BAY TANRI

Alan Lightman - Bay Tanrı


MEMNUNİYETSİZLİKLER, ANLAŞMAZLIKLAR VE DİĞER NAHOŞLUKLAR

Galaksilerin, yıldızların ve gezegenlerin oluşmalarını izledikten sonra daha önce hiç tatmadığım bir duyguya kapıldım. Bir tür tokluktu hissettiğim. Ama tokluktan da öte, şişkinlikti hissettiğim çünkü yeni şeyleri Kendi içimde yaratmışım gibi geliyordu bana. Tuhaftı çünkü Âlem-104729u yaratan bendim. Daha doğrusu yasaları ve örgütsel ilkeleri ve maddeyle enerjiyi yaratmıştım ve gerisi gelmişti. Evrendeki yeni her bir şeyin zaten benim içimde olduğu söylenebilirdi. Ama öyle görünmüyordu. Kuantumu icadımdaki gibi kendimi değişmiş hissediyordum. Hayal gücümün kuvvetlenip genişlediğini, daha önceden bilmediklerimi bildiğimi hissediyordum. Kendime öncekinden daha büyük geliyordum. Kendi varlığımdan yarattığım bir şeyin artık kendi varlığımdan büyük olması nasıl mümkün olabilirdi? Yaratılanın kendi yaratıcısını yaratması mümkün müydü? Hem şaşkın hem hoşnuttum ya, hoşnutluğum sonunda birtakım nahoşluklara yol açacaktı.

Bir ben değildim. Hepimiz hissediyorduk değiştiğimizi. Kendimize yönelik algımız değişmişti. Hissiyatımız farklıydı. Mesela Boşluk artık eskisinden çok daha boş geliyordu hepimize. Tabii Boşluk her daim her şeyin mutlakiyetle en arısıydı; bir algı yokluğuydu. Ölçülmemiş çağlardan beri Deva Eniştem, Penelope Teyzem ve ben, Boşluğun tümden boşluğunun sefasını sürmüştük. Bu boşluk, bu tam hiçlik, varoluşun merkezî ve ebedî mutlaklarından biriydi. Bu hiçlik tüm eylem ve düşüncenin başlangıç noktasıydı. Hatta eylem ve düşünceyi belirleyen, bir şey olmayı, bir şeyliği belirleyen, tanımlayan zemindi. Boşluğun hepten boşluğu doğasının açıkça elzem parçası göründüğünden, bu boşluğu çok mühim biliyorduk.

Oysa şimdi, yeni evreni gezip onca olağanüstü maddesel şeyin yapılışına tanıklık ettikten sonra; Boşluğun kutsal boşluğu, önceden verdiği tadı vermemeye başlamıştı. Hatta tabiri caizse boşluktan memnuniyetsizdik. Kendi adıma, Boşlukta hareket ettiğimde artık olmayanlar gözüme çarpmaya başlamıştı. Soyut anlamda değil, somut ve maddesel anlamda. Çünkü artık hiçliği atom ve elektronlarla, spiral galaksilerle ve upuzun ışıklı gaz huzmeleriyle, yıldızların patlayıp elementlerini uzaya saçmalarıyla kıyaslayabiliyordum. Boşluktaki ortamımızın yalınlığından azıcık hüsran duymaya başlamıştım.

Penelope Teyzem artık kendi bildiği işler için Boşluk parçaları toplamaktan aynı zevki almıyordu. Boşluk gezilerimizden birinde bu ne böyle, diye söylendi. Ne olduğunu biliyorsun, dedi Deva Eniştem. Eve götürüp kullanacağın bir boşluk kırıntısı işte. Ama bu hiçbir şey, dedi Penelope Teyzem. Evet, dedi Deva Eniştem, tamı tamına öyle. Gayet hoş bir hiçlik parçası. Belki elbise yaparsın bundan. Hayır, dedi teyzem. Yapmayacağım. Gerçekten hiç bu. Sahiden hiç. Galaksilerden ve yıldızlardan elbise yapmak istiyorum ben. Ne şahane olurdu! Işıldardım ve herkes elbiseme gıpta ederdi. Yeğenim, dedi teyzem, bir iyilik yapıp şu evrenindeki malzemelerden biraz getirsene buraya. Öyle çok fazla lazım değil. Eniştem, onaylamaz ve sıkkın bakışlarını bana yöneltti. Hiç burnunu sokma bu işe Deva, dedi teyzem. Seni ilgilendirmez. Evrendeki malzeme evrende kalmalı, dedi Deva Eniştem. Her şeyin kendi yeri var. Hemen doğrucu kesilme başıma, dedi Penelope Teyzem. Yanlış hatırlamıyorsam daha geçen Boşluk gezimizde, şöyle birkaç dağ alıversem, diyen sendin. Hiç inkâr etme. Hep abartırsın zaten, dedi Deva Eniştem. Sadece bir tane dağ demiştim. Çoğul konuşmadım. İyi tamam, tek dağ, dedi teyzem. İtiraf ediyorsun ama. E, sen dağ alabiliyorsan ben niye bir tutam yıldız ve galaksi alamayacakmışım? Ne dersin, Yeğenim? Bana birkaç galaksi ve yıldızla eniştene de bir dağ getiremez misin?

Teyzemle eniştemin didişmelerine karışmayı reddettim. Bir düşüneyim, dedim. Emin değilim Hep düşünüyorsun zaten, dedi P. Teyzem. Şunu düşünüyorsun, bunu düşünüyorsun ve sonra daha fazla düşünüyorsun. Niye yapmıyorsun? Haydi, git, bana birkaç galaksi getir. Elbise yapmak istiyorum kendime. Yoruldum buradaki hiçlikten. Yoruldum. Bıktım. Burada elimizde bir avuç hiçten ötesi yok. Bir şey istiyorum ben. Ona emir vermemelisin, dedi eniştem. Burnunu sokmandan gına geldi artık bana, Deva, dedi teyzem. Tıpkı Boşluk gibi bezdirmeye başladın beni. Boşsun sen. Hiçle dolusun. Azıcık hırsın olsaydı, çoktan İleri gidiyorsun, dedi eniştem. Gene o hallerden birine girdin. Hayır, girmedim, dedi teyzem. Artık her şeyin gerçek yüzünü görmeye başladım. Şu tavırlarından hiç hoşlanmıyorum, dedi eniştem. Sakinleş artık. Sakinleş falan deme bana, dedi teyzem. Tepeden bakmak bu. Tepeden bakma bana! Eniştem uzanıp teyzemin saçını okşamak istedi. Hiç yaklaşma, dedi teyzem. Ayrıca uzun süre de yanımda yatmayı bekleme. Abartma kendini, dedi eniştem. Senin gibi dırdırcıyla kim yatmak ister?

Lütfen, diyerek girdim araya. Kavga etmeyin. O başlattı, dedi Penelope Teyzem. Bu laf üzerine, ayrı yönlere doğru uzaklaştılar. Bu tür tartışmalarda hiç peşlerinden gitmez, kendi başlarına kalıp toparlanmalarını beklemeyi yeğlerdim. Toplaşan hiçlik katmanları arasında uzaklaşıp yitişlerini izledim. Sonunda gözden kayboldular. Boşluk sakinleşti ve yumuşak müziğine geri döndü.

Âlem-104729u az ötedeki ufak bir hiçlik tepeciğinin üstüne bırakmıştık. Büyümeye devam ediyordu. Evren; galaksileri, yıldızları ve gezegenleriyle iyi bir başlangıç yapmıştı. Başka ne gibi cisimler yapabileceğimi merak ettiğimi fark ettim. Daha fazla madde, daha fazla enerji, her şeyden daha fazla yapmak istiyordum. Tek evren gayet hoştu ama karşısına geçip baktığımda epey ufak göründü. Boşlukta başka potansiyel evrenler uçuşuyordu; dönüyor ve nabız misali atıyorlardı ama hepsi bomboştu. İçlerinden bazıları Âlem-104729dan çok daha müthiş olabilirdi. Ne müthiş yeni şeylerle doldurabilirdim bunları! Tek yapmam gereken birkaç örgütsel ilke daha buyurmak, birkaç parametre belirlemekti; ardından hepsi maddeyle dolacaktı. Âlem-104729da gördüklerimden yüz kat büyük galaksiler yapmak istiyordum. Galaksiler kadar büyük yıldızlar, yıldızlar kadar büyük gezegenler ve katı okyanuslar yapmak istiyordum. Ve daha fazlasını istedim.

O anda Boşlukta dolanan ve hepsi tüm olasılıklarıyla beni çağıran en az 10üzeri189 evren vardı. Penelope Teyzemin yaptığı gibi, birine uzandım. Bu kozmosla başlayacağım, diye düşündüm. İrice bir küreydi; yüzeyi diğer bazılarınınki gibi ipeksi değil, pütürlü ve sertti. Hırslı bu, diye düşündüm. Zorlayacak beni. Tam içine dalmaya hazırlanıyordum, Penelope Teyzem seslendi bir yerlerden. Ne yapıyorsun, Yeğenim? Yeni bir evren üstünde çalışmaya başlıyorum, dedim. Niye? Uzaklarda ortaya çıktı ve aceleci adımlarla yanıma geldi. Daha büyük bir şey denemek istedim, dedim. Ve daha iyisini. Yaptığın evrenden memnun değil misin? Evet ama Daha bitirmedin hem. Evet ama Yeğenim, çok sabırsızsın. Konuşmamış mıydık bunu? Fazla acelecisin. Böyle yaparsan iyi iş çıkaramazsın. Ve eğer alınmazsan - sonuçta aileyiz, aile içinde böyle şeyler söylenebilmeli - bir şey söyleyeceğim: Tamahkârlık ediyorsun. Düpedüz açgözlülük bu ve sana hiç yakışmıyor.

Penelope Teyzemin lafı fena dokundu. Sıklıkla yaptıklarıma kusur bulur ya da nahoş tavrıyla kaş çatar veya sadece tersinden kalkacağı tutardı. Benle böyle konuşmaya hakkı ve yetkisi yoktu. Eniştemle de. Çağlar defa çağlardan bu yana eniştemi eziyor, hiçbir değeri yokmuş gibi davranıyordu. Eniştemse bunu kabulleniyor, nadiren karşılık veriyordu. Ama bu durum ikisini de küçültüyordu. Açgözlü ha? Nasıl açgözlüydüm peki? Birkaç evren daha doldurmanın ne zararı vardı? Bana kalırsa, teyzem haddini aşıyordu. Hem de çok. Hem ne demeye böyle can acıtıcı bir laf etmişti bana? Bir şeyin, kendinde eksik bir şeyin bedelini ödetiyordu bana. Eh, sivri lafları yanıt vermeme değmezdi. Alçaltacak değildim kendimi. Kimle konuştuğunu sanıyordu?

Boşlukta upuzun bir yürüyüşe çıktım. Ne düşündüğümden emin değilim ama yalnız kalmak istiyordum. Zaman geçti. Ne kadar zaman geçtiğinin ne önemi vardı ayrıca? Zaman geçti. Muazzam mesafeler aldım. Hiçlik tepe ve vadilerini, hiçlik katmanlarını, had safhada boşluğu nadiren fark ederek bir sürü yöne ilerledim. Ne düşündüm veya ne kadar zaman geçti, emin değilim. Çağlar geçti belki. Geçmişi, zamanı icadımdan öncesini, Penelope Teyzem, Deva Eniştem ve benim, hepimizin hep bir ağızdan konuştuğu dönemi andım. Hiç duyamazdık birbirimizi ama iletişim kuruşumuzun bir parçası buydu ve hem aşina hem hoştu. Herhangi bir şey yaratmaya karar vermemden çok öncesini, bir şey yaratma düşüncesinin bile sadece ihtimalden ibaret kaldığı zamanı andım. Nasıl uyukluyorduk, nasıl uyuşuktuk! Tanıdığım sonsuz zamandan beri, özellikle son dönemlerde Penelope Teyzemle Deva Eniştemin nasıl değiştiklerine hayret ettim. Kimi açılardan gittikçe birbirlerine yaklaşırken, diğer konularda mesafelerini koruyorlardı. Kendi hissiyatımı, ancak zamanı yarattıktan sonra Boşluğun her yanını dolduran müziği duymaya başlayışımı düşündüm. Öncesinde tümüyle aynı anda olup biten müzik, tıpkı düşüncenin doğası gibi sadece varoluşun parçalarından biri görünürdü bana. Görece kısa, öncesindeki varoluşun bitmek bilmez yayılımına kıyasla kesinlikle çok kısa bir zaman dilimi içinde çok fazla şey gerçekleşmişti. Boşlukta kocaman, koskocaman, muazzam mesafeler boyunca yürüdüm ama bu mesafeler, sonsuzla kıyaslandığında hiçe yakındı. Çağlar akıp geçti.

Başladığım noktaya geri döndüğümde Penelope Teyzem, sanki hiç atomik tik geçmemiş gibi, tamı tamına bıraktığım yerdeydi. Doğru söylediğini anladım. Açgözlülük etmiştim. Sonsuz geçmişte açgözlülük etmemiştim ama zaten açgözlülük edebileceğim bir şey yoktu. Madde yeni bir icattı. Tamahkâr davranmıştım. Utandım. Derhal dışı pütürlü, irice küreyi bıraktım; var hızıyla uçarak diğer boş evrenlere katıldı. Özür dilerim, dedim teyzeme. Haklısın. Açgözlülük ettim. Teker teker gitmem gerekirdi. Önce elimdekini bitirmeliyim. Teşekkürler, dedi teyzem. Hatalarını kabul edebilmen en takdir edilecek özelliklerinden biri, Yeğenim. Adı lüzumsuz bazıları gibi değilsin sen.

Alan Lightman - Bay Tanrı






Share this article :

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

 
SUPPORT / DESTEK : ATLAS
Copyright © 2014 ATLASİZM