Karanlık Bir Dünyada Bilimin Mum Işığı

Carl Sagan - Karanlık Bir Dünyada Bilimin Mum Işığı


BÖLÜM 14

Nesnel doğruluk diye bir şey yoktur. Kendi doğrumuzu kendimiz yaratırız. Nesnel gerçeklik diye bir şey yoktur. Kendi gerçeğimiz kendimiz oluştururuz. Bizim sıradan bilişimizden üstün tinsel, gizemci, içsel biliş şekilleri vardır. Bir deneyim gerçek görünüyorsa, gerçektir. Bir görüş size doğru geliyorsa, doğrudur. Gerçekliğin doğasına ilişkin bilgi edinme yetisinden yoksunuz. Bilimin kendisi de akıldışı ya da gizemlidir. O da herhangi bir diğer alandan daha geçerli olmayan bir inanç sistemi ya da söylencedir, inançların doğru olup olmadığı, size anlam ifade ettikleri sürece önemsizdir.

Yeniçağ inançlarının bir özeti,

THEODORE SCHICK, JR. Ve LEWIS VAUGHN Garip Kavramlar Konusunda Nasıl Bir Düşünce Yöntemi İzlemeli: Yeniçağ İçin Eleştirel Düşünme

KARŞIT BİLİM

Bilimin içinde yer aldığı yapısal çerçeve gözle görülür bir yanılgı içerisinde ise (ya da keyfi, ilgisiz, vatan düşmanı, dine saygısızsa; güçlü tarafın çıkarlarına hizmet ediyorsa), o zaman belki de kendimizi birçok kişinin karmaşık, zor, büyük ölçüde matematiğe dayalı ve sezgiye yer vermeyen bir bilgi birikimi olarak gördüğü bu alanı anlama zahmetinden kurtarabiliriz. Böylelikle bütün bilim adamlarını da emekliye ayırabiliriz. Bilimi kıskanmamıza gerek kalmaz. Bilgiye başka yollardan erişmeye çalışan, bilimin dışladığı inançları gizliden gizliye barındırmış olanlar, kendilerine yer edinebilirler artık.

Üzerine çektiği şimşeklerin nedeninin kısmen bilimdeki değişim oranı olduğu söylenebilir. Tam bilim adamlarının sözünü ettiği bir şeyi anlamaya başladığımızda, bize artık onun doğru olmadığını söylüyorlar. Doğru olsa bile, önümüze, yeni keşfettiklerini söyledikleri - hiç duymadığımız, inanması zor, endişe verici anlamlar içeren - bir sürü yeni şey koyuyorlar. Bilim adamlarının bizimle oynadığını, her şeyi alt üst etmek istediklerini, toplumsal bir tehlike olduklarını düşünebiliyor insanlar.

Edward U. Condon, kuantum mekaniğinin geliştirilmesinde önemli rol oynamış, İkinci Dünya Savaşı'nda radar ve nükleer silahların geliştirilmesi projesinde görev almış, Corning Glass'ın araştırma başkanlığını, Ulusal Standartlar Bürosu'nun yöneticiliğini ve Amerikan Fizik Derneği'nin başkanlığını (yaşamının sonlarına doğru da, Hava Kuvvetleri'nin desteklediği UFO'lar konulu bilimsel bir araştırmayı yönettiği Colorado Üniversitesi'nde öğretim görevliliği) yapmış, seçkin bir Amerikalı fizikçiydi. ABD'ye bağlılığı, 1940 sonları ile 1950 başlarında Meclis üyelerince - aralarında, güvenilirlik belgesinin iptal edilmesi isteminde bulunan Meclis üyesi Richard Nixon da olmak üzere - sorgulanmıştı. Amerika Karşıtı Etkinlikler Beyaz Saray Kurulu'nun (HCUA) aşırı yurtsever başkanı Temsilci J. Parnel Thomas, fizikçiye "Dr. Condom" diye hitap edip, kendisini Amerikan güvenliğindeki "en zayıf bağlantı" hatta - bir noktada - "kayıp bağlantı" olarak nitelemişti. Thomas'ın anayasal güvencelere ilişkin görüşleri, bir tanığın avukatına verdiği yanıttan anlaşılabilir: "Sahip olduğunuz, haklar, size bu kurul tarafından verilmiş haklardır. Hangi haklara sahip olup hangi haklara sahip olmadığınızı bu Kurul'un önünde belirleyeceğiz.."

Albert Einstein, HCUA'da toplanan herkese, işbirliğini reddetmeleri için açık davet göndermişti. 1948 yılında, Başkan Harry Truman - Amerika Bilimin Geliştirilmesi Derneği Yıllık Toplantısı'nda, yanında Condon olduğu halde - geçerli bilimsel araştırmanın "kimsenin kendini asılsız söylentilere, dedikoduya, hakarete dayalı kamuoyu saldırılarına karşı güvende hissetmediği bir atmosferin yaratılmasıyla olanaksız hale getirilebileceğini" belirterek, Temsilci Thomas ve HCUA'yi açıkça suçlamış; HCUA'nın etkinliklerini "Bugün savaşmak zorunda olduğumuz en Amerika karşıtı şey. Bu, ancak totaliter bir ülkede söz konusu olabilecek bir havadır" sözleriyle eleştirmişti.

Oyun yazarı Arthur Miller'ın bu sıralarda yazdığı The Crurible Salem (Cadı Kazanı), cadı davaları ile ilgiliydi. Oyun Avrupa'da sahnelenmeye başlandığında, Miller'in pasaport başvurusu, kendisinin yurtdışı yolculuğunun ABD'nin çıkarlarına uygun düşmediği gerekçesi ile Devlet Bakanlığı'nca reddedilmişti. Brüksel'deki açılış gecesinde, oyun çok büyük alkış toplamış, bunun üzerine ABD Büyükelçisi ayağa kalkarak izleyiciyi selamlamıştı. HCUA makamına getirildiğinde Miller, Meclis soruşturmalarının cadı davalarıyla ortak bir yanı olabileceğini öne sürdüğü gerekçesiyle suçlanmış verdiği yanıtsa, "Bu karşılaştırma kaçınılmaz, efendim" olmuştu. Olaydan kısa süre sonra, Thomas düzenbazlık suçundan tutuklandı.

Lisansüstü öğrenimimi yaparken, bir yaz Condon'ın öğrencisi olmuştum. Bağlılık soruşturma kurulunun önüne çıkarılmasına ilişkin anlattıklarını dün gibi anımsıyorum:

"Dr. Condon, burada, fizikte - soruşturmacı burada sözcükleri yavaş yavaş ve dikkatle okur – kuantum mekaniği adı verilen devrimci bir harekete öncülük ettiğiniz yazılı. Bu duruşmanın gerekçesi, bir devrime öncülük etmiş olduğunuza göre... bir başkasında da aynı rolü oynayabilecek olmanız."

Hazırcevap Condon, suçlamanın doğru olmadığı yanıtını vermiş hemen. Fizik alanında bir devrimci olmadığını söylemiş. Sağ elini kaldırarak şöyle demiş: ''Ben, Arkhimedes'in, M.Ö. üçüncü yüzyılda formüle edilmiş ilkelerine inanıyorum. Kepler'in on yedinci yüzyılda keşfettiği gezegen devinimi yasalarına inanıyorum. Newton'un yasalarına inanıyorum..." Bernoulli, Fourier, Ampere, Boltzmann ve Maxwell'in de isimlerini sıralayarak, listeyi böylece sürdürmüş. Ne var ki fizikçinin kateşizmi pek işine yaramamış ve mahkeme, öylesi ciddi bir konuda şaka yapılmasını hoş karşılamamış. Ancak, anımsadığıma göre, Condon'ı suçlamak adına tek öne sürebildikleri, fizikçinin lise sıralarında sosyalist bir gazetenin evden eve dağıtıcılığını yapmış olması imiş.

----------------

Düşününün ki, kuantum mekaniğinin ne olduğunu ciddi olarak anlamak istiyorsunuz.. Öncelikle elde ermeniz gerekenler matematiksel bir bilgi birikimi, matematiğin her bir alt dalında, sizi bir sonrakinin eşiğine taşıyacak bir ustalıktır. Bu durumda aritmetiği, Oklit geometrisini, ortaokul cebirini, diferansiyel ve integral hesabını, tam ve kısmi diferansiyel denklemlerini, vektör hesabını, matematiksel fiziğin özel fonksiyonlarım, matris cebirini ve grup kuramını bilmelisiniz. Birçok fizik öğrencisi için bunları öğrenmek aşağı yukarı üçüncü sınıf ile lisansüstü eğitimin ilk yılları arasında geçen zamanı, yani 15 yılı alır. Bu saydıklarımızı içeren bir ders programı, kuantum mekaniğinin öğretilmesini değil, konuya derin bir bakış açısı sağlamak için gerekli matematiksel yapıyı oluşturmayı içerir.

Bilimi popülerleştirmeye, bu ön eğitiminden geçmemiş genel bir kitleye kuantum mekaniği konusunda fikir vermeye çalışan kişinin işi çok, ama çok zordur. Kanımca, kısmen bu nedene bağlı olarak, kuantum mekaniğini halk düzeyinde açıklayan bir betimleme şimdiye değin yapılamadı. Bu matematiksel karmaşıklıklara bir de kuantum mekaniğinin sezgisel bir kavrayışa kesinlikle elvermeyişi ekleniyor. Sağduyu, bu konuya yaklaşmada yararsız kalıyor. Richard Feynman bir keresinde, bunun neden böyle olduğunu sormanın anlam taşımadığını söylemişti. Kimse neden böyle olduğunu bilmiyor; sadece böyle olduğunu biliyoruz.

Şimdi diyelim ki muğlak bir dine, Yeniçağ öğretisine ya da şamanistik inanç sistemine kuşkucu bir yaklaşım göstereceğiz. Açık fikirliyiz; ortada ilginç bir şey olduğunu anlamış durumdayız. Kendimizi söz konusu alanın uygulayıcısına tanıtıyor ve anlaşılır bir özet rica ediyoruz. Fakat bize konunun aslında basit bir açıklamaya elvermeyecek denli zor, "gizemler"le dolu olduğu; ama kilisede çömez olarak başlayıp 15 yıllık bir eğitimden geçmeyi istiyorsak, sürenin sonunda konuyu ciddi olarak ele almaya hazır olabileceğimiz söyleniyor. Sanırım çoğumuz, o kadar zamanımızın olmadığını söyleyecek; birçoğumuz, anlamanın sadece eşiğine gelebilmek için 15 yıl gerektirmesinin bu konunun tümüyle bir yutturmaca olduğunun kanıtı sayıldığını belirteceğiz: Anlamamızın bu denli zor olması, yetkin eleştiri getirilmesinin de çok zor olduğu anlamına gelmiyor mu?

Peki şamanistik, dinbilimsel ya da Yeniçağa ilişkin bir öğreti kuantum mekaniğinden nasıl ayrılır? Yanıt, anlayamasak bile, kuantum mekaniğinin işlerliğini doğrulayabiliyor olduğumuzdur. Kuantum kuramının niceliksel tahminlerini, kimyasal elementlerin tayf çizgilerinin ölçümlenmiş dalga boyları, yarıiletken ve sıvı helyumun davranışı, mikroişlemciler, beyaz cüce yıldızların varlığı ve özellikleri, mazerler ve lazerlerde ne olduğu ve hangi maddelerin hangi tür manyetizmaya duyarlı olduğu ile karşılaştırabiliriz. Neyi öngördüğünü anlamak için kuramı kavramamıza gerek yok. Deneylerin ortaya koyduklarını okumak için başarılı bir fizikçi olmamıza da gerek yok. Bu örneklerin her biriyle - birçok diğeriyle olduğu gibi - kuantum mekaniğinin kestirilen çarpıcı bir şekilde ve yüksek kesinlikte doğrulanmıştır.

Ne var ki şaman da bizlere öğretisinin doğru olduğunu, çünkü - matematiksel fiziğin gizli noktaları temelinde değil de, başka bir açıdan - işlediğini söyler. Şaman, insanları tedavi edebilmektedir. Peki öyleyse, şamanistik tedavi istatistiklerine bir bakalım ve plasebolardan daha çok işe yarayıp yaramadıklarını görelim. Eğer öyleyse, ortada gerçekten bir şeyler olduğunun hakkını verelim - kimi hastalıklar ruhsal kökenli olsa da doğru tavır ve zihinsel durumlar sayesinde iyileşebilse de. Alternatif şamanistik sistemlerin etkinliğini de karşılaştırmaya katabiliriz.

Şamanın tedavisinin işe yaradığını neden düşündüğü ise başka bir öykü. Kuantum mekaniğinde doğaya ilişkin bir kavrayışımız vardır. Bu anlayışı temel alarak daha önce hiç denenmemiş belli bir deneyde ne olacağına ilişkin adım adım niceliksel tahminler yaparız. Deney, tahmini - özellikle de sayısal olarak ve kesinlikle - doğrularsa, ne yaptığımızı bildiğimiz konusunda güven kazanırız. Samanların, rahiplerin ve Yeniçağ gurularının ise aynı özelliğe sahip en fazla birkaç deneyimi olmuştur.

Önemli bir başka ayrıma, ünlü bir bilim düşünürü olan Morris Cohen'in 1931 yılında yayımladığı Reason and Nature (Akıl ve Doğa) isimli kitabında değiniliyor.

Kesin olan şu ki, eğitimsiz insanların büyük çoğunluğu bilimsel sonuçları yalnızca otoriteden geldiğinde kabul edebiliyor. Ancak, herkese açık ve davetkâr olan, yöntemleri üzerinde çalışan, gelişme vaat eden bir kurumla kimliğinin sorgulanmasını, Kardinal Newman'ın İncil'in hatasızlığını sorgulayanlara atfettiği gibi, ruhun lanetlenmiş olmasına bağlayan bir kurum arasında önemli fark olduğu açıktır... Akla dayalı bilim, kartlarını her istendiğinde gösterebilir, öte yandan akla dayalı olmayan otoritecilik, kartlarının sorulmasını inanç eksikliği sayar.

Modern çağ öncesi kültürlere ait söylenceler ve halk öyküleri açıklayıcı anlama ya da en azından herkesçe bilinmesi kolay öğelere sahipti. Herkesin bilip, hatta tanıklık ettiği öykülerde yaşadıkları çevre şifreli bir anlatımla sunulmaktaydı. Yılın belli bir gününde hangi yıldız kümelerinin yükseleceği ya da Samanyolu'nun konumu, birbirine kavuşan sevgililer ya da kutsal nehri geçen kanocu hakkındaki bir öykü ile anımsanabilirdi. Göğün tanınması, ekim yapmak, ekin toplamak ve oyunu sürdürmek için esas olduğundan, bu tür öykülerin uygulamadaki değeri büyüktü. Ruhbilimsel dışavurum testlerinde ya da insanın evrende kendini nereye oturttuğunu belirlemede de bu öğelere başvurulabilir. Ne var ki, tüm bunlar Samanyolu'nun gerçekten bir nehir olduğu ya da bir kanocunun gözlerimizin önünde bu nehri geçtiği anlamına gelmez.

Kinin, Amazon yağmur ormanlarındaki özel bir ağacın kabuğunun haşlanmasıyla elde edilir. Modern çağ öncesi insanlar, ormandaki onca ağaçtan değil de bu ağaçtan yapılan çayın sıtma hastalığını iyileştireceğini nasıl keşfettiler? Her ağacı, her bitkiyi - kökleri, gövdeleri, kabukları ve yaprakları - denemiş, hepsini çiğnemeye, ezmeye ya da haşlamaya çalışmış olmalılar. Bu, kuşaklar boyu devam eden - günümüzde tıp etiğinin öngördüğü nedenlerle tekrar edilemeyen - çok sayıda bilimsel deney anlamına geliyor. Diğer ağaç kabuklarının haşlamasının işe yaramadığını ya da hastayı kusturduğunu, hatta öldürdüğünü düşünün. Böyle bir durumda şifacı, söz konusu maddeyi listeden çıkararak başka bir bitkiyi denemeye koyulur. Etnofarmakolojiye ilişkin veriler sistematik olarak, hatta bilinçli bir şekilde eldesi güç bir birikim oluşturuyor. Atalarımız deneme-yanılma ve neyin işe yarayıp neyin yaramadığını anımsama yoluyla - bitki krallığındaki moleküler zenginlikleri işe yarar ilaçlar bulma amacıyla kullanarak - bir bilgi birikimi oluşturdular. Yaşam kurtaran en temel bilgiler yalnız ve yalnız yerel halk kültürlerinden elde edilebilir. Dünya çapında bu kültürlerde saklı bilgi hazinelerini bulmak için şu ankinden çok daha fazla çaba sarf etmeliyiz.

Aynı şekilde, diyelim ki Orinoco yakınlarındaki bir vadide hava tahminleri yapıyoruz: Sanayi öncesi toplumların belli bir coğrafi bölgede, herhangi bir üniversitedeki meteoroloji ve iklimbilim profesörlerinin haberdar olmadığı bin yıldaki işleyiş düzenini, uyarı işaretlerini ve neden-sonuç ilişkilerini gözlemiş olmaları son derece olasıdır. Ne var ki, böyle bir kültürün şamanlarının Paris ya da Tokyo havasını, hatta küresel iklimi ayın dakiklikle tahmin edebilecekleri anlamına gelmez bu.

Belli kültürel bilgiler geçerlidir ve paha biçilemez değerdedir. Diğerleri ise en fazla mecazi anlamlar ya da şifreler taşıyor olabilir. Etnotıbba evet; astrofiziğe hayır. Tüm inançların ve tüm söylencelerin dinlemeye değer olduğuna kuşku yok; ancak, tüm yerel inançların - içsel algılardan değil de dışsal gerçeklikten söz ediyorsak aynı derecede geçerli olduğunu asla söyleyemeyiz.

---------

Yüzyıllar boyunca bilim, sahte bilimden çok, karşıtbilim olarak adlandırılabilecek bir saldırının hedefiydi. Günümüzde bilim ve genel olarak akademik araştırmacılığın çok öznel olduğu öne sürülüyor. Kimileri, bilimin tarih gibi tümüyle öznel olduğu kanısında. Tarih, genel olarak, zafer kazananlarca yaptıklarını haklı göstermek, yurtsever duygular uyandırmak ve yenilenlerin haklı iddialarını bastırmak isteyenlerce yazılır. Bir tarafın zaferi söz konusu değilse, her iki taraf da gerçekten ne olduğunu yine kendi taraflarına yontarak yazarlar. İngiliz tarihi Fransızları, Fransız tarihi İngilizleri kötülüyor; ABD tarihi yakın zamana kadar yerli Amerikalılara yönelik doğal sınırlarını bilfiil genişletme ve soykırım politikalarını inkâr ediyordu; Japon tarihi, II. Dünya Savaşı'na yol açan olaylar arasında kendi zulümlerini saymayıp, asıl alnaçlarının Doğu Asya'yı, Avrupa ve Amerikan sömürgeciliğinden kurtarmak uğruna fedakârlık etmek olduğunu öne sürüyor; Nazi tarihçileri, Polonya 1939'da işgal edildi, çünkü hiçbir neden yokken zalimce Almanya'ya saldırıyordu diyor; Sovyet tarihçileri, Macar (1056) ve Çek (1968) devrimlerini bastıran Sovyet birliklerinin, işgal edilen ülkelerdeki Rus yardakçılarınca değil de genel halk tarafından sevinçle karşılandığından söz ediyor; Belçika tarihi, Kongo'nun Belçika Krallığı'nın özel bir zeameti olduğu sıralarda yapılan zulümleri es geçiyor; Çinli tarihçiler, Mao Zedong'un "Büyük İleri Atılım" hareketinin öldürdüğü on milyonlarca insan konusunda nedense çok unutkan davranıyor. Tanrı'nın köleliğe göz yumduğu, hatta salık verdiği, kilisede ve köleliği benimsemiş Hıristiyan toplumların okullarında sürekli tartışma konusuydu; ancak, kölelere özgürlük hakkı tanıyan Hıristiyan devletler bu konuda çoğunlukla sessiz kalıyor. Edward Gibbon gibi geniş okur kitlesine sahip zeki bir tarihçi, bir İngiliz taşra hanında rastlaştığı Benjamin Franklin ile görüşmeyi Amerikan Devrimi'nin yarattığı hoşnutsuzluk nedeniyle reddetmişti. (Franklin, Gibbon Roma İmparatorluğu'nun zayıflama ve çöküşünden başını kaldırıp İngiliz İmparatorluğu’nun zayıflama ve çöküşüne döndüğünde ki, öyle olacağından emindi, kendisine malzeme sağlamayı önermişti. İngiliz İmparatorluğu'nun sonu konusunda haklı çıkmıştı, ama iki yüzyıl kadar erken davranmıştı.)

Bu tarihçeler, geleneksel olduğu üzere saygıdeğer akademik tarihçiler, hatta devletin ileri gelenlerince yazılmış; yerel görüş ayrılıklarının işi derhal bitirilmiş; daha yüce amaçlar uğruna nesnellik kurban edilmiştir. Bu iç karartıcı gerçekten yola çıkarak kimileri, tarih diye bir şey olmadığını, gerçek olayların bilinemeyeceğini, hepsinin kendini haklı çıkarma yollu yanlı kayıtlar olduğunu öne sürecek denli ileri götürüyor işi; bu yargının tüm bilgi alanlarını ve bilimi de kapsadığını öne sürüyorlar.

Tümüyle bilmemiz olanaksızsa da gerçekler özkutlama patırtısı içinde yitirilmişse de tarihte neden-sonuç ilişkisine dayalı bir gerçek olaylar silsilesi olduğunu kim inkâr edebilir? Öznellik ve önyargının yol açabileceği tehlike, tarihin başından bu yana açıktı. Thucydides bu konuda uyarmıştı. Cicero şöyle yazıyor:

Birinci kural, tarihçi hiçbir zaman yanlış bir kayıt tutmayacaktır; ikincisi, gerçeği hiçbir zaman gizlemeye çalışmayacaktır; üçüncüsü, çalışmasında yanlı olduğu ya da önyargılı davrandığı yolunda kuşkuya yol açacak hiçbir şey bulunmayacaktır.

Samosata'lı Lucian, 170 yılında basılmış How History Should Be Written (Tarih Nasıl Yazılmalı) isimli kitabında, 'Tarihçi korkusuz ve dürüst; açık-sözlülüğü ve gerçeği seven bağımsız biri olmalıdır" diyor.

Ne denli düş kırıcı ya da endişe verici olursa olsun, gerçek olaylar silsilesini tüm çıplaklığıyla aktarmaya çalışmak, saygın bir tarihçinin görevidir. Tarihçiler, uluslarına yapılmış hakaretler konusunda kişisel öfkelerini bastırmayı ve yeri geldiğinde, ulusal liderlerinin zalimce suçlar işlediğini bildirme cesaretini göstermeyi öğrenirler. Fazla öfkeli yurtseverleri, mesleki bir tehlike olarak hesaba katmak zorundadırlar. Olaylara ilişkin kayıtların yanlı insan süzgeçlerinden geçtiğini ve tarihçilerin kendilerinin de yanlı olabileceğini bilirler. Gerçekten neler olduğunu bilmek isteyen biri, eskiden düşman olan bir ulusun tarihçisinin yazdıklarının, kendi bildikleriyle tümüyle çatıştığını görecektir. Bu alanda en fazla, peş peşe kestiriler yapmayı umabiliriz; Ağır adımlar atarak ve özbilgimizi artırarak, tarihi olaylara ilişkin bilgimizi de çoğaltabiliriz.

Benzeri bir gerçek, bilim için de geçerlidir. Hepimizin eğilimleri vardır; herkes gibi, içinde bulunduğumuz ortamın getirdiği önyargıları soluruz. Bilim adamlarının, ara sıra çeşitli zararlı görüşlere (beyin büyüklüğü, kafatası şekli ya da IQ testlerinden yola çıkarak bir etnik grubun diğerine göre "üstünlüğünü" belirleyen sözde kuram da dahil olmak üzere) yol açarak, yayılmalarını sağladığı durumlar olmuştur. Bilim adamları, genellikle zengin ve güçlü kesimi gücendirmekten kaçınır. Zaman zaman kimilerinin aldatmacaya, hırsızlığa başvurduğu da olur. (Ahlaki açıdan hiçbir pişmanlık duymaksızın Naziler için görev yapan bilim adamları gibi.) Bilim adamlarında, insan şovenizmi ve diğer düşünsel yetersizliklerimize bağlı olarak yanlılık da görülür. Daha önce de sözünü ettiğim gibi, bilim adamları gerek bilinçli olarak icat etmek yoluyla, gerekse istenmeyen yan etkiler konusunda yetersiz özen göstererek, ölümcül teknolojiler de yarattılar. Ancak, birçok durumda, tehlikeye karşı uyarı borusunu üfleyen de bilimciler oldu.

Bilim adamları hata yapar. Bu nedenle, zayıflıklarımızı bilmek, görüşleri geniş bir ölçekte ele almak, acımasızca özeleştiri yapmak da onların işidir. Bilim, genellikle çok iyi işleyen bir hata düzeltme mekanizmasına sahip, ortak çalışma ilkesine dayalı bir alandır. Deney yapabilme olanağına sahip olduğundan tarihe göre büyük bir avantaja sahiptir. 1814-1815 arasında Paris Antlaşması'na götüren görüşmeler konusunda kuşkularınız varsa, olayları yeniden izleme olanağına sahip değilsiniz. Tek yapabileceğiniz, eski kayıtlara bakmak. Antlaşma'ya katılanlara soru da soramazsınız, çünkü hepsi çoktan ölmüştür.

Öte yandan, bilimsel bir soruya yanıt getirmek için, olayı istediğiniz kadar yineleyebilir, yeni yollarla deneyebilir, çok sayıda alternatif hipoteze göz atabilirsiniz. Yeni araçlar geliştirildiğinde, deneyi tekrar edip artan duyarlığın ne gibi yeni sonuçlar verdiğine bakabilirsiniz. Olayları yeniden gözleme olanağından yoksun olduğunuz tarih bilimlerinde ise, ilgili olaylara bakabilir ve ortak noktaları yakalamaya çalışabilirsiniz. Canımız istediğinde yıldızları patlatıp, bir memelinin atalarından bugüne geçirdiği evrim sürecini yineleyemeyiz. Ancak, süpernova patlamalarının bazı fiziksel özelliklerini laboratuvarda simüle edebilir, memeli ve sürüngenlere ait genetik bilgilerin baş döndürücü ayrıntılarını karşılaştırabiliriz.

Bilimin de tüm diğer bilgi alanları gibi keyfi ya da akıldışı; hatta aklın kendisinin bir duyusal yanılgı olduğu da zaman zaman öne sürülüyor. Ticonderoga Kalesi'nin ele geçirilmesi sırasında Green Mountain Boys'un lideri, Amerikan devrimcilerinden Ethan Ailen, bu konuda birkaç söz söylemiş:

Aklı geçersiz kılmaya çalışanlar, akla akılla mı yoksa akıl olmadan mı karşı çıktıklarım ciddi olarak düşünmek zorundalar; eğer akla başvuruyorlarsa, yıkmaya çalıştıkları ilkeyi bizzat güçlendiriyorlar demektir: Ama bu işi akıl olmaksızın yapıyorlarsa (ki kendileriyle tutarlı olmak için öyle yapmak zorundalar) , ne mantıklı bir kanıya varabilir ne de makul bir sav geliştirebilirler.

Okuyucu bu savın derinliğini kendisi yargılayabilir.

----------

Bilimsel gelişmeye bizzat tanıklık eden biri, büyük ölçüde kişisel bir girişim görür. Sadece merak ya da doğruluk arayışından, mevcut bilgilerin yetersizliğinin yarattığı düş kırıklığıyla ya da herkesin anladığını kendisinin anlayamamış olmasının verdiği kırgınlık ve hırstan dolayı etkili anahtar soruları soracak kişiler her zaman bulunur. Kıskançlık, hırs, çamur atma, muhalif düşüncelerin bastırılması ve anlamsız kibir ile kirlenmiş bulanık bir denizin ortasında su üzerinde kalabilmiş birkaç saygın kişi vardır hep. Kimi alanlarda, özellikle yüksek üretkenliğin görüldüğü alanlarda bu tür davranışlar neredeyse kural haline gelmiştir.

Tüm bu toplumsal çalkantıların ve insani zayıflıkların bilimsel girişimi desteklediği kanısındayım. Bilimde herhangi bir bilim adamının diğerinin yanılgısını kanıtlayabileceği ve herkesin bunu bilmesini sağlayabileceği sağlam bir çatı vardır. Güdülerimiz bayağı olsa bile, yeni bir şey bulma uğruna çabamızı sürdürürüz.

Amerikalı Nobel ödüllü kimyacı Harold C. Urey, bir keresinde bana, yaşı ilerledikçe (o sıralarda yetmiş yaşlarındaydı) savlarını çürütmeye yönelik çabalarda artış gözlediğini söylemişti. Bu durumu "Batı'nın en hızlı silahı" sendromu olarak niteliyordu: Ünlü yaşlı silahşoru yenebilen genç adam, onun ününe ve toplumda uyandırdığı saygıya mirasçı oluyordu. "Bu can sıkıcı" diye homurdanıyordu Urey, "ama genç afacanları, kendi başlarına asla giremeyecekleri önemli araştırma alanlarına yöneltmeye yarıyor".

İnsan doğası gereği, bilim adamları da zaman zaman gözlemsel seçicilik gösterebiliyor; haklı oldukları durumları anımsayıp, yanıldıkları deneyimleri unutma eğiliminde oluyorlar. Ancak, birçok durumda "yanlış" olan kısmen doğrudur ya da diğerlerini doğru olanı bulmaya yöneltir. Çağımızın en üretken astrofizikçilerinden biri, yıldızların evrimini, kimyasal elementlerin sentezini, evrenbilimi ve birçok diğer konuyu anlamamıza çok büyük katkılarda bulunmuş Fred Hoyle'dur. Kimi zaman Hoyle, diğerleri ortada açıklama gereken bir durum olduğunu bile kavrayamadan önce haklı çıkarak kazandı. Kimi zaman da yanılgıya düşmek, kışkırtıcı olmak, gözlemci ve deneycilerin denemek zorunluluğu hissettiği müthiş alternatifler öne sürmek yoluyla kazandı. "Fred'i çürütmek" yolundaki heyecan dolu ortak çabalar kimi zaman başarısız kimi zaman da başarılı oldu. Girişimler, hemen her durumda, bilgi sınırlarını genişlet meye yaradı. Öne sürdüğü en sıra dışı savlarla bile - grip ve HIV virüslerinin Dünya'ya kuyrukluyıldızlardan düştüğü; yıldızlar arası toz zerrelerinin bakteri olduğu gibi savlar - (sözü geçen bu savlarını destekleyecek hiçbir kanıt olmasa da) bilgi alanında önemli adımlar atılmasını sağladı.

Bilim adamları için arada sırada yanlışlarının listesini yapmak, bilim sürecini aydınlatmak ve söylence olmaktan çıkarmak, genç bilim adamlarına yol göstermek adına önemli rol oynayabilir. Johannes Kepler, Isaac Newton, Charles Darwin, Gregor Mendel ve Albert Einstein bile ciddi hatalar yaptılar. Ancak, bilimsel girişim, her şeyi lakım çalışmasına dayandıracak şekilde yapılandırılmıştır. Aramızdan birinin, belki de en parlak olanımızın gözden kaçırdığını, başka birimiz, hatta daha yetersiz ve kendi halinde olanımız saptayıp düzeltir.

Kendi adıma konuşmak gerekirse, önceki bazı kitaplarımda, haklı olduğum kimi durumları göz önünde bulundurma eğilimindeydim. Burada da hatalı olduğum bazı durumları sıralayayım: Henüz hiçbir uzay aracının Venüs'e gitmediği sıralarda, atmosfer basıncının, Dünya'dakinin onlarca değil, birkaç katı olduğunu düşünmüştüm. Venüs'ün bulutlarının temelde sudan oluştuğunu varsaymış, sonradan yalnızca yüzde 25 oranında su içerdiklerini öğrenmiştim. Mars'ta levha tektoniği olabileceğini düşünmüştüm; oysa ki uzay aracının yaptığı yakın gözlemler, buna dair hiçbir belirti içermiyor. Titan'ın yüksek kızılötesi sıcaklığının oradaki büyük sera etkisinin sonucu olabileceğini düşünmüştüm; ancak, anlaşıldı ki neden, stratosferdeki sıcaklık terselmesiydi. Irak, Kuveyt'in petrol kuyularını Ocak 1991'de ateşe vermeden hemen önce, o kadar çok dumanın, Güney Asya'nın büyük bölümünde tarıma son verebilecek ölçüde etkileri olabileceği konusunda uyarı yapmıştım; olay gerçekleştiğinde, gün ortasında gök kapkara olmuş ve sıcaklık İran Körfezi üzerinde 4-6 °C düşmüş, ancak stratosfer katmanına fazlaca duman erişmemiş ve Asya zarar görmemişti. Hesaplamaların içerdiği belirsizliği gerektiğince vurgulamamıştım.

Her bilim adamının kendi varsayım tarzı vardır; kimileri diğerlerinden daha temkinlidir. Yeni görüşler denenebilir olduğu ve bilim adamları fazla dogmatik davranmadıkları sürece bundan zarar gelmez; hatta, önemli ölçüde ilerleme kaydedilmesini sağlar. Yanıldığım noktaları belirttiğim ilk dört örnekte uzak bir dünyayı, kapsamlı uzay aracı araştırmaları olmaksızın birkaç ipucundan yola çıkarak anlamaya çalışıyordum. Gezegensel keşif sürecinde çok daha fazla veri hesaba katılır ve gözlerimizin önünde bir eski görüşler ordusu, yeni gerçeklerin silahlı kuvvetlerince yere serilir.

-----------

Postmodernistler Kepler'in gökbilimini, Ortaçağ karanlığındaki tektanrılı dini görüşlerinin ürünü olması gerekçesiyle ve Darwin'in evrimsel biyolojisini ise ait olduğu ayrıcalıklı toplumsal sınıfı ebedi kılma isteğiyle ya da sahip olduğu söylenen ateist inançlarını haklı çıkarma kaygısıyla güdülenmiş olmakla eleştirdiler. Bu iddiaların kimileri haklı, kimileri haksız. Ancak, tümüyle dürüst davrandıkları ve sonuçlarını denetleyecek başka görüşlere sahip diğerleri olduğu sürece bilim adamlarının ne gibi duygusal eğilimler ya da yargılar taşıdıklarının ne önemi var? Öyle sanıyorum ki 14 ile 27'nin toplamı konusunda muhafazakârlarla liberaller arasında görüş ayrılığı olamaz; kendisinin türevi olan matematik fonksiyonunun kuzey yarıkürede üssel, güney yarıkürede ise başka bir fonksiyon olduğu iddia edilemez. Herhangi bir periyodik fonksiyon, Hindu matematiğinde olduğu kadar İslam matematiğinde de Fourier serileri kullanılarak istenilen duyarlıkta ifade edilebilir. Komütatif olmayan cebir (A kere B'nin, B kere A'ya eşit olmadığı durum), Hint-Avrupa dillerini konuşanlar için de Fin-Macar dillerini konuşanlar için de aynı derecede tutarlı ve anlamlıdır. Matematik çok saygı görebilir ya da görmezden gelinebilir; ama her yerde ırk, kültür, dil, din ve yaşam görüşünden bağımsız olarak aynı derecede doğrudur.

Diğer uçta ise soyut iradeciliğin "büyük" sanat ya da rap'in "büyük" müzik sayılıp sayılamayacağı; enflasyonu mu yoksa işsizliği mi azaltmanın daha önemli olduğu; Fransız kültürünün Alman kültüründen üstün olup olmadığı; cinayete karşı yasakların ulus-devlete uygulanıp uygulanamayacağı gibi sorular yer alıyor. Burada sorular aşırı basit, ikilemler hatalı ya da yanıtlar örtük varsayımlara bağlıdır. Bu durumda, yerel yanlılıklar yanıtları rahatlıkla belirleyebilir.

Bilim, kültürel kurallardan neredeyse tümüyle bağımsız olmakla, her şeyiyle bağımlı olmak arasında gidip gelen bu öznel sürekliliğin neresinde yer alıyor? Yanlılık ve kültürel şovenizm unsurları kesinlikle söz konusu olsa da bilim matematiğe, modaya olduğundan çok daha yakındır. Genel anlamda bilimsel bulguların keyfi ve yanlı olduğu iddiası, art niyetli olmaktan başka aldatıcıdır da.

Joyce Appleby, Lynn Hunt ve Margaret Jacob isimli tarihçiler [Telling the Truth About History (Tarih Alanında Gerçekler), 1994], Isaac Newton'u eleştiriyorlar. Kitapta Newton'un, Descartes'in felsefi konumunu, geleneksel dine meydan okuyup toplumsal kaos ve ateizme yol açabileceği korkusuyla reddettiği öne sürülüyor. Bu tür eleştiriler, bilim adamlarına insan oldukları yolunda bir suçlama getirmeye yarayabilir ancak. Newton'un, çağının düşünsel akımlarından nasıl etkilendiği, düşünce tarihini inceleyenleri ilgilendirebilir kuşkusuz; ne var ki kişisel inancı, önermelerinin doğruluğuna ilişkin pek bir anlam taşımaz. Genel kabul görmek için, hem ateistleri hem de Tanrı'ya inananları aynı şekilde ikna etmeleri gereklidir.

Appleby ve meslektaşları, "Darwin evrim kuramım oluşturduğunda ateist ve materyalistti" diye yazıyor ve evrimin ateist gündemin uydurma bir ürünü olduğunu öne sürüyor; neden ve sonucu umutsuzca birbirine karıştırıyorlar. H.M.S Beagle'da yolculuk olanağı önüne çıktığında, Darwin İngiltere Kilisesi'nde bakan koltuğuna oturmak üzereydi. Dini görüşleri, kendi deyişiyle, son derece gelenekseldi. Anglikan İnanç Maddeleri'nin her birini tümüyle inanılır buluyordu. Bilim yoluyla doğayı sorgulama sürecinde, yavaş yavaş en azından kimi dini görüşlerin hatalı olduğunu anlamaya başladı. Kişisel inançlarını değiştirmesinin nedeni de buydu.

Appleby ve meslektaşları, Darwin'in şu betimlemesinden dolayı dehşete kapılmışlar: "vahşilerin düşük ahlaki değerleri... uslamlama konusundaki yetersiz güçleri... kendilerini yönetmedeki zayıflıkları." Yazarlar bu alıntıdan hemen sonra şöyle diyor: "Bugün birçok insan bu ırkçı yaklaşım karşısında şaşkına dönüyor." Ne var ki en azından benim görebildiğim kadarıyla, Darwin'in yorumunda ırkçılık falan yok. Darwin, Arjantin'in en çorak ve Güney Kutbuna en yakın bölgesinde kıtlık çeken Tierra del Fuego yerlilerinden söz ediyordu. Köleliğe boyun eğmektense kendini öldüren Afrika kökenli Güney Amerikalı bir kadını anlatırken bizi bu kadının davranışını, soylu bir Romalı aileye mensup olgun bir kadının benzeri davranışından söz ederken kullanacağımız kahramanlık söylemi içine oturtmaktan alıkoyanın yalnızca önyargı olduğunu belirtiyordu. Üstelik kendisi de Kaptan'ın ırkçılığına yılmaz bir muhalefet gösterdiği için Kaptan Fitz-Roy tarafından Beagledan neredeyse atılıyordu. Darwin bu anlamda çağdaşlarından kat kat üstündü.

Öte yandan, tersi özelliklere sahip olsaydı bile, Darwin'in kişisel görüşleri doğal seçilimin doğruluğunu ya da yanlışlığını nasıl etkilerdi? Thomas Jefferson ve George Washington'ın köleleri vardı. Albert Einstein ve Mohandas Gandi kusurlu birer eş ve babaydılar. Listeyi istediğimiz kadar uzatabiliriz. Hepimiz kusurlu, çağımızın ürünü yaratıklarız. Kendimizi geleceğin bilinmeyen standartlarına göre yargılamak adil olur mu? Kuşku yok ki çağımızın kimi alışkanlıkları sonraki kuşaklar tarafından barbarca tavırlar olarak görülecek. Torunlarımız, küçük çocukların, hatta bebeklerin anne-babalarıyla değil yalnız başlarına uyumalarında ısrar ettiğimiz; halktan onay alma ya da yüksek siyasi konuma gelebilme uğruna milliyetçi tutkuları alevlendirdiğimiz; rüşvet ve değer yitimine yaşam şekilleri olarak göz yumduğumuz; hayvan beslediğimiz; hayvanları yiyip şempanzeleri hapsettiğimiz; yetişkinlerin rahatlatıcı ilaç kullanımını suç saydığımız; çocuklarımızın cahil yetişmesine izin verdiğimiz için bizden nefret edebilirler.

Kimi zaman, geriye baktığımızda, dimdik duran kişilikler görürüz. Bana göre, İngiltere doğumlu Amerikan devrimcisi Thomas Paine böyle bir kişilikti. Zamanının çok ilerisindeydi. Monarşiye, aristokrasiye, ırkçılığa, köleliğe, batıl inanışlara ve cinsiyet ayrımına, tüm bunların o günün geleneksel bilgeliği sayıldığı bir dönemde cesaretle karşı çıkmıştı. Geleneksel dini eleştirisinde asla ödün vermez bir tavır içerisindeydi. The Age of Reason (Akıl Çağı) isimli eser onun imzasını taşır: "İncil'in yarıdan fazlasını dolduran açık saçık öyküleri, şehvetli zevk düşkünü yaşamları, zalim ve işkenceci infazları, amansız intikamları her okuyuşumuzda göreceğiz ki, ona Tanrı'nın değil iblisin sözü demek daha tutarlı olacak. Bu kitap... insanlığı kokuşturup canavarlaştırmaya yaramıştır." Aynı kitap, Paine'in doğal dünyaya bakıldığında varlığının hemen anlaşıldığını söylediği evrenin Yaratıcısı'na duyduğu derin saygıyı da ortaya koyuyordu. Ne var ki İncil'i kötüleyip Tanrı'ya kucak açmak, çağdaşlarının çoğu için olanaksız bir anlayış demek oluyordu. Hıristiyan dinbilimciler, Paine'in sarhoş, çılgın ya da değer yitimine uğramış bir kişi olduğuna karar vermişlerdi. Musevi bilimci David Levi, din kardeşlerini, kitabı okumak şöyle dursun, dokunmaktan bile menetmişti. Paine'e görüşleri yüzünden (zulme karşı çıkışında çok ısrarlı olduğu gerekçesiyle Fransız Devrimi'nden sonra hapse atılması da dahil olmak üzere) öylesine çok acı çektirilmişti ki, sonunda huysuz bir ihtiyar olup çıkmıştı.

Evet, Darwinci bakış ters yüz edilip gülünç bir şekilde kötüye kullanılabilir: Doymak bilmez hırsız baronlar, gırtlak gırtlağa rekabetlerini, Toplumsal Darwincilik ile açıklayabilir; Naziler ve diğer ırkçılar, soykırımlarını haklı göstermek için "en güçlünün yaşaması"ndan söz edebilirler. Ancak, John D. Rockefeller ya da Adolf Hitler'i Darwin yaratmadı. Açgözlülük, Endüstri Devrimi, serbest girişim sistemi, hükümetin güçlü kesimler tarafından kokuşmuş bir kurum haline getirilmesi, on dokuzuncu yüzyıl kapitalizmini açıklamaya yeterli unsurlar. Etnomerkezcilik, yabancı düşmanlığı, toplumsal hiyerarşiler, Almanya'da uzun bir tarihi olan Musevi düşmanlığı, Versailles Antlaşması, Almanların çocuk yetiştirme uygulamaları, enflasyon ve Büyük Ekonomik Sarsıntı, Hitler'in güç kazanmasını açıklamaya yeterli. Darwin olsa da olmasa da bu olayların ya da benzerlerinin yine gerçekleşecek olması şansı çok yüksek. Modern Darwincilik açıkça ortaya koyuyor ki, daha az acımasız özellikler, hırsız baronların ya da Führerlerin pek hoşlanmayacağı - fedakârlık, genel zekâ, şefkat gibi - özellikler yaşamda kalmanın anahtarı olabilir.

Darwin'e sansür getirecek olsaydık, daha başka ne türlü bilgiler sansürlenebilirdi? Sansürleme işini kim yapardı? Hangimiz şu bilgi ve bu görüşler olmadan güvenle yaşayabiliriz, şunlar şunlar on, yüz ya da bin yıl daha gerekli olacaktır diyebilecek kadar bilge? Kuşkusuz ne tür makine ve ürünleri geliştirmenin güvenli olacağı konusunda tedbirli davranabiliriz,. Bu tür kararları her durumda almak zorundayız, çünkü olası tüm teknolojileri geliştirecek yeterlikte kaynağımız yok. Ancak, bilgiyi sansürlemek, insanlara ne düşünmeleri gerektiğini, hangi düşüncelerin yasak olduğunu ve hangi kanıt dizisinin peşine düşülmeyeceğini söylemek, düşünce polisine, aptalca ve yetersiz karar alma mekanizmasına sarılarak, uzun vadede çöküşe yol atmak demektir.

Ateşli ideologlar, otoriter rejimler kendi görüşlerini telkin edip alternatiflerini bastırmayı kolay ve doğal bir yol olarak benimsemişlerdir. Nazi bilim adamları, örneğin, Nobel ödüllü Fizikçi Johannes Stark, görelilik ve kuantum mekaniğini de kapsamak üzere hoş görünümlü, düş ürünü "Musevi bilimini" gerçekçi, uygulamaya yönelik "Ari bilimi"nden ayrı tutuyordu. İşte başka bir örnek: "Dünyanın büyüleyici bir şekilde, bilgiden çok istence dayalı bir temelde açıklanacağı yeni bir çağa adım atmak üzereyiz" diyor Adolf Hitler, "Ne ahlaki ne de bilimsel doğru vardır".

Olaydan otuz yıl sonra bana anlattığı gibi, 1922'de Amerikalı genetikçi Hermann J. Muller, yeni Sovyet toplumunu kendi gözleriyle incelemek için küçük bir uçakla Berlin'den Moskova'ya uçmuştu. Gördüklerini sevmiş olmalı ki - kendisine sonradan Nobel Ödülü kazandıran keşfi olan radyasyonun mutasyona yol açlığını bulguladıktan sonra - Sovyetler Birliği'nde modern genetiğin kurulmasına yardımcı olmak amacıyla Moskova'ya yerleşmişti. Ancak, 1930'ların ortalarında Trolün Lysenko isimli bir şarlatan sivrilip Stalin'in coşkulu desteğini kazanmıştı. Lysenko alanın bazı kurucularının adıyla, "Mendelizm-Weissmanizm-Morganizm" diye andığı genetiğin kabul edilemez felsefi bir temele dayandığını ve felsefi olarak "doğru" genetiğin, yani komünist diyalektik materyalizme gereğince uyan genetiğin çok farklı sonuçlar vereceğini öne sürmüştü. Lysenko'nun genetiği kış buğdayından ikinci bir hasat alınmasını olanaklı kılacaktı; Stalin'in zorlama tarım kolektivizminden sekte yemiş Sovyet ekonomisi için mutlu bir haberdi bu kuşkusuz.

Lysenko'nun sözde kanıtı varsayımıydı, deneysel kontrol kullanmadığı gibi vardığı iddialı sonuçlar, çelişkili verilere dayanıyordu. Lysenko'nun gücü arttıkça, Muller ısrarla klasik Mendel genetiğinin diyalektik materyalizm ile tümüyle uyum İçinde olduğunu söylüyordu; sonradan kazanılan özelliklerin kalıtımına inanan ve kalıtınım materyalistik bir temele dayandığını reddeden Lysenko, tam bir "idealist" batta daha da beteri, bir bağnazdı. Muller, zamanın Tarım Bilimleri Birlik Akademisi başkanı N. I. Vavilov'dan güçlü destek görmekteydi.

1936 yılında, başkanlığı artık Lysenko tarafından devralınmış Tarım Bilimleri Akademisi'ne hitaben yaptığı tutkulu bir konuşmada, Muller şöyle seslenmişti:

Önemli uygulayıcılar, genetik hakkında biraz bilgisi olan herkese düpedüz tuhaf görünecek kuram ve görüşleri - örneğin, kısa zaman önce Başkan Lysenko'nun öne sürdüğü fikirler ve onun gibi düşünen diğerlerininkileri - destekleyeceklerse, o halde bize sunulan olasılık seçimlerimizi cadılık ve tıp, yıldız falcılığı ve gökbilim, simya ve kimya anısından yapmaktan ibaret.

Keyfi tutuklamaların ve polis terörünün hüküm sürdüğü bir ülkede, bu konuşma ibret verici - kimilerine göre ahmakça - bir dürüstlük ve cesaret sergiliyordu. The Vavifov Affair (Vavilov Olayı) (1984) isimli eserinde, Sovyet göçmeni tarihçi Mark Popovsky, bu sözlerin "tüm salonda ortalığı inleten bir alkışla" karşılandığını ve "o günkü oturuma katılanlar arasında hâlâ sağ olan herkes tarafından anımsandığı"nı yazıyor.

Üç ay sonra, Batı'da "Mendelizm-Weissmannizm-Morganum"in hüküm sürmesini kötüleyen ve yaklaşmakta olan Uluslararası Genetik Kongresi'ne yönelik bir boykot çağrısında bulunan, çok sayıda bilim adamına gönderilmiş Muller imzalı mektup nedeniyle şaşkınlığa uğramış Batılı bir genetikçi. Moskova'da Muller'i ziyaret etmişti. İmza atmak şöyle dursun, böyle bir mektuptan haberi bile olmayan Muller, bunun Lysenko tarafından düzenlenmiş bir komplo olduğu sonucuna varmış, bunun üzerine derhal Lysenko aleyhinde öfkeli bir suçlama metni yazarak Pravda'ya, bir kopyasını da Stalin'e göndermişti.

Bir sonraki gün Vavilov endişe içinde Muller'e gelerek, Muller'in İspanya İç Savaşı'nda görev yapmak için gönüllü yazıldığını bildirmişti. Pravda'ya gönderdiği mektup, Muller'in yaşamını tehlikeye sokmuştu. Ertesi gün Muller için gelen gizli polis NKVD'ye, Muller'in Moskova'yı terk etmiş olduğu söylenmişti. Vavilov'un şansı ise o kadar yaver gitmemiş ve 1943'te Sibirya'da ortadan kaldırılmıştı.

Stalin'in ve ardından Kruşçev'in kesilmeyen desteği ile Lysenko klasik genetiği amansızca bastırdı. 1960'ların başlarında Sovyet okullarında okutulan biyoloji kitaplarında kromozomlar ve klasik genetiğe ilişkin bilgi, bugün Amerika'da okutulan biyoloji kitaplarındaki evrim bilgisi kadar azdı. Ne var ki genetikçi, kış buğdayından ikinci bir ürün elde edilebilmiş değildi; sihirli "diyalektik materyalizm" sözlerinden yerel bitki DNA'larının haberi olmamıştı; Sovyet tarımında işler hâlâ kesat gidiyordu. Kısmen bu nedenle, bugün Rusya - birçok diğer bilim dalında dünya standartlarında, hatta üzerinde olmasına karşın - moleküler biyoloji ve genetik mühendisliğinde epeyce geride yer alıyor. İki kuşak modern biyolog yitirilmiş oldu. Lysenkoculuk, parti liderleri ve devletten bağımsız konumdaki birkaç kurumdan biri Sovyet Bilimler Akademisi'nde yapılan, nükleer fizikçi Andrei Sakharov'un çok önemli rol oynadığı tartışma ve oylamalara, yani 1964'e kadar yürürlükte kaldı.

Amerikalılar Sovyet deneyimi karşısında şaşkınlıklarını ifade etmeye çalışıyorlar hep. Devlet destekli bir ideoloji ya da popüler önyargının bilimsel gelişmeyi kıskıvrak yakalayabilmesi fikri akıl almaz geliyor. 200 yıl boyunca Amerikalılar kendileriyle uygulayıcı, pragmatist, ideolojiye karşı bir toplum olmakla gurur duydular. Ne var ki antropoloji ve ruhbilim alanında sahte bilim - örneğin, ırk ayrımı kuramı - Amerika Birleşik Devletleri'nde ortaya çıkıp gelişti. Biyoloji alanındaki en güçlü bütünleyici görüş olan ve gökbilimden antropolojiye kadar diğer bilim dallarında esas alınan evrim kuramının okullarda okutulmasını engellemek için "yaradılışçılık" kisvesi altında ciddi çaba gösteriliyor.

----------

Bilim, birçok diğer insani girişimden farklıdır: Uygulayıcılarının (tüm insani etkinliklerde olduğu gibi) içinde yetiştikleri kültürden etkilenmeleri, kimi zaman haklı, kimi zaman haksız olmaları bağlamında değil; denenebilir hipotezler oluşturmaya olan tutkusu, görüşleri doğrulayan ya da reddeden betimleyici deneylere yönelik arayışı, görüş tartışmalarını destekleme yolundaki gayreti, eksik bulunmuş görüşleri terk etmeye olan isteği bakımından farklıdır. Ancak, sınırlarımızın bilincinde olmasaydık, daha fazla veri elde etmeye çalışmasaydık, kontrollü deneyler yapmasaydık, kanıta saygı göstermeseydik, doğruyu bulmaya yönelik arayışımızda pek az üstünlüğe sahip olurduk. Böylelikle, fırsatçılık ve ürkeklik eşliğinde her ideolojik esintiden bir darbe alır, geriye tutunacak hiçbir dalımız kalmamacasına yıkılırdık.

Carl Sagan - Karanlık Bir Dünyada Bilimin Mum Işığı







Share this article :

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

 
SUPPORT / DESTEK : ATLAS
Copyright © 2014 ATLASİZM