Evrenin Kısa Tarihi

Joseph Silk - Evrenin Kısa Tarihi


GİRİŞ

Evren 15 milyar yıl önce gerçekleşen şiddetli bir patlamayla başladı. Klasik Yunan ve Roma, eski Çin ve efsanelerinin yerini alan modern hipotez budur. Teorilerimizin, atalarımızın inanışlarına göre daha fazla gerçek içerdiği konusunda herhangi bir kuşkumuz yok, ama acaba biz onlardan daha mı zekiyiz? Belki bin yıl sonra büyük patlama da bir yirminci yüzyıl efsanesi olarak anılacak.

Ben bu konuda iyimserim. Şu andaki paradigmalarımızı oldukça zorlayıcı buluyor ve gelecekte sahip oldukları ana özellikleri kaybetmeden daha büyük bir teori içinde yer alacaklarını düşünüyorum. Bu düşünce evrenin arkeolojisinin tanımlamasını haklı çıkarıyor. Bir yandan madde dağılımındaki en eski dalgalanmalara, diğer yandan tam oluşmuş galaksilere bakarak en eski yıldızlar ve en büyük yapıların ya da hemen hemen tüm kozmik evrimin tarihi yeniden inşa edilebilir.

Bu öykü daha önce de anlatılmıştı ama yeni bir yaklaşımda bulunmak için iki iyi nedenimiz var. Daha sonra yapıların kaynaklandığı tohum dalgalanmaların keşfi, evrenin incelemesine yeni bir soluk getirdi. Bu, büyük patlama teorisini çevremizde gördüğümüz büyük ölçekli madde dağılımı ile uzlaştırmak için gerekli olan ve yaşamsal önemi olan zincirin eksik halkasıydı. Bu halka kozmoloji bilimine bir gerçeklik duygusu kazandırdı. Kozmik perspektiften bakıldığında, çok eski geçmişteki bir başlangıç konusunda duyarlı ipuçları ortaya çıkaran galaksi öncesi maddelerin keşfedildiği söylenebilir.

Bunun kadar zorlayıcı bir başka neden de, temel parçacıklar fiziği ve astronomi kaynaklarından kaynaklanan pek çok dallanmalarıyla birlikte büyük patlama teorisinin tanımının bulunmamasıdır.

Kozmoloji biliminin her zaman büyüleyici yanlarından biri, insanların kozmolojiyle amatör olsun profesyonel olsun ilgilenen herkesin, evrendeki yerimiz evrenin yaratılışı ve varlığı ve hatta Tanrının varlığı gibi konulardaki soruları yanıtlama potansiyeline sahip olduğunu düşünmesidir. Büyük patlama destanının astronomlar, matematikçiler ve fizikçiler kadar teologların ve felsefecilerin de ilgilerini uyandırması hiçbir şekilde rastlantısal değildir.

Bu düşünürlerin bazıları teorinin, yaratılışın dinsel öyküsünü doğrulayacağını beklemişlerdir. Bilim tarihçisi ve matematiksel fizikçi E.T. Whitaker 1942 yılında şöyle diyordu: "Madde evreninin gelişimini saf bilimsel yöntemlerle zaman içinde geriye doğru izlediğimizde şu anda bildiğimiz biçimleriyle doğa yasalarının uygulanmış olamayacağı kritik bir duruma ulaşırız: bu, 'yaratılışın' kendisidir. Fizik ve astronomi bizi her şeyin başlangıcına giden yolda yönlendirebilirler ve bir 'yaratılışın' olması gerektiğini gösterirler." 1951 yılında Whitaker’ın fikirlerinin etkisi altındaki Papa XII. Pius bir adım daha ileri gitti. Pontifical Bilimler Akademisi'nde yaptığı bir konuşmada topluluğa şöyle hitap etti: "ve bu nedenle fiziksel bilimlerdeki ispatların karakteristiği olan sağlamlıkla evrenin, o dönemlerde (yani beş milyar yıl kadar önce bir Yaratıcının ellerinden çıktığı doğrulanmıştır. Dolayısıyla Yaratılışın bir zamanı vardır. Bu nedenle bir Yaratıcı vardır. Tanrı vardır."

Bu sözleri duyan biri, Pontifical Akademisi Başkanı, ünlü kozmoloji uzmanı, büyük patlama teorisinin kurucularından biri olan Abbe Georges Lemaitre'in oturduğu yerde nasıl rahatsız olduğunu göz önüne getirebilir. Evrenin içinden çıktığı büyük patlamanın yaratılış mucizesiyle karşılaştırılması, büyük patlamadan önceki ilkel Atom evresini kilise doktrinlerine aykırı ve muğlak bir konumda bırakmıştı. Lemaitre, evrenin başlangıcını tanımlamak için fiziğin yeterli olacağı konusunda ısrar etti: ''Kozmogoni, büyük ölçekteki atom fiziğidir"

Büyük patlama, hem bilimadamları hem de teologlar için yutulması zor bir ilaçtır: Bilimi popüler hale getiren ünlü astrofizikçi Arthur Eddington 'Tanrısal doğanın ima edilen kesikliliğini kabul etmeye istekli değildi" Başkaları daha da ileri gittiler. Kozmolojinin öncülerinden E.A. Milne 1935 yılında basılan başyapıtı olan Görelilik, Kütleçekimi ve Evrenin yapısı adlı kitabında şöyle bir sonuca varıyordu: "Evreni benzettiğimiz sistem, anlaşılabilir bir sistemdir. Yaratılış adını verdiğimiz yüce mantıksızlıktan başka hiç bir mantıksızlık içermez. Yaratılış da aslında fiziğe göre mantıksızlık olabilir, ama metafiziğe göre değildir.... Teorik kozmoloji daha derin felsefi bir araştırmanın başlangıç noktasıdır."

Bazı bilimadamları, teologlara göre evrenin başlangıcının nasıl olduğunu anlamak için savaşı kabul ettiler. Astronom Robert Jastrow, kozmoloji uzmanlarının ikilemini, teologlarca da çok sevilen şu sözlerle tanımladı: "Sanki bilim, yaratılışın üzerindeki giz perdesini kaldırmayı hiçbir zaman başaramayacakmış gibi görünüyor. Mantığın gücüne inanan bilimadamı için öykü, kötü bir rüya gibi bitiyor. Cehalet dağlarına tırmanmıştır; tam en yüksek tepeyi fethetmek üzere yolunun üzerindeki son kayayı aştığı sırada yüzyıllardır orada oturan teologlar tarafından karşılanmıştır."

Bunun tersine bazı önde gelen kozmoloji uzmanları kozmoloji teorisini kurarken herhangi bir ilahi varlığın yardımına ihtiyaç duymamışlardır. Bunun için uygun olan yollardan biri zamanın kendisinin ele büyük patlamayla birlikte yaratıldığını öne sürmektir. Bu, aslında çok köktenci bir fikir değildir. Aziz Augustine beşinci yüzyılda şöyle yazmıştır: "Dünya ve zamanın tek bir başlangıcı vardır. Dünya, zamanın içinde yaratılmadı, zamanla aynı anda yaratıldılar" Fizikçi Steven Weinberg'e göre bu, oldukça erken farkedilmiş bir kavramdı: "Bir başlangıcın olması en azından mantıksal açıdan mümkündür. Bu andan önce ise zamanın da herhangi bir anlamı yoktur."

Bununla birlikte matematiksel fizikçi Stephen Hawking'in işaret ettiği gibi, zamanın ve uzayın başlangıcı gibi kavramların, gelişmekte olan Kuantum kütleçekimi teorisinden sonra tanımlanması daha uygun olur. Bu durumda, "Uzay-zamanın herhangi bir sınırı yoktur ve bu nedenle sınırdaki davranışları incelemek gereksizdir. Bilim yasalarının çöktüğü hiçbir tekillik yoktur, bu nedenle de sınır şartlarını koymak için Tanrının yardımına ya da yeni yasalara gerek duyulacak, uzay-zamanın hiçbir sınırı bulunmaz. Şöyle de denebilir: "Evrenin sınır şartı, hiçbir sınır bulunmamasıdır. Evren kendini içerir ve kendi dışındaki hiçbir şeyden etkilenmez. Yaratılamaz ve yok edilemez. Yalnızca olur''. Bir başka deyişle, her zaman böyle olduğu için şu anda da böyledir.

Kozmik agnostisizmin (bilinemezcilik) en güzel ifadesi 1920 yılında gene Arthur Eddington' dan gelmiştir: "Bilim gidebildiği yere kadar ilerlediğinde, aklın doğaya vermesi gerektiğinden fazlasını doğadan aldığını anladık. Bilinmeyenin kıyılarında acayip ayak izleri bulduk. Bu ayak izlerinin kökenini açıklayabilmek için birbiri ardı sıra sağlam teoriler kurduk. Ve sonunda bu ayak izini bırakan canlıyı yeniden üretmeyi başardık. O da ne? Bu iz bize aitti!"

Kozmolojideki keşifler ve hamleler nefes kesici bir hızla sürmektedir. Teologların bu yarışı kopmadan sürdürmeleri gittikçe daha zor hale gelmektedir. Aynı zamanda kozmoloji uzmanları ara sıra ortaya çıkan teoloji metaforlarıyla uğraşmaktan da vazgeçmiyorlar. Görüntü yağmuru, 1992 yılında kozmik mikrodalga fonundaki minik dalgalanmalar keşfedildiğinde en yüksek düzeyine ulaştı. Bilimadamlarından daha az seçici davranan tüm dünya gazeteleri, bu kozmik bağlantının üzerine atladılar. Papa XII. Pius'un yeni kozmolojiyi onaylamasından 40 yıl sonra en çok sözü edilen örnekler, uzun süredir aranmakta olan dalgalanmaları Tanrıya atfedenlerdi. Bunlar arasında "Onun yüzü", "Onun elyazısı", "Onun aklı" sayılabilir.

Böyle cümlelerin önemini anlayabilmek için, modern kozmolojinin yaptığı işlerden birini anlaşılabilir düzeyde ele almak yardımcı olabilir. İşte bu kitap, böyle bir amaca adanmıştır. Kitabın bölümlerinin, böylesi bağlantıların bütün önemiyle anlaşılması - ve eklemekte tereddüt ediyorum, doğrulanması değil - amacıyla aramızda bulunan ve kozmolojiyle amatör düzeyde ilgilenen insanlar için anlaşılabilir olduğunu umuyorum.

Joseph Silk - Evrenin Kısa Tarihi







Share this article :

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

 
SUPPORT / DESTEK : ATLAS
Copyright © 2014 ATLASİZM