EN SON YAYINLAR

DÜNYA TARİHİ

William H. McNeill - Dünya Tarihi

Çobanlık

Tarla açma tarımı yayıldıkça ve bu yaşam biçimine bağlı kişilerin sayısı arttıkça, ilk çiftçilik yöntemlerinde yapılan iki değişiklik büyük bir önem kazandı. Tarımın ilk başladığı dağlık ve tepelik alanın kuzeyinde bulunan Avrasya'nın büyük bozkır bölgelerinde, az ağaç ve bu nedenle tarla açma tarımına doğal olarak uygun az yer vardı. Öte yandan, bozkıra özelliğini veren geniş otlaklar, evcilleştirilmiş hayvan sürülerinin yaşamasına özellikle uygun yerlerdi. Bu durumda, bozkırın avcıları, ilk çiftçilerce geliştirilen bir dizi uğraşıyla karşılaştıklarında, tahıl tarımının gerektirdiği yorucu ekme biçme işlerini benimsemeyip, hayvan evcilleştirmeyi benimseyerek, coğrafya çevrelerine etkin bir uyum gösteriyorlardı.

Böylece, tarımın ne olduğunu bilen, ama onu hor gören kendine özgü bir çoban yaşam biçimi ortaya çıktı. Dağların güneyinde, daha sıcak ve daha kurak olmakla birlikte, otlakların, Arap Yarımadası'nın büyük yayı boyunca çölü renklendirdiği, kuzeyin bozkırına benzer bir çevre vardı. Bu bölgede de çobanlık, neolitik çiftçilik tekniklerinin bir çeşitlemesi olarak gelişti. Güney bölgesinde evcilleştirilen hayvanların çeşitleri, kuzeyde yeğlenen iri hayvanlardan farklıydı. Koyunlar, keçiler ve eşekler, yarı çöl ikliminde yaz ayları çekilen yem kıtlığına, iri yapıları kuzey bozkırının soğuk kışlarını ölmeden geçirmelerinde yardımcı olan sığırlardan ve atlardan daha iyi dayanabildi.

Çobanlığın, tarım dünyasının kuzey ve güney kıyılarında, çiftçilikten farklı bir yaşam biçimi olarak ne zaman ortaya çıktığı kesin olarak tarihlendirilemez. İÖ. 3000'den önce çoban yaşamı sürdürenlerin sayısı olasılıkla pek fazla değildi. Bu tarihten çok sonraları bile, bozkırda çobanlık yaşamına tam bir uyum görülmez. Örneğin, at sırtına binmek gibi basit teknikler, belki eyer üzerinde yaşam, ürkmeden insanların sırtına binmesine izin verecek biçimde eğitilebilecek türden atların yetiştirilmesine ve ilk girişimleri sonucu, hayvanın kendisini sırtından fırlatmasıyla yere hoş olmayan bir düşüş yapsa bile denemelerini sürdüren kişileri gerektirdiği için, İ.Ö. 900'den sonraya kadar yaygınlaşamadı.

Çoban topluluklar da avcılar gibi otoburların asalaklarıydı. Hayvanları için ot ardında koşarken birbirlerinden oldukça uzak bölgeler arasında dolaşarak gezici bir yaşam sürdürmeleri bakımından da avcılara benziyorlardı. Çobanlar çoğu kez, yılın her mevsiminde sürüleri için en zengin otlaklara giderek, az çok düzenli bir göç biçimi izlediler. Hepsinden öte, koyun ve sığır çobanları, sürülerini, ister hayvanlar, ister başka insanlar olsun, rakip etoburlardan korumak zorundaydılar. Böyle yaşam, rakipleri o topluluğun geleneksel otlaklarını istila etmeye ya da sürülerine saldırmaya kalktıklarında, yürüyüş rotasını kararlaştırabilecek ve ivedi durumlarda tüm toplumun komutasını eline alabilecek bir şefi gerektirdi.

İlk çiftçi topluluklar oldukça barışçı ve eşitlikçiyken, başarılı büyük hayvan avcılarının ayırt edici özelliği olan savaşçı örgütleniş ve şiddete başvurma alışkanlıkları böyle bir çoban yaşamında önemini yitirmedi. Aralarındaki bu zıtlık, çobanlara, çiftçilerle herhangi bir askeri çatışmada açık bir üstünlük verdi. Gerçekten çobanlar öylesine büyük bir üstünlüğe sahip oldular ki, her zaman öteki insanları boyun eğdirerek ve onları hayvanlarıymış gibi sömürerek evcilleştirmeye kalktıkları görüldü.

İnsanlığın Eski Dünya'da bundan sonraki tarihi, çiftçiliğin olanak verdiği sayısal üstünlükle, çobanlığın gerektirdiği siyasal-askeri üstünlük arasındaki etkileşim çevresinde dönüp durdu. Bu denge, toplumsal örgütlenmedeki, toplumsal birlikteki ve teknolojik gelişmelerdeki iniş çıkışlara göre, bazen bir taraf bazen öteki taraf yararına bozuldu. Dengenin bozulmasında, arada bir, büyük bir fatihin ve imparatorluk kurucusunun ortaya çıkması ya da yıkıcı bir salgın hastalığın patlak vermesi de etkili oldu. Çiftçilerle çobanlar arasındaki ilişkilerdeki büyük değişiklikler, her yerde ve her zaman insan toplumunu sarsıp rahatını kaçırdı; fakat bu iki farklı yaşam biçimi arasındaki kanlı çatışmalar aynı zamanda insanları başka hiçbir biçimde göze alamayacakları yaşam deneyimlerine itti. Bu nedenle İÖ. 3000 dolaylarından sonra, toplumsal evrim Avrasya'nın her yerinde büyük ölçüde hızlandı.

William H. McNeill - Dünya Tarihi


Bir sonraki bölüm hazırlandığında linki burada olacaktır




Dünya Tarihi

Clive Ponting - Dünya Tarihi

2. Toplayıcılık ve Avcılık

İlk hominidlere (insanların atalarına) neredeyse 4 milyon yıl öncesine ait fosil kayıtlarından itibaren rastlanabilir. İnsanların ilk doğrudan atalarının (Homo erectus) evrimi 1,5 milyon yıl kadar önce, modern insanların evrimi (Homo sapiens) yaklaşık olarak 1.00.000 yıl önce olmuştu. Nasıl bir dünyada yaşıyorlardı? Nasıl hayatta kalabildiler? Dünyanın her yerine yerleşmek için Afrika'dan nasıl çıkabildiler?

2. 1 - İlk İnsanların Dünyası

2, 5 milyon yıl kadar önce, ilk hominidlerin evrimi esnasında dünyanın iklimi nispeten dengeli ve şimdi olduğundan biraz daha sıcaktı. Ancak, kıta kaymasının yavaş süreci, büyük bir buz tabakasıyla sonuçlanan ve 1,5 milyon yıl kadar öncesinden itibaren büyük ısı dalgalanmalarını içeren yukarı enlemlerde, kuzey yarıküredeki kıtaları birbirlerine yaklaştırdı. 700.000 yıl kadar öncesine ait iklim yapısını kesin olarak belirlemek zordur, ancak o zamandan beri meydana gelen bir dizi önemli sıcaklık değişimi sonucunda, kabaca her 90.000 yılda bir, şiddetli soğuk dönemleri ve buzul çağları arası daha nadir dönemleri içeren, en azından dokuz büyük buzul çağı görüldü.

1920'lerde, dünya sıcaklığındaki bu dalgalanmaları açıklamak için Milutin Milankoviç adlı bir Yugoslav bilim adamı tarafından bir teori öne sürüldü. Milankoviç bu dalgalanmalara dünyanın uzaydaki konumuyla bağlantılı üç faktörün neden olduğunu ileri sürdü. Birincisi, dünyanın güneşin etrafındaki yörüngesinin bir daire değil elips olduğu ve yıl içinde dünyanın güneşe en yakın olduğu zamanın 100.000 yıllık dönemlerde değiştiğidir. İkincisi, dünyanın eksenindeki açının yaklaşık 40.000 yıllık periyotlarda değişmesidir. Üçüncüsü, dünya ekseninde her 26.000 yıllık dönemde tekrar değişen bir kayma gerçekleşmesidir. Milankoviç bu döngünün farklı kombinasyonlarının iklim değişikliklerini açıklamak için yeterli olduğunu kanıtlamaya çalıştı. Yaz sıcaklığı erimesine yetmezse karların birikmesini sağlayan Arktik formasyonun yüksek kuzey enlemlerinde yaz mevsimindeki sıcaklık özellikle çok önemliydi; ve güneşin sıcaklığı parlak karlar tarafından uzaya geri yansıtılınca bu etki güçleniyordu. İklim araştırmalarında önemli bir gelişmenin sağlandığı 1960'ların sonlarına kadar Milankoviç'in çalışması tamamen teorik düzeyde kaldı. İklim araştırmalarındaki bu gelişme, Grönland'daki buz tabakası ve deniz yatağının derinliklerinden, özellikle de Pasifik'ten, numuneler almaya imkan sağlayan teknolojilerin gelişmesine ve bununla beraber, bu numunelerin farklı seviyelerinde bulunan mevcut oksijen tiplerindeki çok küçük farkların ölçülebilmesine bağlıydı. Numunelerin analiz edilmesi, iklim değişikliklerinin oldukça detaylı kronolojik bir haritasının çıkarılmasını ve Milankoviç'in tanımladığı döngü farklarının varlığını teyit etmişti.

Yaklaşık 700.000 yıl öncesinden itibaren, kuzey yarıkürede muazzam buz tabakalarının birikmesine yol açan sürekli bir sıcaklık düşüşü söz konusuydu. Buzul çağının zirvesi, buz tabakalarındaki donmuş su miktarının deniz suyu seviyesini bugünkü seviyenin yaklaşık 198 metre altına düşürmeye yeterli olduğu, yaklaşık 525.000 sene önce meydana gelmişti. 180.000-128.000 yıl önce, iklimin bugünkünden sıcak olduğu - suaygırları Thames Nehri'nde yüzüyor ve Yorkshire'ın kuzeyi kadar yukarıda yaşıyorlardı - kısa bir dönemin takip ettiği başka bir büyük buzul çağı oldu. 113.000 yıl öncesinden itibaren buz tabakaları tekrar yayıldı ve 73.000 yıl kadar önce doruğuna ulaştı. Bunu, iklimin süratle bozulmasından ve 30.000-18.000 yıl önce son buzul çağının zirvesine ulaşmasından önce, soğuk ama değişken ısılar dönemi takip etti. Bu kez devasa buz tabakaları Kuzey Amerika'da St. Louis'nin aşağılarına ve Kuzeybatı Avrupa'nın büyük bir kısmına kadar yayılmıştı ve ağaçsız tundralar ile soğuk bozkırlar neredeyse Akdeniz' e kadar uzanıyordu. Deniz seviyesi bugünkünün 130 metre altındaydı. Güneybatı Asya'nın kıta sahanlığı açıktaydı ve Bering Boğazı kuru topraktı. Yaklaşık MÖ 11.000'de iklim önemli ölçüde ısınmaya başladı ve buz tabakaları süratle geri çekildi; MÖ 8500'den sonraki 1000 yıl içinde deniz seviyesi 27 metreden fazla yükseldi. Baltık ve Kuzey Denizleri oluştu ve MÖ 6.000 civarında Britanya bir ada haline geldi.

Clive Ponting - Dünya Tarihi


Bir sonraki bölüm hazırlandığında linki burada olacaktır





Dünya Dışı Uygarlıklar

İsaac Asimov - Dünya Dışı Uygarlıklar

BİR BAŞKA DÜNYA

Eğer Ay, Yer gibi karanlıksa, başka bakımlardan da Yer'e benziyor olamaz mıydı? İkinci bir dünya olamaz mıydı bu?

İ.Ö. beşinci yüzyıl gibi erken bir çağda, Yunan filozofu Anaxagogras (İÖ. 500-428) Ay'ın, Yer'e benzeyen bir dünya olduğunu ileri sürdü.

Evrenin bir Dünya'yla ışık kırıntılarından oluştuğunu tahayyül etmek zihinsel açıdan kabul edilebilir bir şeydir. Ama iki dünya ile ışık kırıntılarından oluştuğunu tahayyül etmek güçtür. Eğer gökteki cisimlerden biri dünya ise neden geri kalanların bir kısmı ya da tamamı da böyle olmasın? Dünyaların çokluğu düşüncesi yavaş yavaş yayıldı. Çok sayıda insan, evrenin pek çok dünya içerdiğini düşünmeye başladı.

Ama bu dünyalar ıssız değildi. Bu düşünce insanların inançlarında devrim yarattı - elbette, eğer bu akıllarına geldiyse.

Bildiğimiz bir dünya olan Yer yaşam doludur, ve genel olarak yaşamın dünyaların bir özelliği olduğunu düşünmek doğaldır. Yine, eğer insan Yer'in birtakım tanrılar ve tanrıçalar tarafından yaratılmış olduğunu düşünüyorsa, diğer dünyaların da böyle yaratılmış olduğunu düşünmek mantıklıdır. O halde, bir dünyanın yaratılıp da bomboş bırakılması makul olamazdı. Boş dünyalar yaratmakla ne amaçlanabilirdi ki? Ne büyük bir ziyankarlıktı bu!

Anaxagoras, Ay'ın Yer'imsi bir dünya olduğunu söylediği zaman, oranın meskun bir yer olabileceğini de ileri sürdü. Diğer eski filozoflar da böyle düşündü; Örneğin Yunan biyograficisi Plutarch (İ.S. 46 -120) .

Yine, eğer bir dünya meskunsa, orada oturanların - zeki yaratıklar olduklarını düşünmek doğaldır. Yalnızca bitkilerle ve hayvanlarla dolu bir dünya yine boşa harcanmış olarak görülecektir.

İşin tuhaf yanı, Ay'ın bir dünya olarak kabul edilmesinden önce, Ay'da yaşam bulunmasından söz edilmiştir. Bu, Ay'ın gökte sürekli olarak parlayan cisimler arasında olmamasından kaynaklanmıştır. Ay'ın parlak ışığının üzerinde koyu lekeler vardır, bu lekeler dolunay zamanı iyice görülebilir bir hal almaktadır.

Sıradan, bilgisiz bir Ay gözlemcisinde yüzeydeki bu lekeleri bir resim halinde canlandırmaya eğilim vardır. (Gerçekte, günümüzün bilgili gözlemcisinde de ilgi çekici bir eğilimdir bu.)

İnsanların kendilerinin evrenin merkezi oldukları inancı da buna katılınca bu lekeler birer insan biçiminde tahayyül edildi ve “Ay'daki adam” fikri ortaya çıktı.

Şüphesiz orijinal fikir tarih öncesine dayanır. Bununla birlikte Orta Çağ'da eskiden kalma fikirlere İncil'den alınma bir kılık giydirmek moda olmuştu. Böylece Ay'daki adamın 15.32-36'da söz edilen adamı temsil ettiğine inanıldı : «İsrailoğulları vahşi arazideyken şabat günü çalı çırpı toplayan bir adam gördüler. . . Ve Tanrı Musa'ya adamın öldürüleceğini söyledi. . . Ve tüm cemaat adamı kamptan attılar, taşlarla taşladılar ve o öldü... "

İncil'deki öyküde Ay'dan söz edilmez ama buna şu öyküyü eklemek de kolaydır. Adamın biri Pazar günü tatil yapmak istemediğini söylediğinde (gerçi Şabat günü İsrailliler için cumartesidir) yargıçlar şöyle demişlerdir : «O halde sana öbür dünyada ebedi bir Ay-günü (Moon-day ) verilecek.»

Ay'daki adam, orta çağlarda, topladığı çalı çırpıyı temsilen, dikenli bir çalıyla tahayyül edilmiştir. Ayrıca kendisini kimsenin görmemesi için gece çalıştığı düşünüldüğünden, elinde bir fener ve herhangi bir nedenle de bir köpek vardır. Ay'daki adam bu aksesuarıyla birlikte, William Shakespeare'in Bir Yaz Gecesi Rüyası oyununda Battom ve diğer öykülerce temsil edilir.

Tabii ki Ay'daki adamın çevresindeki bütün dünyayı doldurduğu tahayyül ediliyordu, çünkü lekeler Ay'ın tüm yüzüne yayılmış gibidir ve Ay da küçük bir cisim olarak görünmektedir.

Ay'ın yere oranla boyutlarını geçerli matematiksel yöntemlerle ortaya koymayı başaran ilk kişi Yunanlı gökbilimci Hipparkus'du. (İ.Ö. 190-120) . Ay, çapı Dünya çapının 114 ü kadar olan bir gökcismidir. Hiç de Ay'daki adamın boyutlarında değildir. Yalnızca ışık vermeyen malzemeden yapılmış olmasıyla değil, aynı zamanda boyutlarıyla da bir dünyadır.

Dahası, Hipparkus Ay'ın uzaklığını ölçmeye çalıştı. Ay'ın yüzeyi Dünya yüzeyinden, Dünya yarıçapının 60 katı uzaklıktadır.

Modern deyişle Ay, Dünya'dan 381.000 kilometre uzaklıktadır ve 2.470 kilometrelik bir çapa sahiptir.

Yunanlılar daha o zamanlar, Ay'ın Yer'e en yakın gökcismi olduğunu, diğerlerinin çok daha uzakta bulunduklarını biliyordu. Bu kadar uzakta olup da göze göründüklerine göre gökcisimlerinin hepsi birer dünya büyüklüğünde olmalıydı.

Dünyaların çokluğu fikri, edebiyat düzeyindeki yüksek ve incelikli filozofik spekülasyonlardan doğmuştur. Bunlardan bildiğimiz ilki, tıpkı bizim gezegenlerarası 'yolculukları anlatan bilimkurgu öyküleri gibidir.

Yaklaşık 165 yılında Samosata'lı Lucian adlı bir Yunan yazarı, Ay'a yolculuğun bir öyküsü olan Gerçek bir Hikaye adlı kitabı yazdı. Kitabın kahramanı Ay'a bir rüzgar hortumuyla taşınır, Ay'ı aydınlık ve parlak bulur ve belli uzaklıklarda başka aydınlık dünyalar görür. Aşağıya baktığında ise belirgin bir şekilde kendi dünyasını, Yer'i görür.

Lucian'ın evreni zamanının bilimsel bilgilerinin gerisindedir, çünkü o Ay'ı parlak gökcisimlerini birbirine yakın sanmaktadır. Lucian aynı zamanda bütünuzayın havayla dolu olduğunu ve «yukarı» ile «aşağı» nın her yerde aynı olduğunu varsaymıştır. Elbette bunun böyle olmadığını düşünmek için hiçbir neden yoktu.

Lucian'ın evrenindeki bütün dünyalar meskundur ve o, dünya dışı zekaların her yerde bulunduğunu farz etmiştir. Ay'ın kralı Endymion'du ve Güneş kralı Phaethon'la savaş halindeydi. (Bu isimler Yunan mitolojisinden alınmıştır, Endymion, Ay Tanrıçasının sevdiği bir genç, Phaethon da Güneş Tanrısının oğludur.) Ay yaratıklarıyla Güneş yaratıkları görünüşleriyle ve yapılışlarıyla tamamen insana benzerler. Budalalıklarında bile, çünkü Endymion ve Phaethon, Jüpiter'in kolonizasyonunu ihlal ederek birbirleriyle savaşmaktadırlar.

Bununla birlikte, yaklaşık 1300 yıl boyunca hiçbir önemli yazar Ay'la ilgilenmedi. 1532'de İtalyan şairi Ludovico Aristo ( 1474-1533) nun Orlando Furioso adlı epik işirinde Ay yeniden ortaya çıktı. Bu şiirde karakterlerden biri kutsal bir arabayla Ay'a yolculuk eder, İlyas Peygamber bir rüzgar hortumuyla göğe taşınır, Ay'da uygar insanlar bulur.

Dünyaların çokluğu fikri teleskopun keşfiyle yeniden canlandı. 1609'da İtalyan bilim adamı Galileo Galilei (1564-1642) bir teleskop yapıp Ay'ı gözledi. Tarihte ilk kez olarak Ay büyütülmüş halde ve çıplak gözle göründüğünden daha ayrıntılı olarak izlendi.

Galileo, sıra dağlar ve volkanik kraterler gördü Ay'da. Denize benzeyen, düz, karanlık lekeler gözledi. Açıkça, yepyeni bir dünyaya bakıyordu.

Bu, Ay'a uçuş öykülerinin daha da artmasına neden oldu. İlki, birinci sınıf bir gökbilimci olan Johann Kepler ( 1571-1630) tarafından yazıldı ve yazarının ölümünden sonra 1633'de yayınlandı. Adına Somniuın denildi, çünkü kahramanı düşünde Ay'a gidiyordu.

Kitap, Ay hakkında bilinen gerçekleri hesaba alması bakımından dikkat çekiciydi. Ay, o zamana dek, Dünya'dan farklı bir toprak parçası olarak düşünülüyordu. Kepler, Ay'da gecelerin ve gündüzlerin 14 Yer günü uzunlukta olduğunun farkındaydı. Buna hava, su ve yaşamı da dahil etmişti ve böyle yapmaması için o zaman hiçbir neden yoktu.

1638'de İngilizce olarak Ay'a uçuş hakkında ilk bilimkurgu öyküsü yayınlandı. Ay'daki Adam adını taşıyan bu öykü bir İngiliz piskoposu olan Francis Godwin ( 1562-1633) tarafından yazılmıştı. Bu da, yazarının ölümünden sonra yayınlandı.

Godwin'in bu kitabı bu türden ilk kitapların en etkileyicisiydi, çünkü birtakım benzetmeler esinliyordu. Kitabın kahramanı bir kaz sürüsünün çektiği bir arabayla Ay'a gidiyordu. (Bu kişi düzenli olarak 'Ay'a göç ediyor şeklinde canlandırılmıştı.) Her zamanki gibi Ay'da zeki insanlar bulunmaktaydı.

Godwin'in kitabının yayınlandığı yılda, Oliver Cromwell'in kayınbiraderi olan bir başka İngiliz piskoposu John Wilkins (1614-1672) de bu konuda bir kitap yayınladı. Ay'daki Dünyanın Keşfi adlı kitabında Ay'ın yaşanabilecek bir yer olup olmadığını tartıştı. Godwin'in kahramanının İspanyol olmasına karşın (İspanyollar bir önceki yüzyılda büyük kaşifler yetiştirmişlerdi) Wilkins, Ay'a ilk varacak kişinin bir İngiliz olacağından emindi. Wilkins bir bakıma haklı çıktı, çünkü Ay'a ilk ayak basan adam İngiliz soyundandır gerçekten.

Wilkins ayrıca havanın hem Ay'da, hem de tüm evrende mevcut olduğunu varsayıyordu. 1638'de bile böyle bir durumun gökcisimlerinin birbirinden bağımsız olarak uzayda kalmasına izin vermeyeceğine dair bir anlayış yoktu. Eğer Ay sonsuz bir hava okyanusu içinde Yer'in etrafında dönüyorsa, sonunda hava direnciyle yavaşlayacak ve parçalanıp Yer'e çarpacaktı. Aynı şekilde Yer de Güneş'e çarpacaktı ve bu, böyle sürüp gidecekti.

İsaac Asimov - Dünya Dışı Uygarlıklar


Bir sonraki bölüm hazırlandığında linki burada olacaktır




Dünya Dinleri Sözlüğü

John Alexander Hammerton & Arthur Mee - Dünya Dinleri Sözlüğü

İKİNCİ ESDRALAR

Tanrı'nın: 'Yoluna git ve halkıma bana karşı yaptıkları günahkar eylemlerini göster; çünkü onlar beni unuttular ve garip tanrılara dua ettiler. Bir tavuğun civcivlerini kanatlarının altına topladığı gibi, sizi bir araya topladım. Ama şimdi sizi huzurumdan uzaklaştıracağım. . .' diyen sözü, peygamber Esdras'a ulaştı. O zaman Esdras İsrail'e yardım etmek istedi, ancak onlar reddettiler ve Tanrı'nın yasalarını küçümsediler, bu yüzden o dinsizlerin ilahi aleme çağırıldığını ilan etti. Bundan sonra Esdras, Sion Dağı'nın üzerinde Tanrı'ya şarkılar eşliğinde dua eden ulu bir insan gördü ve melek kendisine: 'Bunlar onlardır ki ölümlü elbiseyi çıkarmış ve ölümsüzü giymişlerdir ve T anrı'nın adını zikretmişlerdir. Şimdi onlar zirveye ulaşmışlardır ve aralarında Tanrı'nın oğlundan gelen hurma dallarını ellerinde teslim almışlardır . . .' dedi.

Şehrin yıkımından sonraki otuzuncu yılda, Esdras Babil'deydi ve Sion'un perişanlığından dolayı üzülüyordu. Kendisi, Tanrı'ya insanların günahlarını itiraf etti ama onlardan daha günahkar olanların üzerlerindeki efendiler olan kafirlerden şikayet etti. Melek Uriel o zaman Adem'in Tanrı'nın yasalarına karşı geldiği zaman, yolun daraltıldığını ve günlerin azaldığını ve kötüleştiğini, ancak, İsa'nın açıklanacağı ve öleceği zamanın geleceğini ve ömrü olan bütün insanları izlememi söyledi. Ve yedi günlük sessizlikten sonra, dünya uykuda olanları hayata döndürecek ve en Yüce (olan), hakim makamına çıkacak, sonra ıstırap bitecek, ancak geriye sağduyu kalacak, gerçek kanıtlanacak ve iman kuvvetlenecek.

O zaman Esdras: 'En Yüce'ye merhametli dendiğini ve onun bağışlayıcı olduğunu biliyorum, zira eğer öyle olmasaydı günah işlemiş olanlar onlardan zor kurtulabilirdi; insanların on binde birinin hayatta kalmaması gerekirdi, sayısız kalabalık içinde belki çok azı geriye kalmalıydı.. ' dedi. Sonra melek: 'Çok yaratılmış var ama çok azı kurtarılacak. Kurtarılacak olan her kişi eylemleri ve inancı sayesinde kurtulabilecek ve sonra onlara müthiş mucizeler gösterilecek.' cevabını verdi. Ve çalılıktan gelen, Tanrı'nın Mısır, Suriye, Babil ve Asya'nın öcünü alacağı ve Allah'ın kullarının dertlerini aramaları gerektiği ve günahlarını saklamamaları ancak kötülükten uzak durmaları icabettiği, sonra onların rehberleri Tanrı olduğu için kurtarılacakları kehanetinde bulunan bir ses Esdras'a seslendi.

John Alexander Hammerton & Arthur Mee - Dünya Dinleri Sözlüğü


Bir sonraki bölüm hazırlandığında linki burada olacaktır




Dinsel İnançlar ve Düşünceler Tarihi

Mircea Eliade - Dinsel İnançlar ve Düşünceler Tarihi - Cilt 1

12. Kadın ve Bitkiler. Kutsal Mekan ve Dünyanın Düzenli Aralıklarla Yenilenmesi

Tarımın keşfinin ilk ve belki de en önemli sonucu paleolitik avcıların değerlerinde bir krize yol açar: Hayvan dünyasıyla dinsel nitelikteki ilişkilerin yerini, insan ile bitkiler arasındaki mistik dayanışma adı verilebilecek olgu alır. O zamana dek hayatın özünü ve kutsallığını kemik ve kan temsil ederken, artık bu değerleri sperm ve kan canlandıracaktır. Ayrıca kadın ve dişiliğin kutsallığı ilk sıraya geçer. Kadınlar bitkilerin evcilleştirilmesinde belirleyici bir rol oynadıkları için, ekili tarlaların sahipleri olurlar ve bu da onların toplumsal konumunu yükseltip, anayer gibi özgül kurumlar yaratır, yani koca eşinin evinde oturmak zorunda kalır.

Toprağın bereketi kadın doğurganlığıyla uyumludur; dolayısıyla mahsulün bolluğundan kadınlar sorumlu olur; çünkü yaratımın "sırrını" onlar bilmektedir. Burada dinsel bir sır söz konusudur; çünkü hayatın kökenini, besini ve ölümü yönetmektedir. Toprak kadınla özdeşleştirilir. Daha ileri tarihlerde, saban keşfedildikten sonra, tarım çalışması cinsel birleşmeyle özdeşleşecektir. Ama binlerce yıl boyunca Yeryüzü Ana partenogenez yoluyla tek başına doğuruyordu. Bu "sırrın" anısı Olympos mitolojisinde hala yaşıyordu (Hera tek başına hamile kalır ve Hephaistos'la Ares'i doğurur) ve yeryüzü insanlarının Topraktan doğuşu, toprak üzerinde doğurma, yeni doğmuş bebeğin toprak üzerine bırakılması vb. çok sayıda halk inancı ve mitte bu izler ayırt edilebilmektedir. Topraktan doğan insan öldüğünde annesine geri döner. Veda ozanı "Toprağa, annene doğru sürün" diye haykırır.

Kadının ve ananın kutsallığı kuşkusuz paleolitik çağda da bilinmektedir, ama tarımın keşfi onun gücünü hissedilir ölçüde artırır. Cinsel hayatın ve öncelikle de kadın cinselliğinin kutsallığı mucizevi yaratılış bilmecesiyle iç içe geçer. Partenogenez, hieros gamos ve ritüel orji cinselliğin dinsel niteliğini farklı düzeylerde ifade ederler. Antropokozmik yapıda karmaşık bir simgesellik, kadın ve cinselliği ay döngüleriyle, toprakla (burada döl yatağıyla özdeşleştirilmiştir) ve bitkilerin büyüme "gizemi" adı verilebilecek olguyla bütünleştirir. Bu gizem, tohumun yeniden doğmasını sağlayabilmek için, onun "ölüm"ünü gerektirir ve bu yeniden doğuş şaşırtıcı bir çoğalmayla yansıdığı oranda mucizevi bir nitelik kazanır. İnsan varoluşunun bitkisel hayatla özdeşleştirilmesi, bitkisel büyüme dramasından alınmış imgeler ve mecazlarla ifade edilir (hayat bir kır çiçeği gibidir vb). Bu imgesellik binlerce yıl boyunca şiiri ve felsefi düşünceleri beslemiştir ve çağdaş insan için de hala "gerçek"tir.

Tarımın keşfinin sonucu olan bütün bu dinsel değerler zaman içinde aşamalı olarak eklemlendi. Ama biz, mezolitik ve neolitik yaratımların özgün niteliğini öne çıkarmak için onları şimdiden hatırlattık. Bitkisel hayatın "gizemiyle" uyumlu dinsel düşünceler, mitolojiler ve ritüel senaryolarla sürekli karşılaşacağız; çünkü dinsel yaratıcılığı uyandıran, ampirik tarım görüngüsü değil, bitkilerin büyüme ritmi içinde tanımlanan doğum, ölüm ve yeniden doğum gizemidir. Mahsulü tehlikeye atan krizler (su baskınları, kuraklıklar vb) anlaşılmaları, kabullenilmeleri ve dizginlenebilmeleri için, mitolojik dramalar halinde yansıtılacaktır. Bu mitolojiler ve onlara bağlı ritüel senaryolar binlerce yıl boyunca Yakındoğu uygarlıklarına egemen olacaktır. Ölen ve dirilen tanrılara ilişkin mitolojik izlek bunların en önemlileri arasındadır. Bazı durumlarda bu arkaik senaryolar yeni dinsel yaratımların doğmasını sağlayacaktır (örneğin Eleusis, Yunan-Doğu mysteria'ları)

Tarım kültürleri kozmik din adı verilebilecek olguyu geliştirir; çünkü dinsel etkinlik merkezi gizemin etrafında yoğunlaşmıştır: dünyanın düzenli aralıklarla yenilenmesi. Tıpkı insanın varoluşu için geçerli olduğu gibi, kozmik ritimler de bitkisel hayattan alınmış terimlerle ifade edilir. Kozmik kutsallık gizemi Dünya Ağacı'nda simgelenir. Evren düzenli aralıklarla, başka bir deyişle her yıl yenilenmesi gereken bir organizma olarak sunulur. Bazı ayrıcalıklı kişiler bir tür meyve veya ağacın yakınındaki bir kaynak aracılığıyla "mutlak gerçeğe," gençleşmeye, ölümsüzlüğe erişebilir. Kozmik Ağacın, dünyanın merkezinde bulunduğu ve üç kozmik bölgeyi birleştirdiği düşünülür; çünkü ağacın kökleri yeraltına uzanmakta ve tepesi gökyüzüne değmektedir.

Dünyanın düzenli aralıklarla yenilenmesi gerektiğine göre, her Yeni Yılda, kozmogoni ritüel biçiminde yinelenecektir. Bu mitsel-ritüel senaryoya Yakındoğu'da ve Hint-İranlılarda rastlanmaktadır. Ama bir anlamda neolitik çağın dinsel anlayışlarını sürdüren ilkel tarım toplumlarında da bu senaryoyu buluyoruz. Temel düşünce - kozmogoninin tekrarıyla dünyanın yenilenmesi - kuşkusuz daha eski, tarım öncesi döneme aittir. Bu düşünceyi kaçınılmaz çeşitlenmeleriyle birlikte Avustralyalılarda ve birçok Kuzey Amerika kabilesinde buluyoruz. Paleo-ekiciler ve tarımcılarda Yeni Yıla ilişkin mitsel-ritüel senaryo ölülerin geri dönüşünü de içerir ve benzer törenler klasik çağ Yunanistan'ında, eski Cermenlerde, Japonya'da vb. yaşar.

Özellikle tarım çalışmaları çerçevesinde yaşanan kozmik zaman deneyimi, sonunda dairevi biçimde zaman ve kozmik döngü düşüncesine ağırlık kazandım. Dünya ve insan varoluşu bitkisel hayat terimleriyle değerlendirildiklerine göre, kozmik döngü de aynı ritmin sonsuz tekrarı olarak algılanır: doğum, ölüm, yeniden doğum. Vedalar sonrası Hindistan'ında, bu anlayış birbiriyle uyumlu iki öğreti halinde geliştirilecektir: Sonsuza kadar yinelenen döngüler (yuga) öğretisi ve ruh göçü {tenasüh} öğretisi. Diğer yandan dünyanın dönemsel yenilenmesi etrafında eklemlenmiş kadim düşünceler Yakındoğu'nun birçok dinsel sistemi içinde yeniden ele alınacak, yorumlanacak ve bu sistemlerle bütünleştirilecekti. İki binyıl boyunca Doğuya ve Akdeniz dünyasına egemen olacak kozmolojilerin, eskatolojilerin ve Mesihçiliklerin en derin kökleri, neolitiklerin kavramlarına uzanır.

Mekana, - öncelikle konuta ve köye - dinsel değerler yüklenmesi de aynı derecede önemliydi. Yerleşik hayat, "dünyayı" göçebe hayatından daha farklı bir biçimde düzenler. Tarımcı için "gerçek dünya" içinde yaşadığı mekandır: ev, köy, ekili tarlalar. "Dünyanın Merkezi," ritüeller ve dualarla kutsanmış meydandır; çünkü insanüstü varlıklarla iletişim orada gerçekleştirilir. Yakındoğu'nun neolitiklerinin evlerine ve köylerine yükledikleri dinsel anlamları bilmiyoruz. Tek bildiğimiz ancak belli bir andan itibaren sunaklar ve tapınaklar inşa etmeye başladıklarıdır. Fakat Çin'de neolitik evin simgeselliğini yeniden kurmak mümkündür; çünkü Kuzey Asya ve Tibet'teki bazı konut türleriyle süreklilik veya benzerlik söz konusudur. Yang-chao neolitik kültüründe, dairesel planlı (çapları yaklaşık 5 metre), damların direkler üzerine oturtulduğu ve ortalarında ocak görevi gören merkezi bir delik bulunan küçük yapılar vardı. Belki dama, ocağın hemen üstüne gelen yere dumanın çıkması için bir delik de açılmıştı. Bu evin yapısı, sert malzemeden yapılmış olmasının dışında, günümüzdeki Moğol "yurt"uyla aynıydı. Yurdun ve Kuzey Asya halklarında çadırların taşıdığı kozmolojik simgesellik bilinmektedir. Gökyüzü merkezi bir direğe yaslanan çok büyük bir çadır olarak algılanır: Çadır direği veya dumanın çıkması için açılmış üst delik Dünyanın Direği ile veya "Gökyüzü Deliği"yle, Kutup Yıldızı'yla özdeşleştirilir. Bu deliğe "Gökyüzü Penceresi" adı da verilir. Tibetliler evlerinin damındaki deliğe "Gökyüzü'nün kısmeti" veya "Gökyüzü Kapısı" derler.

Konutun kozmolojik simgeselliği birçok ilkel toplumda da doğrulanmıştır. Konut kimi zaman çok açık, kimi zaman daha örtük biçimde, bir imago mundi olarak kabul edilir. Bunun örneklerine bütün kültür düzeylerinde rastlandığına göre, yakındoğu'nun ilk neolitiklerinin -üstelik mimari kozmolojik simgecilik en zengin gelişimini bu bölgede yaşayacağına göre - bir istisna oluşturduğunu ileri sürmek için bir neden yok. Konutun iki cinsiyet arasında paylaştırılmasının da (paleolitik çağda görülen bir adet,) muhtemelen kozmolojik bir anlamı vardı. Tarımcı köylerde görülen bölünmeler genellikle hem sınıflandırıcı, hem ritüel nitelikli bir dikotomiye, gök ve yer, erkek ve dişi vb bölünmesine; hem de ritüel açıdan antagonistik gruplara denk düşer. Daha ileride çeşitli fırsatlarla göreceğimiz gibi, zıt iki grup arasındaki ritüel kavgalar, özellikle Yeni Yıl senaryolarında önemli bir rol oynar. İster Mezopotamya'da olduğu gibi mitsel bir kavganın tekrarı, ister yalnızca iki kozmogonik ilke (kış/yaz; gündüz/gece; ölüm/hayat) arasındaki çatışma söz konusu olsun, derindeki anlam aynıdır: Çatışmalar, yarışmalar, kavgalar hayatın yaratıcı güçlerini uyandırır, kışkırtır veya artırır. Neolitik tarımcılar tarafından geliştirildiği anlaşılan bu biyo-kozmolojik yaklaşım, zaman içinde birçok kez yeniden yorumlanacak, hatta bozulmalara uğrayacaktır. Örneğin bazı dinsel düalizm türlerinde bu anlayış neredeyse tanınmaz hale gelmiştir.

Tarımın keşfinin ortaya çıkardığı bütün dinsel yaratımları saydığımız iddiasında değiliz. Neolitik çağın kimi zaman binlerce yıl sonra serpilip gelişecek bazı düşüncelerinin ortak kaynağını göstermeyi yeterli bulduk. Tarımsal bir yapıya sahip dinselliğin yayılmasının sayısız çeşitlenme ve buluşa karşın, belli bir temel birlik oluşmasına yol açtığını da ekleyelim; bu birlik, Akdeniz, Hindistan ve Çin kadar uzak yerlerdeki köylü toplumlarını günümüzde bile birbirine yaklaştırmaktadır.

Mircea Eliade - Dinsel İnançlar ve Düşünceler Tarihi - Cilt 1


Bir sonraki bölüm hazırlandığında linki burada olacaktır




GÖKYÜZÜ VE YERYÜZÜ

Eric J. Sharpe - Dinler Tarihinde 50 Anahtar Kavram

13. GÖKYÜZÜ VE YERYÜZÜ (HEAVEN AND EARTH)

Eski dinlerde hayatın çoğunlukla zıtlar çifti tarafından etkilenmiş olduğu ve o zıtlar arasındaki gerilim ve karşılıklı tesire maruz bulunduğu görülür. Aydınlık ve karanlığın, gece ve gündüzün, yaz ve kışın, hayat ve ölümün birbirine taban tabana zıt iki eğilimin etkisiyle hareket etme hali (polarity) zıtlık prensibini; erkek ve kadının; erkek ve dişinin tamamlayıcı durumu da birbirine karşılıklı olarak etki etme prensibini temsil etmektedir. İlkel kozmolojilere göre insan hayatı, her ikisi de son derecede müşahhas ve her ikisi de tanrısal varlıklar olan gök ve yeryüzü arasında yaşanmıştır. Böylece, muhtemelen insanlığın ilk tanrıları gök ve yeryüzünün, ilkel gök-baba ve yer-ana çiftinin şahıslaştırılmış şekli olup onların verimli birlikteliğinden de yaşayan canlılar doğmuştur. Diğeri olmadan hiçbirinin tam olabileceğine dair delil yetersizliği tamamen bir yana, bu iki çiftten hangisinin daha önce geldiğini tartışmak anlamsızdır. Eski mitolojilerde gök ve yere verilen çok sayıda isimden; eski dinlerde, üstteki dünya, ilkel çift basitçe mevcuttu şeklindeki düşüncenin yaygın oluşu dışında çok daha fazla bir sonuç çıkarmak mümkün değildir.

Göğün bir tanrı şeklinde şahıslaştırılması (veya gökte yaşayan bir tanrı düşüncesi) mukayeseli dinde bir “yüce tanrı” şeklinde bilinmektedir. Bu tür tanrılara çok eski zamanlardan beri kozmik nizamın koruyucuları, yaratıcılar, kaderin, son söz sahipleri ve bereketin vericileri (yağmurun göndericileri) olarak ibadet edilegelmiştir. Avcı ve göçebe halklar genellikle gök ve rüzgar, fırtına, gök gürlemesi, yıldırım vs. gibi diğer atmosferik fenomenlerle yıldırım vs. gibi diğer atmosferik fenomenlerle irtibatlandırılan tanrılara ibadet etmiş gibi görünürler. Aynı şekilde yere, ana şeklindeki bir tanrısal tezahür, yaşayan varlıkların onun bedeninden doğduğu biri olarak pekala ibadet edilebilmiştir. Yeryüzü tanrısal bir bedendir, tanrısal tohum olarak yağmur tarafından döllenmiştir; bu, insan cinsi münasebetine makrokozmik bir benzerliktir. Geçimi tamamen toprağa dayalı olan halklar çoğunlukla gök- baba’dan ziyade yer-ana’ya saygı göstermeye meyletmişlerdir.

Dinin göğe ve yere ait (yer-merkezli) bu iki türü başka özelliklere de sahiptir. Mesela birincisinde ölen kimselerin gökteki bir cennette tanrılarla birlikte yaşadıkları düşünülebilir ve onda ölüyü yakma daha yaygın olabilir; İkincisinde ise, ölüler toprağın altında ikamet eder ve ölen kimselerin cesetleri toprağa gömülür.

Bununla beraber, vurgulanmalıdır ki, bu iki tür arasındaki kesin ayırıma nadiren rastlanır veya hiç rastlanmaz. Tarihi dinlerde gök ve yer arasındaki zıtlık (polarity); tanrılar ve hava ve atmosfer ruhları gibi çok sayıda aracı varlıklarla doldurulmuştur. Kozmoloji, tanrı düşüncelerindeki benzer bir güçlükten dolayı gittikçe daha da karmaşıklaşır. Bununla beraber, kendisinde ilkel kutupluluğun daha çok göze çarptığı modern dinler de vardır. Her ne kadar insanların küçük dünyasının yansıması, Hintliler'in, damadın geline, “ben göğüm sen de yersin” sözünü söylediği evlilik törenine ait sözlerinde görülse de, Hint tanrı ve tanrıçaları da çoğunlukla göğe ve yere ait özelliklere sahiptirler.

Eric J. Sharpe - Dinler Tarihinde 50 Anahtar Kavram


Bir sonraki bölüm hazırlandığında linki burada olacaktır.




Din ve Cinsellik

Turan Dursun - Din ve Cinsellik

Onanizm (Mastürbasyon, Yani Kendi Kendini Tatmin)

Yakup Peygamber'in Lea'dan olma oğlu Yahuda'nın, "Er", "Onan" ve "Şela" adlarında oğulları vardı. "Kendi kendini tatmin" (mastürbasyon) "Onan"a dayandırıldığı için, bu işe, "onanizm" de denir.

Onan, "mastürbasyon" yapmış mıdır ya da "Onan"ın yaptığı, cinsel birleşmeden sonra cinsel organını çekerek menisini yere akıtma işi miydi? Tevrat 'ta anlatılanlardan açıkça anlaşılmıyor bu:

"Ve vaki oldu ki Yahuda, kardeşlerinin yanındaydı ve Adullamlı bir adamın yanına indi. Ve onun adı Hira idi. Yahuda orada Kenanlı bir adamın kızını gördü, adamın adı Şua idi. Ve o kızı alıp yanına girdi ve kız gebe kalıp bir oğul doğurdu ve onun adını Er koydu. Ve yine gebe kalıp bir oğul doğurdu ve onun adını Onan koydu. Ve yine bir oğlan doğurup adını Şela koydu. Bu kadın doğurduğu zaman Yahuda Kezib'deydi. Yahuda ilk oğlu Er için bir karı aldı. Onun adı Tamar'dı. Er Rabbin gözünde kötüydü ve Rab onu öldürdü. Yahuda Onan'a dedi: Kardeşinin karısının yanına gir ve ona kayın-biraderlik görevini yap ve kendi kardeşine zürriyet yetiştir. Onan, o zürriyetin kendisinin olmayacağını bildi. Ve vaki oldu ki kardeşinin karısının yanına girdiği zaman, kardeşine zürriyet vermesin diye yere dökerdi. Ve Onan'ın yaptığı şey, Rabbin gözünde kötü oldu ve onu da öldürdü."

Burada anlatılanlardan anlaşılan şu: Yahuda’nın oğlu Er, işlediği bir günahtan ötürü Tanrı tarafından cezalandırılır ve öldürülür. Kardeşi Onan, Er'in dul kalan karısı Tamar'la evlenmek zorunda bırakılır. Çünkü "bekârlık" açıkça yasak edilmiş değildir ama, doğal da sayılmamaktadır. Yani belirli bir durumda bir erkeğin evlenmesi şarttır. Bir ağabey, eğer erkek çocuk doğurmadan ölecek olursa, küçük kardeşinin, ağabeyinin dul kalan karısıyla evlenmesi gerekir. Levirate (kocanın kardeşi) denen bu tür zorunlu evlenme, ilkel toplulukların çoğunda vardır. Yahudiler, pek sıkı uyguluyorlardı bu geleneği. Ama bu, evlenmek zorunda olan adam için her zaman hoş bir şey değildi. Üstelik böyle bir evlilikten doğan oğullar, ölen kardeşlerin meşru çocukları sayılıyordu." Onan da bu yüzden pek istememişti ağabeyinin karısı Tamar'la evlenmeyi.

Onan, istemeye istemeye Tamar'la yatmak üzere odaya girer, ama tohumunu Tamar'ın döl yatağına değil de, yere akıtır. Böylece geleneğe karşı çıkmış, suç işlemiş olur ve bu yüzden Tanrı tarafından cezalandırılarak öldürülür.

Ne var ki Tevrat'ın anlattıklarından bir nokta pek iyice anlaşılmıyor:

Onan'ın tohumu, bir "mastürbasyon" yani kendi kendini tatmin sonucu mu gelmiştir yoksa cinsel ilişki sonucu mu?

Bu açıklanmıyor Tevrat'ta. Ama genellikle Onan'ın "mastürbasyon" yaptığına inanılır ve öyle inanıldığı için "Onanizm" de denir bu işe. Bununla birlikte "Onan'ın suçu, kendi kendini tatmin değildi, kesintili birleşme yöntemiyle doğum kontrolü yapmaktı" diyenler de vardır. Bu görüşte olanlar şöyle derler:

"Onan, çocuksuz ölmüş olan kardeşinin (ağabeyinin) karısıyla cinsel birleşimde bulunarak ona çocuk sağlamak zorundaydı. Ancak kadının gebe kalmasını önlemek isteyen Onan, penisini erken çıkararak 'tohumunun yere boşalması'nı sağlamıştı."

"Kendi kendini tatmin" (mastürbasyon), kimi çevrelerce "büyük günah" sayılır. Bu inancın nedeni üzerinde duranlardan kimileri, bu konudaki "günah" inancının Tevrat'taki "Onan" öyküsüne, "Onan'ın Tanrı tarafından cezalandırılmış olması"na dayandığını ileri sürerler. Şöyle denir:

"Çocuk yapmaktan başka bir amaçla cinsel doyuru arayan kimseleri suçlamak isteyen bazı çevreler, (...) Onan'ın Tevrat'ta ölüm cezasına çarptırılmış olmasına işaret ederek mastürbasyon yapmanın bağışlanmayacak kadar kötü bir iş olduğunu iler sürmüşlerdir.

Baştan sona değin bir yanlış anlama sonucu ortaya çıkan suçlamalar, yıllar yılı bir sürü insana acı çektirmiş olup günümüzde de bir sürü ve tüm gereksiz vicdan acılarına neden olmaktadır. Bugün bile mastürbasyon yaptığı için utanç duyan ve sırf bu nedenle kendi kendini hadım eden delikanlılara rastlanmaktadır. Oysa bu, yüzyıllardan beri hemen hemen herkesin yaptığı olağan bir şeydir."

Bu konudaki "günah" inancının Müslümanlığa da geçtiğine tanık oluyoruz. Bir hadis: "Nâkihu'lyedi mel'ûnun." Yani: "Eliyle menisini getiren kimse lanetlenmiştir." İslam "fıkıh" kitaplarında şöyle bir açıklama yer alır:

"Şehvetini dindirmek için insanın kendi kendine menisini getirmesi caiz midir? Böyle bir insanın günaha girmiş olmayacağını umarım. Ama insan, sırf şehvetinin gereğini yerine getirmek için bu işi yaparsa, o zaman iş değişir ve ‘helal’ olmaktan çıkar. Çünkü Peygamber 'Eliyle menisini getiren, lanetlenmiştir!' der. 'Şir'atü'l-İslâm ve öteki fetva kitaplarında da fetva böyle verilmiştir. Zeylaî, bazı ulu kişilerden şöyle bir haber alıp aktarmıştır: 'Peygamberden işittim: Kıyamet günü kimi insanlar, elleri gebe olarak dirilecekler! Bunlar, menilerini avuçlarıyla getiren insanlar olsa gerek.’ (...) Şurası bilinmeli ki, haram olan yalnızca 'meniyi elle getirmek' değildir, bacakla ya da herhangi bir organla meniyi getirmek de aynı hükümdedir."

Turan Dursun - Din ve Cinsellik


Bir sonraki bölüm hazırlandığında linki burada olacaktır.




DİN BU

Turan Dursun - Din Bu 1


Muhammed'in "şehvet”inin Zeyneb'le daha doyurucu bir karşılık bulması:

Bir hadise göre: Muhammed nerede ilgisini çeken güzel bir kadın görse, hemen eve gider; Zeyneb'le yatardı. Böylece şehvetini giderirdi.

Câbir bin Abdullah anlatıyor:

- "Peygamber bir kadın gördü; hemen Zeyneb'e gitti. Ki Zeyneb o sırada bir derisini ovup işliyordu. Peygamber hemen cinsel 'ihtiyac'ını gördü. Sonra arkadaşlarının yanına çıktı. Ve şöyle konuştu:

- Kadın, şeytan biçiminde çıkar karşıya. Ve yine şeytan biçiminde dönüp gider. Bu nedenle sizden herhangi biriniz bir kadın gördü mü, hemen karısına gidip onunla yatsın. Çünkü bu (cinsel ilişki), o kişinin içindekini (kabaran şehvetini) söndürür." (Bkz. Müslim, e's-.Sahih, Kitabu'n-Nikâh/9-10, hadis no: 1403; Ebu Davud, Sünen, Kita-bu'n-Nikâh/44, hadis no: 2151; Tirmizî, Sünen, Kitab'r-Rıdâ'/9, hadis no: 1158.)

Bu hadiste açıkça ortaya çıkan şu:

- Muhammed, karılarının dışında da bir kadına "şehvetle" bakıyordu. Ve ilgisini çeken bir kadın gördüğünde "şehvete geliyor"du. Bu kimi ayetlerle de dile getiriliyor. Örneğin Ahzab Suresinin 52. ayetinde, karı almasına sınır getirilirken "(başka kadınların) güzellikleri seni imrendirse bile..." deniyor. Aynı hadise yer veren Gazalî de, "şehvet"in önemini ve cinsel ilişkide bulunup rahatlamanın sağladığı yararı uzun uzun anlatıyor; bu arada da, Muhammed'in şehvetine ve gereksinimini nasıl karşıladığına geniş yer veriyor. (Bkz. Gazalî, İhya-u Ulûmiddin, Arapça, 2/27-29.)

- Muhammed için "kadın", erkeği her zaman baştan çıkaran bir "şehvet kabartan"dı.

- Muhammed gözünde "kadın", her zaman "şeytan" görünümündeydi. (Muhammed'in "kadın"ı şeytan görmesine ve genel olarak "kadın"a bakışına ilişkin örnekleriyle geniş bilgi için, Prof.Dr. İlhan Arsel'in "Şeriat ve Kadın" adlı, son derece değerli kitabına bkz.)

- Çıkan bir başka sonuç da şu: Muhammed'e göre, bir kadın, cinsel ilişki kurmak isteyen kocasına karşı koyamaz, karşı koymamalıdır.

Muhammed'in bunu işleyen, öğütleyen, buyuran pek çok hadisi vardır. Bunlardan iki örneği burada görelim:

- "Bir adam karısını yatağına (cinsel ilişki için) çağırsa da, kadın yanaşmasa, o sırada cinsel ilişkide bulunmazsa ve bu yüzden kocası geceyi öfkeli-sinirli olarak geçirse, melekler o kadına, sabaha değin lanet ederler." (Bkz. Buhârî, e's-Sahih, Kitabu Bed'il'halk/7; Tecrîd, hadis no: 1337; Müslim, e's-Sahih, Kitabu'n-Nikâh/120-122, hadis no: 1436; Ebu Dâvûd, Sünen, Kitabu'n-Nikâh/42, hadis no: 2141.)

- "Bir adam karısını cinsel ihtiyacını gidermek için çağırdığı zaman, kadın hemen o çağrıya uymalıdır. Kadın, tandırda (fırında, ocakta) o anda iş görüyor olsa bile..." (Bkz. Tirmizi, Sünen, Kitabu'r-Rıdâ/ 10, hadis no: 1160.)

Asıl konumuza gelelim:

Muhammed'in, gördüğü yabancı kadının şehvet çekiciliği karşısında kalır kalmaz eve koşması ve cinsel ilişkide bulunmak için Zeyneb'i seçmesi ilginçtir.

Muhammed'in Zeyneb'i de karıları arasına katmasının öyküsü:

Zeyneb Bint Cahs, Muhammed'in oğulluğu Zeyd'in karısıdır. Zeyd'i Muhammed kendisine "oğul" edindiği için herkes ondan "Muhammed'in Oğlu (Zeyd bn Muhammed)" diye söz eder.

Muhammed bir gün, Zeyd'i görmek için onun evine gider. Zeyd'i bulamaz, Zeyd'in karısı Zeyneb'le karşılaşır. Birden tutulur Zeyneb'e. Bir kadına Muhammed'in ilgi duyması, o kadının başka erkeğe - bu erkek kocası da olsa - uygun olmaktan çıkması ve dolayısıyla Muhammed'in olması gerektiği sonucunu doğurmaktadır. Bu nedenle Zeyd durumu öğrenir öğrenmez Muhammed'e gidip konuşur:

- Karımdan ayrılmak istiyorum.

- Neden? Seni kuşkuya düşürecek bir şey mi yaptı?

- Vallahi hayır. Beni kuşkuya düşürecek hiçbir şeyi olmadı. Onun iyilikten başka bir şeyini görmedim.

- Öyleyse karını bırakma, Tanrı'dan kork!

Muhammed "karını bırakma" derken, gerçekte sevdiği Zeyneb'in boşanmasını istiyordu. İstiyordu ki Zeyd onu boşasın da kendisi alsın.

Ama bu isteğini ve sevgisini içinde gizliyordu.

İşte bunun üzerine, Ahzab Suresinin 37. ayeti gelir. (Bkz. Taberi, Camiu'l-Beyân, 22/10-11.) "Tabakâtu Ibn Sa'd"da daha geniş olarak yer alan bu aktarmayı, doğubilimciler ele alıp eleştiri konusu yapıyorlar diye, gerçekleri örtme ya da ters yüz etme pahasına da olsa İslam'ı kurtarma çabasına girişmiş görünenler "iftira" diye niteliyorlar. Bu öykü, yüzyıllar boyu "hadis" kitaplarında ve tefsirlerde yeralagelmiş olduğu halde.

Şimdi ayete bakalım. Ayetin anlamı söyle: (Çeviri, Diyanet’in.)

"Ey Muhammed! Allah'ın nimet verdiği ve seninde nimetlendirdiğin kimseye: 'Eşini bırakma, Allah'tan sakın!' diyor; Allah'ın açığa vuracağı şeyi içinde saklıyordun. İnsanlardan çekiniyordun. Oysa Allah'tan çekinmen daha uygundu. Sonunda Zeyd, eşiyle ilgisini kestiğinde onu seninle evlendirdik. Ki, evlatlıkları eşleriyle ilgilerini kestiklerinde onlarla evlenmek konusunda mü'minlere bir sorumluluk olmadığı bilinsin. Allah'ın buyruğu yerine gelecektir." (Ahzâb, ayet: 37.)

Bu ayette anlatılanlar:

1- Muhammed, Zeyd'e "karısını boşamamasını" söylerken içinde bir şey saklıyordu. Bunu da sonradan Tanrı açığa çıkaracaktı.

Muhammet'in içinde sakladığı neydi?

Yukarıdaki öyküye göre, bu sorunun iki karşılığı olabilir:

- Muhammed'in içinde sakladığı şey, Zeyneb'e olan aşkıyla birlikte, Zeyd'in onu boşaması ve kendisinin almasına olanak sağlanmasını istemesiydi.

Yukarıdaki öyküyü "uydurma ve iftira" diye niteleyenlerse; Muhammed'in içinde sakladığı ayette bildirilen şey için şu karşılığı veriyorlar:

- Onun sakladığı şey, yalnızca, Zeyd'in karısının boşanması ve onunla kendisinin evlenmesi isteğiydi.

Oysa bunlar hep içice şeyler. Çünkü Muhammed Zeyneb'e tutulmuşsa, kocasının onu boşamasını ve kendisinin almasını istemesi doğaldı. Bu yoldaki isteğini gizlemesiyle aşkını da gizlemiş oluyordu.

2- Muhammed'in içindekini gizlemesine, insanlardan korkup çekinmesine yol açıyordu.

Peki bu korkuya, çekinmeye yol açan neydi? Yani Muhammed, içindekini açığa vurduğu zaman insanların ne yapacaklarını düşünüyordu ki, onun korkusunu taşıyordu?

Bu soruya şu karşılık veriliyor:

- Muhammed, oğulluğunun karısını almaya kalkıyor diye dedikodu yapılmasından çekiniyordu. Çünkü gelenek, böyle bir duruma elverişli değildi. Oğulluğun karısıyla evlenmek çirkin karşılanırdı. (Bkz. Muhammed Ali Sabuni, Safvetu't-Tefasir, 2 / 527-528 ve öteki tefsirler.)

Öyküye göre şu karşılık da verilebilir:

- Muhammed, hem Zeyd'den, hem de öteki insanlardan çekiniyordu. Başkasının, üstelik de "oğulluğu"nun karısına göz koyduğu için... Bir süre bu nedenle durumu açığa vurmamıştı. Ama sonra, "ayetin gelişi" sorunu çözmüştü.

3 - Muhammed'in, oğulluğundan boşanan Zeyneb'i alması bu yönde herkese bir kapı açmasına yöneliktir.

Ayette ileri sürülen gerekçe bu. Yani, herkes oğulluğunun boşanan karısıyla rahat evlenebilsin diye Muhammed'in Zeyneb'le evlendirildiğini açıklıyor.

Bu açıklama karşısında da bir soru beliriyor:

- Bu evlilik olmadan da soruna çözüm getirilemez miydi? Örneğin, bir ayetle, herkese böyle bir yola gitmenin "helal" olduğu bildirilirdi; sorun kalmazdı. Neden bu çözüm yolu seçilmedi de, ille de Muhammed'in Zeyneb'le evlendirilmesi gerekli görüldü?

Bu sorunun karşılığı yok.

Turan Dursun - Din Bu 1


Bir sonraki bölüm hazırlandığında linki burada olacaktır






 
SUPPORT / DESTEK : ATLAS
Copyright © 2014 ATLASİZM