Dünyamızın Gizli Sahipleri

Giovanni Scognamillo - Dünyamızın Gizli Sahipleri


Pasifik Okyanusu'nun Kayıp Kıtası: MU

"HATIRASI HAFlZALARDAN silinen zamanlarda Büyük Okyanus'da, merkezi Ekvator'un güneyinde bulunan, çok geniş bir kıta yükseliyordu. Bu kıtanın adı Mu'ydu. Bugün deniz yüzünde bulunan kalıntılardan anlayabildiğimiz kadar, bu kıtanın yüzölçümü doğudan batıya 10.000 kilometre, kuzeyden güneye de yaklaşık olarak 5000 kilometreyi buluyordu. Tek ya da takım halinde olsun, bütün Pasifik Adaları 12.000 yıl önce bir afet sonucunda kaybolan Mu kıtasının parçalarıydı. Depremler ve volkanik olaylar kocaman bir uygarlığı yok ederken Büyük Okyanus'un suları 60 milyon'a yakın nüfusu örtüverdiler. Paskalya Adası, Tahiti, Samoalar, Kuk Adaları, Tongalar, Marşal takımadaları, Jilber, Karolina, Marianne, Havai ve Markiz adaları Mu kıtasının kalıntılandır. Mu'nun varlığı Hint, Çin, Birmanya, Tibet ve Kamboç'un sayısız efsanelerinde; Yucatan, Orta Amerika, Okyanus Adaları ve Kuzey Amerika'da bulunan tarihöncesi kalıntılarda, ele geçen yazıtlarda, simgelerde; eski Yunan düşünürlerinin yazılarıyla Mısır kaynaklarında açıklanır.

Bütün bu kaynaklar Mu kıtasının varolduğunu ve insanoğlunun, ikiyüzbin yıl önce, ilk defa orada göründüğünü belirtmektedir. Mu kıtası Kutsal Kitabın Cennet'inden başka bir şey değildir"

İkinci bir Atlantis olayıyla karşılaşıyoruz; ama bu defa Atlas Okyanusu'nda değil de Büyük Okyanus'ta yükselip 12.000 yıl önce kaybolan, görkemli bir uygarlık kuran, kendinden sonraki bütün uygarlıkları doğuran ya da etkileyen, eğiten bir kıta.

Mu ile Atlantis arasında birçok benzer noktalar vardır: Tarihöncesi dönemlerin, kayıp kıtaların uygarlıklarına tanınan olağanüstü özelliklerin benzeşmesi, Atlantis'de olduğu gibi, Mu'nun da tek bir bilinen kaynaktan çıkması gibi. Bütün bunlara rağmen oldukça önemli bir fark vardır. Atlantis kıtasını kabul eden jeoloji Mu hakkında, bir iki nokta dışında, hala oldukça kuşkulu davranmakta.

Büyük Okyanus'un Atlantis'i Mu, 19. yüzyılın sonlarına doğru Hindistan'da görevli Albay James Churcward tarafından keşfedilmiştir. Kendi anlatmasına göre elli yıl süreyle dünyayı dolaşan, her uğradığı yerde Mu'nun varlığını belirten kalıntılar, belgeler - özellikle gizli belgeler - bulan, yetmişine varınca keşfini "Kayıp Kıta Mu" (1926) ve "Mu'nun Çocukları" (1931) kitaplarıyla açıklayan Churchward, bütün direnmesine rağmen, çoğunlukça pek ciddiye alınmamıştır.

Atlantis'i kabul edip ona bir uygarlık payı tanıyan Albay Churchward, Orta Amerika'yı karış karış incelemiş - bir defasında kanatlı bir yılanın saldırısına da uğramış - ve çözülemeyen Naskal (Mayaların kendilerine ait gerçekleri açıkladıkları belgeler) yazılarını da okumuştur. Hindistan'da, Tibet'te en uzak ve tanınmayan manastırlarda araştırmalarını sürdüren Albayı bir Hint bilgini eğitmiştir. Churchward, bir yerden sonra, bilimsel yoldan iyice ayrılıp tutkusuna kapılarak gizemciliğe (occultisme) kaçar ve Mu kıtasını Lemurya ile iyice karıştırır.

Ayrıntılara girmeden önce hem Lemurya'yı hem de gizemcilerin bu hayali kayıp ülkeyle ilişkilerini açıklamaya çalışalım.

Lemurya adı jeolojide ve sosyalojide ilkin 1860-1870 yıllarında geçiyor. Lemurya kıtasını destekleyen akımın başında Avusturyalı jeolog Melchior Neumayr'ı, zooloji uzmanı Philip Scalter'ı ve Alman Emst Haeckel'i buluyoruz. Üçlünün çalışmalarından doğan görüşe göre 60 milyon yıl önce, merkezi Madagaskar olduğu sanılan bir kıta Hindistan'la Güney Afrika'nın arasında yükseliyordu. bu görüşün çıkış noktası, çoğunlukla Madagaskar'da ve Hindistan'ın bazı bölgelerinde bulunan maymunların bir çeşit ilkel akrabası sayılan lemurlere bağlıdır. Lemur cinsinin denizin ayırdığı iki ayrı bölgede bulunmasını açıklamak amacıyla 19. yüzyıl jeologları bağlantı görevini görebilecek bir kıta tasarlamışlardı. Lemurya görüşü ya da mitos'u 1875'te Albay Olcott'la Teozofi Derneğini, daha doğrusu gizemci örgütünü kuran Helena P. Blavatsky'nin eline düşünce, hem yer değiştirmiş - Bayan Blavatsky onu Hint Okyanusu'na yerleştirmişti - hem de yepyeni özelliklere kavuşmuştu.

Gizemci Blavatsky'ye göre Lemurya kıtasmda yaşayanlar maymuna benzer, kimi dört kollu, kimi üç gözlü, yumurtlayan hermafrodit devlerdi. Bununla yetinmeyerek hayali çok geniş olan Bayan Blavatsky Atlantis'e kadar uzanıp oranın uygarlığını da kendince bir gelişmeye uydurmuştu; öyle ki, Atlantlar toplarla, projektörlerle donatılmış savaş gemileri ve uçaklar kullanan büyücülük ve telepati konusunda uzman olan kişilerdi.

Churchward genellikle bu çeşit uç noktalara varmaktan kaçınmıştır. Amacı, evrimi çürütüp, insanoğlunun doğuştan bilgi sahibi olarak yaratıldığını; tek bir üstün ırkın sonradan ortaya çıkan bütün uygarlıkları etkilediğini açıklamaktı. Tek ve üstün ırk kuramına her ne kadar bazı Atlantis taraftarları arasında da rastlanılıyorsa da bu kuram hiçbir zaman aşırı noktalara itilmemiştir. Churchward değişik ırkları, uygarlıkları, dinleri tek bir kaynağa bağlayabilmek için hep uğraşmıştır. Şu var ki örnek olarak kullandığı belgeler ve bilgiler ya uydurulmuş ya da karıştırılmış, yanlış yorumlanmıştır. Üstelik, kaynak vermede de Albay titiz davranmıyor, eski bir yazıttan, bir manastırda, gizli tutulan bir el yazmasından, demeyi yeterli görüyor. En önemlisi başlı başına bir Mu alfabesi yaratıp bununla en değişik ve çeşitli eski yazı türlerini çözmeye kalkıyor.

Churchward ve Mu üzerinde bu kadar durulmasının nedeni, Churchward'a kapılıp dev heykelleri Mu uygarlığına maletmek değil, Büyük Okyanus'ta batık bir kıtanın - varsa - izlerini aramaktır.

A.B.D Deniz Kuvvetlerine ait ilk atom denizaltısı Nautilius dünyayı dolaştığında Paskalya Adası'nın yakınlarında denizin dibinde yükselen, bilinmeyen bir dağ keşfetmişti. 1965 yılında Kaliforniya Üniversitesi ve Deniz Kaynakları Enstitüsü adına araştırmalar yapan Prof. H. W. Menard da Paskalya Adası yakınlarında bir tortu köprüsünün yükseldiğini belirtmiştir. Washington'daki "Environmental Science Service Administration"da görevli jeolog Robert Dietz, Afrika, Güney Amerika, Antartktik, Avustralya ve Hindistan'ın bazı kısımlarını kaplayan batık bir kıtanın haritasını çizmiştir. Dietz'in hesaplarına göre, bu kıta 150 milyon yıl önce vardı.

Bu durumda Churchward'ın 12.000 yıl önce kaybolan, 75.000 yıl önce parlak dönemini yaşayan ve geçmişi 200.000 yılı bulan Mu kıtasından oldukça uzağız.

Churchward, çoğu araştırmacılar gibi, eski efsanelere, geleneklere, mitoslara dayanmış, onları yorumlamıştır. Sonucun inandırıcı olmaması sistemin uygulanmasından değil de Albay'ın yorumlarından doğmaktadır.

Tahiti'de eski bir efsane var. Buna göre insanoğlu Fenua Nui kıtasında doğmuştur. Ama rüzgar tanrısı Ru soluğu ile kıtayı dağıtmış, birçok irili ufaklı adaya ayırmıştır. Efsaneye göre Paskalya Adası Fenhua Nui'nin bir parçasıymış.

Karolin adalarının sakinleri ise çok eski zamanlarda ışıl ışıl yanan gemilerle Ponape'ye giden, okyanusun ötesinde yaşayan, değişik dil konuşan mutlu insanlarla ve yüksek binalarla dolu bir ülkeden söz eder ve yerlileri eğiten bir ırkın varlığına inanırlar.

Havai, Yeni Zelanda ve Yeni Ebrid efsaneleri beyaz tenli, uzun saçlı atalarının olağanüstü başarılarıyla doludur. Madagaskar efsanelerinde ise Hint Okyanusu'nda bulunduğu sanılan Serne Kıtası'nın adı sık sık geçmektedir.

Her ne kadar Churchward'ın ve arkeolog William Niven'in desteklediği Mu kıtası görüşü inandırıcı olmaktan uzaksa da Albay'ın hayali keşfinin arkasında birtakım esrarlı gerçeklerin bulunduğu açıktır.

Churchward'ın öne sürdüğü ilk ırk ve kayıp uygarlık görüşünün oldukça geniş bir kısmı, Mu'nun çocuklarından saydığı Uygurlarla ilgilidir. Albay'a göre Uygur İmparatorluğu, Mu'dan sonra, dünyanın tanıdığı en yüce imparatorluk olmuştur:

"Doğu'da Pasifik Okyanusu'na, Batı'da bugün Moskova’nın bulunduğu yere kadar uzanırdı; bir ara Orta Avrupa ve Atlas Okyanusu kıyılarına kadar genişlemişti... Uygur İmparatorluğu'nun en parlak döneminde dağlar alçacık, Gobi Çölü de bol suların aktığı büyük bir yaylaymış. Uygurlar burada, Baykal gölünün güneyinde, başkentlerini kurmuşlar... Çok eski kaynaklara göre daha birçok büyük şehirler kurmuşlardı. Bunlar ya bütünüyle yok edildi ya da bugün Göbi çölünün kumları altında yatıyor. M.Ö. 500 tarihini taşıyan bazı Çin kaynakları Uygurları bize şöyle anlatırlar: Saçları sarı, gözeri maviydi, tenleri açık ve beyazdı; güney bölgelerinde yaşayanların saçları ve gözleri koyuydu ... Bir manastırda bulunan eski bir yazıta göre, Uygurların başkenti ve halkı İmparatorluğun bütün doğu bölgelerini kaplayan bir tayfun tarafından yok edilmişti."

Churchward'ın sözünü ettiği kaynaklar hiç bilinmiyorsa da Gobi çölünde, Kara Kota kalıntılarında bulunan 18.000 yıllık bir mezarla, Fransa'da Glozel'de 1925'te keşfedilen ve Uygur yazısıyla benzerlikler taşıyan tarihöncesi toprak çanaklar, Albay'ın birtakım gerçeklere de değinmiş olabileceği görüşünü desteklemektedir.

Atlantis konusunda gerçek hayali destekliyorsa Mu'nun keşfinde bunun tersiyle karşılaşıyoruz. Dolayısıyla uygarlığın ve insanoğlunun beşiğinden ayrılıp üçüncü ve son kayıp kıta örneğimize geçelim.

Giovanni Scognamillo - Dünyamızın Gizli Sahipleri









Share this article :

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

 
SUPPORT / DESTEK : ATLAS
Copyright © 2014 ATLASİZM