İLKLER

Evin Esmen & Arda Kısakürek - İlkler


Rekabet

Erkek ile kadın arasındaki farkın temelinde, cinsi veya üreme ile ilgili olgular yatar. Kadın, ayda bir defa, yumurtlar. Kadın yumurtası, insan hücrelerinin en büyüğüdür. Bu büyük hücreden, bir kadında sınırlı sayıda vardır ve kullanıla kullanıla biter. Kadının üretkenliği 33 yıl kadar sürer. Bu yumurtayı bir tek sperm dölleyecektir. Bu yüzden, Kadın döllenme veya seks konusunda seçicidir. Her önüne gelen erkekle cinsi ilişki kurmaya temayüllü değildir. O, sağlıklı yavrular doğurabileceği, türün devamında kabiliyeti fazla olabilecek erkekleri kendi seçmek ister. Ve seçer de. Yumurtanın aşılanabilirlik zamanı yaklaştıkça, kadının seçiciliği ve erkek arayışı da artmaya başlar.

Erkek ise, her an çiftleşmeye hazırdır. Spermleri, çiftleşmek için hazır beklemektedir. Erkeğin spermi, insan hücrelerinin en ufağıdır. Hastalık ve kaza olmazsa, erkek ömür boyu spermini verebilir. Erkeğin amacı, mümkün olduğu kadar çok dişiye genlerini dağıtmaktır. Bu hem kendi genlerinin var olma, yaşamaya devam edebilme şansını arttırır ve hem de, başka erkeklere ait genlerin yaşama şansını azaltır. Bu nedenle, erkek seks konusunda seçici değildir. Her fırsatta ve önüne gelen ve ona imkân veren her kadınla cinsi ilişki kurmak ister. Erkek, bebek yetiştirme sorumluluğu olmadığından, yaşamını, genlerini mümkün olduğu kadar dağıtmaya adamıştır. Kadın ise, yaşamını, içgüdüsel olarak kendine en uygun geni bulmaya adamıştır. Bir toplulukta, kimin kiminle çiftleşeceğine kadın karar verir. Erkek ise, çiftleşecek kadın buldukça, bu durumdan çok şikâyetçi olmaz. Zaten tarihi süreç esnasında, erkekler dişileri nasıl razı edebileceklerini veya onlara nasıl çekici gelebileceklerini, daha ilkel organizma dönemlerinden beri bilmeye başlamışlardır. Ve her tür, kendine mahsus usuller bulmuş, yöntemler geliştirmiştir.

Ancak, bu yazılanlar, erkekler hiç bir kadını özel olarak arzulamaz anlamı taşımamalıdır. Erkeğin de diğer kadınlar arasından çiftleşmeyi en çok istediği biri veya birileri vardır. Bu arzuya aslında genler sebep olur. Çiftleşme tercihi, yani arzu, birbirinden farklı genlerin, birbirine benzeyen genlere tercih edilmesidir. Canlının tarihi gelişimi, kopyalayarak çoğalmak yerine, iki ayrı kaynaktan gelen genlerin birleşmesini, birbirinin hatasını mümkün olduğunca gidermesini ve çeşitlilik kazanmasını sağlayacak şekilde olmuştur. Doğada başlangıçta, kopyalayarak çoğalma denemiştir. Ancak bu yöntem dayanıksız ve hataları tekrarlayan bir sistem olduğundan başarısız olmuştur. Bunun yerine, erkek / dişi modeli daha tutarlı olmuş ve evrimin gelişmesine katkıda bulunmuştur. Yumurta ve spermden gelen kromozomların birleşmesi, aynı zamanda bir tamir işlemidir. Bunun için iki ayrı kaynaktan gelen DNA’lar ne kadar farklı olursa, tamir, düzeltme, yenileme ve çeşitlenme şansı o kadar büyük olur. İşte bu nedenle arzunun temelinde farklılık yatar. İnsan bu farklılığı tüm organları ile hisseder.

Ancak, beğeni ve arzunun temel duyu organı kokudur. Koku işlenirken, vücut karşı cinsin genleri ile kendi genlerini karşılaştırmış, farklarını algılamıştır. Bu arzunun duyulmasında en önemli rolü oynar.

Avcı ve toplayıcı dönemin, savaşlar öncesi çağına kadar, aile içinde, kadın ve erkek arasında kurallaşmış bir hâkimiyet yoktu. Erkekler avcılık yaparken, kadınlar toplayıcılık, şifacılık, çocuk bakımı ve kamp işleri yapıyorlardı. Üretim araçları açısından da erkek ile kadın arasında önemli bir fark yoktu. Bu nedenle savaşlar çağına kadar, avcı ve toplayıcı kabilelerde kadın erkek eşitliğinden söz etmek yanlış olmaz. Savaşlar dönemi başladıktan sonra, erkeğin üretim araçları gelişirken, kabileler içinde hafif bir erkek hâkimiyeti ortaya çıkmaya başladı. Ancak bu baba erkil aile denemeyecek kadar silik bir durumdu. Belki erkek için eşitler içinde birinci demek daha doğru olur.

Avcılık toplayıcılık döneminden yerleşik düzene geçen kabilelerde, yerleşik düzenin ve çiftçiliğin gereği olarak kadın ön plana çıktı. Bu sırada yerleşiklerle, avcı toplayıcı kabileler arasındaki karşılaşmalar hala barışçı yönü ağır basan karşılaşma ve karışmalardı. Bu nedenle yerleşik düzenin bir adım ileride olan kadını ile avcı toplayıcı kabilenin bir adım ilerde olan erkeği karşılaştılar. Durum kısa bir süre için tekrar eşitlenmiş gibiydi.

Bütün bu yukarıda değinilen konuya ilerde daha teferruatlı olarak tekrar dönülecektir. Burada söylenmesi gereken ilk yerleşimlerde kadın saygınlığının erkekten biraz fazla olduğudur. Bu olgu, değişik bölgelerde değişik zamanlarda gerçekleşti. Anadolu için, bu değişimin 12.000 yıldan daha eski olduğunu söyleyebiliriz. Kadına saygının daha fazla olduğu aileden bir süre sonra baba erkil aileye geçilecektir. Erkek, üretim araçlarına sahip oldukça, aile içindeki yerini kuvvetlendirecektir. Üretim araçlarının mülkiyeti meselesi, bir taraftan toplumun sınıflara bölünmesine yol açarken, bir taraftan da ailenin yapısını değiştirecektir. Tabii ki aile içi değişimler birdenbire olmamıştır. Zaman içinde, ara tonları da yaşayarak gerçekleşmiştir. Baba erkil aileye geçiş, değişik toplumlarda, üretim şekline bağlı olarak, değişik zamanlarda olmuştur. Ayrıca, hangi aile tipinin, ne kadar süre tedavülde kalacağına yine üretim şekli karar vermiştir. Tarihte zamanımıza doğru yaklaştıkça, toplumlar arasındaki iletişim ve dolayısı ile etkileşim arttıkça, aile yapıları dış etkenler nedeniyle de değişime uğramaya başlayacaktır.

Homo sapiensi, Homo sapiens yapan etkenin hayal gücü olduğunu gördük. Ancak, bundan çok daha eski olan ve davranış ve düşüncelerimize yön veren bir durumun da içgüdü olduğunu belirtmek gerekir. İçgüdü, ilkel canlılardan itibaren gelişmeye başlamış ve canlı organizmalar geliştikçe, içgüdü de gelişmiştir. İçgüdünün temel tezahürü rekabet olarak ortaya çıkar. Besin bulmada rekabet, çiftleşmede rekabet, bireysel olarak yaşayabilmek ve türü devam ettirebilmek için şarttır. İlk ayağa kalkan atalarımız, küçük topluluklar halinde, Afrika savanlarında yaşıyorlardı. Rekabet, bu ufak topluluk içinde bile daha iyi beslenebilmek ve genlerin devamını sağlayabilmek için gerekliydi. Zaman geçtikçe gerekliliği de artıyordu. Toplumsal yaşamda rekabet, toplumun ilerlemesine katkıda bulunuyordu. Kazananlara saygı duyuluyor, kaybedenler ise, rekabet içgüdüsünün etkisiyle tekrar tekrar deniyorlardı.

Kazanmak ve kaybetmek insan kimyasında ciddi değişikliklere yol açar. Böylece rekabet fiziksel bir temele de oturmuş olur. Kazanınca beyinde keyif verici bir his ortaya çıkar. Beynin etkisiyle omurilik sinir sistemi harekete geçer. Salgılanan hormonlar, duruşumuzdan bakışımıza kadar her davranışımızı çevremizdekileri etkileyecek hale getirir. Kazanan canlının kendine güveni artar. Kazanma duygusu ile birlikte, neşe, umut kazanılır. İnsan çevresine pozitif enerji yaymaya başlar. Bu duygu seli etraftakilerce algılanır. Çevresindekiler, kişinin gücünü hisseder ve buna saygı duyar.

Kaybedince ise, beynin en derin yerlerinde, üzücü, soyut anlamda acı verici bir his ortaya çıkar. Kaybedince salgılanan hormonlar, kazanınca salgılananlardan farklıdır. Kaybedilen, eğer çok önemli ise, bilgi genetik anlamda kotlanır, işlenir. Böylece gelecek kuşakları uyarma görevi yerine getirilir. Rekabetin, toplumsal yaşamımızda çok önemli olduğu ve hiyerarşiye yol açtığı bellidir. Rekabet bir taraftan toplumdaki yeri belirlerken, bir taraftan da mevcut statüyü değişebilir hale getirir. Yaşamı bir alın yazısı olmaktan çıkarır. İnsanda içgüdü ile hayal gücünün birlikte var olması, onu geleceğe hazırlayan ve kaderini değiştiren en önemli etken olmuştur.

Evin Esmen & Arda Kısakürek - İlkler






Share this article :

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

 
SUPPORT / DESTEK : ATLAS
Copyright © 2014 ATLASİZM