BAY TANRI

Alan Lightman - Bay Tanrı



YAŞAMIN KÖKENLERİ

Teyzemle konuşmamızın ardından Âlem-104729la ilgilenmeye karar verdim. Son ziyaretimden bu yana bir dizi büyüleyici değişim gerçekleşmişti. İlk nesil yıldızlardaki nükleer reaksiyonlar yüzünden, evrende en fazla bulunan elementler hidrojen, oksijen, helyum ve karbondu; haliyle bu elementlerden çok daha fazla molekül çıkacağını bekliyordum. Haklı çıktım. İki hidrojen atomuyla bir oksijen atomunun birleşiminden mamul su, her düzine yıldız sistemi başına en az bir gezegende bolca mevcuttu. Sıvı okyanuslar biçiminde yüzeyleri kaplıyor, atmosferlere gazsı buharlar saçıyordu. Gezegen atmosferlerinde ortak rastlanan bir diğer molekülse, bir karbon atomuna dört hidrojen atomunun bağlanmasıyla ortaya çıkan metandı. Bir de karbon dioksit. Ve amonyak. Güneş ışınları bu atmosfer gazları arasından pek tatlı süzülüyor, kimi gezegenin havasını kızıla, turkuaza ve kadmiyum sarısına boyuyordu.

Pek beklenmedik fenomenler de vardı. Birçok gezegenin atmosferi sürekli yıldırımlarla çatırdıyordu. Bu seyirlik elektrik boşalımları, ilksel atmosferleri yükleyerek; şekerler, karbonhidratlar ve yağlar, aminoasitler ve nükleotidler gibi yeni moleküller yaratıyordu.

Tüm atomlar arasında diğer atomlarla birleşmede en büyük başarıyı karbon gösteriyordu. Çiftleşmeye uygun dört elektronu vardı. Ufak atomlar için azami sayıydı bu. Haliyle karbon atomları birbirleriyle ilintilenip yüzlerce oksijen, hidrojen ve diğer elementle birleşerek upuzun zincirler kurabiliyordu. Ya da altıgen halkalar ve diğer karmaşık yapılar oluşturabiliyorlardı. Diğer atomlarla üç elektron paylaşabilen nitrojen de birleşmede gayet başarılıydı. Diğer elementlerin birleşme yetileriyse muazzam çeşitlilikte örüntüye yol açıyordu. Moleküllerdeki atomlar; düz zincirler, düzlemsel üçlüler, piramitler ve sekiz yüzlüler oluşturuyor; bazıları muhteşem şekillerde kendi üzerlerinde katlanıyordu. Tüm bunların sebebi, atomlar arasındaki birtakım elektriksel çekiş ve itişlerdi; elektronlarının hassas yörüngelerinden doğuyorlardı. Bu yörüngeleri belirleyense kuantum yasalarıydı.

Tıpkı yıldız ve gezegenlerdeki gibi, bu yapıların oluşmasıyla da hiç ilgim yoktu. Maddenin yaratılışı ve evrenin başlangıcındaki birkaç ilkeyi mecburen izleyerek kendi kendilerine yaratılmışlardı. Sebep sonuç, sebep sonuç. Sadece seyirciydim. Ama olayları izleyecek ve P. Teyzemin önerdiği gibi, ters giden bir şeyler olursa müdahale edecektim.

Daha büyük moleküller, gezegen atmosferleri dâhilinde oluşmaya başlar başlamaz göğe fırlayıp okyanuslara daldılar. Ve dağıldılar. Nasıl karbon karmaşık yapılı moleküllerin yaratılmasında en uygun elementse, su da diğer moleküllerin dağılması için aynı ölçüde ideal sıvıydı. Elektronların konumu sayesinde, su molekülleri diğer molekülleri hoyratlığa kaçmadan dağıtıp elektriksel çekim vasıtasıyla kendi moleküllerine bağlıyor, diğerlerineyse eşlik ediyordu.

Bazı gezegenlerdeki okyanuslar, zamanla karbon ve nitrojen temelli moleküllerden, sudan ve diğer molekül parçalarından mamul koyu çorbalara dönüştüler. Bu kırıntı ve parçalar, sıcak denizlerde hareket eder ve elektrik yüklenirken birbirleriyle yüksek hızlarda çarpıştılar. Her hidrojen saati tikinde, sadece bir gezegende bile trilyonlarca bu tür çarpışma gerçekleşiyordu. Bunca fazla çarpışmayla, her türden yenilik meydana geliyordu. Yeni moleküller yaratılıyordu. Moleküllerden bazıları bir araya gelip daha büyük moleküllere dönüşüyordu. Bazıları düzen değiştiriyor veya diğerlerinden parça koparıyordu. Kimileri diğerlerinden elektronlarını çalarak enerji emiyordu. Burgaç oyuklar ve katı elipsoitler gibi çeşitli mimari yapılar oluşuyor, bir süre bir arada kalıp dağılıyorlardı. Bir deneme yanılma süreci işliyordu. Her atomik tikte, milyarlarca kimyasal deney gerçekleşiyordu. Olacakları görmek için gittikçe daha fazla sabırsızlanıyordum.

Karbon, hidrojen, fosfor, oksijen ve nitrojen atomlarından kurulu uzun bir zincirden ibaret bir molekülde kendini kopyalama yeteneği vardı. Zincirin her bölümünde, elektriksel çekimler, çevrede dolanan hammaddeleri yakalayıp kendini kopyalamaya yetecek güçteydi. Bu ana molekül, kendini kopyalamakla kalmıyor, ayrıca diğer moleküllerin bir araya gelişinde aracı rolü oynuyordu. Diğerleri gibi cansız madde olmasına rağmen, eyleme geçtiğinde neredeyse bir amacı varmış gibi davranıyordu.

Derken garip bir şey oldu. Her tikte oluşan katrilyonlarca yeni yapı arasında, kendi kendini kopyalayan moleküllerden biri tamamen kazara kendini diğer moleküllerden oluşmuş kapalı bir oyuntuda buldu. Bu oyuntunun sadece birkaç molekül kalınlığındaki duvarı yuvarlanarak kendi minik dünyasını yarattı. Ne minikti ama! Gezegenlerin en ufağından trilyon kere trilyon kat küçüktü. Buna karşın bu minik, hücresel dünyanın kendi içinde bir bütünlüğü, bir içi ve bir dışı vardı. Dışı şekerler, karbonhidratlar ve aminoasitlerle dolu koyu okyanustu. İçindeyse kendi kendini kopyalayan moleküllerden biriyle şansa içeri dalmış diğer karbon ve nitrojen temelli moleküller vardı. Hücresel duvar, bazı moleküllerin içine girmesine izin verirken diğerlerini reddediyordu. Ancak içeri girebilenler de bir enerji kaynağından yoksunlarsa devam edemiyorlardı. Enerji çok önemliydi. Boşlukta Penelope Teyzem, Deva Eniştem ve ben, sonsuz enerji tedarikine sahiptik. Ama burada, Âlem-104729da enerji, sınırlı bir maldı. Miktarı sınırlıydı ve herkes tutabileceği ve kendini hayatta tutacak kadarını bulmak zorundaydı.

Hücrelerden bazılarının, gene tamamen kazara, kendilerini koruyacak tüm becerileri, elektronları arasındaki itki güçlerinde bolca elektrik barındıran şekerleri bozarak enerji edinme becerisini, seçici hücre duvarı vasıtasıyla alınan malzemeyle kendilerini güçlendirme becerisini ve kendi kendini kopyalayan bir molekül yakalayarak çoğalma becerisini edinmeleri fazla sürmedi. Birçok gezegenin okyanuslarında bu türde hücreler biçimlendi. Çevrelerini kaplayan sıcak denizlerde yüzen zengin şeker molekülleriyle ve diğer moleküllerle beslendiler. Dış dünyalarıyla malzeme değiş tokuşları yaptılar. Büyüdüler. Ardından kendi içlerini kopyaladılar, ayrıldılar ve sayılarını katladılar.

Canlı mıydı peki bunlar? Yaşamdan ne kastedildiğine bağlıydı. Örgütlüydüler. Çevrelerine tepki veriyorlardı. Okyanusların ve dağların aksine büyüyebiliyor ve üreyebiliyorlardı. Ama diğer, daha elzem açılardan, sıradan, cansız maddeydiler. Harika mekanizmaların tümü hiçbir düşünce içermeden meydana gelmişti. Hatta gövdelerinin seyrek ve sınırlı protoplazması dâhilinde, düşünceye uzaktan yakından benzeyen hiçbir şey yoktu. İletişim kuramıyorlardı. Fikir yaratamıyorlardı. Karar veremiyorlardı. Kesinlikle kendilerinin farkında değillerdi. İçlerinde çakan birkaç elektrik akımı sadece kendilerini korumaya ve sürdürmeye yarıyordu ve bunlar dahi bir taşı deviren taşı deviren taşı deviren taş, vesaire gibi gayet otomatik gerçekleşiyordu. Böyle bir dizilişe kaç taş koyarsanız koyun, herhangi bir düşünce kapasitesi var diyebilir miydiniz? Kesinlikle hayır. Taşlar körlemesine kütleçekim yasasına uyarlar sadece çünkü. Özü, kendi kendini kopyalayan hücreler beni eğlendirmekle birlikte, kelime anlamıyla canlıydılar diyemezdim. En fazla, eğlenceli cansız maddeler diyebilirdim. Hah! Böyle diyecektim işte: eğlenceli cansız madde. Canlı madde yaratmak için acelem yoktu ayrıca.

Boşluğa dönüp Penelope Teyzeme anlattım hepsini. Teyzem bu arada Deva Eniştemle barışmıştı. Hatta saçını taramasına bile izin veriyordu. Yanlarına gittiğimde, teyzem sandalyesinde rahatça oturuyor, eniştemse arkasında ayakta duruyordu. Şimdi doğrusunu yapıyorsun, diyordu teyzem. Tam böyle. İşte. Budur. Aynen öyle yapacaksın.

Geldiğimi görünce kafasını kaldırıp bana bakarak, ne zaman döneceğini merak ediyordum, dedi. Yerinde olsam, arada gidip kontrol ederim evreni. Her şey tıkırında gidiyor, dedim. Ukalalık etme, Yeğenim, dedi ve enişteme, bana yönelik sert yorumuna karşı, diyeceğin varsa de, gibilerinden baktı. Eniştem ses çıkarmadan saçını taramaya devam etti.

Âlem-104729a tekrar uğramam epey sonraydı. Tamı tamına söylemem gerekirse, 2,5 x 1032 atomik tik diyebilirim ya, saate bakmıyordum. Yeni evrendeki olayları izliyordum izlemesine ama göz ucuyla izliyordum. Tekrar dikkatimi verince keşfettiklerim karşısında şaşaladım. Eğlenceli cansız hücreler evrilmeye devam etmiş, yakınlarında başka moleküller buldukça onlardan beslenerek değişimler geçirmişlerdi. Anlaşılan, düşünceden yoksun şans yine yeni ihtimalleri araştırmış, keşfetmişti. Hücrelerden bazıları, su ve karbondioksiti şekerlere dönüştürerek, enerji niyetine doğrudan güneş ışığını kullanabilen moleküller üretmişti. Sudan atmosfere yükselen oksijen gazı, bu yeni kimyasal reaksiyonların yan ürünlerinden biriydi. Oksijenin gaz hali yakıcıydı. Diğer atomların elektronlarını kapıp paralıyordu. Işıktan faydalanan hücrelerin büyük bölümü, kendi üretimlerinin kurbanı olmuştu. Ama bazıları oksijene dayanıklı zarlara sahipti ve ötesi, şeker ve yağlardan enerjiyi çekmede oksijen kullanan yeni hücrelere dönüşmüşlerdi.

Bazı gezegenlerde, oksijen kullanan bu yeni hücreler bir araya gelerek daha büyük, daha karmaşık yapılı organizmalar oluşturmuşlardı. Milyon kere milyar hücreden mamul bu yeni büyükler, tıpkı tek hücreler gibi değişmeye devam etmişlerdi. Sürekli deneme yanılmayla yeni moleküler ihtimaller ortaya çıkarken, bu karmaşık yapılı organizmalardaki hücrelerin hepsi aynı şekilde evrilmemişti. Hücrelerin bazıları, atık madde işleme, gerekli oksijenin dolaştırılması ya da organizmanın hareketi için mekanizmalar gibi belli birtakım görevler üstlenmeye başlamıştı. Hatta bazı hücreler evrilerek özel görevli diğer hücreleri kontrol etmeye ve örgütlemeye soyunmuştu.

Tüm bunlar ben yokken gerçekleşmişti! Şans ve gereklilik kurallarını hiç düşünmeden izleyen sıcak denizler gayet örgütlü ve etkin çok hücreli organizmalarla dolup taşıyordu. Benden hiçbir emir almadan bunca değişimin yaşanmasından azıcık utanç duydum.

Gördüklerimi tamamen cansız saymakta tereddüdüm vardı. Ayrıca beyin öncüllerini de görüyordum. Fikir taşıyan beyinlerden değil, diğer hücreleri idare ettikleri bariz hücre birikintilerinden bahsediyorum. Koordinasyon ve kontrolü üstlenen hücreler birbirlerine daha fazla elektrik sinyali yolluyordu. Geri besleme döngüleri yaratacaklardı. Uyarılara karşı değişim duyusu tadacaklardı. Arada hiçbir yaşam çabası taşımayan, sadece paylaşılan varoluşu ifade eden sinyaller göndereceklerdi birbirlerine. Gidişatı görebiliyordum. Sonunda bu şeylerde dış dünyadan ayrı, bağımsız varlıklar olduklarına yönelik bir tanıma doğacaktı. Kendilerini kendi dışlarından algılayabileceklerdi. Kısacası kendilerinin farkına varacaklardı. Ve bunun sonrasında düşünmek vardı. An meselesiydi hepsi.

Ne yanılmıştım! Bilerek canlı yaratsam mı, yaratmasam mı demiştim. Oysa gayet açıkça gördüğüm üzere canlı madde, enerji, madde ve uygun kurallar konmuş bir evrenin kaçınılmaz ürünüydü. İstesem yaşamı yok edebilirdim. Ama yaratılışına sadece seyirciydim.

Şaşkındım. Heyecanlanmıştım. Endişelenmiştim. Neyi harekete geçirmiştim böyle? Önce zamandı. Sonra enerji ve uzay. Ardından madde. Şimdiyse yaşam ve başka zihinler ihtimali vardı karşımda. Ne düşünecekti bu yeni zihinler? Neyi kavrayacaklardı? İstememiş miydim bunu? Evet. İstemiştim. Ama istememiştim de aynı zamanda. Hazırlanmadığım kesindi. İhtimallerle kavrulan geleceğin ağırlığını hissedebiliyordum. Ama göremiyordum geleceği. Gelecek çok uzaklarda, solgun bir galaksiydi. Kontrol dışı mıydı? Kontrolüm dışında mıydı?

Alan Lightman - Bay Tanrı






Share this article :

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

 
SUPPORT / DESTEK : ATLAS
Copyright © 2014 ATLASİZM