçlanabilirdi ki? Ne büyük bir ziyankarlıktı bu!

Anaxagoras, Ay'ın Yer'imsi bir dünya olduğunu söylediği zaman, oranın meskun bir yer olabileceğini de ileri sürdü. Diğer eski filozoflar da böyle düşündü; Örneğin Yunan biyograficisi Plutarch (İ.S. 46 -120) .

Yine, eğer bir dünya meskunsa, orada oturanların - zeki yaratıklar olduklarını düşünmek doğaldır. Yalnızca bitkilerle ve hayvanlarla dolu bir dünya yine boşa harcanmış olarak görülecektir.

İşin tuhaf yanı, Ay'ın bir dünya olarak kabul edilmesinden önce, Ay'da yaşam bulunmasından söz edilmiştir. Bu, Ay'ın gökte sürekli olarak parlayan cisimler arasında olmamasından kaynaklanmıştır. Ay'ın parlak ışığının üzerinde koyu lekeler vardır, bu lekeler dolunay zamanı iyice görülebilir bir hal almaktadır.

Sıradan, bilgisiz bir Ay gözlemcisinde yüzeydeki bu lekeleri bir resim halinde canlandırmaya eğilim vardır. (Gerçekte, günümüzün bilgili gözlemcisinde de ilgi çekici bir eğilimdir bu.)

İnsanların kendilerinin evrenin merkezi oldukları inancı da buna katılınca bu lekeler birer insan biçiminde tahayyül edildi ve “Ay'daki adam” fikri ortaya çıktı.

Şüphesiz orijinal fikir tarih öncesine dayanır. Bununla birlikte Orta Çağ'da eskiden kalma fikirlere İncil'den alınma bir kılık giydirmek moda olmuştu. Böylece Ay'daki adamın 15.32-36'da söz edilen adamı temsil ettiğine inanıldı : «İsrailoğulları vahşi arazideyken şabat günü çalı çırpı toplayan bir adam gördüler. . . Ve Tanrı Musa'ya adamın öldürüleceğini söyledi. . . Ve tüm cemaat adamı kamptan attılar, taşlarla taşladılar ve o öldü... "

İncil'deki öyküde Ay'dan söz edilmez ama buna şu öyküyü eklemek de kolaydır. Adamın biri Pazar günü tatil yapmak istemediğini söylediğinde (gerçi Şabat günü İsrailliler için cumartesidir) yargıçlar şöyle demişlerdir : «O halde sana öbür dünyada ebedi bir Ay-günü (Moon-day ) verilecek.»

Ay'daki adam, orta çağlarda, topladığı çalı çırpıyı temsilen, dikenli bir çalıyla tahayyül edilmiştir. Ayrıca kendisini kimsenin görmemesi için gece çalıştığı düşünüldüğünden, elinde bir fener ve herhangi bir nedenle de bir köpek vardır. Ay'daki adam bu aksesuarıyla birlikte, William Shakespeare'in Bir Yaz Gecesi Rüyası oyununda Battom ve diğer öykülerce temsil edilir.

Tabii ki Ay'daki adamın çevresindeki bütün dünyayı doldurduğu tahayyül ediliyordu, çünkü lekeler Ay'ın tüm yüzüne yayılmış gibidir ve Ay da küçük bir cisim olarak görünmektedir.

Ay'ın yere oranla boyutlarını geçerli matematiksel yöntemlerle ortaya koymayı başaran ilk kişi Yunanlı gökbilimci Hipparkus'du. (İ.Ö. 190-120) . Ay, çapı Dünya çapının 114 ü kadar olan bir gökcismidir. Hiç de Ay'daki adamın boyutlarında değildir. Yalnızca ışık vermeyen malzemeden yapılmış olmasıyla değil, aynı zamanda boyutlarıyla da bir dünyadır.

Dahası, Hipparkus Ay'ın uzaklığını ölçmeye çalıştı. Ay'ın yüzeyi Dünya yüzeyinden, Dünya yarıçapının 60 katı uzaklıktadır.

Modern deyişle Ay, Dünya'dan 381.000 kilometre uzaklıktadır ve 2.470 kilometrelik bir çapa sahiptir.

Yunanlılar daha o zamanlar, Ay'ın Yer'e en yakın gökcismi olduğunu, diğerlerinin çok daha uzakta bulunduklarını biliyordu. Bu kadar uzakta olup da göze göründüklerine göre gökcisimlerinin hepsi birer dünya büyüklüğünde olmalıydı.

Dünyaların çokluğu fikri, edebiyat düzeyindeki yüksek ve incelikli filozofik spekülasyonlardan doğmuştur. Bunlardan bildiğimiz ilki, tıpkı bizim gezegenlerarası 'yolculukları anlatan bilimkurgu öyküleri gibidir.

Yaklaşık 165 yılında Samosata'lı Lucian adlı bir Yunan yazarı, Ay'a yolculuğun bir öyküsü olan Gerçek bir Hikaye adlı kitabı yazdı. Kitabın kahramanı Ay'a bir rüzgar hortumuyla taşınır, Ay'ı aydınlık ve parlak bulur ve belli uzaklıklarda başka aydınlık dünyalar görür. Aşağıya baktığında ise belirgin bir şekilde kendi dünyasını, Yer'i görür.

Lucian'ın evreni zamanının bilimsel bilgilerinin gerisindedir, çünkü o Ay'ı parlak gökcisimlerini birbirine yakın sanmaktadır. Lucian aynı zamanda bütünuzayın havayla dolu olduğunu ve «yukarı» ile «aşağı» nın her yerde aynı olduğunu varsaymıştır. Elbette bunun böyle olmadığını düşünmek için hiçbir neden yoktu.

Lucian'ın evrenindeki bütün dünyalar meskundur ve o, dünya dışı zekaların her yerde bulunduğunu farz etmiştir. Ay'ın kralı Endymion'du ve Güneş kralı Phaethon'la savaş halindeydi. (Bu isimler Yunan mitolojisinden alınmıştır, Endymion, Ay Tanrıçasının sevdiği bir genç, Phaethon da Güneş Tanrısının oğludur.) Ay yaratıklarıyla Güneş yaratıkları görünüşleriyle ve yapılışlarıyla tamamen insana benzerler. Budalalıklarında bile, çünkü Endymion ve Phaethon, Jüpiter'in kolonizasyonunu ihlal ederek birbirleriyle savaşmaktadırlar.

Bununla birlikte, yaklaşık 1300 yıl boyunca hiçbir önemli yazar Ay'la ilgilenmedi. 1532'de İtalyan şairi Ludovico Aristo ( 1474-1533) nun Orlando Furioso adlı epik işirinde Ay yeniden ortaya çıktı. Bu şiirde karakterlerden biri kutsal bir arabayla Ay'a yolculuk eder, İlyas Peygamber bir rüzgar hortumuyla göğe taşınır, Ay'da uygar insanlar bulur.

Dünyaların çokluğu fikri teleskopun keşfiyle yeniden canlandı. 1609'da İtalyan bilim adamı Galileo Galilei (1564-1642) bir teleskop yapıp Ay'ı gözledi. Tarihte ilk kez olarak Ay büyütülmüş halde ve çıplak gözle göründüğünden daha ayrıntılı olarak izlendi.

Galileo, sıra dağlar ve volkanik kraterler gördü Ay'da. Denize benzeyen, düz, karanlık lekeler gözledi. Açıkça, yepyeni bir dünyaya bakıyordu.

Bu, Ay'a uçuş öykülerinin daha da artmasına neden oldu. İlki, birinci sınıf bir gökbilimci olan Johann Kepler ( 1571-1630) tarafından yazıldı ve yazarının ölümünden sonra 1633'de yayınlandı. Adına Somniuın denildi, çünkü kahramanı düşünde Ay'a gidiyordu.

Kitap, Ay hakkında bilinen gerçekleri hesaba alması bakımından dikkat çekiciydi. Ay, o zamana dek, Dünya'dan farklı bir toprak parçası olarak düşünülüyordu. Kepler, Ay'da gecelerin ve gündüzlerin 14 Yer günü uzunlukta olduğunun farkındaydı. Buna hava, su ve yaşamı da dahil etmişti ve böyle yapmaması için o zaman hiçbir neden yoktu.

1638'de İngilizce olarak Ay'a uçuş hakkında ilk bilimkurgu öyküsü yayınlandı. Ay'daki Adam adını taşıyan bu öykü bir İngiliz piskoposu olan Francis Godwin ( 1562-1633) tarafından yazılmıştı. Bu da, yazarının ölümünden sonra yayınlandı.

Godwin'in bu kitabı bu türden ilk kitapların en etkileyicisiydi, çünkü birtakım benzetmeler esinliyordu. Kitabın kahramanı bir kaz sürüsünün çektiği bir arabayla Ay'a gidiyordu. (Bu kişi düzenli olarak 'Ay'a göç ediyor şeklinde canlandırılmıştı.) Her zamanki gibi Ay'da zeki insanlar bulunmaktaydı.

Godwin'in kitabının yayınlandığı yılda, Oliver Cromwell'in kayınbiraderi olan bir başka İngiliz piskoposu John Wilkins (1614-1672) de bu konuda bir kitap yayınladı. Ay'daki Dünyanın Keşfi adlı kitabında Ay'ın yaşanabilecek bir yer olup olmadığını tartıştı. Godwin'in kahramanının İspanyol olmasına karşın (İspanyollar bir önceki yüzyılda büyük kaşifler yetiştirmişlerdi) Wilkins, Ay'a ilk varacak kişinin bir İngiliz olacağından emindi. Wilkins bir bakıma haklı çıktı, çünkü Ay'a ilk ayak basan adam İngiliz soyundandır gerçekten.

Wilkins ayrıca havanın hem Ay'da, hem de tüm evrende mevcut olduğunu varsayıyordu. 1638'de bile böyle bir durumun gökcisimlerinin birbirinden bağımsız olarak uzayda kalmasına izin vermeyeceğine dair bir anlayış yoktu. Eğer Ay sonsuz bir hava okyanusu içinde Yer'in etrafında dönüyorsa, sonunda hava direnciyle yavaşlayacak ve parçalanıp Yer'e çarpacaktı. Aynı şekilde Yer de Güneş'e çarpacaktı ve bu, böyle sürüp gidecekti.

İsaac Asimov - Dünya Dışı Uygarlıklar


Bir sonraki bölüm hazırlandığında linki burada olacaktır




Dünya Dinleri Sözlüğü

John Alexander Hammerton & Arthur Mee - Dünya Dinleri Sözlüğü

İKİNCİ ESDRALAR

Tanrı'nın: 'Yoluna git ve halkıma bana karşı yaptıkları günahkar eylemlerini göster; çünkü onlar beni unuttular ve garip tanrılara dua ettiler. Bir tavuğun civcivlerini kanatlarının altına topladığı gibi, sizi bir araya topladım. Ama şimdi sizi huzurumdan uzaklaştıracağım. . .' diyen sözü, peygamber Esdras'a ulaştı. O zaman Esdras İsrail'e yardım etmek istedi, ancak onlar reddettiler ve Tanrı'nın yasalarını küçümsediler, bu yüzden o dinsizlerin ilahi aleme çağırıldığını ilan etti. Bundan sonra Esdras, Sion Dağı'nın üzerinde Tanrı'ya şarkılar eşliğinde dua eden ulu bir insan gördü ve melek kendisine: 'Bunlar onlardır ki ölümlü elbiseyi çıkarmış ve ölümsüzü giymişlerdir ve T anrı'nın adını zikretmişlerdir. Şimdi onlar zirveye ulaşmışlardır ve aralarında Tanrı'nın oğlundan gelen hurma dallarını ellerinde teslim almışlardır . . .' dedi.

Şehrin yıkımından sonraki otuzuncu yılda, Esdras Babil'deydi ve Sion'un perişanlığından dolayı üzülüyordu. Kendisi, Tanrı'ya insanların günahlarını itiraf etti ama onlardan daha günahkar olanların üzerlerindeki efendiler olan kafirlerden şikayet etti. Melek Uriel o zaman Adem'in Tanrı'nın yasalarına karşı geldiği zaman, yolun daraltıldığını ve günlerin azaldığını ve kötüleştiğini, ancak, İsa'nın açıklanacağı ve öleceği zamanın geleceğini ve ömrü olan bütün insanları izlememi söyledi. Ve yedi günlük sessizlikten sonra, dünya uykuda olanları hayata döndürecek ve en Yüce (olan), hakim makamına çıkacak, sonra ıstırap bitecek, ancak geriye sağduyu kalacak, gerçek kanıtlanacak ve iman kuvvetlenecek.

O zaman Esdras: 'En Yüce'ye merhametli dendiğini ve onun bağışlayıcı olduğunu biliyorum, zira eğer öyle olmasaydı günah işlemiş olanlar onlardan zor kurtulabilirdi; insanların on binde birinin hayatta kalmaması gerekirdi, sayısız kalabalık içinde belki çok azı geriye kalmalıydı.. ' dedi. Sonra melek: 'Çok yaratılmış var ama çok azı kurtarılacak. Kurtarılacak olan her kişi eylemleri ve inancı sayesinde kurtulabilecek ve sonra onlara müthiş mucizeler gösterilecek.' cevabını verdi. Ve çalılıktan gelen, Tanrı'nın Mısır, Suriye, Babil ve Asya'nın öcünü alacağı ve Allah'ın kullarının dertlerini aramaları gerektiği ve günahlarını saklamamaları ancak kötülükten uzak durmaları icabettiği, sonra onların rehberleri Tanrı olduğu için kurtarılacakları kehanetinde bulunan bir ses Esdras'a seslendi.

John Alexander Hammerton & Arthur Mee - Dünya Dinleri Sözlüğü


Bir sonraki bölüm hazırlandığında linki burada olacaktır




Dinsel İnançlar ve Düşünceler Tarihi

Mircea Eliade - Dinsel İnançlar ve Düşünceler Tarihi - Cilt 1

12. Kadın ve Bitkiler. Kutsal Mekan ve Dünyanın Düzenli Aralıklarla Yenilenmesi

Tarımın keşfinin ilk ve belki de en önemli sonucu paleolitik avcıların değerlerinde bir krize yol açar: Hayvan dünyasıyla dinsel nitelikteki ilişkilerin yerini, insan ile bitkiler arasındaki mistik dayanışma adı verilebilecek olgu alır. O zamana dek hayatın özünü ve kutsallığını kemik ve kan temsil ederken, artık bu değerleri sperm ve kan canlandıracaktır. Ayrıca kadın ve dişiliğin kutsallığı ilk sıraya geçer. Kadınlar bitkilerin evcilleştirilmesinde belirleyici bir rol oynadıkları için, ekili tarlaların sahipleri olurlar ve bu da onların toplumsal konumunu yükseltip, anayer gibi özgül kurumlar yaratır, yani koca eşinin evinde oturmak zorunda kalır.

Toprağın bereketi kadın doğurganlığıyla uyumludur; dolayısıyla mahsulün bolluğundan kadınlar sorumlu olur; çünkü yaratımın "sırrını" onlar bilmektedir. Burada dinsel bir sır söz konusudur; çünkü hayatın kökenini, besini ve ölümü yönetmektedir. Toprak kadınla özdeşleştirilir. Daha ileri tarihlerde, saban keşfedildikten sonra, tarım çalışması cinsel birleşmeyle özdeşleşecektir. Ama binlerce yıl boyunca Yeryüzü Ana partenogenez yoluyla tek başına doğuruyordu. Bu "sırrın" anısı Olympos mitolojisinde hala yaşıyordu (Hera tek başına hamile kalır ve Hephaistos'la Ares'i doğurur) ve yeryüzü insanlarının Topraktan doğuşu, toprak üzerinde doğurma, yeni doğmuş bebeğin toprak üzerine bırakılması vb. çok sayıda halk inancı ve mitte bu izler ayırt edilebilmektedir. Topraktan doğan insan öldüğünde annesine geri döner. Veda ozanı "Toprağa, annene doğru sürün" diye haykırır.

Kadının ve ananın kutsallığı kuşkusuz paleolitik çağda da bilinmektedir, ama tarımın keşfi onun gücünü hissedilir ölçüde artırır. Cinsel hayatın ve öncelikle de kadın cinselliğinin kutsallığı mucizevi yaratılış bilmecesiyle iç içe geçer. Partenogenez, hieros gamos ve ritüel orji cinselliğin dinsel niteliğini farklı düzeylerde ifade ederler. Antropokozmik yapıda karmaşık bir simgesellik, kadın ve cinselliği ay döngüleriyle, toprakla (burada döl yatağıyla özdeşleştirilmiştir) ve bitkilerin büyüme "gizemi" adı verilebilecek olguyla bütünleştirir. Bu gizem, tohumun yeniden doğmasını sağlayabilmek için, onun "ölüm"ünü gerektirir ve bu yeniden doğuş şaşırtıcı bir çoğalmayla yansıdığı oranda mucizevi bir nitelik kazanır. İnsan varoluşunun bitkisel hayatla özdeşleştirilmesi, bitkisel büyüme dramasından alınmış imgeler ve mecazlarla ifade edilir (hayat bir kır çiçeği gibidir vb). Bu imgesellik binlerce yıl boyunca şiiri ve felsefi düşünceleri beslemiştir ve çağdaş insan için de hala "gerçek"tir.

Tarımın keşfinin sonucu olan bütün bu dinsel değerler zaman içinde aşamalı olarak eklemlendi. Ama biz, mezolitik ve neolitik yaratımların özgün niteliğini öne çıkarmak için onları şimdiden hatırlattık. Bitkisel hayatın "gizemiyle" uyumlu dinsel düşünceler, mitolojiler ve ritüel senaryolarla sürekli karşılaşacağız; çünkü dinsel yaratıcılığı uyandıran, ampirik tarım görüngüsü değil, bitkilerin büyüme ritmi içinde tanımlanan doğum, ölüm ve yeniden doğum gizemidir. Mahsulü tehlikeye atan krizler (su baskınları, kuraklıklar vb) anlaşılmaları, kabullenilmeleri ve dizginlenebilmeleri için, mitolojik dramalar halinde yansıtılacaktır. Bu mitolojiler ve onlara bağlı ritüel senaryolar binlerce yıl boyunca Yakındoğu uygarlıklarına egemen olacaktır. Ölen ve dirilen tanrılara ilişkin mitolojik izlek bunların en önemlileri arasındadır. Bazı durumlarda bu arkaik senaryolar yeni dinsel yaratımların doğmasını sağlayacaktır (örneğin Eleusis, Yunan-Doğu mysteria'ları)

Tarım kültürleri kozmik din adı verilebilecek olguyu geliştirir; çünkü dinsel etkinlik merkezi gizemin etrafında yoğunlaşmıştır: dünyanın düzenli aralıklarla yenilenmesi. Tıpkı insanın varoluşu için geçerli olduğu gibi, kozmik ritimler de bitkisel hayattan alınmış terimlerle ifade edilir. Kozmik kutsallık gizemi Dünya Ağacı'nda simgelenir. Evren düzenli aralıklarla, başka bir deyişle her yıl yenilenmesi gereken bir organizma olarak sunulur. Bazı ayrıcalıklı kişiler bir tür meyve veya ağacın yakınındaki bir kaynak aracılığıyla "mutlak gerçeğe," gençleşmeye, ölümsüzlüğe erişebilir. Kozmik Ağacın, dünyanın merkezinde bulunduğu ve üç kozmik bölgeyi birleştirdiği düşünülür; çünkü ağacın kökleri yeraltına uzanmakta ve tepesi gökyüzüne değmektedir.

Dünyanın düzenli aralıklarla yenilenmesi gerektiğine göre, her Yeni Yılda, kozmogoni ritüel biçiminde yinelenecektir. Bu mitsel-ritüel senaryoya Yakındoğu'da ve Hint-İranlılarda rastlanmaktadır. Ama bir anlamda neolitik çağın dinsel anlayışlarını sürdüren ilkel tarım toplumlarında da bu senaryoyu buluyoruz. Temel düşünce - kozmogoninin tekrarıyla dünyanın yenilenmesi - kuşkusuz daha eski, tarım öncesi döneme aittir. Bu düşünceyi kaçınılmaz çeşitlenmeleriyle birlikte Avustralyalılarda ve birçok Kuzey Amerika kabilesinde buluyoruz. Paleo-ekiciler ve tarımcılarda Yeni Yıla ilişkin mitsel-ritüel senaryo ölülerin geri dönüşünü de içerir ve benzer törenler klasik çağ Yunanistan'ında, eski Cermenlerde, Japonya'da vb. yaşar.

Özellikle tarım çalışmaları çerçevesinde yaşanan kozmik zaman deneyimi, sonunda dairevi biçimde zaman ve kozmik döngü düşüncesine ağırlık kazandım. Dünya ve insan varoluşu bitkisel hayat terimleriyle değerlendirildiklerine göre, kozmik döngü de aynı ritmin sonsuz tekrarı olarak algılanır: doğum, ölüm, yeniden doğum. Vedalar sonrası Hindistan'ında, bu anlayış birbiriyle uyumlu iki öğreti halinde geliştirilecektir: Sonsuza kadar yinelenen döngüler (yuga) öğretisi ve ruh göçü {tenasüh} öğretisi. Diğer yandan dünyanın dönemsel yenilenmesi etrafında eklemlenmiş kadim düşünceler Yakındoğu'nun birçok dinsel sistemi içinde yeniden ele alınacak, yorumlanacak ve bu sistemlerle bütünleştirilecekti. İki binyıl boyunca Doğuya ve Akdeniz dünyasına egemen olacak kozmolojilerin, eskatolojilerin ve Mesihçiliklerin en derin kökleri, neolitiklerin kavramlarına uzanır.

Mekana, - öncelikle konuta ve köye - dinsel değerler yüklenmesi de aynı derecede önemliydi. Yerleşik hayat, "dünyayı" göçebe hayatından daha farklı bir biçimde düzenler. Tarımcı için "gerçek dünya" içinde yaşadığı mekandır: ev, köy, ekili tarlalar. "Dünyanın Merkezi," ritüeller ve dualarla kutsanmış meydandır; çünkü insanüstü varlıklarla iletişim orada gerçekleştirilir. Yakındoğu'nun neolitiklerinin evlerine ve köylerine yükledikleri dinsel anlamları bilmiyoruz. Tek bildiğimiz ancak belli bir andan itibaren sunaklar ve tapınaklar inşa etmeye başladıklarıdır. Fakat Çin'de neolitik evin simgeselliğini yeniden kurmak mümkündür; çünkü Kuzey Asya ve Tibet'teki bazı konut türleriyle süreklilik veya benzerlik söz konusudur. Yang-chao neolitik kültüründe, dairesel planlı (çapları yaklaşık 5 metre), damların direkler üzerine oturtulduğu ve ortalarında ocak görevi gören merkezi bir delik bulunan küçük yapılar vardı. Belki dama, ocağın hemen üstüne gelen yere dumanın çıkması için bir delik de açılmıştı. Bu evin yapısı, sert malzemeden yapılmış olmasının dışında, günümüzdeki Moğol "yurt"uyla aynıydı. Yurdun ve Kuzey Asya halklarında çadırların taşıdığı kozmolojik simgesellik bilinmektedir. Gökyüzü merkezi bir direğe yaslanan çok büyük bir çadır olarak algılanır: Çadır direği veya dumanın çıkması için açılmış üst delik Dünyanın Direği ile veya "Gökyüzü Deliği"yle, Kutup Yıldızı'yla özdeşleştirilir. Bu deliğe "Gökyüzü Penceresi" adı da verilir. Tibetliler evlerinin damındaki deliğe "Gökyüzü'nün kısmeti" veya "Gökyüzü Kapısı" derler.

Konutun kozmolojik simgeselliği birçok ilkel toplumda da doğrulanmıştır. Konut kimi zaman çok açık, kimi zaman daha örtük biçimde, bir imago mundi olarak kabul edilir. Bunun örneklerine bütün kültür düzeylerinde rastlandığına göre, yakındoğu'nun ilk neolitiklerinin -üstelik mimari kozmolojik simgecilik en zengin gelişimini bu bölgede yaşayacağına göre - bir istisna oluşturduğunu ileri sürmek için bir neden yok. Konutun iki cinsiyet arasında paylaştırılmasının da (paleolitik çağda görülen bir adet,) muhtemelen kozmolojik bir anlamı vardı. Tarımcı köylerde görülen bölünmeler genellikle hem sınıflandırıcı, hem ritüel nitelikli bir dikotomiye, gök ve yer, erkek ve dişi vb bölünmesine; hem de ritüel açıdan antagonistik gruplara denk düşer. Daha ileride çeşitli fırsatlarla göreceğimiz gibi, zıt iki grup arasındaki ritüel kavgalar, özellikle Yeni Yıl senaryolarında önemli bir rol oynar. İster Mezopotamya'da olduğu gibi mitsel bir kavganın tekrarı, ister yalnızca iki kozmogonik ilke (kış/yaz; gündüz/gece; ölüm/hayat) arasındaki çatışma söz konusu olsun, derindeki anlam aynıdır: Çatışmalar, yarışmalar, kavgalar hayatın yaratıcı güçlerini uyandırır, kışkırtır veya artırır. Neolitik tarımcılar tarafından geliştirildiği anlaşılan bu biyo-kozmolojik yaklaşım, zaman içinde birçok kez yeniden yorumlanacak, hatta bozulmalara uğrayacaktır. Örneğin bazı dinsel düalizm türlerinde bu anlayış neredeyse tanınmaz hale gelmiştir.

Tarımın keşfinin ortaya çıkardığı bütün dinsel yaratımları saydığımız iddiasında değiliz. Neolitik çağın kimi zaman binlerce yıl sonra serpilip gelişecek bazı düşüncelerinin ortak kaynağını göstermeyi yeterli bulduk. Tarımsal bir yapıya sahip dinselliğin yayılmasının sayısız çeşitlenme ve buluşa karşın, belli bir temel birlik oluşmasına yol açtığını da ekleyelim; bu birlik, Akdeniz, Hindistan ve Çin kadar uzak yerlerdeki köylü toplumlarını günümüzde bile birbirine yaklaştırmaktadır.

Mircea Eliade - Dinsel İnançlar ve Düşünceler Tarihi - Cilt 1


Bir sonraki bölüm hazırlandığında linki burada olacaktır




 
SUPPORT / DESTEK : ATLAS
Copyright © 2014 ATLASİZM