Skinner’in Sorgulanması

Edmund Blair Bolles - Galileo'nun Buyruğu


NOAM CHOMSKY

Noam Chomsky (1928- ), daha otuz yaşma gelmeden, dilbilim alanında devrim yapmış bir kişidir; İngilizce tümceleri kesin biçimde açıklayan matematiksel kurallar arayışına girişmiştir. Öyle kurallar ki, bir makine bile sadece onları uygulayarak tümce üretebilsin. Chomsky insan zihninin ve zihinsel kuralların insan eylemlerini, özellikle de konuşmayı açıklamadaki önemine inanır. Bu tutum, sıradan okuyucuya olağan dışı gelmese de, 1950'lerin psikologları arasında egemen olan görüş bu değildi. Hatta birçok psikolog Chomsky'nin bir bilim adamı olduğunu bile kabul etmez; onu daha çok bir filozof ve matematikçi olarak görürler. Çünkü Chomsky deneyler yapmaz ve doğayı yakından gözlemlemez. Yine de psikolojinin, düşünceye dayanak olan kurallara ilgisiz kalmasına kuvvetle karşı çıkarak psikolojiye önemli katkılarda bulunmuştur.

Chomsky’nin zihin konusuna olan ilgisi 1940'larda ve 1950’lerde Amerika’nın en etkili psikologu olan B. F. Skinner ile arasında geçen ünlü çatışmaya yol açtı. Skinner'in davranışçılığı, herhangi öznel hatta içsel nitelikteki şeylerin insan eylemlerini şekillendirdiğini reddediyordu. 1957’de Skinner dilin, tümüyle çevrenin şekillendirdiği alışkanlıklar olduğunu açıklamayı amaçlayan Sözel Davranış [Verbal Behavior] adıyla bir kitap yayımladı. Konuşmayı açıklamak için herhangi içe dönük kurallara ve anlamlara gerek olmadığını iddia ediyordu. Yazılması iki yıl aldıysa da, sonunda Chomsky, Skinner'in kitabına bir eleştiri yayımladı. Bu yazı o denli şiddetliydi ki Skinner’in akademik psikoloji üzerindeki etkinliğinin kırılmasında büyük katkısı oldu.

Yıllar sonra Skinner Özgürlüğün ve Onurun Ötesi [Beyond Freedom and Dignity] adlı popüler bir kitap yayımladı. O dönemde psikoloji artık zihinsel kurallarla derinden ilgileniyordu; ancak popüler basın hala Skinner’i Amerika’nın bir psikoloji devi olarak görüyordu ve kitaba yöneltilen ilk eleştiriler oldukça saygılıydı. Ancak, daha sonra, New York Review of Books dergisinde Chomsky’den hiç de saygılı olmayan bir eleştiri yayımlandı. Bu eleştiride, onun Sözel Davranış kitabı için yazmış olduğu eleştiride ileri sürdüğü savlar kısaltılmış olarak yineleniyordu.

B.F. Skinner’in Sorgulanması (1971)

Eğer bir fizik bilimcisi dünyanın enerji kaynakları konusunda endişeye gerek olmadığını, çünkü kendisinin, laboratuvarında, yeldeğirmenlerinin gelecekteki bütün gereksinimi kesinlikle karşılayacağını kanıtladığını ısrarla söylerse, ondan bazı kanıtlar göstermesi beklenir. Ya da, başka bilimciler bunun tehlikeli bir saçmalık olduğunu ortaya koyarlar. Davranış bilimlerinde ise durum değişiktir. Dünyanın bütün sorunlarını çözecek davranışsal bir teknolojiye sahip olduğunu, bu teknolojiyi destekleyen ve insan davranışını saptayan etkenleri açıklayan bir davranış biliminin var olduğunu iddia eden bir kişinin ise hiçbir şey kanıtlamasına gerek görülmez. Psikologların bilinenin gerçek sınırlarını halka açıklamasını beklemek boşunadır. Bilim ve teknolojinin saygınlığı bakımından bu bir talihsizliktir.

Şimdi, Skinner’in olağanüstü iddiaları için verdiği kanıtları ele alalım: Örneğin, “bir davranış çözümlemesi” sanatçıların, yazarların, devlet adamlarının ve bilim adamlarının başarılarının, hemen hemen tamamen çevresel koşullara bakarak açıklığa kavuşturulabileceğini göstermiştir (s. 44); bir kişiyi akıllı ya da merhametli yapan şey de çevredir (s. 171); “amaçlar, duygular, bilgi, vb. konularındaki bütün sorular kişinin içinde bulunduğu çevre bakımından ifade edilebilir” ve “bir kimsenin yapmayı amaçladığı şey, onun geçmişte ne yapmış olduğuna bağlıdır” (s.72) vb.

Skinner’e göre davranış, kalıtım dışında, tamamen “pekiştirmeyle” saptanır. Aç bir organizma için yiyecek olumlu bir pekiştireçtir. Bu demektir ki, “organizmanın yaptığı ve arkasından yiyecek aldığı her şeyin, organizmanın her acıktığında tekrarlanması daha olasıdır” (s. 27); “ancak yiyecek sadece mahrumiyet durumunda pekiştireç olur” (s. 37). Olumsuz bir pekiştireç ise, uyarının şiddetini azaltıcı bir davranış olasılığını artıran bir uyarıdır; “itici”dir ve kabaca deyişle, bir tehdit oluşturur (s. 27). Bir uyarı başka pekiştireçlerle birleşerek bir koşullu pekiştireç haline gelebilir. Örneğin para “ancak pekiştirici olan şeylerle değiştirildikten sonra pekiştireç olur” (s. 33). Aynı şey genellikle onaylama ve sevgi için de doğrudur. (Okuyucu Skinner’in hep kaçındığı bir şeyi yapmayı, yani “onaylama’yı oluşturan “uyarı"yı tanımlamayı deneyebilir.)

Davranış bu tür pekiştirme süreçleriyle biçimlenir ve sürdürülür. Demek ki, “Tepkilerin göreli şiddetlerini, alternatif eylem yollarının ayırımlı (differential) pekiştireçleri sayesinde değiştiririz” (s. 94-95). Kişinin davranış dağarcığı “bir birey olarak karşılaştığı pekiştirme olasılıklarıyla belirlenir” (s. 127). Bir “organizma pekiştirildiği programa bağlı olarak etkin hareketlilik ile tam bir durgunluk arasında gidip gelir” (s. 186). Skinner’in de gördüğü
(ama onun bazı savunucularının görmediği) gibi çok özel davranış biçimleri elde etmek için çok dikkatli ve titiz kontroller gereklidir. Böylece, "Kültür... ayırımlı pekiştiricileri öğretir” (s.
194); fakat bu olgu, “sözel toplum, uyarılar arasındaki hassas ayırımların öğretilmesi için gerekli olan ancak ulaşamadığı bağlılıkları bir düzene koyamadığı zaman” sorunlara yol açar. “Bu nedenle, duyguların dili kesin değildir” (s. 106).

“Bir kültürü şekillendirme”de karşılaşılan sorun, "toplumsal çevreyi ters yönlü uyarılardan olabildiğince özgür kılmakta” (s. 42), “yaşamı daha az sıkıntılı kılmakta, bunu yaparken de sıkıntıları önleme için tüketilen enerji ve zamanı daha çok pekiştirici faaliyetler için kullanılabilir hale getirmekte” (s. 81) yatar. Bu bir mühendislik problemidir ve eğer özgürlük ve onur için duyduğumuz irrasyonel endişelerimizi alt edebilirsek bu sorunu da çözme yolundayız demektir. Yapmamız gereken şey, teknolojiyi daha etkili biçimde kullanmak, daha çok ve daha etkili kontroller sağlamaktır. Gerçekte, “Davranışın yakın veya uzak itici sonuçlarını başarıyla azaltacak ve insan organizmasının gerçekleştirebileceği başarıları doruğa çıkarabilecek bir davranış teknolojisi mevcuttur” (s. 125). Ancak, “özgürlüğü savunanlar bu teknolojinin kullanılmasına karşı çıkıyorlar”, böylece de toplumsal sıkıntıları ve insanların çektiği acıları artırıyorlar. Skinner bizi işte bu akıldışı tutumdan vazgeçmeye ikna etmeyi amaçlamaktadır.

Bu noktada can sıkıcı, ama aşikar bir soru aklı karıştırıyor. Eğer Skinner’in tezi yanlışsa, o zaman onun bu kitabı yazmış olmasının, bizim de okumamızın bir yararı yok. Eğer tezi doğruysa da, onun bu kitabı yazmış olmasının, bizim de okumamızın yine bir anlamı yok. Çünkü tek gerekçe davranışı değiştirmek olabilir; ancak bu da, kendi tezine göre, tamamen pekiştireçlerin düzenlenmesiyle kontrol ediliyor. Bu nedenle, kitabı okumak, ancak eğer o bir pekiştireç ise davranışı değiştirebilir; yani eğer kitabı okumak kitabı okumaya yol açan davranışı (buna bir ölçüde gereksinim duyulduğu varsayılıyor) güçlendirme olasılığını artırıyorsa. Bu noktada bir söz karmaşasının içine girmiş gibiyiz.

Şöyle bir karşı görüş öne sürülebilir: Tez yanlış olsa bile, bu kitabın yazılmasında ve okunmasında yine de yarar vardır; çünkü, bazı yanlış tezler de aydınlatıcı olabilir, bir hareketlilik yaratabilir. Ancak, elimizde böyle bir çıkış yolu olduğu da söylenemez. Buradaki tez hem yeterince geliştirilmemiş, hem de kendi başına ilginç değil. Onun tek değeri doğruluğunun olanaklı olmasındadır. Ancak, eğer tez doğru ise kitabın yazılması ve okunması tümüyle bir zaman kaybı sayılır; çünkü hiçbir davranışı pekiştirmiyor.

Skinner, buna karşı, kitabı okumanın veya belki de kitabın kendisinin, bir başka anlamda, bir "pekiştireç" olduğu yolunda bir iddiada bulunabilir. Kitabın bizi ikna etmesini istiyor; ikna etmenin, zayii ve etkisiz biçimde de olsa, bir davranışı kontrol etme şekli olarak nitelenmesine de şaşırmıyoruz. Skinner bizi davranışçı teknologlara daha geniş alan sağlamamız için ikna etmeye çalışıyor; anlaşılan da o ki, bu kitabı okumamızın, onlara büyük bir alan (özgürlük) sağlayacak şekilde davranma olanağını artıracağına inanıyor. Kitabın okunmasının bu davranışı pekiştirebileceğini de iddia edebilir. Kitap bizim davranış bilimi konusundaki davranışımızı değiştirecektir (s. 24).

Şimdi, onun aşılamaz dediği “davranışçı teknologlara daha geniş alan sağlayan davranış” sorununa açıklık getirme konusunu bir yana koyalım ve kitabı okumanın böyle bir davranışı pekiştirdiği savını ele alalım. Eğer "pekiştirme” sözcüğünü teknik anlamına benzer biçimde kullanıyorsak, ne yazık ki bu iddia açıkça yanlıştır. Kitabı okumanın istenen davranışı, ancak davranışın bir sonucu olduğu zaman pekiştirdiğini anımsayalım. Kuşkusuz, kaderimizi davranışçı teknologların eline bırakmamız, Skinner’in kitabını okumamıza yol açan (ve bu nedenle onunla güçlenmiş olan) bir davranış değildir. Bu nedenle, bu iddia, ancak "pekiştirme” sözcüğünü teknik anlamından arındırırsak doğru olabilir. Bütün bu gözlemleri bir araya getirdiğimizde görürüz ki Skinner'in kitabını okumanın ya da Skinner in onu yazmış olmasının bir yararı olabilir; ama ancak eğer kitabın tezi ile dayandığı söylenen “davranış
bilimi” arasında ilgi kurulmazsa.

Şimdi de "ikna” konusu üzerinde biraz duralım. [...J Skinner, bizlerin “düşünceyi değil, sözel davranışı ele aldığımızı ve değiştirdiğimizi” ve bunu davranış çözümlemesinin ortaya koyduğunu iddia ediyor (s. 95). Gerçekten öyleyse, bu şu anlama gelir: Bir kimseyi inandırıcı bir işkence tehdidiyle defalarca dünya duruyor demeye zorlarsam, o zaman ben onun fikrini değiştirmiş olurum. Yorum gerekmez.

Skinner ikna etmenin zayıf bir kontrol yöntemi olduğunu söylüyor ve iddia ediyor ki “düşünceyi değiştirme, davranışı değiştirmenin etkin olmayan bir yolu olduğu için, özgürlük ve onur savunucuları onu görmezden gelir ve fikirleri değiştirtenler bu nedenle insanları kontrol ettikleri suçlamasından kurtulurlar” (s. 97). Doktorunuzun size, eğer sigara içmeye devam ederseniz akciğer kanserinden korkunç bir şekilde öleceğiniz yolunda çok inandırıcı bir konuşma yaptığım varsayalım. O konuşmanın, davranışınızı değiştirmede, gerçek pekiştireçlerin herhangi bir sürecinden daha az etkili olması mı gerekir?

Gerçekte, ikna etmenin etkili olup olmaması argümanın içeriğine bağlıdır (akılcı bir kimse için). Skinner bu etmeni tanımlamaya başlayamıyor bile. “Fikir değiştirme’nin başka yollarını düşünürsek sorun daha da ağırlaşır. Bir yabancı ülke kasabasına yapılan bir napalm bombası saldırısının betimlemesinin, Amerikalı dinleyiciler arasından bir kişiyi bir sabotaj eylemi yapmaya yönelttiğini varsayalım. Bu durumda “etkili uyarıcı” olan şey bir pekiştireç değildir; ancak, değişen davranışın şekli çok etkili olabilir; ayrıca da, yapılan eylem (davranış “pekişmesi”) tümüyle yenidir (yani “dağarcık”ta yoktur) ve davranış değişimine yol açan
“uyarı” ile bir ilintisi bile olmayabilir. Öyleyse, Skinner'in anlatımı, olası her bakımdan düpedüz tutarsızdır.

1947’de verdiği William James Konferanslarından buyana, Skinner bu ve bununla ilişkili sorunlar üzerinde sürekli tartışmaktadır. Sonuç ise sıfırdır. Skinner’in burada söz konusu edilen türden soruları incelemesi biryana, kendi terminolojisi ile dile getirmesi bile olanaksızdır. Dahası, tiryakisi olduğu abartılı iddiaları doğrulamak için, destekleyici kanıtlara dayanan ciddi hiçbir bilimsel varsayım ortaya koymamıştır. Bundan da başka, onun problemleri çözümleme biçimi ve onlar için getirdiği çözümler göz önüne alındığında bu başarısızlık tablosu daha en başta görülebilirdi.

Skinner'in ayrıntılarıyla araştırmaya giriştiği tek insan davranışının “sözel davranış” olduğunun vurgulanması gerekir. İnsan davranışını ele alma yolunun ancak başarılı bir dil çözümlemesinden geçtiğini vakitlice görmüş olması onun lehine bir puandır. O dönemde ulaştığı sonuçlarla, günümüzde hala öne sürdüğü iddiaları karşılaştırırsak, Skinner’in davranış biliminin nasıl bir şey olduğu konusunda tam bir fikrimiz olur. Benim izlenimim gerçekten şudur ki, iddiaları desteklemek zorlaştıkça ve bunun nedenleri giderek daha belirgin hale geldikçe, iddialar daha abartılı ve daha yüksek sesli bir hal almıştır.

Bu noktayı daha ötelere götürmeye gerek yok. Görünen o ki, Skinner'in, bir kimseyi ikna etmek ya da fikrini değiştirmekle ilgili olan etkenlerle baş edecek bir yöntemi yok. “Pekiştirme’yi yardıma çağırma çabası sadece tutarsızlığa yol açıyor. Bu nokta çok önemli. Skinner’in ikna etme ve “fikirleri değiştirme” tartışması “özgürlük ve onur edebiyatı" dediği şeyle uyum sağlamaya çalıştığı birkaç örnekten biridir. Onun suçladığı özgürlük yanlıları ise ikna etmek ile bazı kontrol biçimleri arasında bir ayırım yaparlar. Onlar ikna etmeyi savunurlar; kontrol etmeye karşı çıkarlar. Skinner ise ikna etmenin kendiliğinden bir tür (zayıf) kontrol şekli olduğunu, zayıf kontrol yöntemleri kullanarak, kontrolü kişinin kendisine değil de çevresel koşullara aktardığımızı iddia ediyor (s. 9 7 ve 99).

Demek oluyor ki, Skinner’e göre, özgürlük ve onur savunucuları, ikna yönteminin, seçme işini “özerk kişi’ye bıraktığına inanmakla, kendilerini kandırıyorlar; bundan da öte, daha etkili kontrolleri engelledikleri için, toplum için bir tehlike oluşturuyorlar. Ancak, bizim görüşümüze göre, Skinner’in “özgürlük ve onur edebiyatı”na karşı öne sürdüğü uslamlama zayıftır. İkna etmek hiç de, Skinner'in anladığı türden bir kontrol biçimi değildir; gerçekte kendisi de bu kavramla başetmekten acizdir. Ancak, ikna etmenin bazı durumlarda “fikir değiştirtmek” ve davranışı etkileme gücüne sahip olduğu kuşku götürmez.

İkna etmenin pekiştireçlerin tarifesi sonucu olduğu tutarlı biçimde açıklanamadığına göre, davranış da, Skinner’in keyfi biçimde dikkatini yönelttiği bazı rastlantılarla tam olarak belirlenemez; öyleyse, kitabın ana tezi yanlıştır. Skinner, ancak, ikna etmenin pekiştirici uyarıların düzenlenmesi olduğu görüşüne sarılarak bu yargıdan kurtulabilir. Ancak bu görüş de “pekiştireç” terimi teknik anlamından arındırılıp günlük dilin ayrıntılı ve belirli terminolojisi yerine kullanıldığı zaman geçerli olur. Her iki durumda da Skinner’in “davranış bilimi” yersizdir: Kitabın tezi ya yanlıştır (eğer terminolojiyi teknik anlamında kullanıyorsak) ya da yersizdir (eğer öyle kullanmıyorsak); özgürlük yanlılarına karşı ileri sürülen uslamlamalar da tümüyle çöker.

Skinner ikna etmenin bir kontrol şekli olduğu iddiasını savunamadığı gibi, “zayıf kontrol yöntemleri” uygulamasının, kontrol mekanizmasını özerk insan aklına değil de bazı belirsiz çevresel etmenlere aktarmaktan ibaret olduğu yolundaki iddiasını destekleyecek en ufak bir kanıt da göstermiyor. Kuşkusuz, bütün davranışın çevre tarafından kontrol edildiği tezinden, güçlü kontroller yerine zayıf olanları seçmenin, kontrolü çevrenin başka yönlerine kaydırdığı sonucu çıkar. Ancak, anlaşılabildiği kadarıyla tez, deneysel dayanaktan yoksundur; gerçekten de, ikna etmek ve “tepki olasılığı” konularını tartışırken gördüğümüz gibi, bomboş da olabilir. Bu da Skinner'in "özgürlük ve onur edebiyatı” eleştirilerini tutarlılıktan yoksun kılar.

Skinner’in sisteminin boşluğu, daha yüzeysel konuları tartıştığında daha da açıkça görülür oluyor, “David Copperfield’i okuyunuz (okumanız gerekir)” tümcesinin "David Copperfield’i okursanız pekiştirilmiş olursunuz” şekline dönüştürülebileceğini iddia ediyor (s. 1 12). Nasıl yorumlarsak yorumlayalım, “pekiştirme’’ terimini gündelik anlamında alırsak, bir karmaşaya düşüyoruz. Davul Copperfield'i okumak "pekiştireçtir” dediğinde, Skinner belki de okur onu beğenecek ya da okumaktan zevk alacak, böylece de “pekiştirilecektir” demek istiyor.

Ancak, böylece, oyunu da ele veriyor. Şimdi “pekiştirme’ yi davranışın laboratuvar teorisindeki anlamından çok değişik bir anlamda kullanıyoruz. Örneğin, burada, pekiştirmenin “programlanması”nın sonuçlarını bu duruma uygulamak kesinlikle anlamsız olur. Davranışı teknik nitelikte olmayan “pekiştirme” terimini, “beğenme” ya da “hoşlanma”, ya da “ondan birşeyler öğrenme”, vb. anlamlarında kullanarak "açıklayabilecek” olmamıza şaşmamak gerek. Bunun gibi, Skinner çok ilginç bir hobinin “pekiştirici” olduğunu söylerken de (s. 36) herhalde bu hobiyle uğraşmaya yol açan davranışın olasılığının artacağını kast etmiyor. Daha çok, bu hobiden zevk aldığımızı söylüyor. Bu tür ifadeler anlaşılmaz laf kalabalığına yol açıyor; mecazi yorumlar ise normal sözcükleri onlara hiçbir kesinlik kazandırmadan teknik terimlerin eşseslileriyle değiştirmekten ibaret [...]

Ya da şu iddiayı ele alalım: “Davranışı ne kadar az anlıyorsak o kadar çok hayranlık duyarız” (s. 3). Öyleyse, “açıklama” sözcüğünü katı anlamında kullanırsak, hemen hemen bütün davranışlara hayranlık duyarız; çünkü, hiçbirini açıklayamıyoruz. Daha geniş anlamında kullanıldığında ise, Skinner'in iddiası şu oluyor: Eichmann bizim için anlaşılmaz ise, buna karşılık Vietnamlıların savaşmayı niye sürdürdüklerini anlıyorsak o zaman bizim Eichmann’a hayran olmamız ve Vietnamlıların direnmesine hayran olmamamız olasıdır. Skinner yine iddia ediyor ki: “İnsanın, hareketlerinin fiziksel olarak sınırlandırılmış olması dışında, en az özgür ve onurlu olduğu durum ceza tehdidi altında olduğu durumdur” (s. 60). Buna göre, şiddetli bir ceza tehdidi altında dahi otoriteye boyun eğmeyi reddeden kişi onurunu yitirmiş oluyor.

Skinner’in sisteminin gerçek içeriği ancak bütün bu durumları tek tek incelemekle anlaşılabilir. Dikkatli okuyucu görecektir ki, terimler teknik anlamlarında alındığında, Skinner’in söyledikleri her olayda açıkça yanlış çıkmaktadır. Yine görüecektir ki, geniş mecazi yorumlamalar, günlük konuşmalarda geçen alışılmış açıklayıcı ve değerlendirici sözcükleri Skinner’in kullandığı terimlere dönüştürmeye izin vermektedir; ama sistemin zayıflığı yüzünden kesinliklerini ve açıklıklarını yitirerek.

Şu (tipik) örnekler Skinner’in kuramının açıklama gücü hakkında bize bir fikir verebilir: "Bir piyanist notaları yumuşak çalmayı öğrenir, çünkü yumuşak çalınan notalar pekiştireçtir” (s.204); "İnsan bir amaç uğruna savaşmanın ne demek olduğunu, ancak, hangi koşulların bir amaç için savaşmayı gerektirdiğini kavramayı ve bilmeyi öğrenmek için geçen uzun bir süreden sonra anlar" (s. 90); vb.

Bunun gibi, bizler de, Skinner'in davranışsal teknolojisinin gücünü bize sunduğu yararlı gözlemlerle, ve öğütlerle kavrayabiliriz. "Ceza yaptırımı konusu olan davranışlar, onların vuku bulmasını önleyici koşullar yaratılarak en aza indirilebilir” (s.64). Eğer bir kimse "başkalarının mutlu olduğunu gördüğünde büyük ölçüde pekiştirilmiş oluyorsa... çocukların mutlu olacağı bir çevre tasarlar” (s. 150). Eğer aşırı nüfus artışı, nükleer savaş, çevre kirlenmesi ve doğal kaynakların tükenmesi gibi problemler varsa” alışkanlıkları değiştirerek, sırasıyla, insanları daha az çocuk yapmaya, nükleer silahlara daha az para harcamaya, çevreyi kirletmekten vazgeçmeye ve kaynakları daha yavaş tüketmeye yöneltebiliriz” (s. 152).

Okuyucu bunlardan daha derin fikirler de arayabilir. Arayabilir ama bulamayacaktır.

Skinner bu kitabında, kalıtımın insan davranışı ve toplum üzerindeki rolü konusuna, daha önceki spekülasyonlarına göre daha sıkça değiniyor. İnsan, bunun, daha önce varmış olduğu sonuçlarda bazı değişimlere ya da yeni sonuçlara yol açacağını düşünüyor. Ama öyle olmuyor. Bunun da nedeni, Skinner’in kalıtım konusunda da, pekiştirme olasılıklarının kontrolü konusunda olduğu kadar belirsiz ve bilgi sunmaktan uzak olmasıdır. Ne yazık ki sıfır artı sıfır her zaman sıfırdır.

Edmund Blair Bolles - Galileo'nun Buyruğu







Share this article :

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

 
SUPPORT / DESTEK : ATLAS
Copyright © 2014 ATLASİZM