EN SON YAYINLAR

TANRISIZLIĞIN İLMİHALİ

Jean Meslier - Sağduyu, Tanrısızlığın İlmihali


50. Bu Hayatın Zorluklarına Karşı Dini Tesellilerin Boşluğu. Bir Cennet Bir Ahret Umudu Hayaldir, Hayal Ürününden Başka Bir Şey Değildir

Yüce bir Tanrı'nın yönetimi altında niçin bu kadar çaresiz, bu kadar perişan insanlar bulunduğunu sorduğunuz zaman, "Bu alem, insanı daha mutlu bir aleme götürmeye mahsustur" diye bizi avuturlar. Bize, üzerinde yaşadığımız yuvarlağın bir "sınav yeri" olduğunu söylerler. Sonra "Tanrı yalnız kendisine özgü olan gerçekleşmesi olanaksızı ve süresiz mutluluğu insana verememiş ve ulaştıramamıştır" diyerek ağzımızı kapatırlar. Bu cevaplarla nasıl yetinilebilir? Nasıl tatmin olunabilir?

Önce ahiret hayatı: Bu ahiret hayatı fikri, bunu varsaymakla şimdi eriştikleri mutluluktan daha sürekli, daha saf bir mutluluğa sahip olmak için, insanların öldükten sonra tekrar yaşamak arzularının ifadesi olan hayalgücünden başka bir dayanağa sahip değildir. İkinci olarak: Her şeyi bilen, yaratıklarının düşünce ve gidişatına tümüyle vakıf bulunması gereken bir Tanrı'nın, işlemlerinden ve niyetlerinden emin olmak için bu kadar sınavlara ihtiyacı olduğunu havsala nasıl alabilir? Üçüncü olarak: Bilim adamlarının hesaplarına göre, üzerinde bulunduğumuz yeryüzü altı ya da yedi milyon yıldan* beri mevcuttur. Bu zamandan beri milletler türlü biçimler altında, sürekli zarar ve felaketlere uğradı. Sürekli olarak zorbaların, fatihlerin, kahramanların, savaşların, su baskınlarının, kuraklıkların, istilacı kuvvetlerin vb. sıkıntısı altında insan türünün tedirgin ve perişan edildiğini tarih bize gösteriyor. Bu kadar uzun sıkıntılar ve zalimce felaketler, zorluklar; tanrısallığın gizli niyetleri hakkında bizi temin edecek içerikte midir? Bu kadar sürekli bunca kötülük, bunca felaket, tanrısal lütfün bize hazırladığı gelecek hakkında yüksek bir fikir verir mi? Dördüncü olarak: Eğer bize temin edilmek istendiği gibi, Tanrı; kerim, iyilik ve hayırsever ise, insanlara sürekli mutluluk olmasa bile, hiç olmazsa ölümlü yaratıkları bu dünyada erişebilecekleri ölçüde bir mutluluğa kavuşturamaz mıydı? Mutlu olmak için sonsuz ya da ilahi bir mutluluğa muhtaç mıyız? Beşinci olarak: Eğer Tanrı, bu dünyada insanları, mutlu oldukları dereceden fazla mutlu etmediyse, sofuların anlatılmaz ve bitmez bir haz ve nimete erişileceğini iddia ettiği "cennet" umudu ne olur? Eğer Tanrı aklımızın erebileceği tek yer olan yeryüzünü kötülüklerden koruyamamış ya da korumak istememişse, hakkında hiçbir fikrimiz olmayan öteki dünyayı (yani ahiret dünyasını) kötülük ve felaketlerden koruyabileceğine ya da korumak isteyeceğine ne sebep düşünebiliriz? Lactance'e göre, 2000 yıl önce Epicure şöyle demiş:

"Tanrı, ya kötülüğe engel olmak istiyor ancak kötülüğü yasaklamaya muktedir olamıyor; ya kötülüğü yasaklamaya muktedir olabiliyor ancak engel olmak istemiyor; ya kötülüğü ne istiyor ne de yasaklayabiliyor; ya da kötülüğü Tanrı hem istiyor hem de yasaklamaya kadirdir. Eğer yasaklamaya kadir olmaksızın yasaklamak istiyorsa, Tanrı acizdir; eğer Tanrı kötülüğü yasaklamaya gücü yettiği halde yasaklamak istemiyorsa, bu durumda ona atfedilmesi zorunlu tutulan bir kötülükçülük karşısında bulunuyoruz demektir. Eğer Tanrı kötülüğü yasaklamaya hem gücü yetmiyor, hem de bunu yasaklamak istemiyorsa, hem aciz hem herkesin kötülüğünü isteyen olur; eğer Tanrı kötülüğün yasaklanmasını hem istiyor ve buna da gücü yetiyorsa, o halde kötülük nereden geliyor? Ya da Tanrı kötülüğün olmasına neden engel olmuyor?"

2000 yılı geçen bir süreden beri sağduyu sahibi, bu zorlukların çözümünü bekliyor. Hocalar, papazlar, hahamlar vb. ise bize bu zorlukların ancak ahirette çözüleceğini öğretip duruyorlar.

* Yazarın zamanında dünyanın yaşı altı-yedi milyon yıl olarak tahmin ediliyordu, günümüzde biliyoruz ki, dünyanın yaşı dört buçuk beş milyar civarındadır. (admin notu)

Jean Meslier - Sağduyu, Tanrısızlığın İlmihali


Bir sonraki bölüm hazırlandığında linki burada olacaktır




ŞERİATÇIYLA MÜCADELE EL KİTABI

İlhan Arsel - Şeriatçıyla Mücadele El Kitabı


II) "İslamda Zorlama Yoktur" İddiasına Sarılanlar, Aklı Şaşırtıcı Bir Mantığa Saplıdırlar

İslamcılar, o kendilerine özgü mantıksızlıklarıyla, insanları İslam dinine sokmak üzere cihad ve öldürme tehditlerine başvurmayı "zorlama" olarak kabul etmezler. Çünkü güya İslama girmeyen kişi, girmemek suretiyle kendi nefsini zorlama altında tutmaktadır. Ve işte cihad yolu ile onu İslam yapmak, bu zorlamadan kurtarmak demek olur; yani kişi, Müslüman olmak sayesinde "ikrah" durumundan uzak kalır. Ve yine güya İslam "ikrahı" (zorlamayı) kabul etmeyen bir din olduğu için, kişiyi bu dine sokmakla, ona "ikrah" olmayan bir ortamda yaşama olanağı sağlanmış olur! Daha başka bir deyimle, İslamı hâkim kılmak üzere cihad etmek, insanları "zorlanma" durumundan kurtarmak demektir. İslamcıların söylemesi şöyle:

"... cihadın hikmeti, insanları ikrahtan korumak, ikrahı kabul etmeyen dini hâkim kılarak i'lâi kelimetullah etmek demektir (İslamı yüceltmektir)... Bunun için İslamda gayeyi harb, intikam, katil, tebdili dine icbar değil, (fakat) hasmı mağlup etmek ve kuvvei cebriyesini alıp dininde serbest olarak hükmi hakka tabi' tutmaktır ki i'lâi kelimetullah bundadır. Bu sebeble, her ne zaman Müslümanlara za’f tari olur. Dini hak müdafaa edilmezse fitneler kopacak, cebr-ü ikrah
çoğalacak, bütün beşeriyet herc-ü merce uğrayacaktır...!"

Türkçesi şöyle oluyor: Cihada girişmekten amaç, "zorlama denen şeyi kabul etmeyen" İslam dinini egemen kılarak İslami yüceltmektir. Bundan dolayı İslamda cihad intikam, öldürmek (katil) gibi eylemler insanları din değiştirmeye zorlamak değil, fakat hasmı yenmek ve onu, cebir gücünden yoksun kılıp özgür olarak Tanrı dinine (İslama) tabi tutmaktır ki, bu da İslami yüceltmektir. Bunu yapmamak Müslümanlar için tehlikeli sonuçlar doğurur. Çünkü her ne zaman Müslümanlara güçsüzlük arız olur ve bu yüzden İslam dinini savunamazlarsa, fitne kopar, zorlama çoğalır, bütün insanlık felakete uğrar.

Şimdi gelin bu tuhaf mantığın altından çıkın!

İlhan Arsel - Şeriatçıyla Mücadele El Kitabı


Bir sonraki bölüm hazırlandığında linki burada olacaktır.



TANRI YANILGISI

Richard Dawkins - Tanrı Yanılgısı


KUTSAL KİTAPTAN KANIT

Bazı insanlar vardır ki hala kutsal kitaplara dayanarak Tanrının varlığına ikna olurlar. C. S. Lewise atfedilmiş yaygınca tanınan bir kanıt (ki kendisi kanıta nazaran daha yaygınca tanınmalıdır), şu bilgiyi sunar; İsa Tanrının oğlu olduğunu öne sürdüğünden, ya haklı ya deli ya da bir yalancıdır: Çılgın, Kötü ya da İyi. Veya, basit bir aliterasyonla (dilbilimde ses yinelemesi, Lunatic, Liar, Lord), Delice, Yalancı ya da Rabdır. İsanın Tanrısal mevkiyle ilgili öne sürdüğü tarihsel kanıt çok azdır. Ancak, eğer bu kanıt sağlam olsaydı bile elimizdeki üçleme gülünç derecede eksik olurdu. Dördüncü bir olasılık, ki görünen köy kılavuz istemez, İsa gerçekten hatalıdır. Birçok insan hatalıdır. Daha önce de söylediğim gibi, İsanın kutsal olmayı amaçladığı yönünde bile sağlam tarihsel kanıtlar yoktur.

Kayda geçmiş bir metnin, şu gibi sorular sormaya alışkın olmayan insanları ikna edebilme gücü vardır: Bunu kim, ne zaman yazmıştır? Ne yazılacağını nasıl bilmişler? Kendi zamanlarında yazdıklarının, bizim zamanımızda da anlaşılır olabileceğini sahiden düşünmüşler midir? Bu insanlar tarafsız gözlemciler midir yoksa yazılarının çarpıtıldığı bir gündemleri mi vardır? On dokuzuncu yüzyıldan beri bilge ilahiyatçılar, ilahilerin gerçek dünya tarihinde neler olup bittiğinin güvenilir açıklamaları olmadığını karşı konulmaz biçimde kanıtlamıştırlar. Hepsi İsanın ölümü ve Paulun mektuplarından uzun süre sonra yazılmıştır ki bu mektuplar İsanın hayatının sözde gerçeklerinden neredeyse hiç bahsetmez. Hepsi birçok farklı Çin Fısıltısı kuşaklarındaki (bölüm 5e bakın) hata yapması olası kâtipler tarafından sonradan çoğaltılmış ve yeniden çoğaltılmıştır ki zaten onların da kendi dinsel gündemleri vardı.

Dinsel gündemle saptırmanın güzel bir örneği İsanın Betlehemde doğmasının kalp ısıtan efsanesidir ki akabinde Herodun masum insan katliamı vardır. İsanın ölümünden yıllar sonra, ilahiler yazılırken, hiç kimse onun nerede doğduğunu bilmezdi. Ancak bir Eski Ahit kehaneti. (Micah 5: 2) Yahudilerin uzun süredir beklenen Mesihin Betlehemde doğacağını ummalarına yol açmıştır. Bu kehanet ışığında Johnun ilahisi özellikle taraftarlarının İsanın Betlehemde doğmamış olmasını şaşkınlıkla karşılamasının altını çizer: Diğerleri, Bu Hz. İsadır dediler. Ancak bazıları İsa Kiliseden gelmeyecek miydi dediler? Kutsal kitap, Hz. İsa, Davutun tohumundan ve Betlehem şehrinin dışından, Davutun olduğu yerden gelecek dememiş miydi?

Matta ve Luka, İsanın her şeye rağmen Betlehemde doğmuş olması gerektiği kararına vararak sorunu farklı bir biçimde ele aldılar, ancak İsayı o bölgeye farklı yollarla taşıdılar. Matthew, Meryem ve Yusufun birlikte hep Beytüllahimde olduklarını, İsanın doğumundan çok sonra, Mısırdan eve dönerken Kral Herodun masum insan katliamından kaçıp, Nazarethe yerleştiklerini söyler. Luke ise, bunun tam aksine, Meryem ve Yusufun İsa doğmadan önce Nazarethe yerleştiklerini söyler. Öyleyse, kehanetin tamamlanması adına, o önemli anda Betlehemde nasıl bulundular? Luke şöyle der, Quirinius Suriyenin hükümdarı olduğu zamanda, Sezar Augustus, vergilendirme amaçları için bir nüfus sayımını emreder ve herkes kendi şehrine gitmek zorunda kalır. Yusuf Davutun evinden ve soyundandır ve bundan ötürü Davutun şehrine, yani Betleheme gitmek zorunda kalmıştır. Bu iyi bir çözüm gibi görünüyordu; A.N.Wİlsonun İsada ve Robin Lane Foxun Yasak Versiyonda (diğerlerinin arasından) belirttikleri gibi, tarihsel yanlışlıklarının dışında. Davut, eğer var olsaydı, Meryem ve Yusuftan yaklaşık bin yıl önce yaşamış olacaktı, Romalılar nasıl bir mantıkla Yusufu, bin yıl önce dolaylı bir atasının yaşadığı bir şehre gönderme ihtiyacı hissetmişlerdir? Bu şuna benzer; mesela, eğer Fatih William ile buraya gelip yerleşen Senyör de la Zakeynee kadar yaşamış atalarımı hesaba katabilseydim, Ashby-de-Ia-Zouch isimli bir yeri nüfus sayımı formunda doğum yerim olarak belirtebilirdim.

Dahası, Luke tarihçilerin özgürce kontrol edebilecekleri olayları düşüncesizce ifade ederek itibarını mahveder. Hükümdar Quirinius gerçekten bir sayım emretmiştir; bu yerel bir nüfus sayımıdır ve Sezar Augustusun tüm İmparatorluk sınırları için emrettiği sayıma benzemez. Ancak bu sayım çok geç gerçekleşmiştir: M.S 6da, Herodun ölümünden çok sonra. Lane Fox şöyle bir sonuç çıkarır, Lukeun hikayesi tarihsel olarak imkânsızdır ve tutarsızlıklarla doludur ancak Lukeun durumu ve Micah kehânetini tamamlama arzusunu göz önünde bulundurarak onu suçlamaz.

Free Inquiry’nin Aralık 2004 sayısında bu mükemmel derginin editörü Tom Flynn, çok sevilen Noel hikâyesindeki boşluk ve çelişkileri belgeleyen makalelerin bir koleksiyonunu bir araya getirmiştir. Flynn bizzat, İsanın doğumu üzerine nutuk çeken Evanjelistler Matthew ve Luke arasındaki birçok çelişkiye dikkat çeker. Robert Gillooly, doğudaki yıldız, bakireyken doğum, bebeğin krallar tarafından yüceltilmesi, mucizeler, idam, İsanın dirilişi ve göğe yükselmesi de dahil olarak, Hz.İsa efsanesinin tüm önemli başlıklarının her birinin Akdeniz ve Yakın Doğu bölgelerinde zaten var olmakta olan dinlerden nasıl alıntı yapıldığını gözler önüne serer.

Flynn şu düşünceyi akla getirir, Matthewin Yahudi okuyucuların çıkarı uğruna Mesih kehanetlerini (Betlehemde doğan Davuttan miras kalan) karşılama arzusuyla, Lukeun Hıristiyanlığı, Yahudi olmayanlara uyarlama arzusu ve bundan ileri gelen putperest Helenistik dinlerin sıcak düğmelerine basılması, burnunun dikine çarpışır (bakireyken doğum, kralların tapınması vs..) Neticedeki çelişkiler göze batar cinstendir ancak inançlılar tarafından tutarlı bir şekilde göz ardı edilmektedir.

Bilge Hıristiyanlar George Gershwinin kendilerini şu konuda ikna etmesine gerek duymazlar,
Yükümlülükleriniz İncilden alınmıştır, olmazsa olmaz değildirler. Fakat çevrede bu yükümlülüklerin zorunlu olduğunu düşünen birçok bilgisiz Hıristiyan vardır. İncili fazlasıyla ciddiye alanlar, bunu gerçekten de tarihin gerçekçi ve kesin bir kaydı olarak kabul ederler ve dolayısıyla inançlarını destekleyen bir kanıt olduğuna inanırlar. Peki bu insanlar, aslına uygun bir gerçek olduğuna inandıkları bu kitabın kapağını hiç açmazlar mı? Bu aşikâr çelişkileri fark etmezler mi? Gerçeklik arayışındaki birisi, Matthewin, Yusufun Kral Davutun soyundan yirmi sekiz ara nesille geldiğini savunmasının karşısında, Lukeun kırk birinci nesil olduğu savunmasını kafasına takmaz mı? Daha da kötüsü, bu iki listedeki isimlerin bazıları örtüşmemektedir! Her koşulda, eğer İsa gerçekten bakire bir anneden doğduysa, Yusufun soyu bununla ilgisizdir ve bu bilgi Mesihin Davutun soyundan gelmesi gerektiğini belirten Eski Ahit kehanetini tamamlamakta İsa adına kullanılamaz.

Amerikalı İncil âlimi Bart Ehrman, alt başlığı, Yeni Ahiti Kim Neden Değiştirdinin Gerisindeki Hikâye olan bir kitapta, Yeni Ahit metinlerinin üzerini sisle örten büyük kararsızlığı açıklar. Kitabın giriş bölümünde, Profesör Ehrman dokunaklı bir biçimde İncil inançlısı tutucudan özenli bir kuşkucuya geçişindeki kişisel eğitim seyrinin planını çizer ki bu kutsal kitapların geniş ölçüde yanılabilirliğini fark etmesiyle başlayan bir seyirdir. Amerikan üniversiteleri hiyerarşisinde yukarı doğru ilerlerken, en altta bulunan Moody İncil Enstitüsünden başlayarak, Wheaton Üniversitesinden geçen (çizelgede birazcık daha yukarıdadır, ancak yine de Billy Grahamin okuludur) ve en tepedeki dünyaca ünlü Princetona kadar uzanan her aşamada, aşırı tutucu Hıristiyanlığını, tehlikeli progressivizme karşın korurken, sorunlarla karşılaşacağı şeklinde uyarılmıştır. Ve öyle de olmuştur. Bu durumdan biz, yani onun okuyucuları fayda görüyoruz. Diğer iç açıcı şekilde yerleşik inançlara karşı olan İncil eleştirisi kitaplar, daha önce bahsettiğim Robin Lane Foxun Yasak Uyarlama The Unautbonzed Version) ve Jacques Berlinerblaunun Laik İncil: İnançsızlar Neden Dini Ciddiye Almalıdırlar The Secular Bible: Why  Nonbelievers Must Take Religion Seriously) isimli kitaplardır.

Resmi ölçütler dahilindeki dört öğreti, az ya da çok keyfi olarak, en azından bir düzine öğreti arasından seçilmiştir, Thomas, Peter, Nıcodemus, Philip, Bartholomew ve Magdalalı Meryem öğretileri.  Thomas Jeffersonun yeğenine yazdığı mektupta bahsettikleri işte bu ilave öğretilerdir:

Yeni Ahitten bahsederken, tüm İsa hikâyelerini okumanın yanı sıra, kendilerine Evanjelik diyen sahte evanjeliklerin oluşturduğu kilise bilim konseyinin bizim hakkımızdaki kararlarını da değerlendirmelisin. Çünkü bu sahte evanjelikler en az diğerleri kadar vahiy almış gibi görünürler ve sen bu iddialarını kendi mantığınla muhakeme edeceksin, konseydekilerin mantığıyla değil.

Seçilmeyen öğretiler konseydekiler tarafından da rağbet görmemişti çünkü bir ihtimal, bu öğretilerdeki mantıksızlıklar kilise standardına uyan dört öğretideki mantıksızlıklardan çok daha rahatsız ediciydi. Mesela, Thomas Öğretisi, çocuk İsa hakkında birçok hikâyecik içeriyordu ki burada İsa yaramaz bir peri edasıyla büyülü güçlerini kötü emellerine alet ediyor, oyun arkadaşlarını keçilere çeviriyor, çamurdan kuş üretiyor ya da tahta parçasının uzunluğunu mucizevî bir şekilde arttırarak marangoz babasına yardım ediyordu. Hiç kimsenin Thomas Öğretisindekiler gibi yavan mucize hikâyelerine inanmayacağı düşünülmüştü. Ancak bu dört onaylı öğretiye inanmak adına herhangi bir neden aramaya gerek yoktur. Çünkü hepsi de efsane statüsündedir ve en az Kral Arthur ve Yuvarlak Masa Şövalyeleri hikâyeleri kadar belirsizdirler.

Kilise onaylı dört ilahinin en ortak oldukları nokta aynı kaynaktan türetilmiş olmalarıdır ki bu ya Markın ilahisi ya da Markın yaşayan en eski torun olduğunu belirten kayıp çalışmadır. Bu dört evanjeliğin kim olduklarını hiç kimse bilmez ama İsayla bizzat tanışmadıkları kesindir. Yazılanların çoğu tarihe göre anlamsız, saf girişimlerdir ancak barizce Eski Ahitten yinelenmişlerdir çünkü ilahi üretenler İsanın hayatının Eski Ahit kehanetlerini tamamlama zorunluluğu olduğu konusunda içtenlikle ikna olmuşturlar. Üstelik İsanın hiçbir zaman yaşamadığı tarihsel bir durum üretmek bile mümkündür, gerçi bu herkesçe desteklenmeyecektir. Tıpkı diğerlerinin arasından farklı biri olan, Londra Üniversitesinde Profesör olan G. A. Wellsin, İsa Var mıydı? da dâhil olmak üzere birkaç kitabında yazdığı gibi.

İsa büyük bir ihtimalle yaşamış olmasına rağmen, ünlü İncil bilimciler genelde Yeni Ahiti tarihin güvenilir bir kaydı olarak hesaba katmazlar (ve kesinlikle Eski Ahitin de) ve ben de İncili artık herhangi bir tanrısallığın kanıtı olarak göz önünde bulundurmayacağım. Thomas Jeffersonun selefi John Adamsa yazdığı sözcükler adeta geleceği sezer vasıftadır, şöyle ki, Yüce bir Varlık olan babası tarafından bir bakirenin rahmine düşürülen İsanın gizemli neslinin, Jüpiterin beynindeki Minerva nesli efsanesi gibi bir masal olarak değerlendirileceği günler gelecektir.

Dan Brownun kitabı Da Vinci Şifresi ve kitaptan kurgulanan film, kilise çevrelerinde büyük tartışmalar başlatmıştır. Hıristiyanlar filmin ve filmi gösteren Picket isimli sinemalar zinciri şirketinin boykot edilmesine teşvik edilmiştir. Bu film baştan sona kurgudur: yalan, yanlış bir kurgu. Aslında bu katışıksız öğreti tutkusudur. Da Vinci Şifresi ile öğreti arasındaki tek fark, Da Vinci Şifresinin çağdaş, öğretilerinse eski kurgu olmasıdır.

Richard Dawkins - Tanrı Yanılgısı


Bir sonraki bölüm hazırlandığında linki burada olacaktır.




GERONTOKRATLAR

Adrian Berry - Sonsuzluğun Kıyıları



17. GERONTOKRATLAR

Muhterem kır sakallılar esti gürledi,
O tüyü bitmemiş çocuklar
Kendilerini yaşlı babalarından
Daha mı akıllı sandılar?

Robert Burns, Simpson'a Mektup

Tıbbın sürekli gelişmesi hepimizi yoksullaştırabilecek bir krize yol açma tehlikesi taşıyor, insanlar çok daha uzun yaşıyorlar. Ama vücutlarının zamandan daha az etkilenmesine rağmen, zihinlerinin gücünü yitirmesini önleyecek bir şey henüz icat edilmedi.

Şimdiki Çin ve Brejnev devrindeki Sovyetler Birliği gibi, Aristoteles'in "gerontokrasi" adını verdiği yaşlı ve zihnen güçsüz insanlar tarafından yönetilmeye yazgılıymışız gibi görünüyor, istatistikler açık. Yaşı 65 ve üzerinde olan Avrupalıların sayısı son otuz yılda neredeyse ikiye katlanarak 47 milyondan 93 milyona çıktı. OECDye (Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı) göre 2025 yılma gelindiğinde Avrupalıların dörtte biri 65 yaşın üzerinde olacak. Ortalama yaşam süresinin en uzun olduğu ülke olan Japonya'da (erkekler için 75,6 yıl, kadınlar içini 81,4 yıl) sürekli yeni rekorlar kırılıyor. ABD'de bile yaş ortalaması bir rekora ulaştı: 62,3

Aşırı nüfus artışının tehlikelerine karşı onlarca yıldır sürdürülen propaganda gittikçe büyüyen bir nüfus felaketi yarattı. Doğum oranları düştü - propagandacılar da bunu istiyordu - ama bu düşüş yaşlılar için geliştirilmiş daha iyi ilaçlarla birleşince, fiziksel olarak sağlıklı ama zihnen yetersiz yaşlı insanların çoğunlukta olduğu bir nüfusla karşı karşıya kalabiliriz.

En kötü olasılık da bu insanların hükümetlerde daha fazla yer alacak olması.

Geçmiş örnekler düşünüldüğünde bu eğilir feci sonuçlar verebilir. Shelley nin "yaşlı adamların huysuz oldukları, kendi bildiklerini okudukları ' yolundaki uyarısından binlerce yıl önce, insanlar İhtiyarlar Heyeti ve benzer isimler taşıyan gerontokratlara kendilerini teslim etme gibi tehlikeli bil alışkanlık edinmişti.

Bir zamanlar eski dünyanın en güçlü ve ümit vaat eden uygarlığı olan Sparta, 60 yaşından küçüklerin alınmadığı 23 kişilik idare heyeti gerousia tarafından mahvedilmişti. Gerousia'nın kralın üzerinde bile mutlak bir gücü vardı. İstediklerini yargılamadan ölüme mahkûm edebilirlerdi ve halkın bütün "çarpık' kararlarını veto etme haklarıyla övünürlerdi. Peloponnesos Savaşını kazanan ancak gerousia nın huysuz bunaklığıyla yerle bir edilmeye boyun eğen Sparta için Thukydides şunları söylemiş:

"Diyelim ki Sparta şehri terk edildi ve tapınaklarla zemin planı hariç bir şey kalmadı. İleriki çağlarda bu gücün ününe layık olduğuna kimse inanamayacak. Şehirlerinin muazzam tapınakları ya da başka anıtları yok. Daha ziyade bir araya gelmiş birkaç köyü andırıyor, bu yüzden de hiçbir albenisi olmayacak."

O tarihten kısa bir süre önce eski dünyanın bu yaşlı despotlar hanedanlığı, Pers kralları tarafından kuşatılmıştı. Bunların sonuncusu Kserkses, askerlerini boğmasının cezası olarak denizin bin kere kamçılanmasını emretti. "Kalleş su!" diye bağırdı. "Kral Kserkses, istesen de istemesen de üzerinden geçecek!" Çünkü ihtiyarlıkla despotluk bir araya geldiğinde, her türlü kaynaktan, hatta cansız bir nesneden gelen bir direnişe bile çok zor tahammül edilir.

İnsanın aklına Prusya Kralı Friedrich Wilhelm'in bunaklık dönemi geliyor. Bakın Macaulay ne yazmış:

"Rasgele güç kullanma alışkanlığı onu acımasız bir insan yapmıştı. Öfkesi sövgüler ve yumruklarla patlak veriyordu. Majesteleri yürüyüşe çıktığında, hayvanat bahçesinden vahşi bir hayvan kaçmış gibi herkes sağa sola kaçışıyordu. Sokakta karşısına bir hanım çıkacak olsa önce bir tekme atar, sonra da evine gidip veletlerine sahip çıkmasını söylerdi. Bir din adamı görecek olsa muhterem beyefendiye okumaya ve dua etmeye gitmesini ihtar eder, bu sofuca öğüdünü tutsun diye de adamı değneğiyle evire çevire döverdi."

Yaşlılıkta giderek zayıflayan zihin, sürekli bozulan yongalarının yerine yenisi konmayan bir bilgisayara benzetilebilir. Gençlikte beynin bütün bölümleri yaklaşık 10 milyar nöronla yani sinir hücresiyle birbirine bağlıdır. Bir bilgisayarın elektronik bağlantı yolları ise bir sıra takip eder. Bu nedenle de bir bilgisayar hem şimşek gibi hızlıdır hem de aptaldır. Beyindeki sinir hücreleri ise birbirleriyle bağlantılı olduklarından, beyne daha büyük bir zekâ ve çok yönlülük, ancak oldukça yavaş bir uslamlama gücü verirler. Yaşlılıkta sinir hücreleri öldükçe beynin verimliliği gittikçe azalır. İlgili sinir hücreleri artık yaşamsallıklarını korumadığından uslamlama sırasında bazı basamaklar atlanır.

Böylece, Encyclopedia Britannica da. yazdığı gibi, yaşlılar bencil, duygusal açıdan değişken, alışkanlıklarında katı, dostlarına ve ailelerine karşı şüpheci" bir hal alabilirler. Bunun hastalıkla ilgisi yoktur (her ne kadar hastalık ya da sefih bir yaşam bu durumu ağırlaştırabilirse de), dokuların zamanla doğal olarak bozulmasından kaynaklanır.

Zihinsel gücün kaybı çarpıcı sonuçlar yaratabilir. Bu sonuçların en beklenmedik olanı Napoleon'un, kendisininkinden yaklaşık üçte bir oranında büyük bir orduyla savaşarak 1805'te. Austerlitz'te kazandığı zaferdir. Pek az tarihçi bu parlak zaferin basit açıklamasını bulabilmiştir: Napoleon ve ona bağlı sekiz komutanın yaş ortalaması 39'du, oysa başlıca düşmanları Rus general Kutusov 60 yaşındaydı.

Yaratıcı deha eserleri de bu yüzden çoğunlukla gençlikte ortaya konur. Isaac Newton kütleçekimi yasasını bulduğunda sadece 23 yaşındaydı. Kara Prens, Crecy Çarpışmasını 16 yaşında kazanmıştı. Edward Gibbon 5 yaşında Yunanca öğrenmiş, Mozart 8 yaşında ilk senfonisini yazmıştı.

Buna karşılık Kraliçe Victoria'nın "çılgınca ve anlaşılmaz" dediği bir ruh halinde olan 84 yaşındaki Gladstone'un İrlanda sorununa yaklaşımı günümüze kadar uzanan sonuçlar yarattı. Ayetulah Humeyni ülkesini refahtan felakete sürükledi. Leonid Brejnev 70'inde felç geçirip "yarı ölü hale gelmesine" rağmen 6 yıl daha Rusya'yı yönetti. "Yozlaşmış çevresi tarafından idare ediliyor ve artık ne olup bittiğini anlamaktan acizdi." demiş bir tarihçi.

Ama istisnalar da var. Ronald Reagan'ın 72 yaşında, "Yıldız Savaşları konuşması" diye bilinen birkaç anlaşılmaz sözle komünist imparatorluğunun yıkılışına nasıl katkıda bulunduğu hiç unutulmayacak.

Gerontokrasi tarihte en sık rastlanan hükümet tarzıdır. Monarşiler ve cumhuriyetlerden on binlerce yıl önce, atalarımızın daima kabilenin yaşlıları tarafından yönetildiğine inanılıyor! Yaşlılar geleneğin koruyucusu sayılırdı, yaşları onlara prestij otorite kazandırırdı. Buradan, bilgeliklerine de güvenilebileceği gibi genelde yanlış bir sonuca varılırdı.

Homo Sapiens'in ortaya çıkması ve uygarlığın başlangıcı arasındaki 100.000 yılda teknolojinin yavaş ilerlemesinin nedeni gerontokrasiler olabilir. Günümüzde gerontokrasi güç artışından bile daha büyük bir tehdit oluşturuyor. Bununla ancak doğum oranlarını azaltmaya yönelik aptalca tedbirlere karşı çıkarak savaşılabilir.

Adrian Berry - Sonsuzluğun Kıyıları


Bir sonraki bölüm hazırlandığında linki burada olacaktır.



Pırlanta Nişan Yüzüğü

Charles Panati - Sıradan Şeylerin Sıradışı Kökleri


Pırlanta Nişan Yüzüğü:

15. Yüzyıl, Venedik

1503 tarihli bir Venedik evlilik belgesi bir elmas evlilik yüzüğünü listeler. Modina’lı Mary adındaki bir kadının altın alyansı, elmas taşlı en eski nişan yüzükleri arasındadır. Söz konusu yüzükler muhtemelen sonsuza kadar sürecek olan bir geleneği başlatmış oldu.

Elmasın doğadaki en sert ve dayanaklı maddelerden biri olduğunu ve onu güzelce işleyip cilalamanın bütün parlaklığını ortaya çıkardığını ilk keşfeden Venediklilerdi. On beşinci yüzyılın sonuna doğru gümüş ve altına dizilmiş elmaslar, nişan yüzükleri olarak zengin Venedikliler arasında çok popüler hale geldi. Elmasın nadir bulunması ve de çok pahalı olması, Avrupa boyunca hızla yayılmasının önüne geçti. Ama çekiciliği ona bir gelecek garantiledi ki on yedinci yüzyıla kadar elmas yüzük Avrupai bir nişanın en önemli ve en aranılan nesnesi haline çoktan gelmişti.

Tarihin en eski elmas yüzüklerinden bir diğeri ise iki yaşındaki bir gelin tarafından takıldığından en küçük yüzük olma özelliğini de taşımaktaydı. Bu yüzük 8. Henrinin kızı Prenses Marynin Kral I. Francisin oğlu Fransız veliahdıyla söz kesimi için tasarlanmıştı. 28 Şubat 1518de doğan veliaht, bir devlet politikası olarak İngiltere ve Fransa arasındaki müttefikliği daha güçlü kılmak adına derhal nişanlandırıldı. Bebek Maryye, küçücük asil parmağında şüphesiz kısa bir süre duracak yüzüklerden onun için en uygun olanı takdim edildi.

Elmas nişan yüzüğünün kökeni bilinmesine rağmen söz yüzüklerininkine dair kesin bir şey söylenememektedir. Gerçi sözlenme âdeti on beşinci yüzyıldan çok öncesine dayanır.

Eski bir Anglosakson âdeti damat adayının çok değer verdiği kişisel eşyalarından birini kırmasını gerektirirdi. Sonrasında bu kırılan eşyanın yarısı damat tarafından diğer yarısı ise gelinin babası tarafından saklanırdı. Varlıklı bir adamdan ise bir parça altın ya da gümüşü ikiye bölmesi beklenirdi. Bu kırık metal parçasının tam olarak ne zaman simgesel anlamda yüzükle yer değiştirdiği ise belirsizdir. Tarihsel deliller söz yüzüklerinin (en azından Avrupalılar arasında) nikâh yüzüklerinden de önce mevcut olduğunu ve evlenme teklifi esnasında gelinin kabul ettiği yüzüğün evlilik töreninde kendisine tekrar verildiğini işaret etmektedir. Kökenbilimciler nişan yüzüğünün niyetinin tam bir tanımını kaparo anlamındaki özgün Roma ismi arrhaede bulmuşlardır.

Katolikler için nişan yüzüğünün takdim şekli bellidir. MS 860da Papa I. Nicholas, nişan yüzüğünün evlenme niyetinin gerekli olan bir ifadesi haline gelmesi hükmünü verdi. Kesin surette evliliğin kutsallığını savunan Nicholas bir keresinde de Lorraineli II. Lothairin evlenmesi, boşanması ve sonra tekrar evlenmesinden sorumlu iki başpiskoposu, ikieşliliğe göz yumdukları gerekçesiyle aforoz etti. Nicholas için yüzüğün herhangi bir maddeden olması yeterli değildi. Nişan yüzüğü denilen şey değerli bir metalden, tercihen altından olmalıydı ki müstakbel kocanın ekonomik olarak gösterdiği fedakârlık temsil edilmiş olsun. Böylece bu gelenek başlamıştır.

O yüzyılda iki diğer âdet de ortaya çıktı: Evlilik sözünden dönen adamın yüzüğünün ceza olarak elinden alınması ve aynı şekilde nişanı bozan kadının yüzüğü geri vermesi. Evlilik sözünün ve sözden dönüldüğü takdirde de cezanın ciddiyeti hususunda Kilise hiç mi hiç taviz vermez hale geldi. Elvira Konseyi nişanı bozan adamın ebeveynlerini üç yıllık süre için aforoz ederdi. Eğer bir kadın Kilisenin kabul edemeyeceği nedenlerden ötürü sözünden dönerse semt papazının onun hayat boyu bir manastırda kalmasını emretmeye yetkisi vardı. Bir süre için  ölüm bizi ayırana kadar, gelin ve damat daha evlenmenden haftalar veya aylar öncesinden başlıyordu.

Charles Panati - Sıradan Şeylerin Sıradışı Kökleri


Bir sonraki bölüm hazırlandığında linki burada olacaktır




İlaçlar Aşkın Yapısını Değiştirebilir

John Brockman - Senin Tehlikeli Fikrin Ne


İlaçlar Aşkın Yapısını Değiştirebilir

Prozac ve benzeri serotonin arttıran antidepresanlar romantik aşk duygusunu, bir eşe ya da sevgiliye bağlanma duygusunu, doğurganlığı ve bir insanın genetik geleceğini tehlikeye atıyor.

Ben, psikiyatr Andy Thomson ile bu konu üzerinde çalışıyorum. Hipotezimizi, hastaların açıklamalarına, fMRI araştırmalarına ve beyin ile ilgili diğer verilere dayandırıyoruz. En
önemlisi, SSRI’lerin (selective serotonin reuptake inhibitors: seçici serotonin geri alım baskılayıcıları) serotonini arttırması gibi, onlar da beyindeki dopaminerjik patikaları baskılar. Romantik aşk, dopaminerjik patikalardaki hareketliliğin artmasıyla ilintili olduğu için, bu da SSRI’lerin yoğun romantik aşk duygusunu tehlikeye atabileceği anlamına geliyor. SSRI aynı zamanda, takıntıları (romantik aşkın önemli özelliği) da engelliyor ve duyguları köreltiyor. Hastalardan biri bu reaksiyonu şöyle anlatıyor:

On yılda iki kez depresyon krizi yaşadıktan sonra, terapistim serotonin arttırıcı antidepresanları sürekli kullanmamı tavsiye etti. Sağlığıma tekrar kavuştuğum için mutluydum ama yaşama isteğimin yerini duygusuzluk almıştı. Eşime hissettiğim romantik duygular büyük ölçüde azaldı. Terapistimin onayı ile ilaçlarımı yavaş yavaş bıraktım. Yaşama arzum geri döndü ve şimdi romantizmimiz eskiden olduğu kadar güçlü. Eğer gerekirse bir depresyon krizi ile başa çıkabilirim, ama benim durumumda antidepresanların yan etkileri onları işe yaramaz kılıyor.

Ayrıca SSRI, kullananların % 73 ünde cinsel isteği, cinsel uyarılmayı ve orgazmı baskılıyor. Bu cinsel tepkiler kur yapma ve cinsel birleşmeyi daha hoşa gider kılmak üzere evrildi. Orgazm, birine bağlanma duygusu ve bir çift oluşturma davranışları ile ilgili kimyasallar olan oksitosin ve vasopresin salgılanmasına neden oluyor. Orgazm, aynı zamanda, kadınların potansiyel eşlerini değerlendirmelerinin de bir aracı. Kadınlar her birleşmede orgazma ulaşmaz ve gelip geçici kadın orgazmı günümüzde, kadınların, onları tatmin etmek için zaman ve enerji harcamaya istekli erkekleri ayırt etmelerini sağlayan bir uyumsal (adaptiv) mekanizma olarak görülüyor. Kadınların orgazm olmamaya başlaması uzun süreli ilişkilerin istikrarını da tehlikeye atabilir.

Serotonin arttırıcı ilaçlar alan erkekler de eş seçimi, çift oluşturma ve evliliğin sürekli olması için gelişmiş olan mekanizmaları baskılar. Penis, zevk vermek üzere uyarılır ve erkeğin psikolojik ve fiziksel olarak formda olduğunu gösterir; ayrıca, vajina kanalına, büyük olasılıkla, dişi partnerin davranışı üzerinde etkili olan dopamin, oksitosin, vasopresin, testosteron, östrojen, ve diğer kimyasalları bırakır.

Bu ilaçlar, aynı zamanda, genetik geleceğinizi de etkiler. Serotonin, prolaktin salgılanmasını sağlayan faktörleri harekete geçirerek, prolaktini arttırır. Prolaktin, hipotalamik GnRH (gonadotropin salgılayan hormon), hipofız FSHsini (folikül uyarıcı hormon), LH (luteinleyici hormon)nin salgılanmasına ve/veya ovaryan hormon üretimine engel olarak doğurganlığı azaltır. Güçlü bir serotonin arttırıcı antidepresan olan Clomipramine, sperm hacmini ve hareketliliğini olumsuz etkiler.

Bence Homo Sapienler, üremek için, birbirinden çok farklı ama birbiriyle örtüşen üç (en az) nöral sistem geliştirmiş. Seks dürtüsü, sonraki kuşağın kendisinden türeyeceği kadın ve erkeğin bir dizi partner ile cinsel ilişki arayışında olması için gelişmiş; romantik aşk, kur yapmak için enerjilerini tercih ettikleri eşe harcamaları ve böylece zaman ve enerji tasarrufu sağlamaları için gelişmiş; bağlılık duygusu ise çocuklarını birlikte büyütmeleri için gelişmiş. Bu üç beyin sistemi arasındaki karmaşık ve dinamik ilişkiler, onların kimyasal dengesini değiştiren herhangi bir ilacın, bireyin kur yapma, cinsel birleşme ve ebeveyn taktiklerini değiştirir ve bunun sonucunda da doğurganlığını ve böylece genetik geleceğini etkiler.

Fikrimin tehlikeli olmasının nedeni, dev ilaç endüstrisi, bu ilaçları satmak üzere yatırım yapıyor. Dünyanın her yerinde milyonlarca insan bugün bu ilaçları kullanıyor ve bu ilaçlar yaygınlaştıkça bunları çok daha fazla insan kullanacak ve böylelikle aşık olmak ve aşık kalmak yeteneğini kaybedecek. Ve insanın aşık olma biçimi biraz değişse, her türlü sosyal ve politik barbarlık artabilir.

HELEN FISHER

Helen Fisher, Rutgers Üniversitesi Antropoloji Bölümü'nde profesör ve Why We Love (Neden Aşık Oluruz) kitabının yazarı.

John Brockman - Senin Tehlikeli Fikrin Ne


Bir sonraki bölüm hazırlandığında linki burada olacaktır



ERKEK DOĞRAMA CEMİYETİ MANİFESTOSU

Valerie Solanas - SCUM (Erkek Doğrama Cemiyeti) Manifesto


SIKINTI

Merhametsiz ve üzücü olmadıklarında tamamen sıkıcı olan yaratıklar tarafından ve onlar için kurulmuş bir "toplum"da hayat, merhametsiz ve üzücü olmadığınızda tamamen sıkıcıdır.

KETUMLUK, SANSÜR, BİLGİNİN VE FİKİRLERİN BASTIRILMASI VE TEŞHİRLER

Her erilin, derinlerdeki en gizli saklı korkusu dişi olmayıp eril, yani insanlık-altı bir hayvan olduğunun ortaya çıkmasıdır. Tatlılık, kibarlık ve "vakar" kişisel düzeyde bunun teşhirini engellemeye yeter. Ancak genel olarak eril cinsin tamamının teşhirini engellemek ve "toplum" içindeki gayri tabii egemen konumunu sürdürebilmek için eril, aşağıdakilere sığınır:

1. Sansür. Bir şeyin genel anlamına akılla karşılık vereceğine, tekil kelimelere ve cümleciklere tepkiyle karşılık veren eril, kendi hayvansılığının tahrik edilmesini ve keşfedilmesini engellemek için sadece "pornografi"yi değil, hangi bağlamda kullanılmış olursa olsun "edepsiz" kelimeler içeren her şeyi sansürler.

2. Her türlü fikrin ve bilginin bastırılması. "Toplum"daki egemen konumunu tehdit ve teşhir edebilecek her şey bastırılır. Birçok biyolojik ve psikolojik veri erilin dişi karşısındaki muazzam aşağılıklığının ispatı olduğu için bastırılmaktadır. Ayrıca eril, denetimi elinde tuttuğu sürece zihinsel hastalık meselesi asla çözülmeyecektir çünkü birincisi, erkeklerin bundan büyük çıkarı vardır - ancak birkaç tahtaları eksik olan dişiler, erkeklerin herhangi bir şeyi biraz olsun denetlemesine izin verebilir - ve İkincisi eril, zihinsel hastalığa yol açma konusunda babalığın rolünü asla kabul edemez.

3. Teşhirler. Erilin hayattaki tek zevki - eğer gergin ve merhametsiz erilin hayatta herhangi bir şeyden zevk alabildiğinden bahsetmek mümkünse - başkalarını teşhir etmektir. Bir kere teşhir olduktan sonra, ne olarak teşhir olduklarının fazla bir önemi yoktur; dikkat erilin üzerinden uzaklaşacak olduktan sonra. Başkalarını düşman ajanları (Komünistler ve Sosyalistler) olarak teşhir etmek en sevdiği boş vakit geçirme yollarından birisidir çünkü bu, tehdit kaynağını sadece kendisinden değil bütün memleket ve Batı dünyasından uzaklaştırır. Kıçında yuvalanan böcekler onun içinde değil, Rusya'dadır.

Valerie Solanas - SCUM (Erkek Doğrama Cemiyeti) Manifesto


Bir sonraki bölüm hazırlandığında linki burada olacaktır





SAPİENS

Yuval Noah Harari - Sapiens


2.

Bilgi Ağacı

ÖNCEKİ BÖLÜMDE, 150 bin yıl Önce Doğu Afrika'ya yerleşen Homo sapiens'in sonradan dünyanın geri kalanına yayılıp, yaklaşık 70 bin yıl önce de diğer insan türlerini ortadan kaldırmaya başladığını gördük. Aradaki bin yıllar boyunca bu arkaik Sapiensler, aynen bizim gibi bir dış görünüşe ve gelişmiş bir beyne sahip olsalar da diğer insan türlerine karşı belirgin bir üstünlükleri yoktu. Ayrıca gelişmiş aletler yapmak gibi özel başarılar da gösterememişlerdi.

Aslında, Sapienslerle Neandertaller arasındaki bilinen ilk karşılaşmayı Neandertaller kazandı. 100 bin yıl önce bazi Sapiens grupları kuzeye, Doğu Akdeniz'e doğru göç ettiler. Burası Neandertal bölgesiydi ve Sapiensler buraya tam olarak yerleşemediler. Bunun sebebi, düşmanca davranan yerliler, uygun olmayan bir iklim veya Sapiens'in yabancısı olduğu yerel parazitler ve hastalıklar olabilir. Sebep her ne olursa olsun, sonuçta Sapiensler o bölgeden çekildiler ve Neandertaller Ortadoğu'nun efendileri olarak kaldılar.

Bu başarısızlıklar sebebiyle, bilim insanları bu Sapienslerin beyinlerinin içyapısının bizimkilerden farklı olduğunu öne sürerler. Bizim gibi görünüyorlardı, fakat bilişsel becerileri - öğrenme, hatırlama, iletişim kurma - bizden çok daha sınırlıydı Bu eski Sapienslere, örneğin Türkçe öğretmek, İslamın temel öğretilerini anlatmak veya evrim teorisini açıklamak sonuçsuz çabalar olarak kalırdı. Aynı şekilde biz de onların dilini öğrenmekte ve düşünce biçimlerini anlamakta çok zorlanırdık.

Bununla birlikte, Homo sapiens 70 bin yıl önceden başlayarak çok özel birtakım işler yapmaya başladı. Bu tarihte Sapiens kabileleri Afrika'dan ikinci kez çıktılar ve bu sefer Neandertalleri ve diğer türleri sadece Ortadoğu’dan değil, tüm yeryüzünden sildiler. Kayda değer kadar kısa sürede, Sapiens Avrupa ve Doğu Asya’ya ulaştı. Yaklaşık 45 bin yıl önceyse bir şekilde açık denizi geçerek o tarihe kadar insanlar tarafından ulaşılmamış olan Avustralya’ya vardılar. 70 bin yıldan 30 bin yıl öncesine kadar geçen sürede botlar, yağ lambaları, ok ve yaylar, iğneler (sıcak tutan elbiselerin dikimi için çok önemlidir) gibi aletlerin icadı gerçekleşti. Sanat olarak kabul edilebilecek ilk mücevherler ve dinlerin oluşumunu gösteren ilk buluntularla, ticaret ve toplumsal katmanlar da yine bu dönemde ortaya çıkmıştı.

Çoğu araştırmacı, bu daha önce örneği olmayan başarıların Sapienslerin bilişsel yeteneklerinde gerçekleşen bir gelişmeye dayandığına inanıyor. Neandertalleri yok eden, Avustralya’ya kadar yerleşen ve Stadel aslan adamını yapan insanların en az bizim kadar akıllı, yaratıcı ve duygusal olduğuna inanılıyor. Stadel mağarası sanatçılarıyla karşılaşsak, biz onların ve onlar da bizim dilimizi öğrenebilirdi. Onlara bildiğimiz her şeyi (Alice Harikalar Diyarında’dan kuantum fiziğinin gizemlerine) açıklayabilirdik ve onlar da bize kendi insanlarının dünyayı nasıl gördüğünü anlatabilirdi.

Bilişsel Devrim, 70 ila 30 bin yıl önce ortaya çıkan yeni düşünce ve iletişim biçimleri anlamına gelir. Sebebi kesin olarak bilinmemekle birlikte, en çok kabul gören teoriye göre genetik mutasyonlar Sapiens’in beyin içyapısını değiştirerek, daha önce mümkün olmayan şekillerde düşünmelerini ve tamamen yeni dillerle iletişim kurabilmelerini sağladı. Bilgi Ağacı mutasyonu adını verebileceğimiz bu mutasyon, neden Neandertal yerine Sapiens’in DNA’sında gerçekleşti? Bilebildiğimiz kadarıyla bunun sebebi tamamen tesadüf, önemli olansa Bilgi Ağacı mutasyonunun sebeplerinden ziyade sonuçlarını anlamak. Yeni Sapiens dilini, tüm dünyayı fethetmesini sağlayacak kadar güçlü kılan özellik neydi?

Üstelik bu ilk dil de değildi. Her hayvan türünün bir tür dili vardır. Örneğin karıncalar ve arılar gibi böceklerin bile karmaşık biçimde iletişim kurduğu bilinir, bu da genellikle gıdanın nerede bulunduğunu iletmek için kullanılır. Sapiens dili, ilk sesli dil de değildi; tüm maymun türleri dahil pek çok hayvanın sesli dilleri vardır. Örneğin yeşil maymunlar iletişim kurmak için pek çok farklı ses çıkarırlar. Zoologlar şu ana kadar “Dikkatli ol! Kartal geliyor!” anlamına gelen birini tanımlayabildi. Biraz daha farklı bir diğeri, “Dikkat et! Aslan!” anlamına geliyor. Araştırmacılar ilk çağrının kaydını bir grup maymuna dinlettiğinde, maymunlar yaptıkları işi bırakıp korkuyla yukarı baktılar. Aynı grup ikinci çağrı dinlendiğindeyse hemen bir ağaca tırmandı. Sapiensler yeşil maymunlardan çok daha çeşitli sesler çıkarabiliyordu, ama balinalar ve fillerin de aynı derecede etkileyici yetenekleri vardır. Bir papağan, Albert Einstein'ın söylediği her şeyi söyleyebileceği gibi, aynı zamanda çalan telefon, sertçe kapanan kapı ve siren seslerini de taklit edebilir. Einstein’ın bir papağana göre pek çok üstünlüğü vardı elbet, ama ses konusunda değil. Peki o halde dilimizi bu kadar özel kılan şey ne?

Buna cevap olarak en yaygın kabul, dilimizin olağanüstü esnek olmasıdır, Sınırlı sayıda sesi ve işareti kombine ederek her biri farklı bir anlama sahip sonsuz sayıda cümle üretebiliriz. Bu sayede de etrafımızdaki dünya hakkında devasa miktarda bilgiyi algılayabilir, depolayabilir ve iletebiliriz. Bir yeşil maymun arkadaşlarına “Dikkat et! Aslan!” diye bir uyarı gönderebilirken, modern insan, arkadaşlarına sabah saatlerinde nehrin kıvrım yaptığı yerde bir bizon sürüsünü takip eden bir aslan gördüğünü söyleyebilir. Ayrıca olayın yerini tam olarak aktarabilirken, buraya giden farklı yolları bile anlatabilir. Haberi alan insan grubu, bu bilgiyle kafa kafaya verir ve nehre yaklaşıp aslanı kaçırarak bizonu avlama planı yapabilir.

İkinci bir teori, dilimizin dünyayla ilgili bilgi paylaşımıyla zaman içinde evrildiğini öne sürer, ve elbette en önemli bilgiler, aslan ve bizonlarla değil insanlarla ilgili olanlardır. Bu teoriye göre dilimiz dedikodu yapma aracı olarak evrilmiştir ve Homo sapiens her şeyden önce sosyal bir hayvandır, sosyal işbirliği hayatta kalma ve üreme için kritik öneme sahiptir. Kadın ve erkek bireyler için aslanların ve bizonun yerini bilmek yeterli değildir, asıl önemli olan kabilede kimin kimden nefret ettiğini, kimin kiminle ilişkiye girdiğini, kimin dürüst ve kimin hilebaz olduğunu bilmektir.

Birkaç düzinelik bir grupta sürekli değişen ilişkileri takip edebilmek için edinilmesi ve depolanması gereken bilgi miktarı inanılmazdır (50 kişilik grupta, 1.225 farklı birebir ilişki vardır, ve bundan çok daha fazla sayıda karmaşık kombinasyon da bulunur). Tüm maymunlar sosyal ilişkilerle yakından ilgilidir, ancak etkin bir biçimde dedikodu yapamazlar. Neandertaller ve arkaik Homo Sapiensler de muhtemelen birbirlerinin arkasından rahatça konuşamazdı. Dedikodu sıkça kötülenen ama aslında kalabalık gruplar halinde işbirliği yapabilmenin de temelini oluşturan bir beceridir. Modern Sapiens’in yaklaşık 70 bin yıl önce edindiği yeni dil becerisi, ona saatlerce dedikodu yapabilme şansı verdi; kime güvenilebileceğine dair bilgi, küçük grupların daha büyük gruplara dönüşmesine, dolayısıyla da Sapiens'in daha sıkı ve karmaşık işbirliği yöntemleri geliştirmesine yol açtı.

Dedikodu teorisi ilk başta şaka gibi gelebilir ama pek çok çalışma bunu destekliyor. Bugün bile insanlar arasındaki iletişimin büyük bölümü, ister e-posta ister telefon konuşması veya gazete sütunları olsun, dedikodudan oluşur. Bu durum bize o kadar doğal gelir ki, sanki dilimiz özellikle bu amaç için evrimleşmiş gibidir. Yoksa siz tarih profesörlerinin öğlen yemeğinde Birinci Dünya Savaşı'nın sebeplerini tartıştığını veya nükleer fizikçilerin akademik konferansların kahve molasında zerreciklerden bahsettiklerini mi düşünüyorsunuz? Belki bazen öyledir. Ama genellikle, kocasının kendisini aldattığını yakalayan profesör, bölüm başkanıyla dekan arasındaki tartışma veya bir meslektaşlarının araştırma fonuyla kendisine lüks bir araba alması gibi konularda dedikodu yaparlar. Dedikodular genellikle yanlış davranışlar üzerine odaklanır. Günümüz basınının ilk örneği sayılabilecek söylenti, toplumu bilgilendirerek insanları hilebazlardan ve asalaklardan koruyan gazetecilik faaliyeti gibiydi.

* * *
Muhtemelen hem dedikodu hem de “nehrin kenarında aslan var” teorisi geçerlidir. Dilimizin gerçekten özgün olan tarafıysa, insanlar ve aslanlar hakkında bilgi paylaşımına olanak sağlamasından çok, var olmayan şeyler hakkındaki bilginin aktarılmasını sağlamaktır. Bildiğimiz kadarıyla sadece Sapiens hiç görmediği, dokunmadığı veya koklamadığı varlıklar hakkında konuşabiliyor.

Efsaneler, mitler, tanrılar ve dinler ilk kez Bilişsel Devrim sayesinde ortaya çıktı. Daha önce pek çok hayvan ve insan türü '‘Dikkat et! Bir aslan!" diye uyarı gönderebiliyordu, ama Bilişsel Devrim sayesinde, Homo sapiens “aslan kabilemizin koruyucu ruhudur" deme becerisini kazandı. Kurgular hakkında konuşabilme becerisi, Sapiens dilinin en özgün yanıdır.

Sadece Homo sapiens’in var olmayan şeyler hakkında konuşabildiği iddiası herkesçe kabul edilebilecek bir önerme. Bir maymunu, ölümden sonra gideceği maymun cennetindeki sınırsız muzla kandırarak elindeki muzu vermeye asla ikna edemezsiniz. Peki bu neden bu kadar önemli? Sonuçta kurgu tehlikeli biçimde yanlış yönlendirebilen veya dikkat dağıtan bir şey olabilir. Ormana melekler ve tek boynuzlular görmeye giden insanların hayatta kalma şansı kesinlikle ormana mantar ve geyik bulmaya gidenlerden daha az olacaktır. Ayrıca eğer zamanınızı var olmayan koruyucu ruhlara dua etmekle geçirirseniz, gıda toplamak, savaşmak ve üremek gibi şeyler için kullanılabilecek değerli vakti boşa harcamış olmaz mısınız?

Öte yandan kurgu, sadece bir şeyleri hayal edebilmemizi değil, bunu kolektif olarak yapmamızı sağladı. Bu sayede İncil’deki yaradılış hikayesi, Avustralya yerlilerinin Dreamtime mitleri ve modern devletlerin milliyetçi mitleri gibi ortak mitler yaratabiliyoruz. Bu mitler Sapiens’e büyük gruplar halinde esnek bir işbirliği yapabilme becerisi vermiştir. Karıncalar ve arılarda çok büyük gruplar halinde çalışabilirler, ancak bunu yalnızca çok katı bir biçimde ve sadece akrabalarıyla yaparlar. Kurtlar ve şempanzeler, karıncalardan çok daha esnek biçimde işbirliği yaparlar, ama onlar da sadece yakından tanıdıkları az sayıdaki üyeyle yapabilirler bunu. Sapiens ise sonsuz sayıda yabancıyla çok esnek bir şekilde işbirliği yapabilir. İşte bu yüzden Sapiens dünyayı yönetirken, karıncalar bizim artıklarımızla beslenir ve şempanzeler de araştırma laboratuvarlarında ve hayvanat bahçelerinde kafes altındadır.

Yuval Noah Harari - Sapiens


Bir sonraki bölüm hazırlandığında linki burada olacaktır



 
SUPPORT / DESTEK : ATLAS
Copyright © 2014 ATLASİZM