İNSANIN HİKAYESİ

3. Bölüm 


Göçerler Yerleşiyor

Yaklaşık 4,000 yıl önce, sonradan İbraniler olarak anılacak Sami topluluğu, Sümer ülkesindeki yurtlarını bırakıp Fırat Irmağı boyunca kuzeye doğru yola çıkmıştı... “gezginci” anlamına gelen Hapiru adıyla anılıyorlardı. ... İbraniler, şimdiki Türkiye’nin güney sınırındaki Harran’a vardıklarında bir süre yerleşik bir yaşam sürmüş, ardından tekrar yollara koyulmuşlardı.

1,000 yıl kadar sonra Yahudiler, bir tarih, söylenceler ve kanunlar kitabı olan Kitab-ı Mukaddes’te, İbranilerin öyküsünü anlattılar. Artık insanoğlunun tarihinde bir eşiğe geldik. Günümüz araştırmacıları buraya kadar okuduğunuz tarihi, kazılarda buldukları taşlardan ve kemiklerden ya da geçmişleriyle ilgilenmeyen halkların bıraktıkları yazı kırıntılarından bulup çıkarmışlardı.

Kenan ülkesindekiler, en azından İbranilere göre daha uygardılar. Bazıları çiftçi çobandı, bazıları da pazar kentlerinde, güneşte kurutulmuş kerpiç tuğlalardan yapılmış evlerde yaşıyordu. Sahip olana büyük itibar sağlayan parlak koyu kırmızı/mor kumaşlar dokuyor ve satıyorlardı.

Tanrı... Avram’a... “Seninle ve soyunla yaptığım anlaşmanın koşulu şudur: Aranızdaki erkeklerin hepsi sünnet edilecek. Sünnet olmalısınız. Sünnet, aramızdaki anlaşmanın belirtisi olacak.” Aynı gün Avram, tanrı tarafından bildirilen yeni adıyla, İbrahim, kendisini, oğlunu, kölelerini ve büyük olasılıkla kabilesinin bütün erkeklerini sünnet ettirmişti.

O dönemlerde başka hiçbir yerde, bilebildiğimiz kadarıyla, tektanrıcı bir halk yoktu... Firavun Akhenaton bile, güneş tanrısına ibadet etmeyi buyurduğunda ve diğer tanrıları kaldırdığında, aynı zamanda kendisine de bir firavun tanrı olarak ibadet edilmesi gereğini duymuştu.

Başka tanrılarla ilgili neye inanırlarsa inansınlar, İbraniler yalnızca bir tanesiyle bağlılık ahdinde bulunmuşlardı.

İbrahim’den sonra İbranilerin önderi İshak oldu. ... Yakup, İshak’ın oğlu, babasının yerini almış... Yabancı Yakup’un adını İsrail (“Tanrıyla güreşen”) olarak değiştirecekti, çünkü Yakup, “Tanrıyla, insanlarla güreşip yenmişti.”

Belleklerinden yavaş yavaş silinen atalarıyla ilgili olayları birbirine bağlamak için bir baba, oğul ve torun kullanılmış, aslına bakılırsa, uydurmuş olabilirler. Böylece öykü daha etkili olacak ve anımsanması kolaylaşacaktı. ... Bunun sonucunda bu İbrani kabile reislerini, başka insanların yüzyıllar sonra geliştireceği bir dinin kurucuları haline getirmiş olabilirler.

Öte yandan, İbraniler aslında Mısır’a savaşçı olarak da girmiş olabilir. Mısır’a “Hyksoslar”ın ülkeyi ele geçirdiği ve 200 yıl hüküm sürdüğü dönemde gelmişlerdi. Belgelere bakılırsa bu istilacıların arasında İbranilerin de yer alması olası görünmektedir.

Dönemim Mısır metinlerinde zorunlu işgücü için, büyük olasılıkla İbraniler (Hebrews) anlamında “Habirus” sözcüğü kullanılmaktadır.

Kitab-ı Mukaddes bu kabileleri, İsrail’in (Yakup’un) çocukları anlamında “İsrailoğulları” olarak adlandırır. Tek bir amaçları vardı: Kenan ülkesini ele geçirmek.

Kenan, atalarının toprağıydı ve tanrı orayı onlara vaat etmişti. Fakat bu vaat edilmiş topraklarda başka bir halk yaşıyordu.

Fetih başlamadan hemen önce, Musa, Nevo dağına, Pisga tepesine çıkmıştı. Orada öldü.

İsrailoğullarının çölden girişinden kısa bir süre sonra Kenan ülkesinin kıyı kentlerine başka bir halk yerleşmişti. Yeni gelenler, isimlerini daha sonra o bölgeye verecek olan Filistilerdi. Kenanlılar gibi, Filistiler de gelişmiş bir halktı. Örneğin demiri işleyebiliyorlardı. İsrailoğulları bunu yapamıyordu. Kitab-ı Mukaddes bize, “Bütün İsrail ülkesinde bir tek demirci yoktu... Bu nedenle bütün İsrailoğulları, saban demirlerini, kazma, balta ve oraklarını biletmek için Filistilere gitmek zorundaydılar” diye anlatır.

Kitab-ı Mukaddesin onunla ilgili anlattıklarından hareketle, Davut’un bir çete reisi ve yalnızca sıradan bir İsrailoğlu olduğu düşünülebilir... MÖ 1000 yılından kısa süre önce, kabilelerin yaşlıları onu ikinci kralları olarak kutsamıştı. ... Kudüs’ü başkent yapmıştı…

Büyük olasılıkla, Davut’un zaferleri pek çokları tarafından Tanrılarının, kralları, özellikle de Davut’u onayladığına ilişkin birer kanıt sayılmıştı.

Kudüs’ü hem siyasi hem de ruhani başkent yapacaktı. ... Yahudilerin ve Hıristiyanların bugün hala okudukları ya da söyledikleri mezmurların (ilahilerin) pek çoğunu Davut yazmış olabilir.

Davut ölüm döşeğindeyken yerine geçmesi için ikinci oğlunu seçmişti. ... Süleyman, babası ölmeden taç giyecekti.

Davut’un 20 karısı ve cariyesi varken, Kitab-ı Mukaddes Süleyman’ın 700 karısı (biri de firavunun kızıydı) ve 300 cariyesi olduğunu söylerler.

Çoğunluğu yoksul ve tutumlu olan halk, fildişi bir tahtta oturan, altın kupalarla içki içen, maymun ve tavus kuşu besleyen bir kralları olduğunu fark etmişti.

Davut ve Süleyman’dan sonra krallık parçalandı. ... Kuzeydeki halk, İsrail adında yeni bir krallık kurdu. Güneyde kalanlar kendi küçük krallıklarına Yahuda adını verdiler.

O zamana dek İsrailoğulları tanrılarını, ... çocuklarının hemen yardımına koşan ve onlara nasıl davranmaları gerektiğini öğreten bir baba olarak görmüşlerdi. Ama aynı zamanda onu, kendisine kurban sunulmasını isteyen ve kendisine karşı koyanlara acıması olmayan bir zorba olarak da görüyorlardı.

MÖ sekizinci ve yedinci yüzyıllarda, “peygamber” adı verilen insanlar, ... tanrının iradesini, çoğunlukla da onun kendi sözcükleriyle ortaya koyduklarını iddia ediyorlardı. ... Bunlardan biri... Amos’tu.

Bir diğer peygamber, Hoşea, ... Benzer biçimde, İsrail başka tanrıları severek (bu da bir tür zinaydı) tanrıyı düş kırıklığına uğratmıştı.

Alimler, hazine gibi saklanan bu metinlerin pek çoğunu bir araya getirip yavaş yavaş Kitab-ı Mukaddes’i meydana getirdiler. ... Bunların kaynağı, büyük bir olasılıkla Filistin değil, Fırat ve Dicle boyunca kurulmuş Mezopotamya köy kentleriydi. Fırat ve Dicle ırmaklarına yakın yıkıntılarda bulunan eski tabletlerde, Kitab_ı Mukaddes’te anlatılanlara çok benzeyen söylencelere rastlanır. Enlil’in, yaratıcının, dünyayı gökten nasıl ayırdığı; Enki’yle annesinin insanı kilden nasıl şekillendirdiği; ana tanrıçanın cennetteki yasak bitkileri yediği için su tanrısını nasıl cezalandırdığı; “insan soyunu” yok etmek için tanrıların nasıl bir sele yol açtıkları ve (anlaşıldığı kadarıyla, çünkü tabletlerin bir kısmı kayıp) Tanrıya saygısı olan bir kralı bir tekneyle o toprakları terk etmesi için uyardıkları, hep bu tabletlerde anlatılır.

Kitab-ı Mukaddes, önceden konargöçer bir hayat sürerken sonradan Filistin’de yerleşik hayata geçerek çiftçilik yapmaya başlayan bu yoksul insanlara, Mısırlıların ve Fırat ile Dicle kıyılarında yaşayanların sahip olmadığı bir şey vermişti: Bir bellek.

Kitab-ı Mukaddes’teki en etkileyici bölümlerden biri Eyüp’ün şiiridir. ... Sümerler daha eski bir yorumunu anlatır. ... Şiir herkesin aklını kurcalayan bir gizemle ilgilidir: Bir tanrı veya başka bir yüksek güç varsa, neden hak etmeyen insanların acı çekmesine göz yummaktadır?

Aslında tanrı Eyüp’ü yanıtlamamıştır, ama şair dünyanın enginliğini ve tanrının gizemini kabul ederek teselli bulmamızı ister bizden.

Kuzeydeki İsrail krallığının ömrü MÖ 721 yılına kadar sürdü. O yıl, Fırat ve Dicle bölgesinden gelen Asurlular krallığı yenilgiye uğrattı.

Güneydeki küçük Yahuda krallığı haraç ödeyerek varlığını sürdürdü, ancak MÖ 586’da yine Fırat ve Dicle arasındaki bölgeden gelen Babil’liler krallığı ele geçirdi. ... Persler sonradan Babil’i ele geçirdiklerinde bu esirleri serbest bıraktı, çoğu Yahuda’ya geri döndü. Kuzeydeki İsrail’in kabileleri yok olduğundan, Yahudiler artık İbrahim ile Musa’nın tanrısına tapan tek halktı.

Yahudilerin çoğu yurtlarını terk etti. Artık “bizim” diyebilecekleri bir ülkeleri yoktu, Akdeniz’in dört bir yanına ve daha ötelere yayıldılar. Neredeyse 2,000 yıl boyunca, Yahudilerden birbirlerinden ayrı düşmüş halde, çoğunlukla kötü muamele görerek, gettolarda yaşadılar.

James C.Davis - İnsanın Hikayesi



Share this article :

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

 
SUPPORT / DESTEK : ATLAS
Copyright © 2014 ATLASİZM