GELECEĞİN ÇEHRESİ

Arthur C. Clarke - Geleceğin Çehresi


BÖLÜM IX

Dünyadan Güneşe

Ondokuzuncu yüzyıl yazarlarından Richard Jeffries'in bir kitabında okuduğum bir söz aklıma takılıp kalmıştı: «Gök çiçeğinin erişilmez mavisi». Erişilmez! İnsanın en baş döndürücü yüksekliklere çıktığı, en büyük derinliklere indiği ve mavi göklerden çok ötelere yolculuk hazırlığı içinde bulunduğu çağımızda pek seyrek kullanılan bir kelime. Yüz yıl önce kutuplar hiç bilinmiyordu, Afrika’nın büyük kısmı Süleyman peygamber zamanındaki kadar esrarla kaplı bulunuyordu ve hiç bir insanoğlu denizlerde 30 metreden daha derinlere inmemiş, havalarda bir milden fazla yükselmemişti. Yüz yıl gibi kısa bir zamanda o kadar büyük bir ilerleme kaydettik ve eğer cinsimiz ilk gençlik çağının buhranlarını atlatırsa, o kadar ilerleyeceğiz ki, cetlerimize manasız görünecek olan şu soru, bugün artık ortaya atılabilir:

«Gelecekte ne kadar ilerlersek ilerleyelim, ebediyen erişilmez kalması mukadder bir tek yer var mıdır?»

Böyle yerlerden biri hemen akla geliyor: Şu anda oturduğum yerden 6371 km. mesafede bir yer var ki, oraya ulaşmak, Ayın öteki yüzüne veya Plüton'a gitmekten daha güçtür. Burası sizin bulunduğunuz yerden de aynı uzaklıktadır. Dünyamızın merkezinden bahsetmek istediğimi anlamış olacaksınız. Jules Verne'den özür dilerim, fakat buraya Sneffels kraterinden inmek mümkün değildir. Bugün tabii veya suni herhangi bir krater, mağara, tünel veya kuyu sisteminden 3500 metreden daha derine inmek mümkün değildir; en derin maden kuyusu 3428 metreyi geçmemiştir.

Yer'in kalbine doğru

Denizlerde olduğu gibi, toprağın altında da basınç derine inildikçe artar. Gezegenimizin üstünde bulunan kayaların yoğunluğu ortalama suyun üç misli olduğu için, yerin içine doğru inildikçe basınç denizde olduğundan üç misli daha çabuk artar. Trieste batiskafı Pasifikte 12000 metre derinliğe indiği zaman, santimetre kareye bir tondan fazla basınç altında kalmıştı. Toprak altında daha 3000 metrede aynı basınca rastlanacaktır. Bu kadar derinlik, küremizin yüzünde küçük bir çizik demektir. Yerin merkezinde basıncın santimetre kareye 3000 tondan fazla olacağı hesap edilmiştir. Yani Trieste'nin uğradığı basıncın üç bin misli. Üstelik, derinlere doğru inildikçe sıcaklık da artar ve merkezde 4000 dereceye ulaşır. Böyle bir sıcaklıkta kayalar ve madenler sıvı haline gelmiş olmalıdır. O halde gezegenimizin kalbine ulaşacak bir yol bulmamıza imkan olmadığı meydandadır. Ve «dünyanın bir tarafından öbür tarafına tünel açmak» fikrinden kesin olarak vaz geçmek gerektir (bir zamanlar bu, bilim bakımından mümkün bir proje sayılıyordu).

Petrol aramak için yapılan sondajlarda erişilen en büyük derinlik 8000 metreyi geçmemektedir. Bu, kıtalar altında aşağı yukarı 32 km. kalınlığında olan yer kabuğunun ancak dörtte biridir. Okyanusların dibinde bu kalınlık daha azdır. Modern nazariyelere göre, Yerkürede, on beş ile kırk km. arasında değişen kalınlıkta bir dış tabaka (veya kabuk), bundan sonra 2900 km. derinliğe kadar bir iç tabaka (veya manto) vardır; bunun altında sıvı halinde demir ve nikelden yapılı bir çekirdek bulunmaktadır. Eğer maden çekirdek nazariyesi doğru ise, demir gezegenimizin en bol elementi olması lazım gelir. Bugün manto tabakasında bulunan maddelerden numune almak için kabuğun en ince olduğu okyanusların dibinden delinmesi tasarlanmaktadır. ( Mohole adı verilen proje).

Sondajların sırrı

Geleneksel kuyu açma tekniği, binlerce metre derine inebilecek bir boru ve bunun ucuna yerleştirilmiş bir burguyu yukardan döndüren bir motordan ibarettir. Delici uç, aşağı indikçe yukarıdan yeni borular eklenir. Kuyu derinleştikçe sürtünme dolayısıyla kaybolan enerji miktarı artar ve burguyu değiştirmek gerektiğinde bu iş saatlerce sürer.

Yeni metotlarda elektrikle veya hidrolik basınçla işleyen bağımsız enerjili matkaplar kullanılmaktadır. Bu alanda öncü olan Ruslar, yeni bir alet denemişlerdir. Bu, gerçekte 6000 derecelik bir oksikerosen jeti sayesinde toprak içinde kendine bir yol açan bir delici füzeden başka bir şey değildir. Bu tekniklerden her hangi birini kullanarak, milyonlarca dolar masrafa katlanmak şartıyla, bugün 16 km. derinlikte bir kuyu açmak mümkündür. Bu derinlik, ortalama yer kabuğunun yarısı, merkeze kadar olan yolun ise dört yüzde biridir.

Yeraltı keşif ve araştırmalarından söz edilirken, tabii olarak akla gelen şey, elbette 15 santimetre çapında dar bir delik değildir. İmdi daha ilginç imkanlara bakalım. Rus maden mühendisleri içinde insan taşıyabilen mekanik köstebekler yapmışlardır. Bunlar büyük derinliklere inemiyorlarsa da, tıpkı köstebekler gibi, toprak yapısının ortaya çıkardığı problemlerin üstesinden gelebiliyorlar. Kazılan toprak, makine tarafından kenarlara itilip sıkıştırılmakta, böylece açılan tünelin duvarlarını teşkil etmektedir.

Mekanik Köstebek

Çok yumuşak topraklarda dahi mekanik köstebek çok yavaş hareket eder. Kullanılabilen enerjinin (arkada sürünen bir kablo ile sağlanan elektrik) yetersizliği ve delme mekanizmasının kaçınılmaz arızaları, günde ancak 1 kilometrelik bir ilerleme hızına imkan vermektedir. Gerçekten bir yerlere ulaşmak isteyen bir yer sondası, ister istemez başka bir tip kazma tekniğine baş vurmak ve önemli miktarda enerji kullanmak zorundadır. Nükleer reaksiyonlar, deniz altında şimdiden yaptıkları gibi, bir yer altı enerjisi de sağlayabilirler. Uzayla olduğu kadar yeraltı ile de ilgilenen Ruslar, yeni bir metot uygulamaktadırlar. Yüksek gerilimli elektrik akımı ile beslenen bir yeraltı arkının sıcaklığı sayesinde toprak altında bir yol açmak, bu metodun esasıdır. Bu alet, verilebilen enerji miktarına göre değişen bir hızla yeraltında ilerleyebilmektedir. Ultra-ses titreşimler de bu işi görebilecektir. Bu titreşimler şimdiden, mevcut aletlerin işleyemeyeceği kadar sert olan nesneleri kesmekte kullanılmaktadır.

Nükleer enerji ile beslenen, insanlar tarafından kullanılabilecek bir yeraltı köstebeğinin birtakım sakıncaları olabilir. Bunu kullanan insan, duyularından yararlanamayacak, yalnız aletlere güvenmek zorunda olacaktır. Makinenin çalışma süresi de sınırlı olacaktır. Halbuki mürettebatsız ve tam otomatik bir araç, zamanla bağlı olmaksızın, kaydettiği bilgiler ve topladığı numunelerle birlikte üssüne dönmeden önce, belki haftalarca veya aylarca toprak altında dolaşabilecektir.

Böyle bir yer sondasının ulaşabileceği derinlik, dayanabileceği basınçla sınırlı olacaktır. Eğer çok sağlam yapılabilir ve içindeki boşluklar bir ek mukavemet sağlamak üzere bir sıvı ile doldurulabilirse bu derinlik çok büyük olabilir.

Laboratuvarda santimetre kareye 270 ton sürekli basınç meydana getirilebilmiştir. Bu, yerin 650 km. derinliğinde rastlanacak basınca eşittir. Tabii bu, 650 km. derinliğe inmeğe kabiliyetli vasıtalar yapabiliriz demek değildir. Fakat bu rakamın onda birine, yani 65 km. derinliğe inmek imkansız görünmemektedir. Sıcaklık, çözülmesi basınç kadar güç olmayan bir problemdir. Volkanların altı dışında yer kabuğunun içindeki sıcaklık, birkaç yüz dereceyi geçmez. Demek ki, bugünkü teknikle pekala tasarlanabilecek uygun makinelerle hemen hemen bütün yer kabuğunu araştırmak, bir gün mümkün olacaktır.

Yer mantosuna doğru

Atmosfer dışı bölgelerde fizik araştırmalarının ortaya çıkaracağı problemler ne kadar
çetin olursa olsun, yerin mantosu (yani kabuktan sonra gelen tabaka) veya kalbi (yani mantonun alt sınırından merkeze kadar olan kısım) içinde araştırmalar yapmak istediğimiz zaman karşılaşacağımız güçlükler yanında pek hafif kalır. Bugün bildiğimiz hiç bir teknik bize bu imkanı vermeyecektir. Kullanabileceğimiz hiç bir malzeme ve hiç bir kuvvet, üç dört bin derece sıcaklıkla santimetre kareye üçbin tona kadar varan bir basıncın ortak etkisine karşı koyacak durumda değildir. Böyle şartlar içinde, iğne ucu kadar bir deliği bir saniyenin çok küçük bir bölümünden fazla açık tutmak bizim için imkansız olacaktır. En dayanıklı malzememiz bile, yalnız erimekle kalmayacak, aynı zamanda yeni ve daha yoğun maddelere dönüşecektir.

O halde Yerkürenin derinliklerini fiziğin bugünkü vasıtalarıyla araştırmaya teşebbüs edilemeyecektir. Daha önce bugün elimizde olanlardan son derece daha güçlü kuvvetleri kontrol altına almamız lazımdır. Fakat yanına gidemediğimiz şeyi belki uzaktan incelememiz mümkün olabilecektir.

Yerkürenin içini, vücudumuzun içini yoklayabildiğimiz kadar bir netlikle incelemeyi başarmak bile, bilimsel ve pratik önemi büyük harikulade bir netice olacaktır. 1860'ların bir hekimi radyografinin mümkün olabileceğine asla inanmazdı. İmdi, biz şimdiden tabii yer sarsıntılarının ve atom patlamalarının meydana getirdiği dalgalar sayesinde Yerkürenin bir çeşit radyografisini elde etmek üzere bulunuyoruz. Bundan böyle bütün gezegeni sarsmaya yeter kuvvette patlamalar meydana getirmek bizim için mümkündür. Genel olarak gözden kaçırılan bir nokta var: Termonükleer bir bombanın patlaması, şimdiye kadar kaydedilmiş en kuvvetli yanardağ patlamasından ( 1883'de Krakatoa'da) çok daha güçlüdür.

Bu dalgalar ile elde edilen resimler henüz çok bulanık ve ayrıntılardan yoksundur. Bunlar, aşağı yukarı 6000 km. çapında olan yer çekirdeğine ilişkin hemen hiç bir şey göstermemektedir. Onun gerçek ve tam bileşimini dahi henüz bilmiyoruz. Saf demirden bir çekirdek nazariyesi son zamanlarda pek tutulmamaktadır. Çekirdeğin muazzam basınç altında kurşundan daha yoğun bir hale gelmiş klasik kayalardan ibaret olması da mümkündür.

Nötrino ile araştırma

Bu bölgeyi araştırmak için, ışık dalgalarının uzaydan, ya da röntgen ışınlarının vücuttan geçtiği kadar kolaylıkla yer tabakalarından geçebilecek dalgalar gerekecektir. Bunlar bize yolculukları sırasında topladıkları bilgileri getireceklerdir. Fakat kürenin her hangi bir noktası ile onun taban karşıtı (antipodes) arasındaki 12870 kilometrelik kaya ve maden yığını göz önüne getirilirse, insanın hiç düşünmeden böyle bir fikrin açıkça abes olduğuna hükmedesi gelir. Ama biz yine de düşünelim; Öyle şeyler vardır ki, onlar için bu som küre bir sabun köpüğü gibi saydamdır. Mesela çekim. Her ne kadar, “çekim dalgalar halinde mi yayılır?” sorusuna yeterli bir cevap verebilen bir fizikçiye şimdiye kadar rastlamadımsa da, onun Yerküreyi önünde hiç bir şey yokmuş gibi geçtiği şüphe götürmez. Sonra nötrinolar, atomun bu en garip ve en ele avuca sığmaz parçacıkları da bu kadar girgindir. Bütün öteki parçacıklar, mesela birkaç santimetre veya en çok birkaç metre kalınlıkta kurşun tabakası tarafından durdurulur. Fakat ne kütlesi, ne de bir elektrik yükü olmayan nötrino, elli ışık yılı kalınlığında bir kurşun kütlesinden dahi hemen hiç zahmetsiz geçebilir. Bu anda dahi sayısız nötrino, katı olduğu iddia edilen Yerküremizi bir taraftan öbür tarafa ışık hızı ile geçmekte ve binlerce milyar nötrinodan ancak bir ikisi hafif bir engellemeye maruz kalmaktadır. Yer kalbinin büyük planda resimlerini elde etmek için çekimi veya nötrinoyu kullanabiliriz demek istemiyorum. Her ikisi de bu iş için belki lüzumundan fazla girgindir. Biz bir cismi tamamıyla geçen ışınlarla o cismi gözleyemeyiz. Fakat tabiatta böyle harikulade varlıklar bulunduğuna göre, belki muhtaç olduğumuz özellikleri taşıyan başkaları da vardır ve biz bunları, radyologların röntgen ışınlarını kullandığı gibi, gezegenimizin iç tabakalarının envanterini çıkarmak için kullanabiliriz.

Dikkatli bir incelemeden sonra, Yerkürenin içinde merkeze doğru yaklaştıkça yoğunlukları artan homogen kaya ve maden tabakalarından başka özellikle ilgi çekici hiç bir şey bulunmadığını keşfetmemiz mümkündür. Bununla beraber değişmez bir kural olarak, evrenin karşımıza daima bizim tahayyül ettiğimizden daha karmaşık ve daha şaşırtıcı şeyler çıkardığını görüyoruz. Boşluktan ibaret olduğu iddia edilen uzayın, onu araştırmaya başladığımızdan beri radyo dalgaları, kozmik tozlar, serseri atomlar, elektrik yüklü parçacıklar ve kimbilir daha nelerle dolu çıktığını hatırlamak yeter. Tabiat isterse, belki yerin derinliklerinde uzaktan gözlemekle yetinmeyip elde etmeye can atacağımız bir şey keşfedeceğiz.

İç ateşler

Bu şeyin, birkaç yıl önce İç Ateşler adlı hikayemde telkin ettiğim gibi, bize gelmesi de mümkündür. Düşüncemin dayandığı temel şu idi : Yüksek basınç altında o kadar yoğun maddeler vardır ki, bunların yanında bildiğimiz granit hava kadar hafif kalır. Bu bile gerçekte realitenin çok altında kalan bir kıyaslamadır; çünkü granitin yoğunluğu hava yoğunluğunun aşağı yukarı 2000 mislidir; halbuki, cüce yıldızların merkezlerinde bulunan çözülmüş maddelerin yoğunluğu granitten 100 bin defa, bazen 10 milyon defa daha fazladır. Küremizin içindeki basınçlar, atomları bu akla sığmaz yoğunluğa getirecek kadar ezecek kuvvette olmasa bile, ben farz ediyordum ki (tabii bu bir hayalden ibaretti), sıkıştırılmış maddelerden yapılı yaratıklar, yerin derinliklerinde, tıpkı denizdeki balıklar gibi, rahatça her istikamette hareket edebileceklerdi. Umarım ki, kimse bu hayali benden fazla ciddiye almamıştır. Fakat bu hayal, bizi hemen hemen bu kadar şaşırtıcı ve bundan çok daha ince gerçekleri hazmetmeye alıştırabilir.

Eğer torunlarımız (veya onların makineleri) bir gün dünyanın derinliklerine inmeyi başarabilirlerse, bu, belki başlangıçta büsbütün başka bir iş için düşünülmüş ve gerçekleştirilmiş teknikler sayesinde olacaktır.

Jüpiter, saklı gezegen

Şimdi yüzümüzü uzaya döndürüp Jüpitere, bu dev gezegene bir göz atalım. Gerçi benim şahsen Jüpitere gitmek için pek acele ettiğim yok ama, uzay yolculuğu hakkında yazılan kitaplarda biteviye Jüpitere insanların asla inemeyeceklerini okumaktan, doğrusu bıkkınlık getirmiş bulunuyorum.

Bu, çapı dünyanınkinin 10 misli, yüzeyi de 100 misli olan bir gezegendir. Eğer yeryüzü bütünüyle Jüpiterin üstüne yayılsa, orada Hindistanın küremizdeki yeri kadar bir yer alır. Fakat biz Jüpiterin haritasını asla yapamamış durumdayız, çünkü onun yüzeyini hiç bir zaman görmüş değiliz. O da Venüs gibi, bulutlarla, daha doğrusu bizim bulut adını verdiğimiz bir şeylerle kaplıdır.

Bu bulutlar, paralel şeritler halinde kutuplara doğru sıralanmış durumda ve gezegenin hızlı dönüşüne uyarak sürekli bir hareket halindedir. Ortalama 800 milyon km.lik bir uzaklıktan biz bu bulutlardaki dev fırtınaları gözleyebiliyoruz. Jüpiter meteorolojisi henüz temelleri atılmamış bir bilimdir. Güneşten o kadar uzak olan bu kaybolmuş gezegenin alaca karanlık soğuğunda (Jüpiterde ısı sıfırın altında 140 derece dolaylarındadır) bilinmeyen kuvvetler, bir metan denizinde yüzen amonyak kristallerinden yapılı korkunç bir atmosferi durmadan hırpalamaktadır. Fakat bütün bu çırpınışlara rağmen, bu atmosferdeki bazı şekiller yıllarca oldukları gibi kalabilmektedir. Bunların en meşhuru «büyük kızıl leke" dir. Bu, aşağı yukarı 40.000 km. uzunlukta oval şekilli bir muazzam leke halinde 120 yıl içinde birçok defalar gözlenmiştir.

Jüpiterin büyüklüğü ve orada meydana gelen bu olayların genişliği dolayısıyla onun bizimkinden çok daha derin ( 150 yerine 500 km.) bir atmosferi olduğu akla gelirse de, durum böyle değildir. Jüpiterin çekimi, dünyanın iki buçuk misli olduğundan, atmosferi de ancak 80 km. derinliği bulunan sıkışık bir tabaka halinde olsa gerektir.

Bu tabakanın dibinde, yani gezegenin yüzeyinde basınç, eşini ancak bizim okyanusların derinliklerinde bulabileceğimiz kadar yüksek olmalıdır. Jüpiterin atmosferine girebilmek için bize yalnız bir uzay gemisi değil, bir batiskaf lazım olacaktır. Belki de orada bir aracın konabileceği katı bir yüzey de yoktur.

Bütün bunlara rağmen bir gün insanlar bu dünyayı ziyarete gideceklerdir. Jüpiterin araştırılması yirmi birinci yüzyılın belki en büyük macerası olacaktır. Jüpiter, kuvvetli basınçlara dayanmayı, bunları kontrolümüz altına almayı, bunlardan yararlanarak yeni endüstriler kurmayı öğreneceğimiz bir laboratuvar olacaktır. Ham madde kıtlığı yerden üç yüz defa daha ağır bir dünyada tasalanacak bir şey değildir. Jüpiter atmosferinin alt tabakalarında yaşamayı öğrendiğimiz zaman, kendi gezegenimizin içini keşfetmeye daha iyi hazırlanmış olacağız.

Jüpiter üzerinde bizim için başta gelen problem, basınçla birlikte, saatte yüzlerce km. hızla esen fırtınalar olacaktır. Yüksek sıcaklıklarla savaşmak zorunda kalmayacağız. Atmosferin üst tabakalarında ısı sıfırın altında 140 derece kadardır; gezegen yüzeyinde ise, henüz kimse ölçmemiş olmakla beraber sıfırın bir hayli üstünde olabilir. Güneş sisteminde sırf sıcaklıktan dolayı erişilemeyecek yerler varsa, bunları güneşin çok daha yakınlarında aramalıyız.

Merkür cehennemi

Mesela Merkür gezegeni üzerinde. Aşağı yukarı 5000 km. çapındaki bu küçük dünyada gündüz ve gece değişimi diye bir şey yoktur; çünkü gezegenin bir yüzü daima güneşe dönük, öteki yüzü ise ebediyen karanlıktadır. Aydınlık yarım kürenin orta yerinde, güneşin durmadan ateş yağdırdığı bu bitmez tükenmez öğle vaktinde sıcaklık 500 dereceye kadar varabilir. Karanlık tarafta ise mutlak sıfıra yakın olsa gerektir.

Bu sıcaklıklar, çok sert olmakla beraber, çağdaş teknikler için aşılmaz engeller değildir. Merkürün fethi elbette kolay başarılamayacaktır; birçok insan ve makine bu uğurda şüphesiz mahvolacaktır; fakat gerçek güçlükler ancak güneşin çok daha yakınlarında başlayacaktır.

Güneşe doğru

Güneşe doğru gidildiği zaman sıcaklık önce çok yavaş artar. İşte, yer yakınlarında gövdesi 15 derecelik rahat bir sıcaklıkta bulunan bir uzay gemisinin başına gelecekleri gösteren birkaç rakam: Gemi, güneşe 108 milyon km. mesafede olan Venüsü geçtiği sırada sıcaklık 55 dereceye, Merkür yörüngesi üzerinde ise (güneşten 57.924.000 km.) 190 dereceye çıkacaktır. Sıcaklığın 500 dereceyi geçmesi için güneşin merkezine 16.000.000 km. kadar yaklaşmak lazımdır. 8.000.000 km. de 1000 dereceye, 1.600.000 km. de 2500 dereceye ulaşılacaktır. Bu sırada gemimiz aşağı yukarı 6000 derecelik bir sıcaklığın hüküm sürdüğü güneşin yüzeyine 804.500 km. mesafede olacaktır.

3000 dereceye kadar katı halde kalabilen maddeler bilinmektedir. Grafit 3500 derecede buhar haline gelmeye başlar; halbuki hafniyum 4000 dereceye kadar dayanır. Bildiğime göre rekor budur. Demek ki güneşe doğru bu maddeden yapılmış bir araç gönderebiliriz. Böyle bir araç güneşe 1.500.000 km. ye, yani bizi güneşten ayıran mesafenin onda birine kadar yaklaşabilecektir. Yavaş yavaş eriyip bitecek olan madde tabakalarıyla korunmuş aletleri taşıyan cihazların yok olmadan önce güneşin yüzeyine kadar ulaşması dahi mümkün olabilecektir.

Fakat insan taşıyan bir uzay gemisi tam bir emniyet içinde güneşe ne kadar yaklaşabilir? Bu sorunun cevabı soğutma tekniğinin gelişme derecesine bağlıdır. Ben, 8.000.000 km. nin, insanların bir gün ulaşabilecekleri bir mesafe olduğuna inanıyorum.

Şemsiye asteroit

Hatta güneşin daha yakınlarına kadar, hem de tam bir emniyet içinde gitmeyi mümkün kılacak bir kurnazlık düşünüyorum. Bu, şemsiye yerine geçecek bir asteroit kullanmaktan ibarettir. Bu iş için en uygun olan asteroit de, astronomların bir alın yazısı gibi İkaros adını verdikleri o küçük uçan dağ olacaktır.

Bu küçücük gezegen, her on üç ayda bir güneşe 27.350.000 km. yaklaşan bir yörünge üzerinde döner; arada bir de dünyanın çok yakınından geçer. 1968'de küremize 6.435.000 km. mesafeden geçmiştir.

İkaros iki-üç km. çapında girintili çıkıntılı bir kaya yığınıdır. Günberide (güneşe en yakın bulunduğu noktada), yeryüzünden göründüğünün 30 misli büyük görünen bir güneş altında bu küçük dünyanın üstü hemen hemen 600 derece sıcaklığa varabilir. Fakat uzaya bir gölge salar ki, bunun serinliğine sığınacak bir uzay gemisi tam bir emniyet içinde güneşin çevresinde bir dönüş yapabilecektir.

Belki güneşe daha da çok yaklaşan başka asteroitler vardır. Eğer yoksa, biz uygun bir yörüngeye oturtulacak bir tanesini bir gün suni olarak yapabiliriz. İşte o zaman bilginler korunmak için iyice saklanmış halde güneşi yakından inceleyebilecekler ve sonra onun burnunun dibinden keskin bir viraj yaparak uzaya dönebileceklerdir. Bu yolculuğun ne kadar süreceğini hesaplamak, zahmete değer. Güneş, «Sadece» 4.827.000 km. olan çevresi ile nispeten küçük bir yıldızdır. Onun atmosferinin hemen dışına yerleştirilecek bir uydu dönüşünü 3 saatte tamamlamak için saatte 1.609.000 km. yapmalıdır. .

Dünya yörüngesinden güneşe doğru düşecek bir asteroit varışta bundan biraz daha yüksek bir hız kazanmış olacaktır; saatte 2.011.250 km. hızla güneşin yüzeyinden pek uzak olmayan bir noktaya saldıracak ve bir saati biraz geçen bir zaman içinde güneşin çevresini dolanarak tekrar uzaya dönebilecektir. Bu sırada birkaç megaton kayalık koparak güneşe düşse bile, asteroidin derinliğine sığınmış olan gözlemcilere bir şey olmayacaktır. Tabii yönetim ve güdüm hatası yapmamak ve güneş atmosferine pek fazla sokulmamak şartıyla. Aksi halde, dünya çevresinde birçok uydunun başına geldiği gibi, sırf sürtünme etkisi ile yanıp buhar haline geleceklerdir.

«Erişilmez» i araştırırken, hayalimiz bizi yabancı ve düşman çevrelere götürdü. Gerçi yerin merkezi, Jüpiterin yüzeyi, güneşin yakın dolayları bugünün tekniği ile erişilmez durumda iseler de, hiç olmazsa buralara ulaşmayı gerçekten istediğimiz takdirde, bunun her zaman böyle kalmayacağı ümidini veren bazı sebepler bulduk. Fakat evrenin bize sakladığı sürprizleri tüketmiş olmaktan henüz uzağız. Beni biraz daha izlemek isterseniz bunlardan birini daha inceleyebiliriz.

Cüce yıldızlar alemi

Yıldız ömrünün son basamağına gelmiş olan cüce yıldızlardan daha önce de bahsetmiştik. Bunlardan bazıları, normal bir yıldızın bütün madde varlığını sıkışık bir halde ihtiva etmelerine rağmen, dünyadan bile küçüktür. Bunların atomları korkunç basınçlar altında birbirine sıkışmış ve ezilmiş durumdadır. Bu, suya göre milyonlarca defa daha yüksek yoğunluk demektir. Buradaki maddelerin bir santimetre küpü yüz tondan ağır olabilir. Bu gökcisimleri, muazzam kütleleri ve küçük boyları dolayısıyla dünyadan bir milyon defa daha güçlü fantastik çekim alanlarına sahiptirler. Bu kadar büyük bir çekim gücü olan bir yıldız tam ve düzgün bir küre şeklinde olmak gerekir. Yüzeyinde dağlar, tepelerin yüksekliği birkaç milimetreden fazla olamaz; atmosferleri de (eğer varsa) ancak birkaç metre kalınlıktadır. Bir milyon gravitede her hangi bir cisim, ne kadar sert ve dayanıklı olursa olsun, kendi ağırlığı altında çöküp incecik bir zar haline gelinceye kadar ezilecektir. Bir insan, France gemisi kadar ağır olacak ve o kadar çabuk çökecektir ki, yok oluşunu gözle izlemek mümkün olmayacaktır; çünkü bu, bir saniyenin binde birinden daha kısa bir zaman zarfında olup bitmiş olacaktır. Burada bir santimetre yükseklikten düşmek Everest'in tepesinden deniz seviyesine düşmek gibi bir şey olacaktır.

İhtiyatsız yolcular

Bu muazzam çekim alanına rağmen, yine de böyle bir gök cisminin birkaç yüz metre yakınına kadar yaklaşmak mümkün olabilir. Çok iyi hesaplanmış bir yörüngeye yerleştirilecek bir uzay gemisi veya gözlem cihazı, güneş etrafında dönen bir kuyruklu yıldız gibi, onun yarı çevresinde çok yakından dönebilir. Eğer siz böyle bir uzay gemisinde olsaydınız, hatta yaklaşma anında dahi, hiçbir değişiklik fark etmeyecektiniz; bir milyon gravitelik bir ivme ile mutlak suretle ağırlıksız kalacaktınız; çünkü serbest düşüş halinde bulunacaktınız. Gemi, saatte 40.225.000 km. ye varan bir hızla can çekişen cüce yıldızın yüzünü adeta yalayarak geçecek, sonra tekrar uzayda uzaklaşacaktı. Acaba böyle bir cüce yıldızın üzerine inmek mümkün müdür? Aşağıdaki iki hipotezin gerçekleşmesi şartıyla böyle bir şey düşünülebilir. Bunların ne biri, ne de ötekisi fiziğin bilinen temel kanunlarına aykırı değildir:

1) Günümüzde bilinen bütün sistemlerden milyonlarca defa daha güçlü bir yürütüm sistemi;

2) Dışardaki fantastik çekim alanını altıncı ondalığa indirecek şekilde bir çekim kontrolü.

Çağımızda insanlar, bir batiskafın lombozlarından bir alem seyretmişlerdir ki, orada, vücutlarından birkaç santimetre ötede hüküm süren korkunç basınç onları bir anda ezebilecekti. Bu şaşılacak başarı mekanik ustalığın ve cesaretin bir zaferi olmuştur. Gelecek yüzyıllarda da, dünyadan ışık yıllarınca uzaklarda lombozlardan bir cüce yıldızın çok daha düşman dekorunu seyredecek insanlar olacaktır.

Arthur C. Clarke - Geleceğin Çehresi







Share this article :

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

 
SUPPORT / DESTEK : ATLAS
Copyright © 2014 ATLASİZM