Karanlık Bir Dünyada Bilimin Mum Işığı

Carl Sagan - Karanlık Bir Dünyada Bilimin Mum Işığı



Veri toplamadan kuram ortaya atmak büyük bir hatadır. Kişi farkında olmaksızın, kuramı gerçeklere uydurmak yerine, gerçekleri kurama uyacak şekilde çarpıtmaya başlar.

SHERLOCK HOLMES - Arthur Conan Doyle 'un Bohemya 'da Skandal adlı eserinden (1891)

Gerçek anılar hayaletler gibiydi; sahte anılar ise öylesine inandırıcıydı ki gerçeklerin yerini aldı.

GABRIEL GARCIA MÂRQUEZ - Garip ilanlar (1992)


BÖLÜM 9

TERAPİ

Harvard Üniversitesi ruh hekimlerinden John Mack'ı uzun yıllardır tanırım.

"Şu UFO öykülerinin dişe dokunur bir yanı var mı?" diye sormuştu epeyce önce bir kez.

Pek yok demiştim. Ruh hekimliğini ilgilendiren yanı dışında tabii.

Mack, konuyu incelemeye karar vererek, kaçırılma öyküsü olan kişilerle görüştü ve sonunda fikrini değiştirdi. Artık kaçırılma öykülerine duyar duymaz inanıyor. Neden?

"Aradığım bu değildi" diyor. "Geçmişimde beni bu öykülere inanmaya hazırlayacak türden hiçbir şey yok." "Bu deneyimler, taşıdıkları güçlü duygusal nitelik nedeniyle tümüyle inandırıcı." Konuyu ele aldığı Abductions (Kaçırılmalar) isimli kitabında Mack, "olayın hissettirdiği güç ya da yoğunluk"un, öykünün doğru olup olmadığını ortaya koyduğu şeklinde çok tehlikeli bir öğretiyi savunuyor.

Güçlü duygusal öğeler içeren durumlara ben de bizzat tanıklık ettim. Ama güçlü duygular, düşlerimizin sıradan bir parçası değil midir? Delicesine bir korku içinde uyandığımız olmaz mı hiç? Kâbuslara ilişkin bir kitabın da yazarı olan Mack, sanrıların yaşattığı duygusal yoğunluktan habersiz mi? Mack'ın hastalarından bazıları, çocukluklarından bu yana sanrılar gördüklerini söylüyorlar. "Kaçırılanlar" üzerine çalışan hipnozcu ve terapistler, ellerini vicdanlarına koyup, işe girişmeden önce sanrı ve algısal yanılgılar üzerine ayrıntılı bilgi edinme zahmetine katlandılar mı? Neden tanrılar, iblisler, azizler ve perilerle görüştüklerini söyleyen, üstelik eşdeğer ölçüde inandırıcı öykülerle gelen kişilere değil de bu tanıklara inanıyorlar? İçlerindeki buyurgan bir sesin karşı konulmaz emirlerini işitip duran kişilere ne demeli? Derin duygusal anlatıma sahip her öyküyü doğru mu kabul etmeliyiz?

Tanıdığım bir bilim adamı, "Uzaylılar kaçırdıkları şu insanları geri getirmeyecek olsalardı, daha makul bir dünyada yasayabilirdik" diyor. Vardığı yargının çok sert olduğunu kabul etmek gerek. Bu bana "makullük sorunu gibi gelmiyor. Çok daha başka etmenler söz konusu. Kanadalı ruhbilimci Nicholas Spanos ve çalışma grubu, UFO'larca kaçırıldığını bildiren kişilerde, belirgin bir hastalıklı yön bulunmadığı sonucuna varmış. Bununla birlikle: UFO deneyimlerine, genel olarak gizemli inançlara, özel olarak da uzaylı inancına sahip, alışılmadık duyusal ve düşsel deneyimleri uzaylı hipotezi ile bağdaştıran kişilerde çok daha sık rastlandığı belirlenmiştir. UFO inancı taşıyanlar arasında, fantezi üretme eğilimi daha güçlü olanların böylesi deneyimlerden söz etme olasılıklarının da daha yüksek olduğu gözlenmiştir. Bunun yanı sıra, bu deneyimlerin, sınırlı duyusal çevrede... (örneğin, geceleri uyku sırasında yaşanan deneyimler gibi) yer almaları durumunda, düş ürünü değil, gerçek olaylar olarak yorumlandıkları biliniyor.

Eleştirel bir aklın sanrı ya da düş olarak değerlendirdiği, daha kolay inanan bir kişinin gözünde, gözlenmesi güç, ama derin bir dışsal gerçekliğe dönüşüyor.

Kimi kaçırılma öyküleri tecavüz, çocuklukta baba, üvey baba, amca, dayı ya da annenin erkek arkadaşı tarafından cinsel tacize ilişkin kötü anıların dışavurumu da olabiliyor. Kuşkusuz, sizi taciz edenin sevdiğiniz, ve güvendiğiniz biri değil de, yabancı bir varlık olduğuna inanmak çok daha rahatlatıcıdır. Kaçırılma öykülerini duyar duymaz doğru kabul eden terapistler, bu savı inkâr ediyor, hastaları cinsel tacize uğramış olsaydı mutlaka kendilerine anlatacaklarını öne sürüyorlar. Anket sonuçlarına göre yapılmış bazı tahminler, her dört Amerikalı kadından ve her altı Amerikalı erkekten birinin çocuklukla cinsel tacize uğramış olduğu yolunda (olasılıkla, bu tahminler gerçeği olduğundan çok daha abartılı gösteriyor). Uzaylılarca kaçırıldığını söyleyerek terapiste giden hastaların önemli bir kısmını, hatta genel halka göre daha yüksek bir oranını cinsel tacize uğramış bireyler oluşturuyor olmalı. Tersini düşünmek, anket sonuçlarıyla çelişmiyor mu?

Hem cinsel taciz hem de kaçırılma üzerine uzmanlaşmış terapistler, hastalarını taciz anılarını anımsamaları için destekleyerek aylar, kimi kez yıllar geçiriyorlar. Yöntemleri benzer, hedefleri de aşağı yukarı aynı: Genellikle uzun yıllar öncesine ait üzücü anıları canlandırmak. Her iki alanda da terapistler, hastanın çok kötü olduğu için bastırılmış bir olayın duygusal yaralarını taşıdığına inanıyorlar. Kaçırılma terapistlerinin çok az sayıda cinsel taciz vakasına, taciz terapistlerinin de çok az kaçırılma vakasına rastlıyor olması kanımca çok çarpıcı.

Çocukluğunda gerçekten cinsel taciz görmüş ya da ensest ilişki yaşamış kişiler, son derece anlaşılır nedenlerle, bu deneyimlerini hafife alıcı ya da yalanlayıcı her şeye karşı duyarlı olurlar. Öfke dolu olmakta da haklılar. ABD'de hemen hemen üçte ikisi on sekizinden önce olmak üzere her on kadından biri tecavüze uğramış. Son yapılan bir araştırma, polise bildirilen tecavüz kurbanlarının altıda birinin 12 yaşın allında olduğunu gösteriyor. (Üstelik bu, polise en az sıklıkla bildirilen kategoriyi oluşturuyor.) Bu kızların beşte biri, babaları tarafından tecavüze uğramış. Bu konuda çok açık olmak istiyorum: Ailelerin ya da ebeveyn rolü üstlenmiş yetişkinlerin çocuklarına cinsel tacizde bulunmak gibi iğrenç bir eğilim gösterdiği çok sayıda gerçek örnek var. Kimi vakalar fotoğraf, günlük, çocukta bel soğukluğu gibi somut kanıtlarla gün ışığına çıktı. Çocuklukla taciz, toplumsal sorunların olası nedenleri arasında sayılıyor. Bir araştırmaya göre, şiddet suçlarından hüküm giymiş mahkûmların %85'ini çocukluklarında tacize uğramış kişiler oluşturuyor. Ergenlik döneminde anne olan kadınların üçte ikisi, çocukluk ya da ergenlik dönemlerinde tecavüze uğramış veya taciz edilmişler. Tecavüz kurbanlarında içki ve uyuşturucu bağımlılığı oranı, diğer kadınlara göre on kat yüksek. Bu, acil çözüm gerektiren gerçek bir sorun. Trajik ve doğruluğu su götürmeyen bu, çocukluktaki cinsel taciz vakalarının çoğu, belleğe hatırlanması söz konusu gizli anılar şeklinde değil, hiç unutulmaksızın erişkinliğe değin taşınan anılar olarak yerleşiyor.

Bugün suçlar geçmişe oranla daha rahatlıkla bildiriliyor olsa da, hastane ve yasa yürütme mercilerince bildirilen çocuk tacizinde her yıl önemli bir artış gözleniyor. ABD'de bu rakam 1967-1985 arasında ona katlanarak 1,7 milyon vakaya ulaşmış. Alkol ve uyuşturucu kullanımı, ekonomik baskılar, yetişkinlerin çocuklarını taciz etmeye geçmişe göre daha eğilimli olmalarının "nedenleri" olarak gösteriliyor. Belki de çocuk tacizi vakalarına günümüzde basının gösterdiği artan ilgi, yetişkinleri geçmişte yaşadıkları tacizi anımsamaya ve onun üzerine yoğunlaşmaya itiyor.

Yüz yıl önce Sigmund Freud, yoğun ruhsal acıdan kaçınmak için olayları unutmak anlamına gelen ve ruh sağlığı için gerekli bir savunma mekanizması olan bastırma kavramını ortaya attı. Bastırma özellikle sanrı, felç gibi belirtileri olan "isteri" hastalarında görülüyordu. Başlangıçta Freud, her isteri vakasının ardında, çocuklukta yaşanmış ve bastırılmış bir cinsel taciz deneyimi olduğunu düşündü. Yaptığı çalışmalar sonunda ünlü ruhbilimci, tanımını değiştirerek isteriye, çocuklukta cinsel tacize uğramış olmaya ilişkin - hepsi de çirkin olmayan - fantezilerin yol açtığına karar verdi. Böylelikle suç, ebeveynden alınıp çocuğa atılmış oluyordu. Bu konuda tartışmalar hâlâ sürüyor. (Freud'un fikir değiştirmesine neden olarak, Viyanalı, orta yaşlı erkek dostları arasında kızgınlığa yol açması ya da isteriklerin öykülerini çok ciddiye aldığını fark etmiş olması gibi etmenler gösteriliyor.) Özellikle ortamda terapist ya da hipnozcunun bulunduğu sırada "anı"nın aniden yüzeye çıktığı ve ilk "anı parçaları"nın hayalet ya da düş gibi olduğu deneyimler oldukça kuşku uyandırıcı. Bu türden cinsel taciz iddialarının birçoğu asılsız çıkıyor. Emory Üniversitesi ruhbilimcilerinden Ulric Neisser şöyle diyor: Bir yanda çocuklukta taciz, diğer yanda da bastırılmış anılar gibi durumlar var. Öte yandan sahte anılar ve yalan iddialar da oldukça sık rastlanan vakalar. Yanlış anımsama bir istisna değil, kural. Her zaman görülmesi, hatta kişinin kendinden son  derece emin olduğu, unutulmaz simgesel zihin fotoğraflarından söz ettiği durumlarda bile görülmesi olası. Telkinin işin içine girdiği, terapi seansının güçlü kişiler arası istemlerini karşılamak üzere anıların üretilip, var olan anıların da yeniden şekillendirilebildiği durumlarda bu olasılık daha da artıyor. Bir anı bu koşullarda yeniden kurgulandığında, değiştirilmesi çok, ama çok zor oluyor.

Sözü geçen genel ilkeler, herhangi bir vaka ya da iddiayı değerlendirirken gerçeğin nerede saklı olduğuna tam bir kesinlikle karar vermemize yardımcı olamaz. Ancak ortalama olarak, böyle çok sayıda iddiayı göz önüne aldığımızda, tahminlerimizi ne yönde şekillendirmemiz gerektiğini rahatlıkla belirleyebiliriz. Yanlış anımsama ve geçmişin yeniden biçimlendirilmesi, insan doğasının birer parçası. Her yerde ve her zaman görülmeleri olası.

Nazi ölüm kamplarından sağ kurtulanlar, en korkunç tacizlerin bile insan belleğinde sürekli taşınabileceğinin en açık göstergesi. Nazi kurbanları için en büyük sorun, kendileri ile ölüm kampları arasına duygusal bir uzaklık koyabilmeyi, unutmayı başarabilmek oldu. Tarifsiz kötülüklerle dolu bir dünyada, tekrar Nazi Almanyasında - diyelim ki ideolojisini aynen korumuş, fakat Musevi karşıtlığı konusunda fikrini değiştirmiş Hitler sonrası bir ulusta yaşamaya zorlamalardı, bu insanların üzerindeki ruhsal yük nasıl olurdu dersiniz? Belki de o zaman unutmayı başarabilirlerdi, çünkü anımsamak yaşamlarını katlanılmaz kılardı. Korkunç anıları bastırma ve sonrasında anımsama gibi bir mekanizma iki koşul gerektiriyor olabilir: (1) Tacizin gerçekten yaşanmış ve (2) kurbanın uzun süre boyunca böyle bir şey hiç yaşanmamış gibi davranmaya zorlanmış olması.

Kaliforniya Üniversitesi toplumsal ruhbilim uzmanı Richard Ofshe bu durumu şöyle açıklıyor: Hastalardan, anılarının nasıl yüzeye çıktığını açıklamaları istendiğinde, imge, fikir, duygu ve duyu parçalarını birleştirerek bütünsel öykülere dönüştürdüklerini belirtiyorlar. Sözü edilen anı üzerinde aylar boyu düşünüldükçe, duygular belli belirsiz imgelere, imgeler siluetlere ve siluetler bildik kişilere dönüşebiliyor. Vücudun bazı bölgelerindeki belli belirsiz rahatsızlık çocuklukta tecavüze uğramış olmak şeklinde yeniden yorumlanıyor... Özgün fiziksel duyular, kimi zaman hipnozun da etkisiyle güçlenerek, "bedensel anılar" olarak etiketleniyor. Vücut kaslarının anıları saklayabileceği bir mekanizma olduğu yolunda akla yatkın bir kuram yok. Bu yöntemler hastayı ikna etmeye yetmezse, terapistin başvurabileceği daha sert uygulamalar da vardır. Kimi hastalardan, üyelerinin birbirleri üzerinde baskı oluşturduğu gruplara katılarak, yaşamda kalmayı başarmış bir alt kültürün bireyleri gibi davranıp dayanışma göstermeleri bekleniyor.

Amerikan Ruh Hekimleri Derneği'nin 1993 tarihli temkinli, bir açıklamasına göre, kimilerimiz çocuklukta maruz kaldığımız tacizi rahatsızlığımızı gidermek amacıyla unutabiliyoruz. Ancak, açıklamada şu da yer alıyor: Gerçek olaylara dayalı anılar ile farklı kaynaklara dayanan anıları birbirlerinden kesinlikle ayırt etmenin yöntemi bilinmiyor... Sürekli sorgulamak, kimi bireylerin, aslında hiç olmamış olaylara ilişkin "anılar"dan söz etmelerine yol açabilir. Cinsel tacize uğradıkları yolundaki anılarını bildiren yetişkinlerin ne kadarının gerçekten taciz gördüğü bilinmiyor... Ruh hekiminin, hastanın sorununun kaynağının cinsel taciz ya da diğer unsurlar olduğu veya olmadığı yolunda güçlü bir fikir beslemesi, uygun değerlendirme ve tedavinin de önünü kesebiliyor.

Bir yandan, tüyler ürpertici cinsel taciz olasılığını bir kalemde silip atmak, acımasız ve haksız bir tutum olur. Öte yandan, insanların belleklerine el uzatmak, çocuklukta tacize ilişkin sahte öyküler belletmek, huzurlu aileleri dağıtmak, hatta masum ebeveynleri hapse göndermek de yine acımasız ve haksız bir tutumdur. Her iki yaklaşımda da esas alınması gereken tavır kuşkuculuk. Bu iki aşırı uç arasında yürümeyi becermek, oldukça zorlu bir iş.

Büyük ses getirmiş kitaplardan, Ellen Bass ve Laura Davis imzalı Tha Courage lo Heal: A. Guidefor Womf.n Survivors of Child Sexual Abirse (Yaraları Sarma Cesareti: Çocuklukta Cinsel Taciz Görmüş Kadınlar İçin El kitabı), (Perennial Library, 1988), terapistlere aydınlatıcı öğütler veriyor: Hastanıza inanın. Kendisi tam emin olmasa ila hastanızın cinsel taciz gördüğüne inanın... Onun gereksindiği, kendisinin taciz görmüş olduğu yolundaki inancınızda ısrarlı olmanızdır. Hastaya kuşkuyla yaklaşmak, intihar eğilimli bir kişiye intiharın en iyi kaçış olduğunu söylemek gibidir. Hasla taciz gördüğünden tam olarak emin değilse, ama taciz görmüş olabileceğini düşünüyorsa, siz, gerçekten öyleymiş gibi davranmayı sürdürün. Şimdiye değin konuştuğumuz yüzlerce kadın ve haklarında bilgi aldığımız yüzlerce diğer kadın arasında, cinsel tacize uğramış olabileceğinden kuşkulanıp araştırmış ve sonuçta bunun gerçek olmadığına karar vermiş tek bir kişi bile yok.

Öte yandan, Virginia'da, Quanrico'daki FBI Akademisi Davranış Bilimi Yönlendirme ve Araştırma Birimi'nde, Denetçi Özel Ajan olarak görev yapan ve çocukların cinsel sapkınlıklara kurban edilmesi konusunda uzman olan Kennelh V. Lanning soruyor: "Yüzyıllardır reddettiğimiz gerçeği, şimdi çocuk tacizine ilişkin her iddiayı ne denli garip ya da olasılık dışı olursa olsun körü körüne kabul ederek mi telafi yoluna gidiyoruz?" Kaliforniya'dan bir terapist The Washington Posta, verdiği demeçte, "Doğru olup olmadığı umurumda değil" diyor. "Gerçekte ne olduğu, benim için önemsiz... Zaten hepimiz bir tür düş içinde yaşıyoruz."

Çocuklukta cinsel tacize ilişkin herhangi bir sahte suçlamanın varlığı - özellikle de otoriteyi temsil eden toplumsal bir kişiliğin bulunduğu ortamda öne sürülmüşse uzaylılarca kaçırılma konusunu çağrıştırıyor. Kimi insanların büyük bir tutku ve inançla kendi öz ebeveynlerinde cinsel tacize uğradıkları yolunda sahte anılar üretmeleri sağlanabiliyorsa, kimi diğer insanlar da aynı tutku ve inançla, uzaylılarca tacize uğradıkları gibi sahte anılar edinmeye itiliyor olamazlar mı?

Kaçırılma iddialarını inceledikçe, çocuklukta cinsel tacize ilişkin "canlanan anılar" içeren raporlar ile aralarındaki benzerlik daha da boyutlanıyor. Bu ikisine benzer üçüncü bir iddia sınıfını da cinsel işkence, çocuk kurban edilen ve yamyamlık gibi deneyimlerin söz konusu olduğu Şeytan ayinlerine ilişkin bastırılmış "anılar" oluşturuyor. Amerika Ruhbilim Derneği'nin 2700 üyesine yaptığı anketin sonuçlarına göre ruh hekimlerinin yüzde 12'si, Şeytan ayininde tacize uğramış olduğunu söyleyen vakaları tedavi ettiklerini bildirmişler (yüzde 30'u da din adına yapılmış taciz vakalarına bakmış). Son yıllarda Amerika'da, bu türden, yılda 10.000 vaka rapor edildi. Amerika'da tırmanan şeytan eğiliminin tehlikeleri konusunda çığırtkanlık yapanların, konu üzerine konferanslar düzenleyen yasal yetkililer de dahil olmak üzere, Hıristiyan köktenciler oldukları anlaşılıyor; bu kişilerin inancına göre insanın günlük yaşamına burnunu sokan gerçek bir şeytan olmalı. "Şeytan yoksa, Tanrı da yoktur" deyişi aradaki bağı açıkça ortaya koyuyor.

Bu konuda, polisin fazlasıyla kolay inanır bir tutum içinde olduğu çok açık. Kili uzmanı Lanning'in, The Poliçe Cide (Polis Şefi) isimli mesleki derginin Ekim 1989 sayısında yayımlanmış Satanic, Occvil and Rilualhtic Crime (Şeytancılık, Büyücülük ve Ayincilik Suçları) isimli, acı deneyimlere dayalı incelemesinden bazı bölümler şöyle: Şeytancılık ve cadılığa ilişkin her türlü sav, izleyicilerin kendi dini inançları ışığında yorumlanıyor. Çoğu insanın dini görüşlerini yönlendiren mantık ya da akıl değil, tümüyle inanç. Sonuç olarak, normalde kuşkucu yasal yetkililer bu konferanslarda verilen bilgiyi, eleştirel gözle değerlendirip kaynaklarını sorgulamaksızın kabul ediyorlar... Kimi insanlara göre şeytancılık, kendilerininkinden farklı, herhangi bir başka dini inanç sistemi.

Daha sonra Lanning, sözü edilen konferanslarda şeytancılık olarak betimlendiğini bizzat duyduğu inanç sistemlerinin uzun bir listesini veriyor. Aralarında Roma Katolik inancı, Ortodoksluk, İslam, Budizm, Hinduizm, Mormonluk, rock and roll müzik, uzaylılarla telepati kurma, yıldız falcılığı ve genel olarak tüm Yeniçağ inançları yer alıyor. Burada, cadı avlarının ve planlı katliamların nasıl bağladığına ilişkin bir ipucu yok mu?

"Bir yasal yetkilinin kişisel dini inanç sistemine göre", diye sürdürüyor Lanning: “Hıristiyanlık iyi, şeytancılık kötü olabilir. Anayasaya göreyse, ikisi de aynı tutuma tabidir. Bu, birçok yetkili için kabul etmesi güç, fakat önemli bir noktadır. Görevleri ceza yasasını yürütmektir, On Emri değil... Gerçek şu ki Tanrı, İsa ve Muhammed adına yobazlarca işlenen suçun ve çocuk tacizinin oranı, Şeytan adına işlenen suçları defalarca kez aşıyor. Bu ifade çoğu kişinin hoşuna gitmese de hiç kimse aksini öne süremez.”

Sözü geçen şeytancı ayinlerde tacize uğradığını öne sürenlerin birçoğu, bebeklerin öldürülüp yendiği tüyler ürpertici toplu ayinlerden söz ediyorlar. Böylesi iddialar, Avrupa tarihi boyunca zamanın lanetli grupları aleyhinde sürekli olarak öne sürülmüştü. Roma'daki Kalalin teşkilatı, Musevilere karşı Hamursuz Yortusu "kan iftirası" ve Malta Şövalyeleri bu iddialar arasında sayılabilir. İlginçtir ki bebek yeme ve toplu ensest suçlamaları, Roma yetkili makamlarının ilk Hıristiyanları mahkûm etmek için öne sürdükleri başlıca gerekçeler arasındaydı. Üstelik İsa'nın kendisi (Yohanna 6:53) "İnsanın Oğlu'nun etini yemez, kanını içmezseniz, içinizde yaşam yeşermez", diyor. Bununla birlikte, bir sonraki satırda, İsa'nın kendi etinin yenilip, kendi kanının içilmesinden söz ettiği anlaşılıyor. Ama, Hıristiyanlıktan hoşlanmayan kişiler Yunancadaki "İnsanın Oğlu" tanımlamasının "çocuk" ya da "bebek" anlamına geldiğini sanmış olabilirler. Tertullian ve diğer erken dönem kilise rahipleri, bu çirkin suçlamalara karşı kendilerini ellerinden geldiğince savunmuşlardı.

Günümüzde, polis dosyalarında olması gereken kadar kayıp bebek ve küçük çocuk yer almayışı, dünyanın her yerinde bu amaçla çocuk üretildiği savıyla açıklanıyor. (Uzaylı/insan melezleme deneylerinin arttığı yolundaki iddiaları anımsatıyor, değil mi?) Yine uzaylılarca kaçırılma öykülerine benzer şekilde, şeytancı kült tacizlerinin, belli ailelerde kuşaktan kuşağa sürdüğü söyleniyor. Bildiğim kadarıyla, uzaylı öykülerinde olduğu gibi, herhangi bir mahkeme duruşmasında, böylesi iddiaları destekleyecek tek bir somut kanıt bile sunulamamış. Söylentilerin güçlü duygusal içeriği ise ortada. Böylesi suçların işlenmesi olasılığı, biz memelileri derhal harekete geçmeye kışkırtıyor. Şeytancı ayinlere inandığımız anda, bizi bu ayinlerin getireceği tehlikelere karşı uyaranların toplumsal konumlarını da güçlendirmiş oluyoruz.

Şu beş vakaya bir göz atalım: (1) Louisiana'lı bir öğretmen olan Myra Obasi - kendisi ve kız kardeşlerinin, bir "hudu" tılsımcısı ile yaptıkları görüşme sonrasında - iblislerin gazabına uğradığına inanıyor. Yeğeninin kâbusları, kanıtın bir parçası olarak gösteriliyor. Sonunda çocuklarının beşini birden bırakıp Dallas'a taşınıyorlar. Orada kız kardeşleri, bayan Obasi'nin gözlerini parmaklarıyla çıkararak kör ediyor. Davada Obasi, kardeşlerini savunarak, kendisine yardım amacıyla öyle yaptıklarını söylüyor. Fakat "hudu" Şeytan'a tapınma değil, Katoliklik ile Afrika-Haiti yerli dini arasında bir geçiş inanışı. (2) Anne-baba çocuklarını öldüresiye dövüyor, çünkü çocuk onların inandığı Hıristiyanlık mezhebini benimsemiyor. (3) Çocukları taciz eden bir sapık, kurbanlarına İncil okuyarak, işlediği suçu haklı gösteriyor. (4) Bir Şeytan çıkarma ayini sırasında, 14 yaşındaki bir çocuğun gözyuvarı sökülerek çıkarılıyor. Suçlu bir şeytancı değil, dini işlerle uğraşan bir Protestan köktenci. (5) Bir kadın, 12 yaşındaki oğlunun, Şeytan'ın emrine girdiğine inanıyor. Ensest ilişkiye girdikten sonra, oğlunu, başını keserek öldürüyor. Fakat, "Şeytan'ca zaptedilme'ye yol açmış olabilecek herhangi bir şeytancı ayinden söz edilmiyor.

İkinci ve üçüncü vaka, FBI kayıtlarından; son ikisi Davis, Kaliforniya Üniversitesi ruhbilimcilerinden Dr. Gail Goodman ve çalışma grubunun Çocuk Tacizi ve İhmali Ulusal Merkezi için yaptıkları 1994 tarihli bir çalışmadan alınma. Grup, şeytancı ayin kültlerinin de dahil olduğu 12.000'den fazla cinsel taciz iddiasını incelemiş; fiziksel yöntemlerle incelemeye elvermeyecek türden ya da gizemli tek bir vakaya rastlayamamış. Terapistler, "hastanın hipnoterapi sırasında yaptığı açıklama" ya da çocukların "Şeytani simgelerden korkusu" temelli şeytancı tacizler rapor etmişler. Bazı vakalarda tanı, birçok çocukta yaygın olarak görülen davranış esas alınarak konulmuş. Rapora göre, "yalnızca birkaç vakada, fiziksel kanıt - genellikle 'yara izleri' - söz konusu edildi". Ancak, birçok durumda "yara izleri" ya çok belli belirsizdi ya da sözü bile edilmemişti. "Yara izinin görüldüğü durumlarda da yaraları kurbanın kendisinin yapıp yapmadığı belirlenemedi." Bu durum da aşağıda anlatılacağı gibi, uzaylılarca kaçırılma öyküleriyle benzeşen bir başka yön. Emory Üniversitesi Ruh Hekimliği Profesörlerinden George K. Ganaway, "Kült-ilintili anıların en çok rastlanan nedeni, hasta ve terapist arasındaki karşılıklı aldatmaca olabilir" diyor.

Şeytancı ayinlere ilişkin en ilginç "canlanmış anı" vakalarından biri Lawrence Wright'ın yazdığı Remembering Satan (Şeytanı Anımsamak), (Knopf, 1994) isimli kitapta anlatılıyor. Olayın kahramanı, 1988 yılında Cumhuriyetçi Parti'nin Washington, Olympia'daki teşkilatının başkanlığı ve şerif yardımcılığı görevini sürdüren son derece dindar, saygıdeğer bir kişiyken, çok kolay inanan, telkine çok açık ve kuşkuculuktan hiç payını almamış biri olduğu için yaşamı mahvolan Paul Ingram. Okul toplantılarında çocukları uyuşturucunun tehlikelerine karşı uyarmak da Ingram'ın görevleri arasındaydı. Sonra olan oldu ve kızlarından biri - kökten dincilerin katıldığı bir ortamdaki aşırı duygusal bir seanstan sonra - babasına her biri diğerinden daha ürkütücü olan suçlamalarda bulundu. Kızının dediğine göre, Ingram kıza cinsel tacizde bulunmuş, hamile bırakmış, işkence etmiş, kendisini diğer şerif yardımcılarına da sunmuş, şeytancı ayinlere götürmüş, bebekleri parçalayıp yemişti... Yine kızın dediğine göre bu olaylar çocukluğuna, "anımsadığı" ilk güne değin uzanıyordu.

Ingram, kendisi böyle şeyler yaptığını hiç anımsamadığı halde, kızının bu konuda ne amaçla yalan söylüyor olabileceğini de bilemiyordu. Ancak, polis görevlileri, danıştığı terapistler ve Yaşayan Su Kilisesi'ndeki rahibi, cinsel suç işlemiş kişilerin, anılarını bastırabileceklerini söylüyorlardı kendisine, ilginç bir şekilde nesnel davranmayı başaran, fakat yine de elinden gelen çabayı göstermek isteyen Ingram, anımsamaya çalışıyordu. Bir ruhbilimci kendisine kapalı göz hipnoz tekniğini uygulayıp kendinden geçmesini sağlamayı denediğinde, Ingram'ın gözünde polisin betimlediğine benzer türden görüntüler canlanmaya başlamıştı. Zihninde canlananlar gerçek anılar gibi değil, sis içinde görüntü parçaları gibiydi. Gördüğü her yeni hayal için teşvik ve destek de görüyordu. Ne denli iğrenç şeyler görürse, o denli iyiydi. Papaz kendisine, anıları arasında Tanrı'nın yalnızca gerçek olanların yüzeye çıkmasına izin vereceğini söylemişti.

"Tümünü kendim uyduruyor gibiyim" diyordu Ingram, "Ama hayır, ben uydurmuyorum". Bir iblis sorumlu olabilir miydi bunlardan? Kilise Ingram'in itirafta bulunduğu dedikodularını yayar, polis kendilerine baskı yaparken, benzer etkiler altında, diğer çocukları ve eşi de "anımsamaya" başladılar. Hatırı sayılır diğer kişiler de toplu seks ayinlerinde bulunmuş olmakla suçlanıyorlardı. Amerika'nın diğer yerlerinden yasal yetkililer de olaya ilgi göstermeye başlamışlardı. Kimilerine göre, buzdağının henüz yalnızca ucu görünüyordu.

Berkeley'den Richard Ofshe savunma makamınca çağrılınca, bir kontrol deneyi gerçekleştirdi. Bir parça temiz hava demekti bu. Ingram'a yalnızca oğlunu ve kızını ensest ilişkiye zorladığını söyleyen Ofshe, davalıdan, öğrendiği anı canlandırma tekniğini kullanmasını istedi. Baskı yapmaya ya da gözdağı vermeye biç gerek yoktu; telkin ve teknik yeterliydi. Ne var ki adı geçen ve çok daha fazlasını "'anımsadıklarım" söyleyen diğer suç ortakları, bu deney sırasında olayı tümüyle inkâr ettiler. Bu kanıta karşılık Ingram, olayı uydurduğunu ya da diğerlerinin etkisi altında kaldığını hâlâ şiddetle reddediyordu. Olaya ilişkin anısı, tüm diğer anıları gibi "gerçek" ve berraktı.

Kızlarından biri, işkence ve zoraki kürtaj sonrası vücudunda kalmış yara izlerinden söz ediyordu. Ancak sonunda tıbbi incelemeye tabi tutulduğunda, sözü geçen yara izlerinin hiçbirinin yerinde olmadığı görüldü. Savunma Ingram'a şeytancı taciz suçlarından hiçbir dava açmadı. Ingram, daha önce hiçbir ceza davasına bakmamış bir avukat tuttu. Rahibin öğüdünü tutarak, Ofshe'nin raporunu okumaya bile zahmet etmedi. Çünkü kendisine, o raporun aklını karıştıracağı söylenmişti. Mahkeme, sonuçta kendisini altı tecavüzden suçlu bularak hapse gönderdi. Ingram hapishanede hüküm giydiği suçun bedelini öderken, artık yanında kızları, polis meslektaşları ve rahibi olmaksızın olup bitenleri yeniden gözden geçirdi ve ifadesini geri almak istediğine karar verdi. Anıları zorlamaydı. Gerçek anıları bir tür fanteziden ayırt edememişti. İfadesini geri alma istemi reddedildi. Ingram şimdi hapishanede yirmi yıllık cezasını dolduruyor. Yirminci değil de on altıncı yüzyılda yaşıyor olsaydık, Olympia'nın nüfuzlu sakinlerinin büyük kısmıyla birlikte tüm aile kazıkta yakılmaya mahkûm edilebilirdi.

Genel anlamda şeytancı taciz konusunu ele alan oldukça kuşkucu bir yaklaşımın ürünü FBI raporu [Kenneth, V. Lanning, Investigator's Guide to Alkgatiom of 'tiituat' Ckild Abuse, (Ayinsel Çocuk Tacizi İddialarında Soruşturmacının Elkitabı), Ocak 1992] büyük ölçüde göz ardı ediliyor. Aynı şekilde Britanya Sağlık Bakanlığı'nın yaptığı 1994 tarihli, şeytancı taciz konulu bir başka çalışma, 84 iddiadan hiçbirinin incelemeler sonrasında geçerliğini koruyamadığını belirtiyor. Peki tüm bu olup bitenlerin ardındaki neden ne olabilir? Çalışma şöyle bir yanıt getiriyor: Protestan Kilisesi'nin yeni dini hareketlere karşı yürüttüğü kampanya, şeytana taciz suçuna daha kapsamlı bir tanımlama getirilmesini teşvik eden güçlü bir etken oluşturdu. Britanya'da şeytana taciz fikrinin yayılmasında aynı ölçüde etkili olan bir başka önemli unsur da Amerikalı ve İngiliz "uzman"lardır. Meslek uzmanı olarak hiçbir niteliğe sahip olmayan bu kişiler, uzmanlıklarının kaynağı olarak "gerçek vakalarda deneyim" sahibi olmalarını gösteriyorlar.

Şeytan kültlerinin toplumumuz için ciddi bir tehlike oluşturduğuna inananlar, kuşkucu yaklaşımlara karşı hoşgörüsüz oluyorlar. Amerikan Klinik Hipnoz Derneği Başkanı Dr. Corydon Hammond'ın incelemesine bir göz atalım: Kanımca bu insanlar (kuşkucular) ya (1) klinik deneyimi sınırlı, budala kişilerdir (2) ya insanların Nazi katliamı konusundaki bilgisizlikleri türünden bir cahilliğe kurban gidiyor veya her şeyden kuşku duyabilen entelektüel rolünü benimsiyorlar (3) ya da kendileri de bu kültlere üyeler. Bu son seçeneğe dahil insanlar olduğu konusunda sizi temin ederim...

Hekimlik, ruh sağlığı uzmanlığı gibi mesleklerden oldukları halde, bu tür kültlere üye olan ve eylemlerini kuşaktan kuşağa aktaran kişiler tanıyorum... Öyle sanıyorum ki araştırma oldukça açık: Yaptığımız üç çalışmadan birine göre, çoğul kişilik bozukluğu olan hastaların yüzde 25'i, diğer çalışmaya göre yüzde 20 si; üçüncü çalışmaya göreyse yüzde 50'si, kültlerde tacize uğramış kurbanlardır.

Bazı ifadelerine bakıldığında, Hammond'ın CIA'ın on binlerce masum Amerikalı üzerinde şeytanet Nazi amaçlarına hizmet eden kontrol deneyleri gerçekleştirdiğine inandığı da anlaşılıyor, Ilammond'a göre bu tür eylemlerin ardında yatan neden, "dünyayı yönetimi altına alacak şeytanet bir düzen yaratmak".

Üç ayrı "canlanmış anı" sınıfının her biri için uzmanlar bulunuyor: Uzaylılarca kaçırılma uzmanları, şeytancı kült uzmanları, çocuklukta cinsel taciz uzmanları. Ruh sağlığı alanında oldukça sık görüldüğü üzere, hastalar kendi seçimleriyle ya da birinin salık vermesiyle, uzmanlık alanı rahatsızlıklarıyla ilintili görünen terapistlere giderler. Her üç alanda da terapist uzun zaman (kimi kez onlarca yıl) önce olduğu saylanan olaylara ilişkin anıları canlandırmaya çalışır; her üç alanda da terapistler hastanın duyduğu, gerçek olduğu kuşku götürmez acıdan çok etkilenirler; her üç alanda da en azından kimi terapistler, telkine açık hastalarca bir otorite simgesinden gelen ve anımsamasını (ya da itiraf etmesini) emreden bir buyruk olarak algılanan yönlendirici sorular sorarlar; her üç alanda da müşteri öykülerini ve terapi yöntemlerini değiş tokuş eden terapist ağları vardır; her üç alanda da terapist yaptığının doğruluğunu daha kuşkucu meslektaşlarına karşı savunma gereği duyar; her üç durumda da tedaviye ilişkin hipotezden hemen vazgeçilir; her üç alanda da taciz gördüğünü bildirenlerin çoğunluğu kadındır. Yine her üç alanda - sözü edilen istisnalar hariç - fiziksel kanıta rastlanamaz. Uzaylılarca kaçırılmanın, daha büyük bir resmin parçası olup olmadığını düşünmeden edemiyor insan.

Peki bu daha büyük resim ne olabilir? Bu soruyu, Harvard Tıp Fakültesi profesörü, Boston'daki Beth Israel Hastanesi Ruh Hekimliği Anabilim Dalı Başkanı ve önde gelen hipnoz uzmanlarından Dr. Fred H. Frankel'a yönelttim. Yanıtı şöyle oldu: Uzaylılarca kaçırılma, daha büyük bir resmin parçasıysa, o resim ne olabilir? Böylesine hassas bir konuda yorum yapmaya çekiniyorum doğrusu; fakat, sözünü ettiğiniz unsurlar ana hatlarıyla bu yüzyılın başında "isteri" olarak adlandırılan rahatsızlığı betimliyor. Yazıktır, bu terim öylesine yaygın olarak kullanıldı ki özensiz çağdaşlarımız terimi kullanımdan çıkarmakla kalmayıp, karşılık geldiği duruma ilişkin kavrayışlarını da yitirdiler. Telkine aşırı açık olma, düş gücü kapasitesi, bağlamsal ipucu ve beklentilere duyarlık, bulaşıcılık unsuru isterinin belirtilerindendir... Çok sayıdaki klinik hekim, bu unsurların pek azını dikkate alır görünüyor.

İnsanları geriye döndürerek olasılıkla unuttukları "geçmiş yaşam" anılarını canlandırma uygulamasına koşut olarak, Frankel, terapistlerin hipnoz altındaki insanları ileriye göndererek geleceklerini "anımsamaları"na yol açabilecekleri kanısında. Bu uygulama da geriye dönmede ya da Mack'ın kaçırılma hipnozunda görülen ölçüde duygusal yoğunluk yaşatabiliyor. "Bu insanlar terapisti aldatmak için kalkışmıyorlar bu işe; kendilerini aldatıyorlar" diyor Frankel. "Sohbet konularını gerçek deneyimlerden ayıramıyorlar."

Bu yanılgıların pençesine düşer, kendimiz için yeterince çaba göstermediğimize inanarak sırtımıza bir vicdan yükü vurursak, duvara asılı diplomasının önünde dikilip olup bitenlerin bizim hatamız olmadığını, yükü çıkarıp atabileceğimizi, her şeyden cinsel tacizcilerin, şeytancıların ya da başka dünyalardan gelen uzaylıların sorumlu olduğunu sezdirmeye çalışan terapistin profesyonel görüşlerine gözü kapalı sarılmaz mıyız? Bu rahatlama karşılığında, yüklü bir para ödemeyi de kabullenmez miyiz? Öte yandan, her şeyi kafamızda yarattığımızı ya da bizi rahatlatan terapistlerin etkisiyle olmayan şeylere inandığımızı söyleyen çok bilmiş kuşkuculara karşı çıkmaz mıyız?

Bu terapistler bilimsel yöntem, kuşkucu yaklaşım, istatistik ya da insanın yanılabilirliği konularında ne kadar eğitim görmüşlerdir dersiniz? Ruh çözümlemesi özeleştiriye açık bir meslek olmamasına karşın, en azından uygulayıcılarından birçoğu tıp doktoru sıfatına sahip. Tıp eğitiminin büyük bir bölümünde, öğrenciler bilimsel sonuç ve yöntemler konusunda bilgi sağanağına tutulur. Ne var ki taciz vakalarına bakanların birçoğunun bilimle pek bir ilişkisi olmamış. Amerika'daki ruh sağlığı uzmanları ruh hekimi ya da doktoralı ruhbilimcilerden değil, ikiye bir oranında toplumsal hizmet uzmanlarından oluşuyor.

Terapistlerin büyük çoğunluğu, sorumluluklarının hastalarını sorgulamak, kuşkucu olmak değil, onlara destek vermek olduğunu öne sürüyorlar. Ön e sürülen, ne denli garip olursa olsun kabul görüyor. Kimi kez terapistlerin hastalarına salık verdikleri yol da üzerinde fazlaca düşünülmemiş, çarpık görüşlere dayanabiliyor. Aşağıda okuyacağınız kısım Sahte Bellek Sendromu Vakfı'nın FMS Newsletter, cilt 4, no 4, sayfa 3, 1995 tarihli sayısında yayımlanmış, oldukça sık rastlanır türden bir rapordan alıntı: Önceki terapistim, annemin şeytancı olduğuna ve babamın beni taciz ettiğine inandığını belirtiyor...

Yalanların gerçek anılar olduğuna inanmama yol açan, terapistimin telkin ve iknayı içeren teknikleri, yanılgılarla dolu inanç sistemiydi. Ben anıların gerçekliğinden kuşku duyduğumda, o doğru oldukları yönünde ısrar ediyordu. Yalnız doğru olduklarında ısrar etmekle kalmayıp, eğer iyileşmek istiyorsam, gerçek olduklarım kabul etmekten başka, tümünü anımsamam gerektiğini de söylüyordu.

1994 yılında, Allegheny County Pennsylvania'da genç bir kız, Nicole Althaus, öğretmeni ve toplumsal hizmet uzmanının teşvikiyle babasını kendisine cinsel tacizde bulunmakla suçlayarak tutuklanmasını sağladı. Nicole, ayrıca, babasından üç çocuk doğurduğunu fakat bebeklerin akrabalarınca öldürüldüğünü, kalabalık bir lokantada tecavüze uğradığını, büyükannesinin süpürgeyle uçtuğunu da öne sürüyordu. Ertesi yıl, Nicole iddialarını geri aldı ve böylece babası hakkındaki dava da düştü. Ailesi, suçlamaları yapmaya başladıktan sonra Nicole'ün gönderildiği terapiste ve ruh hekimliği kliniğine dava açtı. Jüri, doktor ve kliniğin özensiz ve dikkatsiz davranmış olduğuna karar vererek, Nicole ve ailesine çeyrek milyon dolar tazminat ödenmesini sağladı. Bu türden vakaların sayısı günden güne artıyor.

Aralarındaki hasta kapmaca yarışı ve terapiyi uzatmanın getirdiği maddi kazanç, terapistlerin, hastaların öyküleri konusunda kuşkucu davranıp onları incitmekten kaçınmalarına yol açıyor olabilir mi dersiniz? Bu insanlar profesyonel bir terapistin bürosuna giderek, uykusuzluğuna ya da oburluğuna (ne ilginçtir ki) tümüyle unutulmuş cinsel tacizin, şeytanet ayinin ya da uzaylılarca kaçırılmanın neden olduğu yolunda telkinler dinleyen, kolay inanan bir hastanın yaşayacağı ikilemlerin farkındalar mı? Etik ya da diğer türden kısıtlamalara karşın, kontrol deneyi gibi bir uygulamaya başvurmak gerekli: Örneğin aynı hasta, üç alanın tümünde uzman kişilere gönderilebilir. Aralarında, "Hayır, sorununuzun nedeni unutulmuş çocukluk tacizi, unutulmuş şeytancı ayin ya da uzaylılarca kaçırılma değil" diyen biri çıkacak mıdır? Kaçı, "sorununuzun çok daha basit ve normal bir açıklaması var" diyecektir? Mark işi, hastalarından birine hayranlık ve inançla "kahramanca bir cesaret gösterdiğini" söyleyecek denli ileri götürüyor. Her biri ayrı fakat benzer deneyimler geçirmiş, bir grup "kaçırılma kurbanı" şöyle yazıyor: Aramızdan birkaçımız, deneyimlerimizi profesyonel danışmanlara anlatıp, karşılığında danışmanın konudan kaçınmaya çalışan hiç sesini çıkarmadan bir kaşı havada dinlemesinin ya da deneyimi düş ya da sanrı olarak tanımlayıp ukala bir tavırla bu tutumunun gibi şeylerin insanların başına gelebildiğini söylemesinin yarattığı sinir bozukluğuna katlanacak cesareti bulduk. Ne diyordu danışmanımız, "endişe etmenize gerek yok, ruh sağlığınız yerinde". Harika! Deli değilmişiz, ama deneyimimizi ciddiye alırsak delirebilirmişiz!

Deli olmadıklarını öğrenmenin sevinciyle(!) grup kendine, öykülerine duyar duymaz inanmakla kalmayıp, kendisi de hükümetin uzaylı cesetlerini ve UFO'ları halktan gizlemek için yürüttüğü üst düzey komploya ilişkin öykü dağarcığına sahip sempatik bir terapist bulmuş.

Tipik bir UFO terapisti, üç yolla müşteri edinir: Kitabının arkasında adresini gören kişiler kendisine mektup yazar; diğer terapistler (özellikle, yine uzaylılarca kaçırılma üzerine çalışanlar) bazı hastaları kendisine gönderir ya da bir sunuş yaptıktan sonra hastalar peşine düşer. Merak ettiğim, popüler kaçırılma öykülerinden, terapistin kendi yöntem ve inançlarından habersiz herhangi bir hastanın kendiliğinden çıkagelip gelmeyeceği. Hasta ve terapist henüz ağızlarını bile açmadan önce birbirleri hakkında epeyce bilgiye sahip oluyorlar zaten.

Bir başka ünlü terapist, deneyimlerini "anımsama"larına yardımcı olmak üzere hastalarına, uzaylılarca kaçırılma konulu kendi makalelerini veriyor. Sonuçta hastaların hipnoz sırasında anlattığı anılar, onun raporlarında betimlediklerine ne denli benzerse, terapist o denli haz duyuyor. Vakaların benzer olması, terapistin kaçırılmaların gerçekliğine inanmasının başlıca nedeniymiş.

UFO üzerine çalışan başlıca bilimcilerden biri şu yorumda bulunuyor: "Hipnozcu uzaylılarca kaçırılma konusunda yeterli bilgiye sahip değilse, kaçırılmanın gerçek doğası da bir türlü şekil kazanamıyor." Bu yorumdan, "terapist nasıl yönlendireceğini bilemezse hasta nasıl yönlenebilir?" şeklinde bir anlam çıkmıyor mu sizce?

Kimi zaman uyumak "üzere" iken, aniden yüksek bir yerden düştüğümüzü duyumsarız; kol ve bacaklarımız bir yere tutunacakmışçasına bir hamleye hazırlanır. Ürkü refleksi adı verilen bu güdünün, atalarımızın ağaç üzerinde uyuduğu zamanlardan kalmış olabileceği düşünülüyor. Ağaçta değil yerde olduğumuzu bile bile, bir an için böylesi bir anı tazelemesine gereksinim duyuyor olmamız ilginç değil mi? Zengin anı hazinemizde sonradan - telkine açık olduğumuz bir anda sorulmuş bir sorunun etkisiyle, iyi bir öykü duyma veya anlatma isteğiyle ya da bir zamanlar okuduğumuz, işittiğimiz bir şeyle karıştırmış, olma nedeniyle - şekillenmiş tek bir anı bile olamayacağını rahatlıkla iddia edebilir miyiz?

Carl Sagan - Karanlık Bir Dünyada Bilimin Mum Işığı






Share this article :

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

 
SUPPORT / DESTEK : ATLAS
Copyright © 2014 ATLASİZM