BEN

Alexander Moseley - A'dan Z'ye Felsefe


BEN

“Ben” “biz”den ayrıldığı zaman ben felsefesi başlar, beraberinde de eğlence. Ben kimim? Ben neyim? “Ben” görülebilir miyim? “Ben” kayda geçebilir miyim, ampirik olarak doğrulanabilir miyim? “Ben” hayal gücünün bir ürünü, bir aracı, tanrıların zalim bir oyunu muyum? Ben’e ilişkin açıklamalar felsefenin çok geniş bir alanında sonuçlar doğurur. Özellikle etik alanında, çünkü eğer iyi yaşamayı amaçlamam gerekiyorsa, bu işi yapacak “ben” nedir?

Kimileri egonun “biz”den hiçbir biçimde ayrıştırılamayacağını iddia edebilir. İnsanın aynada kendisine bakmasına dayanan en aşikâr itiraz bu önermeyi karşılamaz. James gibileri egonun kendi tikel varlığını aşarak hepimizin içinden türediği büyük tini hissedebileceğine dair bir Hindu inancına bağlanmışlardır. Buna göre, sahici davranış kişinin kendi çıkarını aşarak evrensel tinin daha büyük iyiliği için çaba göstermesidir.

İndirgemeci çubuğu ele alırsak, felsefi meseleler doğmaya devam edecektir. Bir zihin = beyin olarak ben’in merkezinde ego vardır: Bütün kişisel deneyimlerin (yani bu tikel birey tarafından hissedilmiş her şeyin) depolandığı, iç dileklerin, fikirlerin, arzuların, korkuların, duyguların ve fiillerin oluştuğu yer. Ama ben’in ne olduğunu belirlemek, aynen “şimdi”yi zaman içinde yakalamak gibi, hâlâ insanı çileden çıkaracak bir oyun olarak kalır. Dünkü ben ile aynı ben miyim? Beni daha önceki (veya gelecekteki) benlerime ne bağlıyor? Sadece nöron yolları mı? Her ne kadar bazı beyin nöronları uzun süre yaşarsa da, bazıları da ölür ve yeni birtakım nöronlar gelişir; peki bu durumda “ben”e ne olur? Kimin bu sorunlarla uğraştığı konusunda kaygılanmaktan vazgeçip kendimi ne olursa olsun yeniden hayatın kollarına atmalı mıyım? Ama bu pek de felsefi bir tavır olmazdı - düşünmeye devam! Peki, düşünen kim?!

Hume değişmeyen bir ben’in varlığını yadsıyor, bir kişiliğe sahip olduğunun söylenebileceğini kabul etmekle birlikte, ben’in yalnızca sürekli ve anlık algılardan oluşan bir bohça olduğu ve bu algıların (aynı bedende) birlikteliklerinin beni oluşturduğu ölçüde ben’in aldatıcı olduğunu ileri sürüyordu. Kimileri bundan dolayı ben’in, Wittgenstein’ın dilin oynanan özgül oyuna bağlı olarak değiştiğini söylediği gibi, bağlama göre değiştiğini düşünebilirler: Bu benim akademik benim, bu baba olarak benim, bu eş olarak benim, bu öğretmen olarak benim. Ne var ki, eğer ben yalnızca uçup giden bir akım ise ve dünden farklı ise, bugünkü “ben”i dünkü “ben” ile birbirine bağlayan nedir? Zaman içinde kendi varlığımı, aynen başkalarının yaptığı gibi, kabul ederim. Peki düşlerin üzerinde yükseldiği bu bencil anakaya nedir? Başka insanlara, hatta kendime bile gösterdiğim tutumu değiştirebilir miyim, bir yerde neşeli, bir yerde ciddi, bir yerde sorgulayan, bir yerde içi kan ağlayan. Her bir seferinde işlemekte olan bir “ben” vardır, duyumları, fantezileri, düşünceleri ve daha geniş deneyimleri biriktiren ve kendisi de bu karmaşıklık tarafından yönetilen. Belki de ben, devasa ve eklektik bir müzik koleksiyonu gibidir: Hepsi farklı ama hepsi müzik.

Alexander Moseley - A'dan Z'ye Felsefe







Share this article :

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

 
SUPPORT / DESTEK : ATLAS
Copyright © 2014 ATLASİZM