GELECEĞİN ÇEHRESİ

Arthur C. Clarke - Geleceğin Çehresi


BÖLÜM VIII

Yer Meçhulünden Öteye

On beşinci yüzyılın sonlarına doğru, Avrupa medeniyeti, rönesansın verdiği canlılıkla ağır, fakat önüne geçilmez bir taşkın halinde meçhule doğru atılmıştı. Akdenizin çevresinde kapanıp kalmış olarak binlerce yıl geçirdikten sonra, batı insanı, denizlerin ötesinde yeni bir ufuk bulmuştu. Bu ufku bulduğu ve kaybettiği tarihleri günü gününe biliyoruz: Amerika ufku 12 Ekim 1492 de açıldı ve 10 Mayıs 1869 da Transkontinantal demiryolunun, son çivisi çakıldığı gün kapandı.

Çağımız, insanlığın uzun tarihinde ne denizin, ne de karanın insanı durduramadığı ilk çağdır; sıkıntılarımızın çoğu da sanırım bundan geliyor. Bugün dünyamızda hala işlenmemiş, hatta keşfedilmemiş geniş bölgelerin bulunduğu doğrudur. Fakat bununla uğraşmak artık son direnme yuvalarının temizlenmesi gibi bir şey olacaktır. Gelecek yıllarda bir de okyanuslarla karşılaşmak durumunda isek de, Trieste batiskafı Mariannes çukurunu keşfe indiği zamandan beri bunların da kapıları açılmıştır.

Artık keşfedilecek kıta kalmamıştır. Dünyanın neresine giderseniz gidiniz, karşınıza daima vizenizi veya aşı belgenizi soracak biri çıkacaktır.

Meçhulün böylece yok olması romantikler ve maceracıların hayatlarında tat bırakmamıştır. Amerika Güney-batısının tarihçisi W. P. Webb'in dediği gibi, «İçimiz ezilmeden bir çağın sonuna varamıyoruz... İnsanlar artık yok olmuş olan sınır boyuna kelimelerin anlatabileceğinden çok fazla yanıyorlar. . . Yüzyıllar boyunca onun çağrısını işittiler, vaatlerini dinlediler, bütün varlıklarını ve hayatlarını onu aşmak için ortaya koydular. Artık o, kimseyi çağırmıyor. . . »

Yıldızların yolu tam zamanında keşfedildi.

Bir sınır boyu lazımdır

Medeniyet aşılacak yeni sınırlar olmaksızın var olmakta devam edemez. Bu onun için hem maddi, hem manevi bir lüzumdur. Maddi lüzum meydanda: Yeni memleketler, yeni kaynaklar, yeni ihtiyaç maddeleri. Manevi lüzum bu kadar aşikar değildir. Fakat daha önemlidir. Biz yalnız ekmekle beslenmeyiz; bize macera, değişiklik ve yenilik, hayal kurabilmek de lazım. Duyulardan yoksunluk üzerine yapılan tecrübelerin gösterdiği gibi, tam ve mutlak bir sessizlik ve karanlık içinde bırakılan ve dış dünya ile her türlü teması kesilen bir insan deli olur. Bu, toplumlar için de doğrudur; toplumlar da yeterli bir uyarıcıdan yoksun kalırlarsa akıllarım kaybederler.

İnsanların dünyadan kaçarak yıldızlararası uzaya çıkmaları, toplumumuzun ve sanatlarımızın içine gömüldüğü alışkanlıkları kırarak yeni bir rönesans yaratacaktır demek, biraz fazla iyimserlik gibi görünebilir. Bununla beraber benim yapmaya niyetlendiğim şey budur ve ilk adım olarak da bazı peşin fikirleri düzeltmek istiyorum.

Uzay sınırı sonsuzdur. Ve onun sonunu bulmak tehlikesi yoktur. Fakat onun hazırladığı fırsat ve meydan okuma, gezegenimiz üzerinde şimdiye kadar rastladıklarımızdan büsbütün farklıdır. Güneş sisteminin bütün gezegenleri ve onların uyduları, çok titizlikle seçilmiş birkaç bin insandan fazlasını belki hiç bir zaman barındıramayacak yabancı ve düşman yerlerdir. Yığın halinde göçüp yerleşme devri bir daha geri gelmemek üzere geçmiştir. Uzay birçok şey kabul edebilir, fakat muhakkak ki sizin yorgun kalabalıklarınızı, «üst üste yığılmış, serbestçe nefes alabilmek özlemi içindeki zavallı kalabalıklar» ınızı barındıracak bir yer değildir. Eğer bir gün Merih toprakları üzerinde bir "Hürriyet Heykeli» dikilecek olursa kaidesinde şu sözler yazılı olacaktır : «Bana atom fizikçilerinizi, kimya mühendislerinizi, biyoloji uzmanlarınızı ve matematikçilerinizi veriniz!» Yirmi birinci yüzyılın göçmenleri on dokuzuncu yüzyılın göçmenlerinden çok, on yedinci yüzyılınkilere benzeyecektir. Bilindiği gibi, Mayflower küpeştelerine kadar düşünen kafalarla dolu idi.

Gezegenler asla Amerika'lar olmayacak

İmdi gezegenlerin aşırı nüfus artışı problemini çözebilecekleri yolundaki bir hayli yaygın düşünce boş bir ümittir. İnsanlar bugün aşağı yukarı günde yüz bin kişi kadar artmaktadır. Hiç bir «uzaya çıkış» bu korkunç çoğalmaya çare olamayacaktır. Bütün milletlerin milli savunma bütçeleri birleştirilse bile, bu para bugünkü teknikle günde ancak on kişinin Ay'a gönderilmesi için gerekli masrafı karşılayabilir. Uzay ulaşımı bu kadar pahalı olmasaydı dahi, pek fazla işe yaramayacaktı; çünkü hiç bir gezegen yoktur ki, üzerinde insanlar karmaşık ve pahalı teknik düzenler olmaksızın yaşayıp çalışabilsinler. Bütün gezegenlerde uzay elbiselerine, sentetik hava fabrikalarına, basıncı ayarlanmış muazzam kubbeli barınaklara, tamamıyla kapalı topraksız tarım (hydroponique) çiftliklerine ihtiyacımız olacaktır.

Hayır, nüfus savaşını ancak burada, bu topraklar üzerinde yapmak ve kazanmak zorundayız. Bu kaçınılmaz çarpışmayı ne kadar uzağa ertelersek, kullanmak zorunda kalacağımız silahlar o kadar korkunç olacaktır. (En yumuşaklarından birkaçı: Mecburi çocuk düşürme, çocuk öldürme, evlenmelerin ve cinsi münasebetlerin kısıtlanması, hatta yasaklanması vb.). Fakat, gezegenlerin bizi kurtaramayacakları muhakkak olmakla beraber, uzaya insanların milyonda biri gidebilse dahi, nüfusun korkunç artışı, gittikçe daha sıklaşan kalabalığın boğucu tazyiki insan oğlunu bütün mantıki düşüncelere rağmen yine de uzaya itecektir.

Bir altın çağda mı yaşıyoruz?

Savaş, gezegenimiz üzerinde belki şimdiden kaybedilmiştir. Gelecekte yeryüzünün fakir kaynaklarını paylaşmak için gırtlak gırtlağa dövüşecek milyarlarca insanın bize vaat ettiği uzun açlık ve yoksulluk yılları ile karşılaştırılırsa, çağımız belki, George Darwin'in Gelecek Bir Milyon Yıl adlı küçük kitabında dediği gibi, bir altın çağdır. Eğer geleceğin böyle olması mukadderse, öteki gezegenler üzerinde bağımsız sömürgelerin kurulması hayati bir zaruret olacaktır. Bunlar, yeryüzünde medeniyet tamamıyla çökse bile, gezegenlerde hayatlarını sürdürmek ve insan kültürünün izlerini korumak imkanını bulacaklardır. Oralara ilk gideceklerin yapacağı keşifler, öncülerin bu bambaşka dünyalarda yerleşmek için gösterecekleri olağanüstü gayretler, katlanacakları eziyetler, ıstıraplar, acılar .. bütün bunlar yerlerinde kalmış olanlarda bir eylem ve başarı özlemi yaratacaktır. Televizyonlarına baktıkları zaman, Tarihin (büyük bir T ile) yeni bir istikamete yöneldiğini sezecekler, hemen hemen kaybettikleri macera ruhu ve harikulade duygusu yeniden canlanacaktır.

Pek az insanda öncü veya mucit olmak kabiliyeti vardır; fakat en durgun ve kayıtsız insanlar bile zaman zaman macera ihtiyacı ve heyecanı duyarlar. Eğer buna bir delil istiyorsanız, televizyon dalgaları üzerinde dört nal giden sayısız «Western» süvarilerine bir göz atınız. Hiç bir zaman gerçekte yaşanmamış olan «vahşi batı» masalı modern hayatımızın bu boşluğunu doldurmak için yaratılmıştır ve onu pekala doldurmakladır. Fakat masallar er geç yıkılır (nitekim çoğumuz bu Western masallarından bıkmışızdır). O halde yeni bir dünya keşfetmenin zamanı gelmiştir. Bir zamanlar Batı'ya doğru yola koyulan maceracı öncülerin yuvarlak tenteli arabalarının son durağı olan Pasifik kıyılarına bugün dev füzelerin yerleştirilmiş olmasında dokunaklı bir anlam vardır. Kültürümüzde şimdiden yavaş, fakat derin bir yön değiştirme başlamıştır. İnsan düşüncesi uzay konusu üzerinde toplanıyor. Dünya atmosferinin dışına ilk canlı yaratık gönderilmeden çok önce, bu fikir, tesir altında kalmaya en elverişli olan bir çevreye, yani çocukların arasına sızmış bulunuyordu. Uzaydan ilham alan oyuncaklar, resimli bantlar ve daha on yıl önce hiçbir mana ifade etmeyecek olan «beni şefinize götürünüz» kabilinden nükteler ortalığa yayılmış bulunuyordu.

Uzay « saga» ları

Güneş sisteminin araştırılması ilerledikçe, insanlar astronotik konularına daha çok ilgi duyacak ve daha iyi nüfuz edeceklerdir. Bundan en fazla yararlanacak olanlar, şüphesiz, gezegenler üzerinde geçici veya daimi üsler kurmak için uzaya gönderilecek insanlar olacaktır. Bunların rastlayacakları güçlükler hakkında hiç bir şey bilmediğimiz için, yüz (veya bin) yıla kadar Ay, Merih, Venüs gibi gezegenler (Jüpiter, Satürn, Uranus, Neptün dev gezegenlerinden bahsetmiyorum, çünkü bunların yüzeyi büyük bir ihtimalle katı bile değildir) üzerinde yerleşecek insan toplulukları hakkında tahminler yürütmek faydasızdır. Uzaydaki maceralarımızın neticesi, tarihin hükmüne bağlı kalacaktır. Toynbee'nin Meydan okuma ve karşılama kanunlarının kendi aklından bile geçirmediği bir ölçüde ve alanda gerçekleştiğini göreceğiz. Onun Tarihin incelenmesi adındaki kısa eserinden aldığım şu satırları bu yönde anlamak yerinde olur:

«Yeni medeniyetler. . . Bunların en göze çarpan belirtileri eski medeniyetlerin geliştiği yerlerden ayrı yerlerde ortaya çıkıyor. Bir yeni ülke tarafından (meydan okumaya) verilen karşılığın üstünlüğü, bu ülke deniz aşırı bir yer olduğu zaman daha aşikardır. Sınır boylarında oturan ve sürekli bir saldırı tehdidi altında yaşayan milletler, emniyetli ve iyi korunmuş bölgelerde oturanlardan daha parlak bir gelişmeye erişiyorlar.»

Buradaki «deniz aşırı» deyimi yerine «uzay» kelimesi konursa söylemek istediğimiz daha iyi anlaşılır. Tabiat, her hangi bir insan hasımdan çok daha çetin bir «Sürekli saldırıcı» dır. Ellsworth Huntington da medeniyetlerin soğuk ve sert iklimli bölgelere doğru tarihi yer değiştirmelerine işaret ederek aynı fikri ifade etmiştir.

Artık, yeryüzünde rastlayabileceklerimizden son derece daha çetin iklimler ve çevrelere karşı savaşarak becerikliliğimizi ve kararlılığımızı göstermenin zamanı gelmiştir.

Meydan okuma, geçmişte çok defa olduğu gibi, çok şiddetli olabilir. Gezegenler üzerinde koloniler kurabiliriz; fakat bunların, kültür kazançlarını beslemeye ve biriktirmeye elverişli bir enerji yedeği olmaksızın, orta seviyede bir yaşayıştan daha yukarı çıkmayı başarabilecekleri şüphelidir. Tarih, uzun zaman önce, uzayın fethi ile tamamiyle kıyaslanabilir bir teknik başarı kazanmış olan Polinezyalılarla bize göz alıcı olduğu kadar da kaygı verici bir örnek göstermektedir. Toynbee şöyle diyor: «Onlar, Büyük Okyanus üzerinde muntazam bir deniz trafiği kurarak, uzayın derinliklerine dağılmış yıldızlar gibi Pasifik okyanusunun enginlerine serpilmiş adalar üzerinde egemen bir durum kazandılar.» fakat gayretlerine devam edip üstünlüklerini koruyamadılar ve tekrar ilkel bir yaşayışa döndüler. Eğer Paskalya adaları üzerinde eşsiz bir hatıra bırakmamış olsalardı, onların hayret verici başarıları hakkında hiç bir şey öğrenemeyecektik. Gelecek yüzyıllarda üzerlerinde böyle monolitlerin değilse de, yine yenilmiş başka tekniklerden arta kalmış bunlar kadar esrarlı enkazın serpili bulunduğu uzay Paskalya adaları ve terk edilmiş gezegenler keşfedilecektir.

Uzay sınırında savaş

Uzay araştırmaları ilerde bize ne getirirse getirsin, bundan derhal bazı kazançlar elde edeceğimiz muhakkak görünüyor. Hava tahminleri ve haberleşme konusunda (milyarlarca dolar pahasına) meydana gelen ve yalnız başlarına uzay uçuşunu mali planda verimli kılan gelişmeler gibi «pratik» faydaları bile bile geçiyorum. Yeni zenginlikler yaratılması küçümsenecek bir şey olduğu için değil, fakat nihayet gerçekten ilgiye layık insan faaliyetleri bilgileri ilerletmek ve güzellik yaratmaktır. Bu, tartışma götürmez. Tartışılabilecek tek nokta, bilim ve sanattan hangisine öncelik verileceğidir.

İnsanlığın yalnız küçük bir kısmı, Ay çevresi elektronik yoğunluğunu, Jüpiter atmosferinin tam bileşimini ya da Merkür manyetik alanının kuvvetini keşfetmek için ihtiras halinde bir istek duyacaktır. Her ne kadar bir gün, bütün bir milletin, hatta milletlerin varlığı buna benzer faktörlere bağlı kalabilirse de, bunlar kalbi değil, kafayı ilgilendiren konulardır. Medeniyetler düşünce alanındaki başarılarından dolayı saygı görürler; sanat eserleriyle de sevilirler. Bize uzaydan ne biçim bir sanat geleceğini bugün kim tahmin edebilir?

Önce edebiyatı düşünelim. Çünkü bir medeniyetin ileri atılışları önce yazarları tarafından dile getirilir. Yine profesör Webb'in Büyük Sınır'ından bir parça alalım «Görüyoruz ki, bir milletin altın çağı, onun sınır boylarındaki faaliyetinin yoğun olduğu zamanlara rastlıyor. Denebilir ki, bir memlekette sınırların yarılıp parçalanması ile birlikte edebi dehası da serbest kalmaktadır.»

Hiç bir yazar, kendini ne kadar zorlarsa zorlasın, çevresinden kaçamaz. (Eğer Lewis Carroll zamanımızda yaşasaydı, bize Alice Harikalar Ülkesinde yerine Lolita'yı verirdi.) Sınırlar açık olduğu (veya aşılacak sınırlar bulunduğu) zaman bu bize Homeros'u, Shakespeare'i veya daha yakınlarda Melville'i, Whitman'ı, Mark Twain'i kazandırır; kapandığı zaman ise, Tennessee Williams'ların, Beatnik'lerin zamanıdır.

Astronotik'in destan ve sagayı yeniden ilk şekilleriyle canlandıracağını düşünmek saflık olur. Fakat muhakkaktır ki, insanların yıldızlara doğru atılmasının doğuracağı kaçınılmaz facialar, zaferler, maceralar, keşifler bir gün bize Altın Post'un, Gulliver'in Gezileri'nin, Moby Dick'in veya Robinson Crusoe'nin benzerlerini verecek bir kahramanlık edebiyatı ilham edecektir.

Güzel sanatlar ve uzay

Uzay uçuşunun musiki ve plastik sanatlar üzerine yapacağı etki hakkında tahminlerde bulunmak belki erkendir. Burada da ancak ümit edebiliriz ve çağımız ressamlarının tablolarına bakılırsa, ümide de gerçekten ihtiyacımız vardır. Musiki için biraz daha iyimser olabiliriz. Elektronik makinelere beste yapmak öğretildiğinden beri, bunların yakında musikiden zevk almaya da başlayacaklarını ve böylece bizi can sıkıntısından kurtaracaklarını ümit etmekte haklıyız.

Sanatın eski şekilleri belki son demlerindedir ve atmosferin ötesinde bizi bekleyen tecrübeler belki bize yeni ifade şekilleri ilham edecektir. Zayıf veya sıfıra yakın bir çekim, şüphesiz garip bir mimari, başka dünyalara ait, nazik, zarif, rüya gibi bir mimari yaratacaktır. Ve Merih veya Ay üzerinde dünyadaki ağırlıklarının ancak üçte veya altıda biri ile hareket edecek balerinlerin vereceği bir Kuğular Gölü temsilini tasavvur edin!

Çekimin büsbütün yok olması bütün insan faaliyetleri üzerinde çok derin etkiler yaratacaktır. Yeni sporlar, yeni oyunlar ortaya çıkacak, eskileri de çok değişecektir. Şu son kehaneti de sabırsızlıkla değilse de emniyetle yapabiliriz: Ağırlığın yokluğu insanları şimdiye kadar hayallerinden bile geçmeyen yeni erotik ufuklar açacaktır.

Bütün estetik fikirlerimiz ve kriterlerimiz, bizi çevreleyen tabii alemden gelir. Bunlardan çoğunun yalnız dünyaya özgü olması mümkündür. Öteki gezegenlerden hiç birinde mavi bir gök ve deniz, yeşil çayırlar, erozyonla aşınmış tatlı meyilli sırtlar, ırmaklar, çağlayanlar ve tek bir ay yoktur. Uzayda hiç bir yerde dünyamızı dolduran hayvanların, bitkilerin, ağaçların alışılmış şekilleri üzerinde bakışlarımızı dinlendiremeyeceğiz. Tanışacağımız bu yeni hayat ne olursa olsun, bize okyanus uçurumlarının kabus yaratıkları veya büyütülmüş resimleri bizi dehşete düşüren o böcekler alemi kadar acayip, saçma ve korkunç görünecektir. Hatta öteki gezegenlerde çevrenin dayanılmaz bir çirkinlikte olduğu da ortaya çıkabilir. Bütün bunların bizi, dünyalı davranışımızdan miras kalmış kavramlardan daha az sınırlı, yepyeni ve daha evrensel güzellik anlayışına götürmesi mümkündür.

Dünya dışı yaratıklarla temasa doğru

Dünya dışı hayatın varlığı, öteki gezegenlerde bizi bekleyen meçhullerin şüphesiz en büyüğüdür. Bugün Merih üzerinde hiç değilse bitki şeklinde bir hayatın varlığından hemen hemen emin bulunuyoruz. Bu gezegenin renginin mevsimlerle değişmesi olayı, son zamanlarda elde edilen spektroskopik bir delil ile de desteklenerek, bu hipotezin gerçek olması ihtimalini büyük ölçüde kuvvetlendirmiştir. Merih ihtiyar ve belki de ölümün eşiğinde bir gezegen olduğu için orada hayat kavgası kaygı verecek sonuçlar doğurmuş olabilir. Oraya ineceğimiz zaman tedbirli davranırsak iyi olur. Bitkilerin bulunduğu yerde daha yüksek hayat şekilleri de bulunabilir. Tabiat yeter zaman bulabilirse bütün imkanlarını kullanır; Merihte ise çok zaman bulmuştur. Eğer orada hayvanlar varsa bunlar solunum organları bulunmayan özel nitelikte hayvanlar olmalıdır. Çünkü atmosfer pratik olarak oksijensiz olduğundan soluk alma pek işe yaramayacaktır; hayat da işe yaramayan organları muhafaza etmez. Daha ileri bir biyolojik tahmin, yalnız manasız değil, aynı zamanda lüzumsuz olacaktır. Çünkü gerçeği çok uzak olmayan bir gelecekte öğrenmiş olacağız. «Merihliler» var mı, yok mu, yakında göreceğiz.

Dünya dışı çağdaş bir medeniyetle temas etmek, insan oğlunun başından geçen en heyecan verici olay olacaktır. Bunun, iyi veya kötü, bir sürü neticeleri olabilir. Bundan on yıl sonra hayal-bilimin klasik konularından bazılarının pratik politika alanına girmesi mümkündür. Bununla beraber, çok daha muhtemel olan şudur ki, Merih, her hangi bir zamanda zeka sahibi bir hayat meydana getirmiş ise, bu hayat, jeolojik çağlardan beri ortadan kalkmış olmalıdır. Bütün gezegenler en aşağı beş milyar yıldan beri var olduklarına göre, bunlardan ikisi üzerinde gelişen kültürlerin aynı çağlara rastlaması ihtimali son derece azdır.

Bir uzay arkeolojisi

Fakat sönmüş bir medeniyetin etkisi dahi altüst edici olabilir. Avrupanın rönesansı, bilindiği gibi, bin yıl önce sönmüş olan bir kültürün keşfedilip yeniden canlandırılması ile harekete gelmiştir. Arkeologlarımız Merihe vardıkları zaman belki orada eski Yunan ve Romanınkinden daha önemli bir miras bulacaklardır. Çinli düşünür Hu Şih, 1915'de Çin rönesansından bahsederken şöyle diyor: «Meçhul medeniyetlerle temas yeni kriterler getirir. Bunların ışığında eski kültür yeniden değerlendirilir; bu da şuurlu ve canlandırıcı bir reform iradesi yaratır.» Bu sözler, belki yüz yıl sonra dünya rönesansı için de söylenebilecektir.

Bununla beraber, Merihe veya güneş sisteminin her hangi bir gezegenine aşırı bir ümit bağlamak ihtiyatsızlık olacaktır. Eğer evrende zeki canlılar varsa, onları belki başka güneşlerin gezegenlerinde aramak zorunda kalacağız. Bunlar, bizi komşumuz Merih veya Venüsten ayıran mesafenin milyonlarca - evet, milyonlarca diyorum - misli uzaktadır. Daha bir kaç yıl önce en iyimser bilginlerimiz bile, ışığın dahi saatte bir milyar kilometreyi geçen bir hızla yıllarca zamanda aşabildiği bu korkunç mesafe uçurumunu asla dolduramayacağımızı düşünüyorlardı. Fakat bugün teknik tarihinin en olağanüstü ve en beklenmedik sıçramalarından biri sayesinde, güneş sisteminin dışındaki zeki sahibi varlıklarla temas konusunda ciddi bir şans elde etmiş bulunuyoruz. Bu sıçrama, elektronik alanında olmuştur. Şimdi öyle görünüyor ki, uzay araştırmalarının en büyük kısmı radyo ile yapılacaktır. Bizim dünya dışı zeka ile ilk temasımızın aracı füze değil, radyoteleskop olacaktır. Sadece on yıl önce bu fikir abes sayılacaktı. Fakat bugün o kadar hassas alıcılarımız ve öyle güçlü antenlerimiz var ki, yakın yıldızlardan gelecek radyo sinyallerini (oralarda bunları gönderecek birisi varsa tabii) yakalamayı ümit edebiliriz. Dünyanın çeşitli yerlerindeki rasathanelerde 1960'dan beri bu sinyallerin araştırılmasına başlanmıştır. Bu, belki de insanların şimdiye kadar giriştikleri en muazzam araştırma olacak ve er geç başarı ile taçlanacaktır.

Evrende başka medeniyetler

Bir gün, kozmosun uğultuları içinde, patlayan yıldızların ıslıkları, çarpışan galaksilerin çatırtıları arasında zekanın sesi olan hafif, muntazam atışları fark edeceğiz, O gün, ilk defa olarak, evrende bizden başka zekaların da bulunduğunu keşfetmiş olacağız. Sonra bu sinyalleri manalandırmayı öğreneceğiz. Bunlardan bazıları belki televizyon resimlerine benzer görüntüler taşıyacaklardır. Bunların kodunu bulmak ve görüntüleri buna göre yeniden meydana getirmek kolay olacaktır. Belki çok uzak olmayan bir günde bir katot ışın ekranı bize başka dünyaların manzaralarını gösterecektir.

Tekrar edeyim: Bütün bunlar boş hayaller değildir. Bu anda, birçok yerlerde milyonlarca dolara mal olmuş elektronik tesisler bu araştırmalar için çalıştırılmaktadır. Radyoastronomlar, suni uydular üzerine yerleşip yerin sürekli gürültüsünden uzakta; kilometrelerce uzunlukta antenlerle çalışamadıkları sürece bu araştırmalardan esaslı bir sonuç alınmayabilir; ilk sonuçları belki on yıl, belki yüz yıl bekleyebiliriz; hiç önemi yok. Önemli olan nokta şudur: Güneş sisteminde ebediyen kapalı kalsak bile, hiç olmazsa öteki güneşleri çevreleyen medeniyetler hakkında bir şeyler öğrenebileceğiz. Onlar da aynı şekilde bizim hakkımızda bilgi edineceklerdir. Çünkü uzaydan gelecek mesajları alıp çözmeye başladıktan sonra biz de bunlara cevap verebileceğiz.

Tarih öncesi-radyo

Kültürler arasındaki bir temasta daima kazanç vardır. Gelecek zamanlarda birçok garip yaratıklarla temasa gelebilecek ve belki bizimkinden çok eski medeniyetleri inanmazlıkla, zevkle veya ürküntü ile inceleyebileceğiz. Bunlardan bazılarının bize gönderdikleri sinyallerin uzaydaki yolculukları sırasında geçen yüzyıllar içinde belki varlıkları sona ermiş olacaktır. Bu durumda, radyo-astronomlar, yaratıcıları belki ehramların yapıldığı tarihte ölmüş bulunan sanat eserlerini inceleyen gezegenlerarası arkeologlar haline geleceklerdir. Bu bile çok iyimser bir tahmindir. Samanyolumuzun ortasında bulunan bir yıldızdan çıkıp dünyaya bugün ulaşan bir radyo sinyali, yolculuğuna İsa'dan 25 bin yıl kadar önce başlamış olmalıdır. Toynbee, rönesansı «zaman içinde medeniyetler arasında bir temas» diye tarif ederken, bu sözlerin günün birinde astronomik bir anlam kazanacağını her halde aklından geçirmiş değildi.

«Tarih öncesi-radyo», «elektronik arkeoloji», en azından geçmişin klasik incelenmesi kadar önemli sonuçlar doğurabilir. Mesajlarını çözeceğimiz, görüntülerini ekranlarımızda canlandıracağımız ırklar, her halde medeniyetçe çok ileri bir düzene ulaşmış olacaklardır. Bunların sanat ve teknikleri kültürümüz üzerinde çok derin tesirler yaratacaktır. Yunan ve Latin klasiklerinin yeniden ortaya çıkarılması, Manhattan projesinin açıklanması, Tutankhamon'un mezarının keşfi, Prensipler'in ve cinslerin kaynakları'nın yayınlanması, bu çok çeşitli misaller, yüzyıllar boyunca hiç bir şeyin farkında olmayan bir dünya üzerine düşmüş olan mesajları almayı ve çözmeyi öğrendiğimiz zaman duyacağımız coşkunluk hakkında bir fikir verebilir.

Yenileşen insan

Verdiğim örnekler ve belirttiğim imkanlar. uzay araştırmaları ile, bir insanı bir yörüngeye fırlatmaktan veya Ayın görünmeyen yüzünün resmini çekmekten başka şeyler de elde edebileceğimizi ispata yeter sanırım. Bunlar açılan keşifler çağının mütevazı başlangıçlarıdır. Bu çağ, bir rönesans için gerekli şartları hazırlayacaktır; fakat bu rönesans gerçekleşecek mi? Bunu bilmiyoruz.

Şimdiki durumun insanlık tarihinde eşi yoktur. Geçmiş, bize bazı işaretler verebilir, fakat kesin bir istikamet gösteremez. Gelecekteki uzay maceralarımızla kıyaslanabilecek bir şey bulabilmek için Colomb'dan önceye, Odise'den önceye, hatta maymuninsandan da önceye, zamanın sisleri içinde kaybolmuş bir çağa, cetlerimizin sürünerek denizlerden karalara çıktığı günlere kadar gitmek lazımdır.

Hayat, denizlerde doğmuştur ve büyük kısmı ile bugüne kadar, anlaşılmaz bir doğum-ölüm çemberine takılmış bir halde yine orada kapanmış kalmıştır. Zeka, ancak acayip ve düşman toprakla karşılaşmak cesaretini göstermiş olan yaratıklarda gelişmiştir. Bu zeka şimdi daha büyük bir meydan okumaya göğüs germek durumu ile karşı karşıyadır. Hatta bugün bizim olan bu cömert toprakların, vaktiyle içinden çıktığımız tuzlu denizlerle, şimdi adımlarımızın yöneldiği yıldızlar denizi arasında kısa bir durak olması mümkündür. Şüphesiz birçok kimseler, böyle bir görüşü hoşnutsuzluk, hatta korku ile karşılayacaklardır. Lewis Munford'un insanın Değişmesi adlı kitabından aldığım şu satırlara bakınız: «Tarih sonrası (post-historic) insanının yaşayış fukaralığı gezegenlerarası yolculukla en yüksek noktasına varacaktır. . . Hayat, böyle şartlar içinde nefes almak, yemek, içmek ve artıkları çıkarmak gibi sırf fizyolojik faaliyetlere inhisar edecektir. Buna kıyasla eski Mısırlıların ölüm inanç ve ayinleri (cult) canlılıkla dolu idi; en adi mumya, insanın bütünlüğü hakkında bize uzay yolcusundan daha manalı bir fikir verebilir.» Profesör Munford'un uzay yolculuğu hakkındaki bu görüşünün biraz kaba ve bu işin bugünkü ilkel durumu ile bağlı olduğunu sanıyorum. Fakat profesör şu sözleri de söylerken, belki de istemeden, bir gerçeği ifade etmiş oluyor: «Kimse iddia edemez ki... bir uzay uydusu üzerinde veya Ayın görünmeyen tarafında yaşayış, bir insan yaşayışı ile en küçük bir benzerlik muhafaza edebilsin.» Bir milyar yıl önce son derece tutucu bir balık da şöyle söyleyebilirdi: «Kuru toprak üzerinde yaşayışın suda yaşayışa benzer hiç bir tarafı olamaz; olduğumuz yerde kalalım!» Nitekim öyle yaptılar ve ... hala balıktırlar.

Arthur C. Clarke - Geleceğin Çehresi







Share this article :

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

 
SUPPORT / DESTEK : ATLAS
Copyright © 2014 ATLASİZM