Fikir Nasıl Bulunur

Jack Foster - Fikir Nasıl Bulunur



2. Eğlenin

Çok gülen çok yaşar.

Mary Pettibone Poole

Goethe’yi okurken, zaman zaman komik olmaya çalıştığı kuşkusuyla felce uğruyorum.

Guy Davenport

Ciddiyet, sığlığın tek sığınağıdır.

Oscar Wilde

Beyninize fikir kondisyonu vermeniz için hazırladığım öneriler listemin ilk sırasına eğlenceyi yerleştirmem rastlantı değil.

Gerçekten de deneyimlerime göre eğlence en önemli madde.

İşte size nedeni:

Genel olarak, bir reklam ajansının üstlendiği bir projede, yaratıcı bölümden bir metin yazarı ile bir sanat yönetmeni takım çalışması yaparlar. Bazı bölümlerde ve sıklıkla da benim yönettiklerimde, iki ya da üç takım aynı proje üzerinde çalışmaya koyulurlar.

Benim bölümüme böyle bir iş düştüğünde, daha başından hangi takımın en güzel fikirleri, en mükemmel reklamları, en kusursuz televizyon ve billboard çalışmalarını getireceğini bilirim. Bu, kendi içinde en eğlenceli çalışan takımdan başkası değildir. Ciddiyete bürünerek çatık kaşlarla çalışan takımlardan çoğunlukla güzel bir iş çıkmaz.

Buna karşılık gülümseyen ve kahkahalar atanlardan hep nefis işler gelir.

Kendilerini eğlendirmeleri, fikirlerle dolup taşmalarından mıdır?

Ya da fikirlerle dolmaları, eğlenceli çalışmalarından mı?

İkincisi. Bunu sormaya gerek bile yok.

Önünde sonunda, siz de bunun her iş için geçerli olduğunu bilirsiniz, eğlenceli çalışan insanlar, daha iyisini becerirler. O zaman neden aynı olgu, fikir yakalayıp üretenler için de geçerli olmasın ki?

“Ajanstaki çalışmanızı eğlenceli hale getirin” deyip dururdu bizim ajansın başkanı David Ogilvy. “İnsanlar eğlenceli biçimde çalışmıyorlarsa, iyi reklam ürettiklerine ender rastlanır.”

David Ogilvy’nin, reklam ajanslarında çalışanlara öğrettiklerinin sınırı yoktu. Aynı şey, bir fikir yakalama peşinde olup da herhangi bir yerde çalışan herkes için de geçerlidir.

“Ciddi insanlardan pek az fikir çıkar. Fikirlerle dolu insanlar, asla ciddi olmazlar” demiştir Paul Valéry. Gerçekten de şakacılık ile her türlü yaratıcılığın yakın arkadaş olmaları hiç de şaşırtıcı değildir.

Arthur Koestler de, şakacılığın temelinin aynı zamanda yaratıcılığın da temeli olduğunu söyler. Yeni bir bütünü şekillendirmek amacıyla elenmiş unsurlara beklenmedik bir dönüş anlamlıdır; dosdoğru gitmeniz beklenirken, ansızın sola dönmek de öyle.

Bunun mizahta nasıl işlediğine bir bakın:

“Nancy Reagan düşmüş ve saçını kırmış” der Johhny Carson.

“Nasıl olur da Tanrı’ya inanabilirim” der Woody Allen, “hem de daha geçen hafta dilimi elektrikli daktilomun şaryosuna sıkıştırmışken.”

“Benim koşum ne hızlıdır ne de gücümün zaferi” der Damon Runyon, “ama bahis de bu işte.”

“Kapa çeneni, açıkladı işte” diye yazar Ring Lardner.

Her olayda, tam yolunuzda giderken, bir şey sizi yön değiştirmeye zorlar ve - hayallerin ötesinde - bu yeni, önceden belirlenmemiş yön son derece mantıklı çıkar. Yepyeni bir şey yaratılır, olup bittikten sonra herkese çok açıkmış gibi gelen bir şey.

Ya öyle, ama bir fikir de bundan başka bir şey değildir ki.

İki “eski unsurun” beklenmedik birleşmeleri, akla uygun yepyeni bir şeyin yaratılmasını sağlar, “düşüncenin iki matrisi” (Koestler’in adlandırdığı şekilde) geçitte karşılaşıverir.

Gutenberg, bir metal para presi ile şarap presini bir arada kullandı ve ortaya matbaa çıkıverdi.

Dali, düşleriyle sanatı birleştirdi, ortaya gerçeküstücülük çıktı.

Newton, gel-git ile ağaçtan düşen elmayı bir araya getirdi, yerçekimini buldu.

Darwin, insan hastalıkları ile türlerin üremesini bir araya getirdi, ortaya doğal seçilim yasası çıktı.

Hutchins, zil ile saati birleştirdi; işte size çalar saat.

Lipman, kurşunkalem ile silgiyi bir araya getirdi, alın size silgili kurşunkalem.

Bir başkası çıkıp paçavra ile sopayı birleştirdi, buyurun saplı yer paspası.

Bir keresinde, Chicago’daki bir reklam ajansı ile iş görüşmesine gitmiştim. Daha içeri adımımı atar atmaz, buranın çalışmak için iyi bir yer olduğuna karar verdim, fikirlerin tavanlara kadar yükseldiği yerlerden biriydi. Asansörden çıkar çıkmaz da karşıma, ilk bakışta resmi bir bildiriyi andıran koskoca bir çerçeve çıktı:

1. Ceketini giy
2. Şapkanı kap
3. Bütün endişelerini eşikte bırak
4. Dosdoğru caddenin güneşli yanını boyla

Oracıkta çerçevelenmiş duvardan sarkıyordu; “düşüncenin iki matrisi” geçitte karşılaşır, iki referans çerçevesi yan yana. Şakacılık ve yaratıcılık. Biri olmadan diğerine sahip olabilmek mümkün değil. Aynı olgu, eğlence ve fikirler için de geçerli. Tabii eğlence ve verimlilik için de.

Gelin size bir öykü anlatayım.

Bendeniz reklamcılığa başladığımda metin yazarları da, sanat yönetmenleri de iş yaşamındaki herkes gibi giyinirlerdi.

Erkekler takım elbise ve kravatlı; kadınlar ise ya tayyörlü ya da abiye giyimliydi.

Altmışların sonlarında her şey değişti. İnsanlar süveterler, blucinler, tişörtler ve tenis ayakkabıları giymeye başladılar. O günlerde bir reklam ajansının yaratıcılık bölümünü yönetiyordum ve Los Angeles Times bana, insanların işe bu şekilde gelmeleri konusunda ne düşündüğümü sordu: “İşe pijamalarıyla gelseler bile dert etmem, yeter ki iş çıkartsınlar” dedim.

Tabii ki, haberin gazetede yayımlandığının (benim sözlerime yer vererek) ertesi günü bütün çalışanlar işe pijamalarıyla geldiler. Tam bir şamataydı. Ofisimiz kahkaha ve neşeden kırılıyordu. İnsanlar hem eğleniyorlardı, hem de daha iyi iş çıkartıyorlardı.

Bu, neden-sonuç ilişkisinin yinelenmesi değildi: Eğlence önce geliyordu; daha iyi iş ise arkasından. Eğlenmek, yaratıcılığı körüklüyordu.

Fikirlere erişmek için ekeceğiniz tohumlardan biri de budur.

Bunu kavrar kavramaz, bizler de eğlenceyi işe dönüştürmek için ekilecek yeni tohumları planlamaya koyulduk. Belki şunlardan bazıları sizin işiniz için de geçerli olabilir ya da işe yarayacak biri için fikir verebilir.

Toplantıyı Parkta Yapın: Bizim ofisimiz bir parkın karşısındaydı.

Ayda bir ya da birkaç kere bölüm toplantılarını orda yapmaya başladık.

(Ofis dışında toplanmak gibi basit bir adımla iş ilişkilerinin ve verimliliğin ne kadar yükseldiğini görmek çok çarpıcı oluyor.)

Aile Günü: Yılda bir kere çocuklar annelerinin, babalarının çalıştıkları yeri görmeye geliyordu.

Dart: Toplantı salonumuzun duvarına bir dart tahtası astık, ara verdiğimizde tahtaya ok fırlatmaya başlıyorduk.

Bu Kim?: Çalışanlar, kendi bebeklik fotoğraflarını getirmeye başladılar, hepsini karıştırıyor, numaralandırıyor ve duvara asarak kimin kim olduğunu bulma yarışması düzenliyorduk. En çok bilene de ödül veriyorduk.

Güzel/Çirkin Bebek: Tıpkı yukarıda anlattığım gibi, hepimizin katıldığı oylamayla en güzel ve en çirkin bebeği seçiyorduk. Bu da ödüllüydü elbette.

Sanat ve Elişi Fuarı: Çalışanlar kendilerinin ya da ailelerinin evde yaptığı ürünleri satıyorlardı ya da yalnızca sergilemekle yetiniyorlardı.

Koridor Hokeyi: Yemek tatillerinde bazen koridorda hokey oynuyorduk, hem de gerçek hokey sopalarıyla, ama topumuz buruşturulmuş kâğıttandı.

Çocuk Sanatı: Ebeveynler, çocuklarının sanat eserlerini getirip girişteki duvarlara asıyorlardı.

Acı Biber Ustaları: Bölümümüzün aşçılık meraklıları, acı biberli yemekler yapıp getiriyor, biz de tadına bakıp en iyiyi seçiyorduk.

İki Dirhem Bir Çekirdek: Aklımıza esen bir gün, herkes işe iki dirhem bir çekirdek giyinip geliyordu.

Ne Çıkarsa Bahtına: Herkes evinden yiyecek bir şeyler getiriyor, sonra hepimiz koridorlara yayılıp atıştırıyorduk.

“Eğer eğlenceli değilse, neden yapıyorsun?” diye sorar, Ben&Jerry’s Ice Cream’in sahiplerinden Jerry Greenfield.

Tom J. Peters de aynı görüşte: “İşin bir numaralı kuralı, sıkıcı ve tekdüze olmamasıdır; mutlaka eğlenceli olmalı. Eğer eğlence yoksa, yaşamınızı boşa harcıyorsunuz demektir.”

Siz de kendinizinkini boşa harcamayın.

Ve fazla oluruna bırakmadan, fikirler üretin.

Jack Foster - Fikir Nasıl Bulunur






Share this article :

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

 
SUPPORT / DESTEK : ATLAS
Copyright © 2014 ATLASİZM