BİLİM

Patricia Fara - Bilim



04. Kozmos

Uzandığı yerden Venüs'ün yükselişini görür. Yükselir de yükselir. Hava açıksa uzandığı yerden Venüs'ün ve ardından güneşin yükseldiğini görür. Sonra tüm yaşamın kaynağına söver. Söver de söver. Akşam hava açıkken yıldızın intikamının tadını çıkarır.

Samuel Beckett

BİLİMİNSANLARI teorilerini sınamak için deneyler yaparlar - daha doğrusu ideal olarak böyle yapmaları beklenir. Uygulamada ise evrenin nasıl işlemesi gerektiğine dair teorik önkabuller, gözlemlerle gelen kanıtların genellikle gözardı edilmesine yol açmıştır. Platon dahil olmak üzere pek çok Yunanlı, evrenin kozmik bir düzen ve matematiksel bir uyum içinde olduğunda ısrar etmiştir, oysa Platon bu ideal modelin önünde yedi engel olduğunu da biliyordu: Yedi gezegenin gökteki düzensiz hareketleri sağduyuyla olduğu kadar felsefeyle de çatışıyordu. Astronomlar gezegenlerin görünüşteki hatalı hareketlerini, teorik olarak inandıkları göksel mükemmeliyet fikri ile uzlaştırarak "görüntüyü kurtarmaya" uğraştıklarından, bu problem Newton zamanına kadar kozmolojideki varlığını sürdürmüştü.

Platon kendi döneminden birkaç yüzyıl önce İtalya'da yaşayan Pisagorculardan alınmış olan bu nicel yaklaşımı paylaşıyordu. Her ne kadar Pisagor bugün dik açılı üçgenlerle ilgili teoremiyle tanınıyor olsa da, bu teoremin asıl sahibi o değildir. Hipotenüsün karesine dair özellikler Babilliler tarafından uzun zamandan beri biliniyordu. (En basit örneğiyle anlatacak olursak: Bir üçgenin dik açılı kenarları 3 ve 4 birim uzunluğundaysa, karşısındaki uzun kenar olan hipotenüs 5 birim ölçüsünde olacaktır; çünkü 3üzeri2+ 4üzeri2= 5üzeri2.) Geometri sözcüğü, "arazi ölçümü" anlamına gelir. Yunanlı matematikçilerin katkısı, uygulamalı arazi ölçümü problemlerini soyut çizimlere dönüştürmek olmuştur. Önceleri F Evindeki çocukların bildiği teknikleri kullanmışlar; sonraları ise yavaş yavaş bunun üzerine, kullanım değerine sahip olmamakla birlikte kendi içinde büyüleyici olan bir teorik matematiksel bilgi bina etmişlerdir.

Tıpkı modern biliminsanları gibi Pisagor ve takipçileri de matematiğin, evreni anlamanın anahtarı olduğuna inanıyorlardı. Öte yandan, her yerde birtakım sayılar arayıp onlara şifreli anlamlar veren gizli bir kardeşliğin de üyeleriydiler. 3, 4, 5 birimlik kenarlara sahip olan üçgenler, sayısal basitliklerinden ötürü özellikle dikkat çekiciydi; bu özelliğin evrenin güzelliğini yansıttığı düşünülüyordu. Pisagorculara göre, evreni sayılarla açıklama yaklaşımı, kendilerini geliştirme amaçlı ruhsal arayışlarının bir parçasıydı. Ancak bu yaklaşım ayrıca rasyonel bilimi de niteleyecek ve Newton ya da Galileo gibi birçok ünlü teorisyeni meşgul edecekti; zira onlar da evreni. Tanrı tarafından matematiğin diliyle, üçgenler, daireler ve diğer geometrik şekiller aracılığıyla yazılmış büyük bir kitap olarak algılıyorlardı. Matematiksel bilimin gücüne inanmak, dindar olmaya bir engel teşkil etmiyordu.

Pisagor bilimin çizdiği yönü etkilemiş olsa da asıl araştırma alanı müzikti. İddiasına göre entervaller arasında basit sayısal oranlar olduğunu ve bir müzik aletindeki belli bir telin, kendisinden iki kat uzun bir telden bir oktav yüksek ses çıkaracağını gösteren itinalı ölçümler yapmıştı. Ne var ki Pisagor'a göre teori ve mükemmellik gündelik gerçeklikten daha önemliydi ve iddialarım destekleyen deneysel sonuçlar elde etmiş olması pek olası görünmüyor. Pisagorcular gizemli sayısal ilişkiler aradıklarından, müziğin dünyevi matematiğinin üzerinden evreni açıklamaya, gezegenler arasındaki mesafelere dair ahenkli oranlar kurmaya çalışıyorlardı. Yunanlıların astronomi ile aritmetik ve müzik ile büyü arasında kurduğu bu ittifak on yedinci yüzyıl boyunca Avrupa'da da geçerli olacaktı.

Özel kozmolojik modeller denince akla gelen en önemli Yunanlı yazarlar ise Platon'un öğrencisi ve Atina'nın altın çağında yaşamış olan Aristoteles ile ondan neredeyse beş yüz yıl sonra, Helenistik çağda, Yunan hakimiyetindeki İskenderiye'de çalışmış olan Batlamyus idi. Aristoteles ve Batlamyus, diğer birçok Yunan filozofundan farklı olarak Avrupa genelinde ortaçağ alimlerinin ulaşabildiği çok sayıda yazılı metin bırakmışlardır. Bu iki adamın yaşamları hakkında çok az şey bilinse de, kozmoloji konusundaki fikirleri muazzam bir etki yaratmıştır.

Aristoteles özel sayılardan ve Pisagorcu seleflerinin kozmik matematiğinden pek hazzetmiyordu, ama kendisi de hassas gözlemlerden ziyade düşüncenin gücünü temel alan bir teorik astronomdu. Her ihtimalde, Aristoteles'in Babillilerin kapsamlı ölçüm bilgilerine ulaşma imkanı olmamıştı. Pisagor ve Platon’un birleştirme amaçlı matematik yaklaşımlarını reddeden Aristoteles, evreni son derece farklı özellikler taşıyan iki net alana ayırmıştı: göksel bölge ve yeryüzü alanının kendisi (burası için, Latincede "Ay'ın aşağısında” anlamına gelen sublunar sözcüğü de kullanılır). Aristoteles'in göksel diyarı istikrarlı ve düzenliydi; harici bir Sabit Muharrik tarafından (bir şekilde) sürekli hareket halinde tutuluyordu; göksel varlıkların ezelden beri kusursuz daireler çizerek döndüğü, özel ve gizemli, hava gibi bir maddeden yapılmıştı. Yerküre ise bunun tersine, yozlaşma ve ölümlülük gibi özellikler taşıyor ve buradaki nesneler, doğadışı bir zorlama sonucu yön değiştirmezlerse, doğaları gereği aşağı ya da yukarı yönde - dumanın yükselmesi ya da taşın düşmesinde olduğu gibi - hareket ediyorlardı.

Aristoteles'in kozmolojisi, birbirine bağlı bir bütün olarak sunulmamış, daha ziyade çeşitli kitaplarında farklı yerlere saçılmıştı. Ancak, yer ve gök diyarlarına dair yaptığı ayrım, on yedinci yüzyıla, yani Kopernik'in Güneş'i evrenin merkezine yerleştirmesinden çok daha sonralara dek bilimsel fikirleri etkilemeye devam etti. Aristoteles'in modelinin bu kadar uzun süre yaşaması, onun makul ve faydalı bulunduğunu gösteriyor. Dünyamızın sabit olduğu fikri de bariz görünüyor: Yukarı doğru bir ok attığınızda, ok aşağı düşüp bedeninizde yara açar, çünkü sürekli dönmeyen, hep aynı yerde duran bir nesnesinizdir. Yanı sıra, Aristoteles'in evreni Avrupalı Hıristiyanlara cazip gelmişti; zira Sabit Muharrik'i Tanrı olarak düşünmek kolaydı. Şekil 3'te bu modelin Dünya'nın merkez alındığı ve etrafını, hem isimleri hem de simgeleri verilen yedi gezegenin dairesel yörüngeleriyle çevrelediği bir on altıncı yüzyıl versiyonu görülmektedir. Sabit yıldızlar ve şeffaf gökyüzünün ötesindeki en dış halkaya ise (sonradan yapılan teolojik bir ekleme) Tanrı için yaygın bir ifade olan "The fyrst Mover" (İlk Muharrik) sözcükleri yazılmıştır.


Evrenin bu içgüdüsel modelinin önünde yedi göksel engel, bir diğer deyişle yedi gezegen duruyordu. Bu yedi gezegen gökyüzünde değişken hızlarda seyrediyordu ve sanki dünyanın yüzeyinden farklı mesafelerdeymişçesine parlaklıkları da değişkenlik gösteriyordu. Daha da beteri, Güneş ve Ay dışında hepsi periyodik olarak zaman zaman duruyor ve sonra da normal hareketlerine devam etmeden önce geriye gidiyor gibi görünüyordu. Astronomlar bu gerileme hareketini son derece şaşırtıcı buluyorlardı çünkü Güneş ve gezegenlerin kusursuz dairesel hareketlerle Yer'in etrafında döndüğüne inanıyorlardı. Evrenin merkezinde Güneş'in olduğunu ve gezegenlerin elips şeklinde yörüngeler çizerek hareket ettiğini düşündüğünüzde bu tuhaf etkinin nedenini kolayca anlayabilirsiniz. Fakat bize şu anda çok açık gelen bu olgu, o sıralarda düşünülemeyecek kadar uzak bir fikirdi. Bundan dem vuran fikirler asırlardır, sabit bir yeryüzünün etrafında kusursuz daireler çizerek dönen cisimleri öngören ideale ters düştüğü için derhal reddediliyordu.

Aristoteles gezegenlerin değişmez bir hızda hareket ettiğine inandığı için bu meseleye son derece kullanışsız bir çözüm getirmişti. Onun geliştirdiği sistemde eşmerkezli ve görünmeyen elli beş küre vardı ve hepsi de değişik biçimlerde yeryüzünün etrafında dönüyordu. Sabit Muharrik en dıştaki kürenin sürekli olarak dönmesini sağlıyor ve bu hareket iç kısımlara doğru iletiliyordu. Yedi gezegenin her biri bu kürelerden biri tarafından taşınıyor ve geri kalan gezegenlerin çekim gücü, diğer kürelerce dengeleniyordu (Ay'ın durumu istisnai idi). İlginçtir, Aristoteles'in bu karmaşık modelinden kısmen vazgeçilmesine katkıda bulunan da yine onun öğrencilerinden biri olmuştu. Makedonya'ya yaptığı ziyaretlerden birinde Aristoteles, ileride Büyük İskender olacak bir prensin öğretmenliğini yapmıştı. İskender'in imparatorluğu doğuya yayıldığında ise, geometriyi temel alan Yunanlı astronomlar Babillilerin gözlemlerinden oluşan muazzam bir birikimle yüz yüze geldiler. Böylece, ne kadar iyi görünürse görünsün Aristoteles'in kürelerinin bir tashihe ihtiyacı olduğunu kabul etmek mecburiyetinde kaldılar. İşte bu Mezopotamya etkisi Yunan kozmolojisini dönüştürdü, zira artık bir ilk gerçekleşiyor ve zarif geometri, kusursuz sayısal modeller oluşturmak üzere titiz verilerden yararlanabiliyordu.

Ne var ki dairesel hareket mefhumu çok derine nüfuz etmişti. Helenistik çağın matematikçileri onu saf dışı etmek yerine işler hale getirmeye çalıştılar. Günümüze ulaşan bir sonraki büyük kitap, biyografisi hakkında cılız ve muğlak bir bilgiye sahip olduğumuz gizemli kişi Batlamyus'un kitabı oldu. Batlamyus muhtemelen yaşamının büyük bir kısmını, Büyük İskender tarafından kurulan Mısır kenti İskenderiye'de geçirmiş ve aşağı yukarı MS.170 yıllarında da ölmüştü. Ortaçağ ressamlarının Batlamyus'u genelde başında bir taçla resmetmiş olmalarının nedeni, onu, yüzyıllar önce Mısır'da hüküm süren Batlamyuslarla karıştırmalarıydı. Kendi tanıtımını yapmakta uzman olan Batlamyus seleflerinin çalışmalarından faydalanmış, ama kendisini Aristoteles'in hantal modelini dönüştüren kahraman olarak kabul ettirmeyi başararak onları geri plana itmiştir.

Batlamyus önce İslam İmparatorluğu'na, ardından Avrupa'ya büyük bir bilgi külliyatı aktararak, kendi yaşadığı çağdan sonra da astronomi alanına yön vermiştir. Genelde Latince ismiyle anılan Almagest (En Büyük Derleme), binlerce yıldızla ilgili ayrıntılı bir katalog olmasının yanı sıra yedi gezegenin gelecekteki hareketlerini hesaplayan geometrik çizimler ve sayı tabloları da içermektedir. Yunanlıların asırlar içinde geliştirdiği teorilerden ve Babillilerin gözlemlerinden faydalanan Batlamyus, gezegenlerin gelecekteki hareketlerini tahmin eden geometrik modeller oluşturmuştu. Bunu yapabilmek için de Aristoteles'in en değer verilen prensiplerinden birini harcamıştı: düzgün hareket. Batlamyus'un gezegenleri dairesel bir yörüngede hareket ediyordu ama hızları değişkenlik gösteriyordu.


Batlamyus gökleri gözlemlemek için kullandığı araçlar hakkında bilgi vererek de astronomiyi etkilemiştir. Temel yapısı yüzyıllarca değişmeden kalan halkalı küresini gururla anlatmıştır. Şekil 4'te ahşap bir kaideye oturtulmuş, Avrupa tarzı bir modeli görülmektedir. Diğer bazı teorilerinde de olduğu gibi Batlamyus halkalı küreyi kendisinin icat ettiğini söylese de, büyük ihtimalle bu aracı kendinden öncekilerden miras almıştır. Büyük, taksimatlı halkalar (armillae), merkezi konumdaki Dünya'yı çevreleyen hayali gökyüzü koordinatlarını temsil eder, dolayısıyla bu araç hem evrenin bir modeli olarak hem de ölçüm aleti olarak kullanılabilir (gerçi bu numune tam ve eksiksiz ölçümler yapmak için çok kaba ve küçüktür). Batlamyus'a göre bu aletin asıl avantajı onu kullanarak yıldızların gökteki koordinatlarını (gökteki enlem ve boylamını) uzun uzadıya hesaplamalar yapmadan doğrudan doğruya ölçebilmesiydi. Gezegenler sisteminin merkezinde Güneş'in yer aldığına herkesin ikna olmasından çok daha sonraları bile denizciler Batlamyus'un astronomisini kullanmaya devam ettiler; zira bilim ne derse desin, konu okyanusun ortasında hesaplamalar yapmaya gelince, Güneş'in Dünya'nın etrafında döndüğünü düşünmek daha dolambaçsız ve basitti.

Batlamyus yaptığı ölçümlere dayanan güvenilir tahminler yürütmeye ve neden kimi gezegenlerin geri gider gibi göründüğüne dair bazı açıklamalar bulmaya kararlıydı. Yine dairelerle düşünecekti ama basitlikten vazgeçmek zorundaydı; nitekim modelindeki çizimlerin artık geometrik karmaşıklıklarla bezeli olduğu görülür. Getirdiği en büyük yenilik, gezegenlerin her birinin küçük bir daire çizdiğini ve bu dairenin hayali merkezinin Dünya etrafında daha büyük bir daire çizerek döndüğünü öne sürmesiydi. Batlamyus'un çizimi bugün bize çapraşık görünse de, hala önemini korumuş olmasının nedeni bu modelin, fiili gözlemler ile dairesel harekete ilişkin felsefi ve teolojik taahhütleri uzlaştırmaya çalışmış olmasıdır. Şekil 5'te on altıncı yüzyılda astronomi üzerine yazılmış ünlü bir kitapta yer alan bir öğrenim aracı gösterilmektedir. Bu bir çizimden ziyade, Jüpiter gezegeninin hareketlerini açıklamak için halkaların renkli diskleri döndürdüğü kağıttan bir modeldir. Jüpiter en tepede küçük bir daire çizerek dönerken (buna ilmek denir), bu daire daha büyük bir dairenin çevresi boyunca hareket ettiği için bir döngü hareketi (burada "Defereris Jovis", "Jüpiter'in yörüngesi" olarak adlandırılmıştır) oluşturur. Akıllıca kullanıldığında bu döngülü model, Jüpiter'in göklerdeki ileri ve geri yönlü hareketleriyle eşleştirilebilmekteydi.


Bir ölçüye kadar rasgele olsa da (Şekil 3) Batlamyus'un gezegenleri oturttuğu düzen de yüzyıllarca hükmünü sürdürmüştür. Gezegenlerin dış tarafında sabit yıldızlar yer almaktaydı ve bunlar daha sonraki teologlar tarafından çeşitli şeritlere bölünmüşlerdi. Batlamyus bu yıldızların yanına, onlarla en benzer şekilde hareket ettiğini düşündüğü üç gezegen olan Satürn, Jüpiter ve Mars'ı yerleştirmişti. Venüs, Merkür ve Ay ise bir şekilde Dünya ile bağlantılı gökcisimleri gibi göründüğünden, Batlamyus onlara dahili yörüngeler çizmişti. Memnuniyet verici simetrik bir evren yaratan Batlamyus, ilmeği olmayan tek gezegen olan Güneş'i bu iki grup arasına koymuştu. Bunun üzerine ortaçağ alimleri de Güneş'i her iki yanında üçer yaverin dizildiği bir krala benzetmişlerdi.

Batlamyus hem geriye hem de ileriye bakabilmiş bir karakterdi. Geçmişten miras aldığı astroloji etkilerini ve göksel küreleri kendinden sonrakilere devretmiş olsa da, modern astronomlar gibi o da kusursuz geometrik hesaplamalar üzerinde ısrarla durmuştu. Babil ve Yunan uygarlıklarındaki öncülleri gibi Batlamyus da insanlığı göklerle birleştiren bütünsel bir evren fikrine inanıyordu. Astronomlar gezegen hareketlerini sadece entelektüel bir alıştırma olarak değil, insanlar üzerindeki etkisini anlamak için de takip ediyorlardı. Madem Güneş'in konumunun değişmesi Dünya üzerindeki yaşamı bu denli açık bir şekilde etkiliyordu, o halde aynı şey neden diğer altı gezegen için de geçerli olmasındı? Batlamyus'un astrolojisinde, bedenin belli bölümleri belli gezegenlerle ve zodyak burçlarıyla ilişkiliydi ve yıldızlar üzerine yapılan çalışmalar hem İslam dünyasındaki hem de Avrupa'daki hekimler için önemini korumuştu. Bu kozmolojik tıpta, insan ömründeki yedi dönem, yedi gezegene karşılık gelmekteydi - ya da William Shakespeare'in Size Nasıl Geliyorsa oyununda anlattığı gibi, Ay, "ciyaklayıp kustuğumuz" bebeklik çağını, Satürn ise "ikinci çocukluğun ve unutkanlığın" hüküm sürdüğü yaşlılık dönemini temsil ediyordu.

Patricia Fara - Bilim

Bir önceki bölüm

Bir sonraki bölüm

Kitabın en başına git






Share this article :

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

 
SUPPORT / DESTEK : ATLAS
Copyright © 2014 ATLASİZM