DECCAL

Friedrich Nietzsche - Deccal


32.

Yeniden belirtiyorum ki, kurtarıcı tipine fanatik'in aktarılmasına karşıyım: Kenan'ın kullandığı imperieux sözcüğü bile, tek başına bu tipi yok ediyor. «iyi haber», işte, artık hiçbir karşıtlığın bulunmamasıdır; gökyüzü krallığı çocuklara aittir; burada dile gelen inanç, savaşçı bir inanç değildir, - vardır bu inanç, hep, başından beri vardır, sanki tinselliğe doğru gerileyen çocukluktu bu. Gecikmiş ve organizma içinde gelişmemiş bir buluğ durumunun, dejeneresans'ın bir sonucu olduğunu, en azından fizyologlar bilirler - Böyle bir inanç, öfkelenmez, kusur bulmaz, karşı çıkmaz: «kılıç» değildir getirdiği, - hiç farkında değildir bir süre sonra nasıl kesici olabileceğinin. Kendini ne mucizelerle, ne ödül ve vaadle, ne de hele «yazıyla» kanıtlamaz: kendisi zaten her an kendi mucizesi, kendi ödülü, kendi kanıtı, kendi «Tanrı Krallığı»dır. Bu inanç kendisini formüllerle dile de getirmez - yaşar o, formüllere karşı da korur kendini. Tabiî ki çevre, dil, belirli bir kavram çerçevesinin önceden gelişmiş olması gibi raslantılar belirleyicidir: ilk Hristiyanlığın elinde yalnızca Yahudi-Semitik kavramlar vardı (- Akşamyemeği'ndeki yeme içme de; Kilise tarafından, her Yahudice şey gibi öylesine kötüye kullanılan bu Akşamyemeği kavramı, bunlar arasındadır). Ama, bu kavramların içinde, bir imdili, bir semiotik, bir eğretileme vesilesinden öte birşey görmeğe çalışmamak. Bu gerçekçi-karşıtı için, hiçbir sözün sözcük anlamında alınmaması, konuşabilmenin tam da önkoşuludur. Hintliler arasında olsaydı Sankhyam'ın kavramlarını, Çinliler arasında da Lao-Tse'ninkileri kullanırdı - hiçbir fark da duymazdı. - İsa'ya, biraz ifade hoşgörüsüyle, bir «özgür tinli» denebilir - her türlü sağlam belirginliği hiçe çevirir: söz öldürür, her ne ki belirgindir, öldürür. Yalnızca kendi bildiği biçimiyle «yaşam» kavramı, deneyimi, her türlü söze, formüle, yasaya, inanca, dogmaya karşı direniyordu. Ancak en içten, en içinden konuşabiliyordu: en iç olanın sözleri, «yaşam» ya da «hakikat» ya da «ışık»tı, - bütün geri kalanlar, bütün gerçeklik, bütün doğa, hatta dilin kendisi, onun için ancak bir imge, bir benzetme değeri taşıyordu. - Bu noktada, Hristiyan, yani Kilise: önyargılarında yatan ayartmaya, ne denli güçlü de olsa, kapılarak, yanlış anlamaya düşmemek gerek: Böylesine bir par excellence simgeci her türlü dinin dışında durur; her türlü tapınma kavramının, her türlü tarihin, her türlü doğabiliminin, her türlü dünya deneyiminin, her türlü bilginin, her türlü siyasetin, her türlü psikolojinin, her türlü kitabın, her türlü sanatın dışında - onun, bu gibi şeyler üzerine: tek bildiği», böylesine şeylerin varolduğu konusunda bir saf budalalıktır. Kültür ona dedikodu yoluyla bile tanıdık değildir, ona karşı savaş vermesi gerekmez hiç de, - onu değillemez... Aynı şey devlet için de geçerli, bütün vatandaşlık düzeni ve toplum için de, çalışma için de, savaş için de; - hiçbir zaman «dünya»yı değillemek için bir nedeni olmadı, Kilise'nin «dünya» kavramını hiç sezinlemedi bile... Tam da değilleme onun için tamamiyle olanaksız birşeydi. - Aynı şekilde, diyalektik de yoktur burada, bir inancın, bir «hakikat»ın nedenler göstererek kanıtlanabileceği tasarımı yoktur (- onun kanıtları iç «ışıklar», içindeki haz duyguları ve kendini evetlemelerdir, hepsi «kuvvet kanıtları»- ). Böyle bir öğreti zaten karşı çıkamaz; başka öğretilerin de varolduğunu, varolabileceğini, hiç de kavramış değildir, karşıt bir yargılama biçimini hiç tasarlayamaz bile... Onunla karşılaşınca da, en içten acımayla bu «körlük» için üzüntü duyar, - çünkü o, «ışığı» görüyordur-, ama itiraz etmez...

Friedrich Nietzsche - Deccal






Share this article :

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

 
SUPPORT / DESTEK : ATLAS
Copyright © 2014 ATLASİZM