Kısa Türkiye Tarihi

Prof. Dr. Sina Akşin - Kısa Türkiye Tarihi


VI

Islahat Fermanı ve Yeni Osmanlılar

1853 yılında Kudüs’te kutsal yerler sorununu bahane eden Rusya, Osmanlı Devleti’ni Avrupa’nın ortak uydusu durumundan çıkarıp, kendi uydusu yapmak istedi. Fransa ve İngiltere’den destek alan Osmanlı hükümeti buna direnince, Kırım Savaşı denen savaş çıktı. Bir yanda Rusya, öbür yanda Osmanlı Devleti, Fransa, İngiltere, Sardunya vardı. Rusya yenildi ve barış yapmak üzere Paris Kongresi toplandı. Osmanlı Devleti’ni Rusya’ya karşı sağlamlaştırmak için, Paris Antlaşması Osmanlı’nın Avrupa devletler hukukundan yararlanmasını (böylece “Avrupalılaşmış” oluyordu) ve toprak bütünlüğünün güvence altına alınmasını kararlaştırdı. Buna karşılık Osmanlı Devleti de Islahat Fermanı’nı çıkardı (1856). Bu ferman, Tanzimat Fermanı’nı doğruluyor, fakat bunun ötesinde Müslüman olmayanları Müslümanlarla eşit kılacak ayrıntılı birçok somut hükümler içeriyordu. Aslında Osmanlı Devleti’nin Avrupalı sayıldığı, toprak bütünlüğünün güvence altına alındığı pek de doğru değildi. Daha kongre sırasında Osmanlı temsilcisi Ali Paşa, Osmanlı Avrupa hukukuna girdiğine göre kapitülasyonların kaldırılması gerektiğini söylediği zaman, ötekiler bu sözü duymazlıktan gelmişlerdi. Bütünlük işi de şu anlama gelecekti: Osmanlı Devleti pekâlâ parçalanabilirdi, yeter ki bütün büyük devletlerin oluru alınabilsin.

Müslüman olmayanlara getirilen haklar, Müslümanlarda tepkilere yol açtı. Ferman “gâvura gâvur denmeyecek” tarzında acı alaylara konu oldu, hatta İngiltere ve Fransa’nın müdahalesini davet eden, Hıristiyanlara yönelik toplu saldırılar yaşandı (Cidde, Lübnan, Şam olayları). Müslümanlar kendilerini devletin sahibi olarak görüyorlardı. Oysa Müslüman olmayanlardan bir kesim, Batı sermayesinin emrine girerek ya da ticaret, serbest meslek, hatta sanayi alanlarında çalışarak zenginleşiyor, göze batan Avrupai hayat tarzlarıyla bir azınlık burjuvazisi oluşturmaya başlıyorlardı. Bu yetmiyormuş gibi, şimdi de eşitlik hakları elde ediyorlardı. Tepkilerin nedenleri bunlardı.

Yeni Osmanlılar

Yeni Osmanlılar hareketini değerlendirebilmek için önce basın hayatındaki gelişmelere bakmamız gerekir, zira hareketin içinde yer alanların çoğu, ya da en önemlileri gazetecilerdi. İlk gazete devletin resmi gazetesi olan Takvim-i Vekayi idi (1831). Ondan sonra sahibi İngiliz olan Ceride-i Havadis 1840’ta kuruldu. Bu gazetenin de yarı-resmi bir niteliği vardı. Gazeteciliğin asıl başlangıcı 1860’ta yayımlanmaya başlayan, Çapanzade Agâh Efendi’nin Tercüman-ı Ahval gazetesidir. Gazete haftalıktı. Şinasi de burada çalışıyordu. 1860’tan sonra gazete sayısının arttığını görüyoruz. Gazete tirajları düşüktü, fakat o devirde akşamları mahalle kahvelerinin bir çeşit kulübe ya da “kıraathane”ye (okuma odası) dönüştüğü, zaman zaman gazetelerin yüksek sesle mahalleliye okunduğu düşünülürse, gazetelerin etki alanının tirajlarından çok daha fazla olacağı düşünülebilir. Gazetelerin çoğalması, rekabetin başlaması demekti. İlgi çekmek için eleştirinin başlaması, çoğalması gerekiyordu. Bu da hükümetin hoşnutsuzluğuna yol açacaktı. Hükümet, 1864’te Matbuat Nizamnamesi’ni çıkardı. Artık bu nizamnameyle basın mensupları için gazete kapama, para ve hapis cezaları gündeme geliyordu. Ertesi yıl Ali Paşa hükümetine karşı Meslek adında gizli bir örgütün kurulmasında herhalde Nizamname’nin bir payı olsa gerektir, zira örgüt içinde Namık Kemal gibi gazeteciler de yer alıyordu. (Sonraları, üye sayısı 245’e yükselen bu örgüte İttifak-ı Hamiyet adı yakıştırılmışsa da, gerçekte adının Meslek olduğu anlaşılıyor).

Bu zamana kadar hürriyet sözcüğü yalnızca köle olmama durumunu anlatırken, şimdi yavaş yavaş siyasal bir anlam kazanmaya başlıyordu. Namık Kemal gibi gazeteciler için hürriyet öncelikle basın özgürlüğünü çağrıştırıyordu. Bizde kimileri Batı’dan gelen her şeyin, kravat ve blucin gibi basit bir taklit olduğu eleştirisini öne sürerler. Gerçi dedikleri gibi kravat ve blucin basit bir taklittir, ama, bu anlatılanlardan, siyasal özgürlük anlayışının, Batı’dan esinlense bile, bir ihtiyaçtan doğduğu ortaya çıkmaktadır.

1867’de büyük olaylar çıktı. Mustafa Fazıl Paşa Mısır’ı yöneten Kavalalı sülalesindendi ve o sıradaki vali İsmail Paşa’nın kardeşiydi. Onun valiliği bitince sıra kendisine gelecekti. Fazıl İstanbul’da devlet adamlığı yaparken, Fuat Paşa ile anlaşmazlığa düşmüş ve sonuç olarak görevinden azledilip Avrupa’ya sürülmüştü. Bundan bir süre sonra da Mısır valiliğinin veraset usulü değiştirildi. Buna göre İsmail Paşa’dan sonra yerine kardeşi değil, oğlu geçecekti. Fazıl Paşa büyük kızgınlıkla Osmanlı Devleti’nin sorunlarını inceleyen uzun bir mektup yazdı ve yayımladı. Mektupta Türkiye’de “Genç Türkler”in varlığından söz ediyor ve Osmanlı dertlerinin çözümünün meşrutiyette olduğunu belirtiyordu. Böylece basın özgürlüğü anlamında hürriyetin ötesinde, meşrutiyet talebini de içeren bir hürriyet kavramı ortaya çıkmış oluyordu. (Gençlik sözcüğü Fransız İhtilali ülkülerine [özgürlük, eşitlik, kardeşlik] bağlılığı, feodalliğe, mutlak monarşiye karşıtlığı belirliyordu.) O dönemlerde Genç İtalya ve Genç Almanya hareketleri vardı. Atatürk de Cumhuriyet’i gençliğe emanet ederken herhalde bunu amaçlıyordu. (Meşrutiyet, mutlak hükümdarlığın karşıtı, demokratik hükümdarlıktır. Bu düzende hükümdarın yanında seçimle gelen, yasaları yapan, hükümeti denetleyen bir meclis olur.)

Fazıl’ın mektubu büyük yankılar uyandırdı. Hükümet, aleyhindeki özgürlükçü akımın farkına vardı. Namık Kemal, Ziya Bey (Paşa), Ali Suavi İstanbul’dan uzaklaştırıldılar. Meslek’in bu sırada tezgâhladığı bir hükümet darbesi boşa çıkarıldı. Adı geçenler Fazıl Paşa’nın çağrısı üzerine Fransa’ya kaçtılar. Paris’te 8 kişi (Fazıl Paşa, N. Kemal, Ziya, Ali Suavi vb.) Yeni Osmanlılar Cemiyeti’ni kurdular ve gazete yayımlamaya başladılar. Bu kişiler, Avrupa’nın özgür ortamında yaptıkları yayınlarla düşüncelerini geliştirmek olanağını buldular.

Yeni Osmanlılar içindeki en önemli kişi Namık Kemal’dir. Onun yazıları ve özellikle şiirleri yalnız kendi kuşağını değil, kendisinden sonraki kuşağı da - ki Atatürk de bu kuşağın içindedir - çok etkilemiştir. N. Kemal “vatan ve hürriyet şairi” diye tanıtılır. Hürriyeti gördük. Vatan kavramı üzerinde duralım. Daha önce vatan yalnızca insanın nereli olduğunu (“memleket”ini) anlatırdı. N. Kemal’le birlikte bu kavram kişinin uyruğu olduğu devletin bütün ülkesini kapsadığı gibi, duygusal bir anlam da yükleniyordu. Vatan, basit bir toprak parçası değil, sevilen, uğrunda fedakarlıklar yapılacak, hatta ölünecek bir topraktır. Oysa bundan önce ülke, padişahın toprakları diye bilinirdi. Bu, “padişahın çiftliği” kavramından çok da farklı değildi. İnsanlar bu toprağa değil, padişahın şahsına bağlıydılar. Gerektiğinde padişahları (ya da aynı zamanda dinleri) için kendilerini feda etmeleri beklenirdi. Ülke (vatan) için değil.

N. Kemal 1870’te İstanbul’a döndü. 1873’te Vatan yahut Silistre oyunu sahnelendi. Seyirciler oyunda anlatılan vatan kavramı karşısında coşuyorlar, oyundan sonra sokaklarda da devam eden heyecanlı gösteriler yapıyorlardı. Bunun üzerine oyun yasaklandı ve yazarı Magosa’ya sürgün edildi. Abdülaziz’in ve hükümetinin kafasından geçenleri tam bilmiyoruz, fakat denebilir ki vatan düşüncesi onları rahatsız etmiş olmalıdır. Zira vatanı sevmek, padişahı ihmal etmek anlamına geldiği gibi, bu sevgi ülkeyi sahiplenmek anlamını da içerir. Padişah ne denli ülkenin sahibiyse tek tek uyruklar da bu anlayışa göre ülkenin sahibidirler. Sahiplenmek, bir katılmayı, benlikli ve demokratik bir düşünceyi ifade eder ki, mutlakiyetçi anlayış bunu kabul edemez. Bir de şu var: Avrupa’da en koyu mutlakiyetlerde bile devletin adı hanedanla ilgisiz ülke adı iken (Rusya, Prusya, Fransa gibi) Osmanlı Devleti hanedan adı taşıyordu. “Türkiye” adı önce Avrupalıların taktığı, resmen ilk kez Milli Mücadele sırasında Büyük Millet Meclisi’nin benimsemiş olduğu bir ülke adıdır.

N. Kemal Fransız İhtilali’nin ideolojisini alıp Müslümanların benimsemesi için ona İslami ya da yerli giysiler giydirmiştir. Örneğin J. J. Rousseau’nun toplum sözleşmesi kuramını alıp, bunun biat töreninde var olduğunu söylemiştir. Yani biat töreniyle uyruklar padişahı tanımak karşılığında, padişahla zulüm yapmaması, adaletli davranması için bir sözleşme yapmış sayılıyorlardı. Bundan, zulüm yapılırsa o zaman direnme, isyan hakkının doğduğu anlamı çıkıyordu. Siyasal hakları, parlamento usulünü ise Kuran’daki “danışınız” (meşveret) emrine bağlıyordu. N. Kemal’den ilginç bazı düşünceler:

- İnsanlar hür doğar.

- Devletin halktan ayrı bir vücudu yoktur. Kendisine mahsus hiçbir menfaati olamaz.

- Eğitim Türkçe olmalıdır. Avrupa Latinceden kurtularak kalkındı. Osmanlı Devleti de Arapçadan kurtularak kalkınacaktır.

- Geleceğimiz güven altındadır, çünkü ‘zamanın değişmesiyle hükümler de değişir’ fıkıh kuralına göre dünyanın her cihetinde zuhur eden ilerleme ürünlerini kabul etmekle yükümlü olduğumuz için bize göre geçmişe dönmek ya da şimdiki zamanda durmak caiz değildir. İstikbalimiz emindir.

N. Kemal’e göre Osmanlı vatanında yaşayan herkes vatandaştır. Dini ve dili ne olursa olsun. Buna “ittihad-ı anasır” (unsurların birliği) denirdi. Osmanlı ulusçuluğu da diyebiliriz. Cumhuriyet döneminde bu anlayış kimilerince alay konusu olmuştur. Oysa alay edilecek bir yanı yoktur. İsviçre’de 3 (hatta 4) dil konuşulmaktadır. Almanca konuşan kantonlar (iller) Almanya ve Avusturya’ya, Fransızca konuşan kantonlar Fransa’ya, İtalyanca konuşan kantonlar İtalya’ya bitişiktir. Ama bir İsviçre ulusu vardır, herkes bunu kabul eder. Bildiğim kadarıyla çılgın Hitler bile İsviçre’nin Almanca konuşan kantonlarını “kurtarmak”, ilhak etmekten söz etmemiştir. Diğer bir örnek Belçika’dır. Demek ki ulus, ulusçuluk olayı dil, din, ülke ile çok da ilgisi olmayan, kafalardaki bir olaydır. Bir insan X ulusundan olduğunu düşünüyorsa, o ulusa bağlıysa, onun X’çe konuşmaması, o ülkenin dininden olmaması çok da önemli değildir. İngiliz tarihçisi A. J. P. Taylor, Avusturya-Macaristan ve Osmanlı imparatorluklarının karışık etnik yapıları yüzünden değil, I. Dünya Savaşı’nda yenildikleri için dağıldıklarını söylüyor. Bu, üzerinde durulması gereken bir düşüncedir.

Prof. Dr. Sina Akşin - Kısa Türkiye Tarihi





Share this article :

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

 
SUPPORT / DESTEK : ATLAS
Copyright © 2014 ATLASİZM