Evrende En Büyük Sır

Ara Avedisyan - Evrende En Büyük Sır


3. KISIM

GÜNEŞ KAPISI

Güneş Kapısı, Tiahuanako harabelerinde bulunmuş olan kalıntılar içinde belki de en ilginç olanıdır. Kent harabelerine bu kapıdan geçilerek girilir. Taştan yapılmış olan bu girişin üzerinde kabartma resimler ve petroglifler vardır. Arkeoloji ve tarih bilginleri bu resim ve yazılarla uzun zaman ilgilenmiş, fakat gizledikleri esrarı tam anlamı ile çözememişlerdir. Daha sonraları, Madrid’de bazı kilise arşivlerinde ve Vatikan kütüphanelerinde saklı bulunan bir takım belgeler ele geçmiştir. Bunlar arasında özellikle Garcillaso ve Vega’nın eseri ve Gonzales de la Rosa tarafından kaleme alınmış olan 1625 tarihli incelemeler bulunmuş ve aydınlatıcı etkileri olmuştur. Bu iki önemli belge, ancak 1909 yılında bilginlerin eline geçmiştir.

1961 yılı Kasımında, «The Prehistory of Aviation»  «Tarih öncesi uçuculuk» isimli eserin yazarı olan Amerikan arkeologu B. Laufer, Pariste bulunan Musee de l’Homme İnsanlık Müzesi’ni ziyaret ediyordu. Laufer, zemin kattaki ilginç eserlerin sergilendiği yerlerde hiç vakit kaybetmeden doğru ikinci kata tırmandı ve etrafı araştırdı. Oraya belirli bir amaçla gelmişti. Neyi aradığını çok iyi biliyordu. Doğru Tiahuanako harabelerindeki Güneş Kapısı’nın özenle yapılmış bir kopyasının sergilendiği yere gitti. Müze idarecileri ve sanatkârlar titizlikle üzerinde durmuş ve meşhur Güneş Kapısı’nın eksiksiz bir benzerini sergilerine ilâve etmişlerdi. Laufer heyecanla yaklaştı. Çantasından hassas, büyük objektifli bir fotoğraf makinesi çıkardı ve kabartma resimlerin fotoğraflarını çekti. Daha önce Tiahuanako’da çekilmiş bir takım fotoğraflar görmüş ve müzeyi bu yüzden ziyaret etmişti. Kendi çektiği resimlerle daha önce görmüş olduğu resimler tıpkı birbirinin benzeriydi, ve Güneş Kapısı’nın çağımız insanını şaşkına döndüren bir yönünü ele almaktaydı.

Kabartma resimlerde, stilize edilmiş makineler, özel elbiseler giymiş astronotlar, geri tepkili yılankavi biçimli roketler ve Venüs, Merih gezegenlerinin takvimleri işlenmiştir! (Tanınmış Rus bilgini Alexandre Kazantsev bu takvimleri incelemiş ve şaşkına uğramıştı. Milâttan binlerce yıl önce insanlar Venüs yılının 225 gün olduğunu nereden öğrenmişlerdi? Bu yıldızla o çağların insanı arasındaki ilişki neydi?)

Biz gene Laufer’e dönelim... Amerikalı arkeolog, dalgın bakışlarını sola çevirdi. Güneş Kapısının sol kemeri altındaki kabartma resimlere baktı. Sonra aynı yerdeki orta büyüklükte bir dikili taş dikkatini çekti. Laufer taşa yaklaştı. Kazılmış olan insan şekillerini inceledi. Milâttan binlerce yıl önce, atalarımız tıpkı bizim gibi giyiniyorlardı. Cepli pantolon, çizmeler, ceket ve başlık... Müze tarafından taşın dibine konan etikette «And dağları medeniyeti, tahmini tarih M.Ö. 5.000» yazısı okunmaktaydı!

Laufer bir süre kendini toparlayamadı. Bir kenara oturup Güneş Kapısı’nı seyretti. Düşündü. Binlerce yıl önce, inanılmayacak kadar ileri bir seviyeye erişmiş bir medeniyet - belki bir kaç medeniyet - devrini tamamlamıştı. Güneş Kapısı bir tek kalıntıydı ve akla durgunluk veren gerçekleri ifşa ediyordu. Bunun gibi kimbilir daha nice deliller, belirsiz yerlerde, belki de yeryüzündeki çeşitli müzelerde, karanlık arşiv depolarında muhafaza ediliyordu. Çağımızın insanları bu gerçeklere henüz el uzatamamıştı. Yoksa, insanları geçmişin sırlarından uzak tutmaya çalışan gizli bir kuvvet, meselâ gizli bir örgüt mü vardı?


UZAYDAN GELENLERİN BIRAKTIĞI İZLER:

Tiahuanako harabelerinin esrarı, tanınmış Alman Arkeologu Schliman tarafından da incelenmiştir. Bilindiği gibi Schliman, Truva harabelerini yeryüzüne çıkarması ile ün yapmıştır. Azimli, araştırıcı zekâ sahibi, enerjik bir bilgindi.

Schliman, Tiahuanako’daki bazı petroğlifleri okumaya muvaffak olmuştur. Onun tarafından tercüme edilen bir dikilitaş yazıtında aynen şunlar kazılıydı:

Zira kudretli ide - BlaCuin Rgyal, Kral DriCum’u tahtından alarak göğe, yanına çekti. Onun yerine Ti-Şe geçti.

Tercümeden başka bir bölüm daha da ilginç:

Sene 6 Kaan - II Muluk günü, Zak ayında indik. 9 Şuene kadar kalacağız. Buraya ŞUKARA dendi. (ŞUKARA, Tiahuanako’nun eski adıdır. Şimdiki yerliler hâlâ bu eski ismi bilirler.) Yerli halka bilim öğrettik, kültür yaydık. Yer altında bir kent kurduk. Buna ÜST KUEŞA kenti adını verdik. (Tarihler Aymara diye yazar.) 1 nci ŞUKARA Kralı Hu-Yus’dur.

Burada sözü edilen yer altı kentinin giriş kapısını, tanınmış Fransız tabiatçısı Aleide d’Orbigny bulmuştu.

Schliman’m Şukara olarak tercüme ettiği kadim Tiahuanako’dan, tarihçi Gonzoles de la Rosa da bahseder. Rosa uzun yıllar Peru’da araştırmalarda bulunmuştur. Dikilitaşlardaki petroglifleri tercüme etmiş, fakat maalesef anahtarını mezara götürmüştür. 1625’de yazdığı eserini 1627’de Cizvit papazı Oliva’ya vermişti. (Anelo Oliva, Cizvit tarikatına bağlı bir İtalyan tarihçisi) Rosa’nın eseri 1909 yılına kadar Vatikan’da saklı kalmıştır. Buradan bazı bölümleri, ilginç bulunacağından emin olarak aşağıya aktarıyoruz:

«Eski kentte iki ırk vardı. Hükmedenler ve yerliler (işçiler). Şehir tamamı ile yer altında kurulmuştu. Yeryüzünde yalnız işçilerin çalıştığı atölyeler ve evler vardı, işçiler yer altı şehrinin havasına alışamıyordu. Çoğu bu yüzden ölmüşlerdi, işçiler ölülerini yatar durumda gömerlerdi. Hükmedenler ise yakarlardı. Yakındaki adalarda (Titieaca gölünde) beyaz tenli sakallı bir ırk yaşardı. Göl kenarında muhteşem bir saray vardı. (Şimdi bu sarayın hiç bir kalıntısı yoktur.) Tiahuanako’dakî ilk medeniyeti Uros’lar kurmuşlardı.»

Şukara hakkında ilgi çeken bir diğer konu da bu bölgede bulunan piramitlerin yapı bakımından Mısır Piramitlerine benzemesi halidir! Kahire’nin 30 Km. uzağındaki SAKKARAH piramidi, tıpkı Şukara piramidinin eşidir! (Sakkarah ve Şukara arasındaki isim benzerliğine dikkat.)

Harabelerde dağınık bir halde bulunan taş bloklardan biri üzerindeki petroglifler OREJONA efsanesini hikâye eder. Bu taş bloka, stilize edilmiş özel elbiseler taşıyan astronot resimleri, uzay gemisi şekilleri işlenmiştir. Blokun üzerindeki petrogliflerin tercümesini gene Rosa’ya borçluyuz. Bakın konu ne kadar ilginç:

«İnsanlığın ilkel çağlarında, Titicaca göündeki Güneş adasına güneş gibi parlayan altın bir kuş indi. Bu kuşun karnından bir kadın çıktı. Bu kadın, öbür kadınlara çok benziyordu. Yalnız başı konik biçimde, kulakları uzun (Buda heykelinde görüldüğü gibi) dört parmaklı ve parmakları birbirine ince bir zarla bağlıydı. Adı OREJONA idi. OİGH’dien geliyordu. (Oigh bir planet mi?) Oigh’de yaşama şartları, hemen hemen burasının aynıydı.

Orejona çok bilgiliydi. Görevi, indiği yeni dünyada yeni bir ulus yaratmaktı. Yerli erkeklerden bir çokları ile birleşti. Doğurduğu çocuklar analarına çektiler. Çok akıllı bir ırk meydana geldi. Bir zaman sonra Orejona’nın görevi sona erdi. Gene altın kuşuna bindi, göklere uçtu, geldiği yere gitti.

Tanınmış Rus bilgini Alexander Kazantsev, bu bölgede yaptığı araştırmalardan sonra vardığı sonucu şöyle belirtmiştir.:

«Kesin olarak söyleyebilirim ki, Tiahuanako’da Neolitik ve Paleolitik çağlar arasında, çok ileri bilim seviyesinde bir medeniyet kurulmuştu. Tiahuanako’nun eski halkı kayalara füze resimleri işlerken, Avrupa’daki çağdaşları henüz çok ilkel bir saf hasındaydı.»

«Elimize kadar erişen eserler, prehistorik zamanlarda yapılmıştır. Böyle bir medeniyetin deniz seviyesinden 4.000 metre yüksek bir yerde kurulmuş olması, onu kuranların bünyevi ve fiziki sebepleri göz önünde tuttuğunu ispatlar. Normal bir dünyalı insanın bu yükseklikte uzun zaman yaşaması düşünülemez. Buradan da, eski Tiahuanako’da yaşayanların başka dünyaların insanları oldukları ortaya çıkar.»

«Güneş Kapısı’nın dikili taşlarındaki petroglifler (taş üzerine kazınmış sembolik resim - yazılar) çağımız astronomlarına ve bilim adamlarına uzun ve yorucu bilmeceler teşkil edecektir. Stilize edilmiş resim ve desenler, GEZEGENLER ARASI ULAŞIM fikrini ima etmektedir. Güneş Kapısı üzerinde görülen Kondor kuşu ideogramının baş kısmı içine bir uzay gemisi resmi işlenmiştir. Yan figürlerde görülen Jaguar başı kuvvet, yeryüzünde hayat ifade eder. Stilize edilmiş piramit enerjiyi, Kondor kuşu ise gökte seyahati anlatmaktadır. Bu semboller halen, çevredeki yerliler arasında bu anlamlarda kullanılmaktadır.»

«Harabelerde mevcut takvimler, taş bloklar üzerine işlenmiştir ve yeryüzünde hesaplanmış bulunan takvimlerin en eskileridir. Bununla beraber, ancak 18-19 ncu yüzyılda hesaplanabilen bazı astronomik esaslar on binlerce yıl önce bu takvimlere tatbik edilmiştir. 225 günlük Venüs takvimi ile 687 günlük Merih takvimi tam anlamı ile şaşırtıcı delillerdir. Tiahuanako insanı, geldiği yerden uzayın sırrını, yazıyı, sanat anlayışını, mimarî görüşü, enerjinin kullanılmasını getirmiştir.»

Kazantsev bu açıklamalarından sonra kendi kendine bazı sorular sormaktan kendini alamıyor:

«İnkaların ataları Venüs yılını nasıl hesaplamıştır? Hangi sebepler onları bu derece sıkı bağlarla o gezegene bağlıyordu?»

Bilgin, maddeci bir ilim adamı olmakla beraber bu konuda hayalci kesiliyor ve şöyle bir nazariye ileri sürmekten kendini alamıyor:

«Orejona, (Venüs’lü Havva) ve daha sonra Venüs gezegeninden gelenler, yüksek And dağları plâtosunda ileri bir medeniyet kurmuşlardı. Prehistorik çağlarda çevrede geniş sömürge alanları tesis etmiş, ileri uygarlıkları sayesinde egemenlik alanlarını kısa zamanda uzaklara yaymışlardı. Büyük şehirler, atölyeler, fabrikalar kurdular. Gemileri ile yer yüzünde kıtalar arası ticari ilişkileri yürütüyor, uzay taşıtları sayesinde de gezegenler arası gidiş gelişi sağlıyorlardı.»

«Bu atalarımız, telsiz (radyo), televizyon, atom fiziği gibi çağımız buluşlarını daha o zamanlar kullanıyorlardı. (Bu konuya ilerde tekrar değineceğiz.)»

«Belirsiz bir zaman süresinden sonra, büyük bir felâket bu ileri medeniyeti mahvetti. Belki bir kaç saat içinde, belki de yüzlerce yıl süren bir dizi olaylardan sonra, o üstün insan soyu ortadan kalktı. Felâketten kurtulabilenlerden bir kısmı, uzay gemileri ile kaçıp gezegenlere sığınmış olabilirler. Yer yüzünde kalıp da canlarını kurtaranlar da oldu. Bunlar tehlikenin az olduğu veya olmadığı başka bölgelere yayıldılar. Bunlardan bir kısmı, atalarının ana gezegenini unutmadılar. Gelecek nesillere verilecek mesajlar halinde, hatıralarını kayalara işlediler. »

«Başka gezegenlere göç edenlerin başlarından neler geçtiğini tabi bilemeyiz. Ancak yeryüzünde kalanların âkibetleri hakkında tahminler yürütebiliriz. Yer yüzünün çağlar boyunca maruz kaldığı kozmik, jeolojik, fiziksel ve biyolojik değişmeler, hayat şartlarında ani değişmeler (mutasyonlar) meydana getirmiştir., Hayat şartlarındaki bu ani değişiklikler, canlılar ve bu arada insanların da mutasyonlara tâbi olmasına yol açmıştır. Yani insanoğlu, bünyesini değişik yaşama şartlama uydurmuştur, değişmiştir. Felâket sonrası hayat şartlarının zorluğu; eski üstün yetenekli insanoğlunun ilkel, geri bir duruma düşmesi sonucuna varan bir dizi aşamalar geçirmesine sebep olmuştur.»

Ara Avedisyan - Evrende En Büyük Sır






Share this article :

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

 
SUPPORT / DESTEK : ATLAS
Copyright © 2014 ATLASİZM