Eğlenceli Dünya Tarihi

Dave Rear - Eğlenceli Dünya Tarihi



2

İLK UYGARLIKLAR

(MÖ 4000 - 300)

Giriş

Sözlüklerde "uygarlık" sözcüğüne bakarsanız sanki Kanada'yı anlatan şöyle bir karşılığı olduğunu görürsünüz: "Kendi ileri kültür ve toplumuna sahip gelişkin bir insan topluluğu" Ne var ki sözcüğün aslında daha doğru bir karşılığı da pekâlâ şöyle olabilir: "Bir başka kendi ileri kültür ve toplumuna sahip gelişkin bir insan topluluğu tarafından tercihen kitlesel katliam ve soykırımlar aracılığıyla alelacele yok edilerek köleleştirilen, kendi ileri kültür ve toplumuna sahip gelişkin bir insan topluluğu" Daha geniş bir açıklama istiyorsanız onu da yapalım; onu yok eden de gene kendi ileri kültür ve toplumuna sahip gelişkin insan topluluğu olacak ve böylelikle bizler, aslında hangisinden olduğumuzu şaşırarak Taş Devri'ndeki mamutlardan daha iyi birer av olup olmadığımızı düşünmeye koyulacağız.


BÖLÜM I

DÜNYA NASIL UYGARLAŞTI

MÖ 4000 - 1200

İlk Uygarlık

Neolitik devrimin acı kaderi, dünyanın her yerinde aynı anda yaşanmamış olmasıydı. Her ne kadar güneşli Mezopotamya ile Ortadoğu’da çok erken yaşanmış olsa da, Orta Avrupa’ya erişmesi üç yüz yıl daha aldı ve bu arada yiğit İngiltere de MÖ 3000’e kadar geri kalmışlığında kahramanca direnmekten vazgeçmedi. Bu nedenle de dünyanın çeşitli bölgelerinin uygarlaşmalarında önemli farklılıklar gözlenmektedir.

Dünyanın ilk gerçek uygarlığı, Irak’ta, Mezopotamya vadisinin aşağı ucunda Fırat ve Dicle nehirlerinin Basra Körfezi’ne döküldükleri yerde doğdu. O dönemden kalan kil tabletlerde Sümer kralından söz edilmektedir ve anlaşıldığı kadarıyla burada yaşayan insanlara da Sümerler demek doğru olacaktır. Neredeyse 1500 yılı aşkın bir dönem boyunca Sümerler kentler, hükümetler, kanunlar, takvimler, tapınaklar, ticaret ve edebiyat ürünleri yaratıp durdular; bu arada İngiltere’deki Keltler ise kendilerini pembeye boyama ustalığına erişmekten yüzyıllarca uzaktılar.

Erken dönem Sümerleri’nin başlıca faaliyeti, sellerde boğulup gitmekti. Gelişkin bir toplum oldukları için bunu yıllarca başarıyla tekrarlayıp durdular. Ne var ki sonunda bazıları, yaptıkları bu işin gerçekten bir başarı olup olmadığını merak etmeye ve kendilerini bu sık sık yaşadıkları başarıdan kurtarmanın daha iyi olabileceğini düşünmeye başladılar. Akıllarına önce sürekli taşıp duran iki nehrin arasında yaşamayı bırakmak geldi, ardından da cankurtaran yelekleri. Ne yazık ki henüz kullanmaya koyuldukları tunç, yüzemeyecek kadar ağır olduğundan Sümerler için bu fikir de daha doğmadan ölmeye mahkûmdu. Bu nedenle de üçüncü bir seçeneğe yöneldiler: Müthiş büyüklükte sulama kanalları açmak.

Bu gerçekten de çok iyi bir fikirdi ve sadece su baskınlarını önlemekle kalmıyor, ayrıca kurak mevsimlerde toprakların sulanmasını da sağlıyordu. Fakat ortada bir sorun vardı: Bu, zamanlarının çoğunu hâlâ buzul çağının anılarını yâd etmekle geçiren çiftçilerin tek başlarına altından kalkamayacakları kadar zorlu bir işti. Böylesine geniş kapsamlı projeleri gerçekleştirmek için, her şeyden önce düzenleyici bir organ gerekiyordu, böylelikle Sümerler de kendilerini taşkın bölgesinde yaşamaya alıştıran sabır ve iradeleriyle, en iyisinin bunu yapabilecek ve adına “hükümet” denilecek bir nesne yaratmak ve işi ona yüklemek olduğuna karar verdiler. Bu zorlu ve zorunlu iş için muazzam paralar gerekiyordu ve Sümer hükümeti de sonunda, Sümerlerin tarih sahnesine ilk çıkışlarından 4300 yıl sonra ve yıllık bütçesini 8 kat aşmak pahasına 2002 yılında projeyi başarıyla tamamladı.

Toprakların mükemmel sulanması sonucu, tarım ürünlerinin fazlalaşmasıyla da birçok kişi başka mesleklere yöneldi ve böylelikle “gerçek uygarlığın" habercisi sayılan “iş bölümü” yaratılmış oldu. Çok geçmeden Sümer topraklarında marangozlar, çanak çömlekçiler, metal ustaları, duvarcılar, oymacılar, tekne ustaları ve mücevheratçılar kaynamaya başladı. Fakat Sümerlerin kendi içlerine kapanık küçücük köylerde yaşamaya devam etmeleri halinde, bütün bu sanatkâr ve zanaatkarların yapacakları fazla bir şey olmadığının kavranması için aradan çok uzun bir zaman geçmesi gerekti. İşsizliğin hızla artması yüzünden oy kaygısına düşen Sümer hükümetleri de çareyi büyük kentler inşa etmekte buldular.

Yeni kentler gitgide iyileşerek yükselirken, insanoğlu da tunç kılıçlarıyla ve düzenli aralıklarla birbirlerini katledip durmaya devam etmekteydiler. Bu zaman aralıkları Sümerlerin ayın hareketlerine dayalı bir takvimi icat etmelerine, zamanı dakikalar ve saniyelerle ölçmeyi başlamalarına, intikamdan vazgeçmeyen kindar tanrılara tapınmaya başlamalarına, insanoğlunu altı bin yıl boyunca dil laboratuvarlarına mahkûm edecek Babil Kulesi’ni inşa etmelerine ve giderek daha fazla ticarete dalmalarına sebep oldu. En büyük keşiflerini sağlayan da büyük olasılıkla bu sonuncusu oldu: yazı. Kentlerin depolarına girip çıkan malların büyük tutarlara ulaşmasıyla, Sümer hükümeti bunların izini sürebilecek bir nesneye ihtiyaç duymaya başladı, zaten insanların ne alıp sattıkları başka türlü nasıl anlaşılabilirdi ki? Böylece “çivi yazısı" denilecek olan bir tür resim yazısı yarattılar. Bu yazıda kullanılan sembollerin sayısı zamanla arttıkça da uzun cümleler bile kuracak hale geldiler.

Ne var ki bunca başarıya rağmen, çökme zamanı geldiğinde, düşmanları Sümerleri kolay lokma olarak buldular. Gerçekten de MÖ 2500'e gelindiğinde Sümerler birbirlerini yemekle o kadar çok zaman harcamışlardı ki, bölgedeki güçleri zayıflamış ve de kuzeydeki düşmanlardan gelecek saldırılara karşı savunmasız hale düşmüşlerdi. Nitekim MÖ 2300 yılında, bir sabah uyanıp da tıpkı Roy Castle gibi bir rekortmen olmaya karar veren Sargon adlı Akad kralının saldırısına uğradılar. O dönemlerde yaşayan Norris McWhirter’e danışan Sargon, antik dünyada kırılabilecek sadece bir tek rekor olduğunu ve bunun da Uruk kentindeki Kral Urukhegal’in elindeki en çok savaşma rekoru olduğunu öğrendi. Bu rekoru kırmaya o kadar kararlıydı ki, önündeki elli yıl boyunca Mezopotamya’daki bütün kentleri ortadan kaldırmayı becerdi. Yok etme modasının yaratıcısı Sümerler için artık yapabilecek bir şey yoktu ve iki yüz yıl içinde de onların dilini konuşan kimsecikler kalmayacaktı.

Matrak Gelenekler

Ne yazık ki Akadların ömrü de pek uzun sürmedi, çünkü kendilerinden çok daha ünlü olan Babilliler ile çağdaş olma bahtsızlığını yaşamaktaydılar. MÖ 1750 yılında Babil kralı Hammurabi, Mezopotamya’daki bütün kent devletlerini birleştirdi ve tipik bir alçakgönüllülükle onları iki buçuk metreyi bulan yükseklikteki bir kayaya kazıttığı bir dizi kanunun hükümlerine bağladı. “Hammurabi Kanunları" diye anıla gelen bu kurallar, tarihteki ilk yazılı kanunlardı ve sayılan 282'yi bulup da çoğu kişi asla okuyamadığından başlangıçta hatırı sayılır bir dehşet yarattı. Ancak sonunda kanunların öngördüğü cezaların neler olduğunu öğrenmek, halkın hayatını biraz olsun kolaylaştırdı; çünkü cezaların çoğu ölümdü. Hammurabi Kanunları ölüm cezasını neredeyse her şey için getirmekteydi: “Komşunun tavuğuna göz dikmek”ten “meyhanede avaz avaz konuşmaya” ve “başkasının karısını ayartmaya” kadar ne yapılsa cezası ölümdü. Kanunların çok ünlü olan bir diğeriyse “göze göz, dişe diş”ti ve bu da hiç yoksa dişçilerin işlerini açabilirdi.

Babillilerin görece rahatlıkları, doğudan gelen göçebe Kasitlerin istilasıyla kaçıverdi. Babilliler başlangıçta, Kasitlerin de alışıla gelmiş göçebe istilalarından biri olduğunu, bulabildikleri herkesi öldürdükten sonra çekip gideceklerini sandılar. Ne var ki onlar, herkesi şaşkına çevirerek (tehlikeli şekilde Babil kadınlarını da) Mezopotamya’da yaşamayı sevdiler ve buralarda bir süre takılmaya karar verdiler. Bunu izleyen dört yüzyıl boyunca da Kasitler, nasıl yaptıkları hâlâ anlaşılmayan bir şekilde yararlı hiçbir şey yapmamanın yolunu bulmuş olarak yaşayıp gittiler. Ne tapınaklar inşa ettiler, ne kitap yazdılar, ne yeni icatlarda bulundular, ne canavarca kanunlar çıkarttılar ve hatta ne de önemli savaşlara kalkıştılar. O kadar ki, yemeklerden sonra kalkıp ellerini yüzlerini yıkamak bile onlar için başlı başına bir işti. Babilliler bu davetsiz konuklarından kurtulabilmek umuduyla çeşitli girişimlerde bulunmaktan geri kalmayarak, seher yıldızının doğduğu gibi imalarda bulunmaktan çocuklarını erken yatırmaları gerektiğini hissettirmeye kadar akıllarına ne geldiyse denediler, ama Kasitler rahatlarının yerinde olduğuna inanmışlardı ve kalkıp gitmeye inatla yanaşmadılar.

Kasitlerin sonu, çok daha faal bir kavmin, Asurların elinden oldu. Fakat bu özgün hikâyeyi okumak için birkaç sayfa daha sabretmelisiniz, çünkü şimdi sıra gizemin ilmiklerini çözmeye ve acayip seksilikteki Mısırlılar ile tanışmaya geldi.

Dave Rear - Eğlenceli Dünya Tarihi






Share this article :

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

 
SUPPORT / DESTEK : ATLAS
Copyright © 2014 ATLASİZM