Kurtlarla Koşan Kadınlar



Kurtlarla Koşan Kadınlar

ÖNSÖZ

Hepimiz vahşiye özlemle doluyuz. Bu özlemin kültürel olarak onaylanmış pek az panzehiri var. Bize bu tür bir arzudan utanç duymamız öğretildi. Uzattığımız saçlarımızı duygularımızı saklamak için kullandık. Ama Vahşi Kadın’ın gölgesi gündüz ve gecelerimiz boyunca pusuya yatmış bir halde hâlâ varlığını sürdürmekte. Nerede olursak olalım, arkamızda tırıs giden bu gölge kesinlikle dört ayaklı.

Dr. Clarissa Pinícola Estés,  Cheyenne / Wyoming


GİRİŞ

Kemiklere şarkı söylemek

Vahşi Hayat ve Vahşi Kadın, ikisi de soyu tükenmekte olan türler.

Zaman içinde kadına Özgü içgüdüsel doğanın yağmalandığına, bastırıldığına ve ezildiğine tanık olduk. Uzun dönemler boyunca bu içgüdüsel doğa, tıpkı vahşi hayat ve vahşi topraklar gibi kötüye kullanılmıştır. Binlerce yıldır ne zaman arkamızı dönsek, ruhun en zavallı topraklarına fırlatılıp atıldığını gördük. Tarih boyunca Vahşi Kadın’ın ruhsal toprakları yağmalanıp yakılmış, buldozerlerle düzlenmiş ve başkalarını memnun etmek üzere doğal döngüleri, doğal olmayan ritimlere büründürülmüştür.

İçsel vahşi doğalarımıza yönelik duyarlığımız giderek azalırken, gezegenimizin eskil ve saf vahşiliğinin de yok olması rastlantısal değildir. Yaşlı ormanların ve yaşlı kadınların neden çok önemli kaynaklar olarak görülmediğini anlamak fazla zor değildir. Bu hiç de gizemli bir durum değildir. Kurtların ve çakalların, ayıların ve vahşi kadınların benzer ünlere sahip olması da o kadar rastlantısal değildir. Ortak içgüdüsel arketipleri paylaştıkları için, yanlışlıkla da olsa, hepsi nankör, doğuştan tehlikeli ve kindar olarak tanınırlar.

Jungcu bir psikanalist, şair ve cantadora - eski öykü derleyicisi' - olarak hayatım ve çalışmalarım bana, kadınların gücünü yitiren canlılıklarının, yine kendi yeraltı dünyalarının yıkıntılarında yapılacak kapsamlı bir “ruhsal-arkeolojik” kazıyla gün ışığına çıkarılabileceğini gösterdi. Bu yöntemlerle doğal içgüdüsel ruhun durumunu düzeltebilir ve onun Vahşi Kadın arketipinde kişileştirilmesi yoluyla, kadının en derin ' doğasının yol ve yöntemlerinin farkına varabiliriz. Günümüz kadını, bulanık bir etkinlikler yumağına dönüşmüş durumda. Herkes için her şey olmaya koşullandırılmıştır. Eski bilgeliğin modası, uzun süre önce geçmiştir.

Bu kitabın adı, Kurtlarla Koşan Kadınlar: Vahşi Kadın Arketipine Dair Mit ve Öyküler, özellikle kurtlarla ilgili olmak üzere vahşi hayatın biyolojisiyle ilgili çalışmalarımdan çıktı. Canis Lupus ve Canis Rufus kurtlarına yönelik çalışmalar, gerek ateşli tabiatları, gerek zahmetli hayatları düşünülürse, kadınların tarihini tutmaya benzer.

Sağlıklı kurtlar ve sağlıklı kadınlar belirli ruhsal karakteristikleri paylaşırlar: Keskin bir duyarlık, oyuncu bir ruh ve yoğun bir kendini adama kapasitesi. Kurtlar ve kadınlar, doğaları, araştırıcılıkları, büyük bir dayanıklılık ve güce sahip olmaları bakımından yakın akrabadırlar. Sezgileri çok güçlüdür; yavruları, eşleri ve sürüleriyle yoğun bir biçimde ilgilenirler. Sürekli değişen koşullara uyum sağlamakta deneyimlidirler; tuttuklarını koparmalarının yarımda çok da cesurdurlar.

Ancak ikisi de sürekli avlanmış, taciz edilmiş ve yanlış bir şekilde obur, sapkın, son derece saldırgan ve hasımlarından daha az değerli olarak tanımlanmıştır. Hem vahşiliği hem de ruhun vahşi yanlarını yok eden, içgüdüsel olanın soyunu kurutan ve arkada hiç iz bile bırakmayanlar için, ikisi de birer hedef haline gelmiştir. Kurtların ve kadınların kendilerini yanlış anlayanlar tarafından yok edilmesi çarpıcı bir benzerlik taşır.

Vahşi Kadın arketipi kavramı, gözümde ilk kez işte bu noktada, kurtlarla ilgili çalışmalarım sırasında açıklık kazandı. Ayı, fil ve ruh-kuşları (kelebekler) gibi başka yaratıkları da inceledim. Her türün kendine özgü karakteristikleri, kadınsı içgüdüsel ruha ilişkin bilinebilecekler hakkında bol miktarda mecazi ipuçları vermektedir.

Vahşi doğa ruhumdan iki kere geçti: İlk olarak tutkulu bir Meksikalı-İspanyol kanı taşıyan bir ailede doğmamla, sonra da ateşli Macarlardan oluşan bir aile tarafından evlat edinilmemle. Michigan eyaletinin sınırında, ormanlıklar, meyve bahçeleri ve çiftliklerle çevrili, Büyük Göller’e yakın bir yerde büyüdüm. Orada, gökgürültüsü ve şimşek, ana besinimdi. Geceleri buğday tarlaları hışırdayıp yüksek sesle konuşurdu. Uzaklarda, kuzeyde ay ışığıyla birlikte açık alanlara gelen kurtlar oradan oraya atlayıp zıplar, adeta Tanrı’ya yakarırlardı. Hepimiz korkusuzca aynı derelerden su içebilirdik.

Her ne kadar o sıralar bu şekilde adlandırmasam da, Vahşi Kadın’a duyduğum aşk küçük bir çocukken başladı. Bir atletten çok, estettim; tek isteğim de kendinden geçmiş bir halde gezip tozmaktı. Masa ve sandalyelerden çok, toprağı, ağaçlan ve mağaraları yeğliyordum, çünkü buralarda Tanrı ile baş başa kalabileceğimi hissediyordum.

Hışırtı, sohbetlerini yapabilmek için, tarlalar içlerinde yürünmesini istiyor, nehir ise her zaman karanlıktan sonra ziyarete çağırıyordu. Geceleyin ormanda ateşler yakılması gerekiyordu ve öyküler, yetişkinlerin işitme menzilinin dışında anlatılmalıydı.

Doğanın içinde büyümüş olduğum için şanslıydım. Orada, yıldırım çarpmaları bana ani ölümü ve hayatın geçiciliğini öğretti. Fare yavruları, yeni yaşamların, ölümü bir parça hafiflettiğini gösterdi. Topraktan “Yerli boncukları" fosiller çıkardığımda, insanların uzun ama çok uzun bir zamandır burada bulunduklarını anladım. Kafamın üstüne konan kral kelebekleri, gece takılarım olan ateşböcekleri ve bileziklerim olan zümrüt yeşili kurbağalar sayesinde, süslenmenin kutsal sanatını öğrendim.

Bir anne kurt, ölümcül şekilde yaralanmış yavrularından birini öldürdü; bu bana, haşin bir şefkati ve ölümün nihayete ulaşmasına izin verme gereğini öğretti. Daldan düşen ve tekrar yukarı tırmanmaya çalışan tüylü tırtıllar, bir amaca yönelik çalışmayı öğretti. Kolumu gıdıklayan yürüyüşleri, cildin nasıl canlanabileceğini öğretti. Ağaçların tepesine tırmanmak, günü geldiğinde cinselliğin nasıl hisler uyandırabileceğini öğretti.

Benim de dahil olduğum II. Dünya Savaşı sonrası kuşağı, kadınların çocuksulaştırıldığı ve mal muamelesi gördüğü bir zamanda büyüdü. Nadastaki bahçeler gibi korundular... ama ne mutlu ki, her zaman rüzgârla gelen yabanıl tohumlar vardı. Yazdıkları şeyler yetkin görülmese de, kadınlar bir şekilde hep ışıldadılar. Yaptıkları resimler kabul görmese de, bir şekilde ruhu beslediler. Kadınların sanatları için ihtiyaç duydukları araç ve yerler için yalvarmaları gerekiyordu ve hiçbirini bulamadıklarında ise ağaçlarda, mağaralarda, ormanlarda ve dolaplarda kendi alanlarını yarattılar.

Dans etmelerineyse neredeyse hiç katlanılamadı, öyle ki, kimsenin onları göremeyeceği ormanda ya da gizli köşelerde veya çöpü boşaltmaya çıkarken dans ettiler. Süslenmelerine kuşkuyla bakıldı. Neşeli bedenleri ya da giyecekleri, incitilme ve cinsel saldırıya uğrama tehlikelerini artırdı. Sırtlarındaki elbiselerin bile onlara ait olduğu söylenemezdi.

Çocuklarını istismar eden ana babalara yalnızca “katı” denildiği; iliklerine kadar sömürülen kadınların ruhsal yaralanmalarına “sinir krizi” adı verildiği; sımsıkı korselere sokulan, sımsıkı gemlenen ve sımsıkı dizginlenen kız ve kadınların “edepli,” “zarif’ görüldüğü bir zamandı ve hayatın sayılı anlarında yakalarını kurtarmasını beceren diğer kadınlar ise “kötü” damgası yediler.

Benden önceki ve sonraki birçok kadın gibi, ben de hayatımı kılık değiştirmiş bir criatura (yaratık) olarak yaşadım. Benden önceki eş dostumun yaptığı gibi yüksek topuklarla çalım satarak yürüyüp sendeliyor ve kiliseye giderken elbise ve şapka giyiyordum. Ama muazzam kuyruğum çoğu zaman eteğimin altından çıkıyor, şapkamı gözlerime kadar indirmezsem kulaklarım seyiriyor ve bu durum kimi zaman odanın öteki ucundan bile görülüyordu.

O karanlık yılların şarkısını, hambre del alma’yı, açlık çeken ruhun şarkısını unutmadım. Ama neşeli Canto Hondo’yu, derin şarkıyı da unutmadım; istediğimizde ruh-dolu bir şekilde sözleri zihnimizde yeniden canlanan şarkıyı.

Bir ormanın içinde giderek belirsiz hale gelen ve sonunda neredeyse hiçliğe dönüşen bir patika gibi, geleneksel psikolojik kuram da, yaratıcı, yetenekli ve derin kadın imgesine çok az yer verir. Geleneksel psikoloji genellikle kadınlar için önemli olan (arketipsel, sezgisel, cinsel ve döngüsel olarak adlandırılabilecek kadınların farklı dönemleri, bir kadının tarzı, bilgisi ve yaratıcı ateşiyle ilgili olan) derin meseleleri geçiştirir ya da bu konularda tamamen suskun kalır. Beni yirmi yıldan uzun bir süre boyunca Vahşi Kadın arketipi üzerinde çalışmaya yönlendiren de işte bu olmuştur.

Kadın ruhuna ilişkin sorunlar, kadını, bilinçaltı düzeyinde işleyen bir kültürün tanımına sıkıştırmakla ele alınamayacağı gibi, kadınlar, kendilerini bilincin tek taşıyıcıları olarak görenler tarafından, entelektüel açıdan daha kabul edilebilir bir biçime de sokulamazlar. Hayır, hayata sağlam ve doğal güçler olarak başlayan milyonlarca kadının kendi kültürlerinde birer yabancı haline gelmesinin nedeni zaten budur. O halde amaç, kadının güzel ve doğal psişik biçimlerinin yeniden yüzeye çıkarılıp desteklenmesi olmalıdır.

Masallar, mitler ve öyküler, vahşi doğanın arkasında bıraktığı patikayı seçip ayırt edebilmemiz için görme gücümüzü keskinleştiren kavrayışlar sağlar. Öyküde bulunan dersler, bize henüz yolların tükenmediğini ve kadınları daha da derinlere ve kendi bilgilerinin en uç sınırlarına götürmeye devam ettiğini gösterir. Hepimiz, yabanıl benliğin yolundan gidiyoruz.

Ona Vahşi Kadın adını verdim, çünkü bu vahşi ve kadın sözcükleri, llamar o tocar a la puerta, yani kadının derinlerde yatan psişesinin kapısında masal tıkırtıları yaratıyor. Llamar o tocar a la puerta aslında bir kapıyı açmak için ismin aracılığından yararlanmak demektir. Bir geçidin kapısının açılmasını sağlayan sözcükleri kullanmak demektir. Bir kadın hangi kültürden etkiler taşırsa taşısın, vahşi ve kadın sözcüklerini sezgileri yoluyla anlar.

Kadınlar bu sözcükleri işittiklerinde zihinlerinde çok ama çok eski bir anı canlanır ve yaşama geri döner. Bu anı, vahşi kadınsılıkla aramızdaki mutlak, inkâr edilemez ve değiştirilemez akrabalığımıza ilişkindir; ihmalden ötürü hayalete dönüşmüş, aşırı evcilleştirme nedeniyle mezara gömülmüş, içinde yaşanılan kültür tarafından yasadışı ilan edilmiş ya da artık hiç anlaşılmayan bir ilişki olabilir bu. Kadının adlarını unutmuş olabiliriz, bize seslendiğinde yanıt vermeyebiliriz, ama onu iliklerimizden tanır ve özleriz; onun bize, bizim de ona ait olduğumuzu biliriz.

Biz bu köklü, temel ve ilksel ilişkiye doğduk ve özümüz de buna dayanmaktadır. Vahşi Kadın arketipi, birincil önemi olan anaerkil varlığın kılıfı işlevini görür. Sezgi düzeyinde de olsa, onu yaşadığımız anlar vardır ve bu anların devam etmemesi bizi deli eder. Bazı kadınlar için vahşi olanın bu hayat verici “tadı” gebelik esnasında, çocuklarını emzirirken ve büyütürken onlarda görülen değişim mucizesi sırasında, sevilen bir bahçenin müdavimi olmak gibi bir aşk ilişkisinin müdavimi olduklarında çıkagelir.

Kadın, tahayyül yoluyla da hissedilir; büyük güzelliklerin görüntüleri yoluyla da. Ben onu ormanlarda İsa-Tanrı adını verdiğimiz günbatımını gördüğümde hissettim. Alacakaranlıkta, ellerinde fenerleriyle gölden dönen balıkçıları ve yeni doğan bebeğimin ayak parmaklarının bir dizi şekerkamışı gibi dizildiğini gördüğümde, içime dolduğunu hissettim. Onu her yerde görebiliriz.

O bize ses yoluyla da ulaşır; göğüs kemiğimizi titreştiren, kalbi heyecanlandıran müzik yoluyla; davul, ıslık, bağırma-çağırma yoluyla ulaşır; yazılı ya da sözlü ifadeler yoluyla gelir. Kimi zaman bir sözcük, bir cümle ya da bir şiir, bir öykü o kadar derinlikli ve berrak, o kadar yerli yerindedir ki, en azından bir an için, gerçekte özümüzün ne olduğunu ve gerçek evimizin neresi olduğunu anımsamamızı sağlar.

Bu geçici “vahşi tatlar,” esinlenmenin mistik havası sırasında ortaya çıkar - oo, işte burada; Aa, çoktan gitmiş. Bu vahşi ilişkiyi elde etmiş biriyle karşılaşıldığında, bu kadına duyulan özlem de açığa çıkar. Mistik ocak ateşine ya da düş kurmaya; hayatın yaratıcı boyutuna, yaşamımızın en önemli eserine ya da gerçek aşklara çok az zaman ayırdığımızı kavradığımız anlar, ona özlem duyduğumuz anlardır.

Ancak hem güzellik hem de kaybetme yoluyla ortaya çıkan bu gelip geçici tatlar bizi o kadar yaslı, o kadar tedirgin, o kadar özlem dolu kılar ki, sonuçta vahşi doğanın peşinden gitmemiz gerekir. O zaman ormana, çöle ya da karlara dalarız; gözlerimiz yeri tarayarak, işitme duyumuz iyice keskinleşmiş bir halde onun hâlâ yaşadığını ve şansımızı yitirmediğimizi gösteren bir işaret, bir kalıntı, bir ipucu bulmak için her yeri altüst edip bir şeyler aramaya koyuluruz. Onun İzi bulunduğunda ise, kadınların ona yetişmek için atlarını mahmuzlamaları, masayı terk edip ilişkilerini kesip atmaları, zihinlerini köşe bucak temizlemeleri, yeni bir sayfa açmaları, mola vermekte ısrar etmeleri, kuralları ihlal etmeleri, dünyayı durdurmaları alışıldık bir durumdur, çünkü artık o olmadan yola devam etmek mümkün değildir.

Kadınlar onu yitirip tekrar buldular mı, ne pahasına olursa olsun korumaya uğraşırlar. Tekrar ele geçirince onu korumak için çok çetin savaşlara girerler, çünkü onunla birlikte yaratıcı hayatları çiçek açar; ilişkileri anlam, derinlik ve sağlık kazanır; cinsellik, yaratıcılık, iş ve oyun döngüleri yeniden kurulur; artık başkalarının yıkıcılıklarına hedef olmazlar; doğanın büyüyüp serpilme yasaları nezdinde eşit haklara sahiptirler. Artık gün-sonu-yorgunluklarının sebebi çok küçük bir zihinsel alanda, iş ya da insan ilişkilerinde kısılıp kalmaları değil, doyurucu çalışma ve çabalardır. Sezgisel olarak çevrelerinde ölümün ve yaşamın ne zaman gerçekleşmesi gerektiğini bilirler; nasıl çekip gidileceğini bilirler; nasıl kalınacağını da.

Kadınlar vahşi doğalarıyla ilişkilerini yeniden kurmak istedikleri zaman, içerideki ve dışarıdaki dünyalarda coşkulu bir hayatın yolunu gösteren, bunu telkin ve teşvik eden kalıcı ve içsel bir gözlemci, bilge, hayalperest, kâhin, esin kaynağı, sezgi sahibi, yapıcı, yaratıcı, mucit ve dinleyicinin yeteneğiyle donanırlar. Kadınlar bu doğaya yaklaştıkça, o ilişkinin gerçeği, üzerlerinde akkor parlaklığında yayılır. Bu vahşi öğretmen, Vahşi Anne, vahşi usta, her türden iç ve dış hayatlarını destekler.

Öyleyse vahşi sözcüğü burada denetimden yoksun anlamına gelen günümüzdeki küçümseyici kullanımıyla değil, doğal bir hayat, criatura’nın (yaratığın) doğuştan bir bütünlüğe ve sağlıklı sınırlara sahip olduğu bir hayat sürmesi anlamına gelen özgün haliyle kullanılmıştır. Bu sözcükler {vahşi ve kadın sözcükleri), kadınların kim olduklarını ve neyle meşgul olduklarını hatırlamalarını sağlar, bütün dişilere destek veren gücü ifade eden bir metafor yaratır. Kadınların onsuz yaşayamayacağı bir gücü simgeler.

Vahşi Kadın arketipi aynı uygunlukta olan başka terimlerle de ifade edilebilir. Bu güçlü psikolojik doğaya içgüdüsel doğa diyebilirsiniz, ama Vahşi Kadın bunun arkasında yatan kuvvettir. Buna doğal ruh da diyebilirsiniz, fakat bunun ardında da Vahşi Kadın arketipi yatar. Bunun, kadınların doğuştan gelen, en temel doğası olduğunu da söyleyebilirsiniz. Kadınların özgün, özlerinde var olan doğası diyebilirsiniz. Şiir sanatında ona “Öteki” ya da “evrenin yedi okyanusu” veya “uzak orman” ya da “Dost* adı verilebilir. Farklı psikoloji ekolleri ve farklı bakış açılan tarafından id, benlik, içsel doğa olarak da adlandırılabilir. Biyolojide ise buna tipik ya da temel doğa denir.

* Bazen böyle dipnotlara los cuentistos [küçük öyküler] diyorum. Bunlar ana metnin yavrularıdır; kendi başlarına ayrı bir sanat ürünü olmaları amaçlanır. Eğer istenirse ana metne geri dönmeden dosdoğru okunmaları istenir. Size, her iki okuma biçimini de öneriyorum.

Öykü, anlatmanın ve şiirin dili, düşlerin dilinin güçlü kız kardeşidir. Gerek yıllar süren düş (hem çağdaş hem de yazılı anlatılardan alınan eski düş) çözümlemelerinden, gerekse kutsal metinler, Sienalı Katerina, Assissilİ Francis, Rumi ve Eckhart gibi mistiklerin çalışmaları ile Dickinson, Mi Hay, Whitman vb gibi birçok şairin yapıtlarından yola çıkılırsa, psişe içinde bir şiir-yapıcı, sanat-yapıcı işlev bulunduğu görülür. Bu işlev kendiliğinden ya da amaçlı olarak psişenin içgüdüsel çekirdeğine yaklaşmaya cüret edildiğinde ortaya çıkmaktadır.

Düşlerin, öykülerin, şiirin ve sanatın buluştukları psişedeki bu yer, içgüdüsel ya da vahşi doğanın gizemli hayat alanını oluşturur. Çağdaş düşler ve şiirde, eski halk masallarında ve mistiklerin yazılarında bu çekirdek ve içinde bulunduğu alan kendi başına hayatı olan bir varlık olarak anlaşılır. Şiirde, resimde, dansta ve düşlerde bu alan çoğu zaman, ya okyanus, gök kubbe, bereketli yeryüzü gibi engin bir unsur ya da cennetin kraliçesi, akgeyik, arkadaş, sevgili, dost ya da eş gibi kişilik sahibi bir güç olarak simgelenir.

Bu çekirdekten tanrısal konular ve fikirler yükselerek, o kişiye “ben-olmayan bir şeyle dolu olma” hissi yaşatır. Yine birçok sanatçı, egodan doğan kendi fikirlerini ve konuları çekirdeğin kenarına götürüp içine bırakır ve haklı olarak bilirler ki, bunlar orada o çekirdeğin dikkate değer hayat anlayışıyla yeniden aşılanmış ya da yıkanmış olarak geri döneceklerdir. Her iki durumda da bu süreç, insanın hislerinin, duygu durumunun ya da yüreğinin ansızın derin bir şekilde uyanmasına, değişmesine veya bilgilenmesine neden olur. İnsan yeni bilgiler edindiğinde duygu durumu değişir. Duygu durumu değiştiğinde yüreği de değişir. O çekirdekten çıkan imgelerin ve dilin bu kadar önemli olmasının nedeni budur. Bunlar hep birlikte bir şeyi başka bir şeyle değiştirme gücüne sahiptir; bu değişikliğin tek başına iradeyle başarılması zor ve dolambaçlıdır. Bu anlamda çekirdek Benlik, içgüdüsel Benlik, hem iyileştirici hem de hayat-getiricidir.

Ama örtük, önbilisel ve bedenin içinden gelen bir şey olduğundan, cantadoralar arasında ona bilge ya da akıllı doğa denir. Bazen “zamanın sonunda yaşayan kadın” ya da “dünyanın ucunda yaşayan kadın” olarak tanımlandığı da olur. Ve bu criatura her zaman bir yaratıcı-cadı, ölüm tanrıçası, ahlâki çöküntü yaşayan bir bakire ya da daha başka kişileştirmelerden biridir. O, yollarını kaybeden, bir bilgiye ihtiyaç duyan, çözülecek bir sırrı olan, ormanda ya da çölde gezinip araştırma yaparken yoldan çıkan herkes için hem arkadaş hem de annedir

Gerçeklikte, bu fenomenin çıktığı ve psişenin tarif edilemez bir tabakası olan psikoid bilinçdışında, Vahşi Kadın öylesine engindir ki, adı yoktur. Ama bu kuvvet, kadınlığın bütün önemli vehçelerini doğurduğundan, sadece doğasının sayısız boyutuna derinlemesine bakmak için değil, onu elde tutmak için de yeryüzünde birçok isimle adlandırılır. Onunla olan ilişkimizi yeniden ele geçirmeye tam başlamışken bir anda sise bürünebileceğinden, onu adlandırarak içimizde onun için bir düşünce ve duygu alanı yaratırız. Böylece bize geri döner ve eğer değer verirse, yanımızda kalır.

Bu nedenle ona İspanyolca Río Abajo Rio [nehrin altındaki nehir]; La Mujer Grande [Büyük Kadın]; Luz del abismo [uçurumun ışığı]; La Loba [kurt kadın] ya da La Huesera [kemik kadın] diyorum.

Macarcada, Ö, Erdöben [Ormanın Kızı] ve Rozsomâk [Kutup Porsuğu] olarak adlandırılır. Navajo dilinde insanlarla hayvanların, bitkilerle kayaların yazgısını dokuyan Na’ashjé’ii Asdzaâ’dır [Örümcek kadın]. Guatemala dilinde başka birçok ismin yanı sıra Humana del Niebla [Duman Varlık], yani sonsuza kadar yaşayan kadındır. Japonca’da bütün ışığı, bütün bilinci getiren Amaîerasu Omikami’âir [Numina]. Tibet’te ona Dakini denir, kadınların içindeki duru-görüyü oluşturan dans eden kuvvettir! Ve böylece devam eder. Tıpkı onun devam ettiği gibi.

Bu Vahşi Kadın doğasının kavranması bir inanç değil, bir eylemdir. En hakiki anlamıyla bir psikoloji işidir: Psukhelpsych, ruh [psişe]; ology yâ da logos, ruh bilgisi. O olmadığında, kadınlar onun gönül sohbetini işitecek ya da kendi içsel ritimlerinin vuruşlarını kaydedecek kulaklardan yoksun kalır. Onsuz, kadınların içgözleri karanlıklara bürünmüş bir el tarafından kapatılır ve günlerinin büyük bir bölümü, kısmi felç yaşatan bir can sıkıntısı ya da türlü husnükuruntularla geçer. Onsuz, kadınlar ruhlarının bastığı yerin sağlamlığını yitirirler. Onsuz, neden burada olduklarını unutur, hareket etmeleri gerekirken dururlar. Onsuz, çok fazla ya da çok az şey üstlenir ya da hiç bir şey yapmazlar. Onsuz, ateş üstündeyken bile suskundurlar. O, kadınların düzenleyicisidir, duygusal yüreğidir, fiziksel bedeni düzene sokan insan yüreğinin aynısıdır,

İçgüdüsel psişe ile iletişimimiz koptuğunda yarı yarıya harap olmuş bir durumda yaşarız ve dişil imgelerle güçler tam olarak gelişemez. Bir kadın temel kaynağından yoksun kaldığı zaman yüksüzleşerek içi boşalır; içgüdüleri ve doğal hayat döngüleri kaybolacağı gibi, kendisinin ya da başkalarının kültürü, usavurma veya ego tarafından teslim de alınabilir.

Vahşi Kadın bütün kadınların sağlığıdır. Onsuz, kadınların psikolojisi anlamsızlaşır. Bu yabanıl kadın, prototip kadındır... hangi kültür, hangi çağ, hangi politika olursa olsun, o değişmez. Döngüleri değişir, simgesel temsilcileri değişir, ama özünde o hiç değişmez. Neyse odur ve bir bütündür.

O, kadınlar aracılığıyla kendine bir çıkış bulur. Baskı altına alınıp ezilirse, yukarıya doğru çıkmak için didinir. Kadınlar özgürse, o da özgürdür. Ne mutlu ki, kaç kere bastırılırsa bastırılsın, tekrar yukarı fırlar. Kaç kere yasaklanmış, ezilmiş, önü kesilmiş, sulandırılmış, eziyete uğramış; güvenilmez, tehlikeli, çılgın gibi sayısız aşağılamalarla yaftalanmış olursa olsun, kadınların içinde yukarıya doğru öyle bir çıkar ki, en sakin, en çekingen kadın bile ona gizli bir yer ayırır. En bastırılmış kadın bile yüreğinde ona gizli bir yer ayırır; gür ve vahşi gizli düşünceleri ve gizli duyguları vardır ki, doğal olan da budur. En tutsak kadın bile vahşi benliğinin yerini savunur, çünkü sezgisel olarak bilir ki, bir gün bir mazgal deliği, bir çıkış, bir fırsat bulduğunda tabana kuvvet kaçmak için ondan güç alacaktır.

Ben bütün kadın ve erkeklerin yetenekleriyle doğduklarına inanıyorum. Bununla birlikte, gerçekte istidatlı kadınların, yetenekli kadınların, yaratıcı kadınların psikolojik hayatları ve huylarını pek anlatan olmamıştır. Öte yandan, genelde insanların, Özellikle kadınların zayıflıkları üzerine çok kalem oynatılmıştır. Ama Vahşi Kadın arketipi söz konusu olduğunda, onu kavramak, anlamak, sunduklarından yararlanmak için kadınlara güç veren düşünce, duygu ve çabalarla daha çok ilgilenmeli ve kadınları zayıf düşüren içsel ve kültürel etkenleri uygun bir şekilde hesaba katmalıyız.

Genelde vahşi doğayı kendi başına var olan bir olgu, bir kadının en derin hayatını canlandırıp bizi ondan haberdar eden bir olgu olarak anladığımız zaman, asla olası görülmeyen biçimlerde gelişim göstermeye başlayabiliriz. Kadın psikolojisinin merkezinde bulunan bu doğuştan gelen tinsel varlığa hitap etmeyi başaramayan bir psikoloji, kadınları da yetersiz kılar ve onların kızlarını ve kızlarının kızlarını, gelecekteki bütün anaerkil tutumlardan uzaklaştırır.

Öyleyse, yabanıl ruhun incinmiş kısımlarına iyi bir ilaç uygulamak ve Vahşi Kadın arketipiyle ilişkiyi düzeltmek için ruhun kargaşaları doğru bir şekilde adlandırılmalıdır. Klinik çalışmalarım sırasında teşhis koymayı kolaylaştıran iyi bir istatistik el kitabı ile yeterli sayıda ayırıcı tanının yanı sıra, nesnel psişedeki ve ego-benlik eksenindeki örgütlenme (ya da dağınıklık) aracılığıyla psikopatiyi tanımlayan psikanalitik parametreden yararlandım, ama sorunun ne olduğunu bir kadının bakış açısından hareketle güçlü bir şekilde betimleyen başka tanımlayıcı davranış ve duygular da vardır.

Psişedeki vahşi güçle ilişkinin koptuğuna dair duygu-tonlu belirtilerden bazıları nelerdir? Sürekli olarak aşağıda belirtilen yollardan birisiyle hissetmek, düşünmek ya da davranmak derin içgüdüsel ilişkinin kısmen zedelenmesi ya da sürekli yitirilmesi demektir. Sadece kadınların dilini kullanırsak, bu belirtiler şunlardır: Kendini had safhada yavan, yorgun, kırılgan, çökkün, kafası karışık, suskun, dizginlenmiş, heyecansız hissetmek. Kendini korkmuş, aksak ya da zayıf, esinsiz, cansız, ruhsuz, anlamsız, utangaç, sürekli kızgın, hafifmeşrep, sıkışıp kalmış, yaratıcılıktan uzak, bastırılmış, aklını yitirmiş hissetmek.

Kendini güçsüz, sürekli kuşku içinde, sarsak, tıkanmış, bir işin sonunu getiremez, yaratıcı hayatını başkalarına teslim eden, eş, iş ya da arkadaş seçiminde hayatın altını oyan tercihler yapan, kendi döngülerinin dışında yaşamaktan mustarip, kendini aşırı koruyucu, uyuşuk, belirsiz, mütereddit, kişiliğine uygun adımlar atamayan ya da sınırlar koyamayan biri olarak hissetmek.

Kendi temposunda ısrar etmeyen, çekingen, Tanrı’sından ya da Tanrılarından ayrı düşmüş, kendini yenilemekten uzaklaşmış, içgüdülerini yitirmiş biri için en güvenli yer olduğundan ev hayatına, entelektüelliğe, işe ya da tembelliğe çekilmiş biri olmak.

Kendi başına bir işe girmekten ya da kendini açığa vurmaktan korkmak; akıl hocası, anne, baba aramaktan korkmak; eksik çalışmasını bir başyapıt haline gelmeden önce sergilemekten korkmak; bir yolculuğa çıkmaktan korkmak; başkasına ya da başkalarına bakmaktan korkmak; koşmaya devam etmekten, durmaktan, yavaşlamaktan korkmak; otorite önünde sinmek; yaratıcı tasarılardan önce enerjisini yitirmek; ürkme, küçük düşürülme, endişe, uyuşukluk, bunaltı.

Başka yapacak bir şey kalmadığında dilini tutmaktan korkmak; yeniyi denemekten korkmak, karşı koymaktan korkmak, sesini yükselterek, karşı çıkarak konuşmaktan korkmak; midesinin bulanmasından, heyecandan midesine sancılar girmesinden, midesinin ekşimesinden, ortada kalakalmaktan, boğulmaktan, çok kolay uzlaşmacı ya da nazik biri olmaktan, intikam almaktan korkmak.

Durmaktan korkmak; harekete geçmekten korkmak; durmadan üçe kadar sayıp başlayamamak, üstünlük kompleksi, müphemlik hissetmek, ama yine de başka açılardan tamamen yetenekli, tamamen işlevsel olmak. Bu saydıklarımız bir çağın ya da bir yüzyılın hastalığı değildir ve kadınların her tutsak alınışında, vahşi doğanın her tuzağa düşürülüşünde, her zaman ve her yerde bir salgın şeklinde kendini gösterir.

Sağlıklı kadın tıpkı bir kurt gibidir: Sağlam, kunt, diri, hayat verici, konumunun bilincinde, yaratıcı, sadık ve göçebedir. Ancak vahşi doğadan ayrılmak kadının kişiliğinin zayıflamasına, bir hortlak ve hayalet halini almasına yol açar. Postu kolay deldiren, çelimsiz, sıçrayamayan, avlanamayan, doğuramayan, bir hayat yaratma yeteneğinden yoksun biri olmak için burada değiliz. Kadınların hayatı durağanlık içindeyken ya da can sıkıntısıyla dolu olduğunda, bu her zaman için Vahşi Kadın’ın ortaya çıkma zamanının geldiğini gösterir; ruhun yaratıcı işlevinin deltayı doldurmasının zamanıdır.

Vahşi Kadın kadınları nasıl etkiler? Vahşi Kadın, müttefikimiz, önderimiz, modelimiz, öğretmenimiz olursa, iki gözümüzle değil, birden çok gözü olan sezginin gözleri aracılığıyla görürüz. Sezgiye sahip çıktığımızda, yıldızlı göğe benzeriz: Dünyaya binlerce göz aracılığıyla bakarız.

Vahşi doğa şifa bohçalarını taşır: Bir kadının olmaya ve bilmeye gerek duyduğu her şeyi taşır. Her şeyin dermanını taşır. Öyküler ve düşler, sözcükler ve şarkılar, işaretler ve simgeler taşır. Hem araç hem de amaçtır.

İçgüdüsel doğayla yan yana olmak, dağılıp gitmek; her şeyi soldan sağa, siyahtan beyaza doğru değiştirmek; doğu ile batıyı tersyüz etmek; çılgınca ya da denetimsizce davranmak anlamına gelmez. Temel toplumsal ödevlerin bir kenara bırakılacağım ya da daha az insani bir hale gelineceğini de anlatmaz. Aksine, bunun tamamen tersidir. Vahşi doğa, insanı büyük ölçüde bütünler.

İçgüdüsel doğayla yan yana olmak; hayat alanını belirlemek, kendi sürüsünü bulmak, yetenek ve kusurlarına bakmaksızın güven ve gurur duyarak bedeninin içinde olmak, kendi yararına konuşmak ve hareket etmek, farkında ve uyanık olmak, sezgi ve algının doğuştan gelen dişil güçlerine dayanmak, kendi döngülerine girmek, ait olunan yeri bulmak, vakarla yükselmek, mümkün olduğunca yüksek bir bilinç düzeyini korumak demektir.

Vahşi Kadın arketipi ve onun ardında yatan her şey, bütün ressam, yazar, heykeltıraş, dansçı, düşünür, mürşit, mürit ve arayıp bulanların koruyucusudur, çünkü bunların hepsi buluş işiyle meşguldür ve İçgüdüsel doğanın ana uğraşı da zaten budur. Bütün sanatlarda olduğu gibi, kafada değil, bağırsaklarda ikamet eder. İz sürebilir, koşabilir, emir verebilir ve başından savabilir. Hissedebilir, saklanabilir ve derinden sevebilir. Sezgisel, tipik ve normatiftir. Kadınların zihinsel ve ruhsal sağlığı için son derece gereklidir

Peki, Vahşi Kadın’ı oluşturan unsurlar nelerdir? Hem arketipsel psikolojinin bakış açısından, hem de kadim geleneklerde, Vahşi Kadın dişil ruhtur. Ancak, ondan daha fazlasıdır da; dişiliğin kaynağıdır. İçgüdüyle, gerek göz önündeki, gerekse saklı dünyalarla ilgili olan her şeydir - temel olandır. Hepimiz, ondan hayatımız için gereken tüm içgüdü ve bilgileri içeren ışıltılı bir hücre alırız.

“...O, Hayat/Ölüm/Hayat kuvvetidir, yaşatma gücüdür, kuluçkadır. Sezgidir, uzağı görendir, derin dinleyicidir, sadık yürektir. İnsanları çokdilli kalmaya cesaretlendirir; düşlerin, tutkuların ve şiirin dilini akıcı bir şekilde konuşmaya yüreklendirir. Gece düşlerinden fısıltılar getirir, bir kadın ruhuna ait araziden geçerken arkasında kalın bir kıl ve çamurlu bir ayak izi bırakır. Bunlar, kadınları onu bulma, kurtarma ve sevme özlemiyle doldurur.”

“O, fikirler, duygular, dürtüler ve bellektir. O, yitirilmiş ve uzun, ama çok uzun zamandır neredeyse unutulmuştur. O, kaynaktır, ışıktır, gecedir, karanlıktır ve şafaktır. O, iyileştirici balçığın kokusu ve tilkinin arka bacağıdır. Bize sırları söyleyen kuşlar ona aittir. ‘Şu yoldan, şu yoldan,’ diyen sestir.”

“Haksızlık karşısında tehditler savuran odur. Büyük bir çark gibi dönen odur. Döngülerin yaratıcısıdır. Aramak için evi terk ettiğimiz odur. Eve gelmemiz onun içindir. Bütün kadınların gübreli köküdür. İşimizin bittiğini düşündüğümüzde bizi gitmekten alıkoyan güçtür. İddiasız ham düşünce ve işlerin kuluçkasıdır. O, bizi düşünen akıldır, bizler de, onun aklından geçen düşünceleriz.”

“O, nerede bulunur? Onu nerede hissedebilir, nerede bulabilirsiniz? O, çölleri, ormanları ve okyanusları, kentleri dolaşır, kulübe ve şatolarda gezer. Yönetim kurulu odasında, fabrikada, cezaevinde, yalnızlık dağında, kraliçeler arasında, campesina’ lar arasında yaşar. Varoşlarda, üniversitede ve sokaklarda yaşar. Büyüklüğünü anlamaya çalışmamız için ardında ayak izleri bırakır. Doğurgan toprak olan bir kadının bulunduğu her yere ayak izleri bırakır.”

“Nerede yaşar? Kuyunun dibinde, membalarda, zamandan önceki eterde. Gözyaşında ve okyanusta yaşar. O büyüdükçe hışırdayan ağaçların kabuklarında yaşar. Geleceğin ve zamanın başlangıcındandır. Geçmişte yaşar ve bizim tarafımızdan çağrılır. Bugündedir; soframızda bir yeri vardır, arkamızda sıraya girer ve yolda önümüzde gider. Gelecektedir ve şimdide bizi bulmak için zaman içinde geriye doğru yürür.

“Karı delip başını çıkaran yeşilde yaşar, solan güz ekinlerinin hışırdayan saplarında yaşar, ölünün öpülmeye geldiği ve yaşayanın yakarılarını gönderdiği yerde yaşar. Dilin üretildiği yerde yaşar. Şiirde, perküsyonda ve terennümde yaşar. Dörtlük notalarda ve yarım notalarda, bir kantatta, bir sestinada ve blues’da yaşar. O, içimizde esinin patlamasından hemen önceki andır. Dünyamızı delip geçen çok uzak bir yerde yaşar.”

“İnsanlar onun varoluşuna dair deliller, türlü kanıtlar isteyebilirler. İstedikleri, aslında ruhun varlığına ilişkin kanıtlardır. Biz ruh olduğumuza göre, kanıt da biziz. Her birimiz yalnızca Vahşi Kadın’ın varlığının değil, onun topluluk içindeki halinin de kanıtıyız. Bu tanımlanamaz yaratıcı dişi gücün kanıtı biziz. Bizim varoluşumuz onunkiyle paraleldir.”

“İçeride ve dışarıda onunla yaşadıklarımız, işte size kanıt. Psişenin içinde onunla geceleri gördüğümüz düşler ve gündüze ait düşünceler yoluyla, özlemlerimiz ve esinlerimiz yoluyla binlerce ve milyonlarca kez karşılaşmamız; bunların hepsi birer kanıt olarak sunulabilir. Onun yokluğunda yas tutarız ve ondan ayn düştüğümüzde onu özleyip ararız; işte onun bu yoldan geçtiğini gösteren belirtiler.. .”

Doktoramı etno-klinik psikoloji üzerine yaptım. Bu bilim dalı hem klinik psikolojiyi, hem de etnolojiyi inceler. Etnoloji, grupların, özellikle de kabilelerin psikolojileri üzerinde durur. Doktora sonrası diplomam ise, bana Jungcu psikanalist olma ehliyeti kazandıran analitik psikoloji üzerinedir. Cantaâora/mesemondo [şair ve sanatçı] olarak hayat deneyimim, çalışmalarımı, analizlerime gelenlerle aynı düzeyde şekillendirir.

Bazen, kadınların vahşi doğalarına geri dönmelerine yardım etmek üzere danışma odasında ne yaptığımı anlatmam istenir. Klinik ve gelişimsel psikolojiye çok önem veriyor ve iyileşme için en basit ve en kolay erişilebilir unsuru, yani öyküleri kullanıyorum. Hastanın birçok konu ve öykü içeren düş malzemesini dinleriz. Analize giren kişinin fiziksel duyumları ve bedensel anıları da bir anlamda okunup bilinç aşamasına çıkarılabilecek öykülerdir.

Ayrıca, Jung’un etkin imgelem çalışmasına çok yakın olup karşılıklı etkileşime dayanan güçlü bir esrime şekli öğretiyorum - bu ise danışanın psişik yolculuğunu daha da aydınlatan öykülerin ortaya çıkmasını sağlıyor. Vahşi Benliği, özgül sorular aracılığıyla ve masal, efsane ve mitlerin incelenmesi yoluyla ortaya çıkarıyoruz. Genellikle bir kadının o anki psişik gelişimi için ihtiyaç duyduğu bütün dersleri içeren yol gösterici miti ya da masalı zaman içinde bulabiliyoruz. Bu öyküler bir kadının ruhsal dramasını oluşturuyor. Sahne yönergeleri, karakterlendirme ve dekoruyla tüm bunlar bir tiyatro oyununu andırır.

“El sanatları” yaptığım işin önemli, bir parçasıdır. Eski el sanatlarını öğreterek hastalarımı güçlendirmeye çalışırım. Bunlar arasında simgesel tılsım yapma sanatları olan las ofrendas ve retablos - basit kurdele çubuklardan ayrıntılı oymalara kadar her şey - bulunur. Sanat önemlidir, çünkü ruhun mevsimlerini ya da ruhun yolculuğundaki özel veya trajik bir olayı anımsatır. Sanat, sadece kendimiz için değildir, sadece kendi kavrayışımızın bir göstergesi değildir. Peşimizden gelenler için bir haritadır da.

Tahmin edebileceğiniz gibi, çalışmalar tamamen kişilere göre ayarlanmıştır, çünkü insanların her birinin ayrı yaradılışta olduğu doğrudur. Ama insanlarla çalışmamda değişmeden kalan ve hem benim hem de sizin çalışmalarınız dahil bütün insanlığın çalışmalarına temel oluşturan etkenler şunlardır: Soru zanaatı, öykü zanaatı, el zanaatı - tüm bunlar bir şey yapar ve o bir şey ise ruhtur. Ruhu her besleyişimizde, onun gelişimini güvence altına alırız.

Bunların, eski yaraların kabuklarını yumuşatmak, onlara merhem sürmek, yenilerini önceden görmek, böylece ruhu gerçek dünya için görünür kılan eski becerileri yeniden canlandırmak için kullanılan somut yöntemler olduğunu göreceğinizi umuyorum.

Kadınların içgüdüsel doğasını aydınlatmak için kitaba aldığım masalların bazıları özgün öykülerdir, bazıları ise sözlü gelenekleri anımsayabildiğimiz kadar uzak bir geçmişten beri bozulmadan kalmış olan tia y rio’larnn, abuelita y abuelo’ lanm, omah ve opah’larım [ailemin yaşlıları] tarafından saklamam için bana verilmiş has öykülere dayanarak yazdığım, özgün edebi anlatılardır. Birkaçı bizzat ilk elden yaptığım karşılaşmaların yazılı belgeleriyken, bir kısmının yazımı üzerinden epeyce zaman geçmiştir. Hepsi ezberdendir. Hepsi de ayrıntılara tamamen sadık kalınarak ve arketipsel bütünlük korunarak aktarılmıştır. Bunları sözlere, öykülerin incelik ve gereklerini iyileştirici fenomenler olarak gören ailemdeki şifacı-anlatıcıların yaşayan üç kuşağının izni ve inayetiyle aktarıyorum.

Burada ayrıca, kendi kendilerini keşfetmeleri için danışmanlık yaptığım hastalarıma ve başka kişilere sorduğum bazı sorular da bulacaksınız. Sizin için bu zanaatın bir bölümünü ayrıntılı olarak ele alıyorum - deneysel ve sanatsal bir oyun olan bu zanaat, kadınların çalışmalarının yaratıcı gücünü bilinçli bellekte tutmalarına olanak sağlar. Tüm bunlar, değerli vahşi Benlik ile bir yakınlaşmanın ortaya çıkmasına yardımcı olur.

Öyküler ilaçtır. İlk öykümü duyduğumdan beri onların büyüsünden kurtulamadım. Onların böyle bir gücü var; bir şey yapmamızı, olmamızı, etmemizi şart koşmazlar – sadece dinlememiz yeterlidir. Yitirilmiş bir psişik dürtünün onarımı ya da düzeltilmesi için gereken çareler, öykülerin içinde bulunur. Öyküler, arketipi (bu durumda Vahşi Kadın’ı) kendiliğinden tekrar yüzeye çıkaran heyecanı, üzüntüyü, soruları, özlemleri ve anlayışları doğurur.

Öykülerin dokusuna, hayatın karmaşıklıklarına ilişkin olarak bize rehberlik eden dersler yerleştirilmiştir. Öyküler, batıp gitmiş bir arketipin yüzeye çıkarılması ihtiyacını ve bunun yöntemlerini anlamamızı sağlar. İzleyen sayfalardaki Öyküler on yıllardır çalışıp göz nuru döktüğüm ve Vahşi Kadın arketipinin cömertliğini en açık şekilde ifade ettiğine inandığım yüzlercesi arasından seçilmiştir.

Kimi zaman çeşitli kültürel eklemeler öykülerin iskeletini bozar. Örneğin, (geçmiş birkaç yüzyılın diğer masal derleyicileri arasından) Grimm Kardeşler’i ele aldığımızda, o zamanın bilge kişilerinin (öykü anlatıcılarının) bazen bu dindar biraderlerin hatırına öykülerini “saflaştırdıkları” yönünde kuvvetli şüphelerle karşılaşırız. Zamanın seyri içinde eski pagan simgeler Hıristiyan olanlarla kaplanmış, öyle ki, bir masaldaki yaşlı şifacı kötü bir cadı haline gelmiş, bir hayalet meleğe dönüşmüş, bir erginleme maskesi ya da peçesi bir mendil olmuş ya da Güzel (Gündönümü şenliği sırasında doğan çocuklara verilen geleneksel isim) adındaki çocuğun ismi Schmerzenreich [Gamlı] olarak değiştirilmiştir. Cinsel öğeler atılmıştır. Yardımcı yaratıklar ve hayvanlar çoğu kez ifrit ve cinlerle yer değiştirmiştir.

Kadınlara, cinsellik, sevgi, para, evlilik, doğurma, ölüm ve dönüşüm üzerine dersler veren kimbilir kaç masal bu şekilde yitirilmiştir. Eski kadınların gizlerini açıklayan peri masalları ve mitlerin üstü de bu şekilde örtülmüştür. Bugün var olan peri masalları ve mitlerin en eski derlemeleri müstehcenlik, cinsellik, sapkınlık (ibret olarak), Hıristiyanlık öncesi, kadınsılık, tanrıçalar, erginleme, çeşitli psikolojik sıkıntılar için ilaçlar ve tinsel esrimeler için yönergeler gibi konulardan arındırılıp temizlenmiştir.

Ama tüm bunlar sonsuza kadar kaybolmamıştır. Çocukken bana, büyük bir kısmını bu çalışmaya aldığım eski öykülerin yalın ve bozulmamış temalarının birçoğu aktarılmıştı. Ayrıca öykülerin küçücük kırıntıları, bugün var oldukları şekliyle bile, bize bütün öykünün asıl biçimini gösterebilirler. Aslında bu öyküleri yeniden kurmak, uzun, karmaşık ve üzerinde düşünmeyi gerektiren bir çaba olsa da, ben yine de oyun olsun diye peri masallarında adli tıp bulguları ve paleomitoloji adım verdiğim unsurların peşinde el yordamıyla koşturdum. Bu işe yaradığında, antropolojik ve tarihsel çıkarımları hesaba katarak laytmotifleri karşılaştırıyor; hem eski hem de yeni, çeşitli tefsir biçimleri kullanıyorum. Bu yöntem kısmen de olsa, insanların içgüdüsel yaşamlarını kavramak amacıyla peri masalları, efsane ve mitlerdeki bütün motif ve konuları muhafaza edip bunlar üzerinde çalışan analitik ve arketipsel psikoloji eğitimi aldığım yıllar boyunca öğrendiğim kadim arketipsel örüntüler yoluyla yeniden kurulur. Ayrıca düşsel dünyalarda, bilinçdışının ortak imgelerinde ve düşler ile sıradışı bilinç hallerinden çıkan şeylerde yerleşik olan şablonlardan destek alırım. Tören çömlekleri, maskeler ve heykelcikler gibi bizzat kadim kültürlerden gelen arkeolojik kanıtlarla öykü kalıplarını karşılaştırmak, bunlara son bir cila atabilir. Peri masallarına özgü basit bir tabirle söylersek, burnumla külleri eşelemeye çok zaman harcarım.

Yaklaşık yirmi beş yıldır arketipsel örüntüleri, onun iki katı kadar bir süredir de aile kültürümden gelen mitleri, peri masallarını ve folkloru inceliyorum. Öykülerin iskeleti üzerine epey bilgi sahibi oldum ve bir öyküde iskeletin nerede ve ne zaman eksildiğini biliyorum. Yüzyıllar boyunca ülkelerin diğer ülkeler tarafından defalarca fethedilmesi ve gerek barışçıl yollarla, gerekse zorla din değiştirmeler, eski öykülerin özgün çekirdeğini örtmüş ya da değiştirmiştir.

Ama iyi haberler de var. Mevcut versiyonlarındaki bütün yapısal köhneliğe rağmen, masalların hâlâ ışıl ışıl parlayan güçlü kalıpları vardır. Parça ve bölümlerin biçimine bakılarak öyküden nelerin kaybolduğu oldukça doğru bir şekilde belirlenebilir ve kaybolan bu parçalar hatasız olarak tekrar yerlerine konulabilir. Çoğu zaman, kazıdıkça alttan şaşırtıcı yapılar açığa çıkar ve eski gizemlerin çoğunun yok edilmesinden dolayı kadınların duyduğu üzüntüyü sağaltmaya koyulur. Tümüyle yok olmamışlardır. İhtiyaç duyulabilecek her şey, gereksinebileceğimiz her şey, öykünün iskeletinden hâlâ bize fısıldamaktadır.

Öykülerin özünü derlemek, hiç bitmeyen bir paleontoloji çalışmasıdır. Ne kadar çok öykü iskeleti olursa, bütünsel yapının bulunma olasılığı da o kadar yüksektir. Öyküler ne kadar bütünse, psişenin İnce kıvrım ve dönemeçleri de bizim için o kadar çok görünür hale gelir ve ruh çalışmamızı anlayıp canlandırmak için daha iyi fırsatlarımız olur. Ruh üzerinde çalıştığımızda, Vahşi Kadın da kendisini daha çok yaratır.

Çevremde, eski Avrupa kentlerinin birçoğundan ve Meksika’dan insanlar olduğundan şanslı bir çocukluk yaşadım. Ailemin, komşularımın ve dostlarımın birçok üyesi yakın zamanlarda bir yandan Macaristan, Almanya, Romanya, Bulgaristan, Yugoslavya, Polonya, Çekoslovakya, Sırbistan-Hırvatistan, Rusya, Litvanya ve Bohemya’dan, diğer yandan Jalisco, Michoacan, Juares ve Mexico/Texas/Arizona sınırlarındaki Aldeas Fronterizas köylerinden gelmişlerdi. Onlar ve diğer birçokları - Amerika'nın yerlileri, Appalachia halkları, Asyalı göçmenler ve güneyden birçok Afrikalı -Amerikalı aileler - ekip biçmeye; külhanlarda ve çelikhanelerde, bira fabrikalarında ve ev işlerinde çalışmaya geliyorlardı. Çoğu akademik anlamda eğitim görmemiş olsa da, had safhada bilgeydiler. Değerli ve neredeyse saf bir sözlü geleneğin taşıyıcısıydılar.

Aile üyelerimin ve komşularımın birçoğu zorunlu çalışma kamplarından, mülteci kamplarından, sürgün kamplarından ve toplama kamplarından kurtulup hayatta kalmışlardı ve buralarda tanıdıkları öykü anlatıcıları Şehrazad’ın başma gelenlerin kâbus gibi bir versiyonunu yaşamışlardı. Birçoğu aile topraklarını kaybetmiş, göçmenlerin tutulduğu hapishanelerde yaşamış ve kendi irâdeleri hilafına başka yurtlar edinmek zorunda bırakılmıştı. Bu gösterişsiz Öykü-anlatıcılardan ilk öğrendiğim şey, hayatın bir anda ölüme, ölümün de hayata dönüşebildiği zamanlarda insanların anlattıkları masallardı. Bana anlatılan bu masallar, çok fazla acı ve umutla dolu olduğundan, daha sonraları kitaplardaki peri masallarını okuyacak kadar büyüdüğümde ikincisi bana ilkine göre tuhaf bir şekilde terbiye edilip yavanlaştırılmış gibi göründü.

Genç bir erişkinken batıya, Kıta Sınırı’na yakın bir yere taşındım. Zaman içinde yakın dostlarım ve ruh kardeşlerim olan sevgi dolu Yahudi, İrlandalı, Yunan, İtalyan, Afro Amerikalı ve Alsaslı yabancılar arasında yaşadım. Amerika Birleşik Devletleri’nin güneybatısındaki New Mexico’dan Trampalar ve Truchalar gibi az rastlanır eski Latino topluluklarından bazılarını tanıma mutluluğuna eriştim. Kuzey’de ümitlerden, Batı’daki Pueblo ve Plains halklarına, Orta ve Güney Amerika’daki Nahualara, Lacondonelara, Tehuanalara, Huicholelara, Sesilere, Maya-Quichelere, Maya-Caqchiquelelere, Mesquitolara, Cunalara, Nasca/Quechualara ve Jivarolara kadar Amerikan Yerlisi arkadaşlarım ve akrabalarımla birlikte vakit geçirme şansım oldu.

Mutfak masalarında ve asma çardakları altında, kümes ve süthanelerde, hamur açarken, vahşi hayatın peşinde koşarken ve milyonuncu ilmiği atarken kardeşlerim gördüğüm şifacılarla öykü alışverişinde bulundum. Son acı biber kâsesini paylaşma, cenaze kaldırmak için dua eden kadınlarla ağıt yakma ve damı olmayan evlerde yıldızlar altında uyuma şansım oldu. Orta Batı ve Uzak Batı’nın kentsel bölgelerindeki, Little Italy, Polish Town, Hill Country ve Los Barrios gibi etnik cemaat yerleşimlerinde ateşin karşısına oturdum veya akşam yemeğine katıldım ve son zamanlarda da Bahamalar’daki insan-griot dostlarımla aparatlar yani kötü ruhlar hakkında öykü değiş tokuşunda bulundum.

İki kere şanslıydım, çünkü gittiğim her yerde çocuklar, orta yaşlı kadınlar, gariban kocakarılar, hayatlarının doruğunda erkekler, ruh sanatçıları, ormanlardan, cangıllardan, çayırlardan ve kum tepelerinden yavaş yavaş çıkarak beni karga sesleri ve türkülerle ağırladılar. Ben de onları öyle ağırladım.

Öykülere yaklaşmanın birçok yolu vardır. Profesyonel halkbilimcilerin, Jungcu, Freudçu ya da diğer türden analistlerin, etnologların, antropologların, teologların, arkeologların hepsi gerek masalları toplama, gerek ifade etme tarzları açısından farklı yöntemlere sahiptir. Entelektüel olarak benim öykülerle çalışma tarzımı geliştirmem, analitik ve arketipsel psikolojideki eğitimim aracılığıyla oldu. Psikanaliz eğitimim sırasında beş yıldan uzun bir süre laytmotiflerin çözümlenmesi, arketipsel simgecilik, dünya mitolojisi, eski ve popüler ikonoloji, etnoloji, dünya dinleri ve tefsir üzerinde çalıştım.

Bununla birlikte, öykülere bir cantadora olarak yüreğimin sesiyle yaklaşıyorum. Geçmişi çok eskilere uzanan bir anlatıcılar geleneğinden geliyorum: Kucaklarında plastik cep kitaplarıyla dizleri ayrılmış bir halde etekleri yerlere sürterek tahta sandalyelerde otururken ya da bir tavuğun kafasını koparırken kolayca öyküler anlatabilen mesemondok’un [yaşlı Macar kadınlarının]... ve kocaman göğüsleri, geniş kalçalarıyla ayakta durup ranchera üslubunda bağırarak öyküler anlatan cuentistalar’ın [yaşlı Latin kadınlarının] geleneğinden. Her iki klan da, kanı ve bebekleri, ekmeği ve kemikleri yaşayıp deneyimlemiş olan kadınların sade sesiyle öykü anlatır. Bizim için öykü, bireyi ve toplumu güçlendirip doğruya yönelten bir ilaçtır.

Bu zanaatın sorumluluklarını üstlenenler ve zanaatın ardındaki yaratıcı güce bağlananlar, kutsal kişilerden, saz şairlerinden, ozanlardan, griotlardan, kantadoralardan, türkücülerden, gezici şairlerden, serserilerden, büyücü kadınlardan ve abdallardan oluşan çok kalabalık ve eski bir topluluğun doğrudan torunlarıdır.

Bir keresinde düşümde kendimi öyküler anlatırken gördüm ve birinin ayağıma vurarak beni cesaretlendirdiğini hissettim. Aşağıya balonca topuklarımı tutarak yukarı bakan ve bana gülümseyen yaşlı bir kadının omuzlan üstünde durduğumu gördüm.

Ona, “Hayır, hayır, siz benim omzuma çıkın, çünkü siz yaşlısınız, ben gencim,” dedim.

“Hayır, hayır,” diye ısrar etti. “Böyle olması gerekiyor.”

Gördüm ki, o da kendisinden daha yaşlı bir kadının omzunda duruyordu ve o da daha yaşlı bir kadının omzunda duruyordu, yine o da cüppeler içindeki bir kadının omzunda duruyordu, o da başka bir ruhun omzunda duruyordu, o da...

Olması gerekenin bu olduğu konusunda, düşteki yaşlı kadına inandım. Halkımın benden önce yaşamış kişilerinin güçleri ve yetenekleri, öykü anlatma becerimi besler. Deneyimlerime göre öykünün anlatım gücü, enerjisini zaman ve mekân boyunca birbirine karışmış, çağının paçavra ve kaftanını ya da çıplaklığını incelikle giyinmiş ve yaşanmakta olan hayatla taşacak kadar dolmuş yüce bir insanlık sütunundan alır. Eğer tek bir öykü kaynağı ve o öykünün de bir yaratıcı gücü varsa, İşte o bu uzun insan zinciridir.

Öykü psikoloji sanatı ve biliminden çok daha eskidir ve ne kadar zaman geçerse geçsin, denklemde her zaman daha büyük bir değer taşıyacaktır. Benim son derece ilgimi çeken en eski anlatım yöntemlerinden biri, coşkulu vecd halidir. Burada anlatıcı, dinleyenleri (bu bir kişi de olabilir birden fazla kişi de) “hisseder” ve sonra “dünyalar arasındaki dünya”da bir öykünün vecd halindeki anlatıcı için “cazip kılınıp” onun aracılığıyla anlatıldığı bir duruma girer.

Vecd halindeki anlatıcı El-duende’den geçer. Vecd halindeki bir anlatıcı, Öykünün düşündürücü işlevi aracılığıyla ruhsal açıdan iki-eklemli olmayı öğrenir, yani ses (taşlardan daha yaşlı olan ses) konuşsun diye bazı psişik kapıları ve ego geçişlerini açacak şekilde kendini eğitir. Böyle yapıldığında, öykü her kılığa girebilir, tersyüz edilebilir, yulaf lapasıyla dolup yoksul bir kişinin şölenine boşalabilir, cazip hale gelsin diye altınla dolabilir ya da dinleyenleri öteki dünyaya kadar takip edebilir. Anlatıcı ne olup biteceğini hiçbir zaman bilmez; zaten öykünün büyüsünün en az yarısını bu durum oluşturur.

Bu kitap Vahşi Kadın arketipinin özellikleriyle ilgili anlatılar içermektedir. Onu şematize etmeye çalışmak, psişik yaşamının çevresine sınırlar çizmek ruhuna ters düşerdi. Onu tanımak hayat boyu devam eden bir süreçtir; bu çalışmanın, yaşam boyu devam eden bir çalışma olmasının nedeni de budur.

İşte bu yüzden burada anlatılan öyküler sizin için de geçerlidir, çünkü bunlar ruhsal vitamin işlevi görür, gözlemler ve harita parçaları sağlar, yolu göstersin diye ağaçlara küçük çam sakızlarıyla tüyler tutturur ve el mundo subterraneo’ya [yeraltı dünyası], yani psişik evimize giden yolu açmak için bazı çalıları budarlar.

Öyküler içsel hayatı harekete geçirir. İçsel hayatın ürkütüldüğü, kıstırılıp köşeye sıkıştırıldığı yerlerde bu özellikle önemlidir. Öykü, kaldıraçları ve makaraları yağlar; adrenalin hücumuna yol açar; bize dışarı, aşağı ya da yukarı çıkış kapılarını gösterir; dertlerimiz için bize, daha önce boş olan duvarlarda güzel ve geniş kapılar açar: Düş ülkesine götüren, sevgi ve öğrenmeye götüren, bilge vahşi kadınlar olduğumuz kendi gerçek hayatlarımıza geri götüren geçitler.

“Mavisakal” gibi öyküler, bize, kadınların durmak bilmeden kanayan yarasına tam olarak ne yapmak gerektiğine dair haberler getirir. “İskelet Kadın” gibi öyküler ilişkinin mistik gücünü ve ölmüş duyguların tekrar hayata ve derin sevgilere nasıl geri dönebileceğini gösterir. Yaşlı Ölüm Ana’nın yetenekleri Baba Yaga [Vahşi Cadı] karakterinde bulunabilir. Her şeyin kaybedilmiş gibi göründüğü bir sırada yolu gösteren küçük oyuncak bebek, yitirilmiş dişil ve içgüdüsel sanatlardan birini “Akıllı Vasalisa”da tekrar ortaya çıkarır. “La Loba” [çöldeki kemik kadın] gibi öyküler, ruhun dönüştürücü işlevi üzerine bir şeyler öğretir. “Elsiz Kız,” kadim zamanların eski erginleme törenlerinin yitirilmiş evrelerini yeniden açığa çıkarır ve böylece bir kadının hayatının tüm çağlarına yönelik ebedi ve ömür boyu süren bir kılavuz sunar.

Vahşi doğaya hafifçe de olsa temas etmemiz, konuşmalarımızı insanlarla sınırlamamaya, en muhteşem hareketlerimizi dans pistleriyle, kulaklarımızı sadece insan yapımı aletlerin müziğiyle, gözlerimizi “öğretilen” güzellikle, bedenlerimizi onaylanmış duyumlarla, zihinlerimizi hepimizin zaten hemfikir olduğu olgularla sınırlamamaya yöneltir. Bütün bu öyküler içgörünün bıçağını, tutkulu hayatın alevini, bildiklerini söyleme soluğunu, bakışlarını kaçırmadan gördüklerine dayanma cesaretini, vahşi ruhun güzel kokusunu sunar.

Bu, kadınlarla ilgili öyküler içeren bir kitaptır ve bu öyküler yol boyunca yıkılmadan duran işaretler gibidir. Doğal olarak kazanılmış kendi özgürlüğünüze; kendinizden, hayvanlardan, yeryüzünden, çocuklardan, kız kardeşlerden, sevgililerden ve erkeklerden hoşnutluk duymanıza giden yolda size destek olsun diye okumanız ve üzerinde düşünmeniz içindir. Hemen söyleyeyim, vahşi benliğin dünyasına açılan kapılar az, ama değerlidir. Derin bir yara iziniz varsa, o bir kapıdır; eski, çok eski bir öykünüz varsa, o da bir kapıdır. Gökyüzünü ve suyu tahammül edemeyecek kadar çok seviyorsanız, o bir kapıdır. Daha derin bir hayatı, eksiksiz bir hayatı, makul bir hayatı özlüyorsanız, o da bir kapıdır.

Bu kitaptaki malzeme, sizi cesaretlendirmek için seçilmiştir. Bu çalışma, kendi içsel ufuklarında zahmetli yolculuklara çıkanlar dahil olmak üzere, hem kendi yoluna gidenlere hem de dünya için zorluklara göğüs gerenlere destek olmak üzere sunulmuştur. Ruhlarımızın doğal yollarında ve doğal derinliklerine doğru büyümesini sağlamaya gayret etmeliyiz. Vahşi doğa bir kadının belli bir renge, belli bir eğitime, belli bir hayat tarzına ya da ekonomik sınıfa sahip olmasını şart koşmaz... Aslında o, zorla kabul ettirilmiş bir siyaseten doğruluk atmosferinde ya da eski, tükenmiş paradigmalara teslim olarak serpilip gelişemez. Berrak bir görüş ve benlik-bütünlüğü sayesinde serpilip gelişir. Kendi doğası sayesinde serpilip gelişir.

Öyleyse, ister içe, isterse dışadönük olun, ister kadınları seven bir kadın, ister erkekleri seven bir kadın, ister Tanrı’yı seven bir kadın ya da bunların hepsi birden olun, ister basit bir kalbe sahip olun, ister bir Amazon’un tutkularına, ister bir işin en iyisini yapmaya çalışan biri olun, ister yarına bırakan biri, ister esprili olun, isterse de üzüntülü, soylu ya da ayaktakımı - her durumda Vahşi Kadın size aittir. O tüm kadınlara aittir.

Onu bulmak için, kadınların, içgüdüsel hayatlarına, en derin bilgilerine dönmeleri gereklidir.7 O halde, yolumuza devam edelim ve kendimize vahşi ruhu tekrar hatırlatalım. Şarkılarla onu ete kemiğe büründürelim. Bize verilmiş olan sahte elbiseleri çıkarıp atalım. Güçlü içgüdünün ve bilginin gerçek elbisesini giyelim. Bir zamanlar bize ait olan psişik topraklara yayılalım. Sargıları açalım, ilaçları hazır edelim. Şimdi uluyan, gülen, bizi çok ama çok Seven’in şarkısını söyleyen vahşi kadınlara geri dönelim.

Bizim için sorun basit. Biz olmadan Vahşi Kadın ölür. Vahşi Kadın olmadan da, biz ölürüz. Para Vida, gerçek hayat için, her ikisi de yaşamalıdır.

Clarissa P. Estés - Kurtlarla Koşan Kadınlar






Share this article :

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

 
SUPPORT / DESTEK : ATLAS
Copyright © 2014 ATLASİZM