Kabile Putları

Edmund Blair Bolles - Galileo'nun Buyruğu


FRANCIS BACON

Francis Bacon (1561-1626) hem bir eylem adamı hem de bir bilgin ve filozoftu. Eylem adamı olarak bir devlet memuru, kralın sadık ve çalışkan bir danışmanıydı. Filozof olarak da, durmaksızın denemeler, tezler, araştırmalar üretti; geleceğe ait çalışmaların ana hatlarını belirledi. Bacon'a göre eylem ile felsefenin bir araya geldiği alan doğa bilimleriydi. Bilimin, derinliğine bir öğrenim ve bilgi gerektirdiğinin bilincindeydi ve bu onun felsefi yönüne uygun düşüyordu. Bilim, onun eylemci yönüne de uygun düşüyordu; çünkü bilimin insanlığın acılarını azaltmada ve özgürlüğünü artırmada kullanılabileceğine inanıyordu. Bacon’un çok değer verdiği tipik bir uygulamalı bilim konusu onun ölümüne neden olmuştur: Bir tavuğu kara gömerse, onun etini bozulmadan saklayabileceğini düşünüyordu. Bu düşüncesini sınamak için bir deney yaparken soğuk aldı ve öldü. Yaşasaydı, bir tür dondurulmuş yiyecek uygulaması İngiltere’ye belki de 1600’lerde gelmiş olacaktı.

Bacon’ın bizzat yaptığı bilimsel araştırmalar günümüzde pek anımsanmaz; onlar kendi çağında bile önemsenmemişti. Bununla birlikte, [Bacon’un] bilim tarihinde merkezi bir yeri vardır. En önemli katkısı neden kavramını yeniden ele almasıydı. Aristoteles’e göre nedenler, tümdengelim yoluyla bulunan soyut özlerdi. Örneğin, bütün insanlar ölümlü ise, Sokrates de insan ise, Sokrates’in özünün bir ölçüde ölümlülük olduğu sonucunu çıkarabiliriz. Bacon nedeni iki şey arasında mekanik bir ilişki olarak gördü; nedenler de “ tümevarım yoluyla ” öğrenilecekti. Örneğin, Sokrates baldıran zehiri içerek öldü. Eğer biz baldıran otu yiyenlerin bir listesini yaparsak, nasıl öldüklerinin ayrıntılarını ve yediği halde ölmeyen olup olmadığını not edersek, sonunda baldıran otunun insanları nasıl öldürdüğünü saptayacak yeterli bilgiye sahip oluruz. O zaman yeni bir bilgi elde etmişizdir. Bacon’ı önemli kılan, işte bu şekilde, dikkatini soyut nedenlerden mekanik nedenlere çevirmesiydi.

Aşağıdaki makale Bacon’ın tümevarımı doyurucu bir biçimde anlattığı Novum Organum adlı kitabından alınmıştır. "Kabile Putları” olarak adlandırdığı buradaki bölümde yaygın düşünce tarzını, genellikle de Aristoteles’in mirasçılarına özgü düşünce tarzını eleştirmektedir. Makale bilgiyi soyut ilkeler bazında sistemleştirme eğilimini reddederek başlıyor, Bacon'ın "[doğayı] parçalara ayırma" nın onu “ soyutlamalar içinde” eritmekten daha iyi olduğunu vurgulamasıyla bitiyor. Nedenlerin çözümlenmesi için ileri sürdüğü bu sav, özellikle, Royal Soeiety’nin 1660’da, Bacon'ın ayrıntılı önerileri doğrultusunda kurulmasından sonra, çağdaş bilim için bir ölçüt oluşturmuştur.

Kabile Putları, Novum Organum’dan (1620)

İnsan anlığı, doğası gereği, dünyada gördüğünden daha çok düzen ve intizam olduğunu varsaymaya yatkındır. Doğada tek ve benzersiz pek çok şey var olduğu halde o, bu şeyler için gerçekte var olmayan paraleller, eşler ve akrabalar icat eder. Böylece bütün gök cisimlerinin kusursuz çemberler üzerinde hareket ettiği masalı ortaya atılır ama sarmallar ve ejderhalar (adları dışında) tümden reddedilir. Bunun gibi, duyuların algıladığı öteki üçlüyü dörde tamamlaması için bir Ateş unsuru ortaya çıkar. Yine böylece, unsur denen şeylerin yoğunluklarının oranı, rasgele, ona bir olarak saptanır; ya da buna benzer başka hayaller. Bu fanteziler ise sadece doğmaları değil basit kavramları da etkiler.

------------------

İnsan anlığı bir fikri (ister kabul görmüş bir fikri, ister kendisine hoş gelen bir bikri) bir kere benimseyince, artık başka şeyleri onu destekleyecek ve ona uyacak şekilde seçer. Karşı yönde daha çok sayıda ve ağırlıklı örnekler olsa da onları ya küçümser, görmezden gelir ya da bir şekilde ayırarak bir yana koyar ve reddeder; amaç, böylece, bu büyük ve sakıncalı peşin yargının sayesinde daha önce vardığı sonuçların itibarını koruyabilmektir. Aşağıdaki fıkradaki adamın yanıtı bu nedenle çok yerindedir. Bir tapınakta asılı olan ve bir deniz kazasından kurtulan insanları tanrıya şükrederken gösteren bir resmi adama gösterip ona artık Tanrının gücünü kabul edip etmediğini sorarlar. O da, “Evet ama dua ettikten sonra boğulanların resmi nerede? ” diye sorar. Astroloji, rüyalar, kehanetler, ilahi yargılar ve benzer türden bütün boş inanlarda da durum böyledir. Bu tür boş şeylerden hoşlanan insanlar onların doğru çıktığı olayları unutmazlar; ancak, doğru çıkmadıklarında, ki bu daha sık olur, onları gözardı eder, geçiştirirler. Ancak bu yanlış tutum çok daha incelikli bir biçimde bilime ve felsefeye de sızar. Bu alanlarda varılan ilk sonuçlar, sonradan ulaşılanlar çok daha iyi ve doğru olsalar da, onların rengini değiştirir ve kendisiyle uyuma zorlar. Bundan başka, yukarıda sözünü ettiğim hoşlanma ve boş gurur dışında insan zihninin tuhaf ve sürekli olarak yaptığı bir hata da olumlu şeylerin onu olumsuzlardan daha çok duygulandırması, heyecanlandırmasıdır; halbuki onun her ikisine karşı da tarafsızlığını koruması gerekir. Gerçekten de, herhangi bir doğru aksiyomun saptanmasında olumsuz örnek olumludan daha güçlüdür.

--------------------

İnsan anlığı en çok, akla çarpıcı gelen, bir anda ve aynı anda algılanan şeylerle harekete geçer ve hayal gücünü doldurur; sonra da, nasıl olduğunu anlamasa da bütün başka şeylerin kendisini çevreleyen o birkaç şeye bir şekilde benzer olduğunu düşünür ve kendisini buna inandırır. Akıl kesin yasalar ve egemen otorite tarafından zorlanmadıkça, aksiyomları sanki ateşte sınayan, uzak ve çeşitli durumlara gidip gelmelere ayak uyduramaz, uyum sağlayamaz.

-----------------------

İnsan anlığı huzursuzdur; durup dinlenemez, hep ilerilere doğru atılır; ama boş yere. Bu nedenle de dünyanın bir sonu ya da sınırı olacağını aklımız almaz; hep ötelerde mutlaka birşeyler olması gerektiğini düşünürüz. Sonsuzun bugüne nasıl aktığını da kavrayamayız. Çünkü, genellikle benimsenen geçmişteki sonsuzluk ile gelecekteki sonsuzluk ayırımı hiçbir şekilde doğru olamaz. Çünkü o zaman bir sonsuzun bir başka sonsuzdan daha büyük olduğu ve sonsuzun gittikçe zayıflayarak sonluluğa yaklaştığı sonucu çıkar. Düşüncenin hareketsiz kalamayışı geometrik doğruların sonsuz bölünebilirliği konusunda da benzer sıkıntılara yol açar. Ancak bu olanaksızlık, nedenlerin keşfedilmesinde daha da zararlı biçimde araya girer: Çünkü, doğada keşfedilen en genel ilkelerin, keşfedilmelerinin olumlu olduğunun düşünülmesiyle yetinmek gerekirken ve herhangi bir nedene atfedilemeyecekleri halde, insan anlığı, hareketsiz duramadığından, doğa düzeninde önce gelen bir şey arar. O zaman da daha uzakta olan bir şey için uğraşırken daha yakında ve el altında olan şeylere, yani son nedene geri döner; bu da evrenin doğasından çok insanın doğasıyla bağlantılıdır ve bu yolla felsefeyi tuhaf biçimde bulandırmıştır. Ancak, en genel olanın nedenlerini araştıran filozof, yeteneksizlik ve yüzeysellik bakımından alt ve ikincil şeylerde nedenleri araştırmayı atlayan filozoftan aşağı kalmaz.

İnsan anlığı kupkuru bir ışık değildir; istençten ve dış etkilerden esinlenir; bunu da “kişisel bilim” diyebileceğimiz şey izler. Çünkü, bir insan doğru olmasını istediği şeylere daha çabuk inanır. Bu nedenle de bazı şeyleri kabul etmez: Zor şeyleri, araştırmanın gerektirdiği sabırdan yoksun olduğu için; ciddi şeyleri, umudu azalttığı için; doğadaki derinlikleri, batıl inançlarından ötürü; deneyim ışığını, akıl, ufak ve geçici şeylerle ilgileniyor gibi görünür kuşkusuyla, gurur ve kendini beğenmişlikten dolayı; genelde inanılmayan şeyleri kamuoyuna saygısı nedeniyle, reddeder. Kısacası, etkenlerin anlığı gölgeleme ve bulandırma yolları sayısızdır; bazen de akıl almazdır.

-----------------

Ancak, insan anlığına en büyük engel ve saptırma duyuların sağırlığından, yetersizliğinden ve aldatıcılığından kaynaklanır; şu anlamda ki, duyulara ulaşan şeyler, daha önemli olabilecekleri halde hemen ulaşmayanlardan daha ağırlıklıdır. Bu nedenle, görmenin kesildiği yerde genellikle zihinsel etkinlik de durur; o ölçüde ki, görünmeyen şeyler üzerinde yapılan gözlemler ya çok azdır ya da hiç yoktur. Bu yüzden, elle tutulabilir cisimlerdeki (görünmeyen) özün işleyişi insanların dikkatinden uzak ve saklı kalır. Daha sıradan maddelerin parçalarının pek belirli olmayan şekil değişimleri de, aynı nedenle, gözlemlenmez (gerçekten bunlar çok dar alanlar içinde yapılan yöresel hareketler oldukları halde onlara genellikle değişim denmektedir). Ancak, değinilen bu iki şey araştırılıp aydınlatılmadıkça, sonuç üretilmesi açısından, doğada önemli başarıya ulaşılamaz. Yine bu nedenle, bildiğimiz havanın ve havadan daha az yoğun olan bütün cisimlerin (ki bunlar çoktur) temel özellikleri konusunda hemen hiçbir şey bilinmemektedir. Çünkü, duyu kendi başına güçsüzdür, hata yapabilir; duyuların alanını genişletecek ve onları netleştirecek araçlar da çok bir yarar sağlayamaz; ama doğa hakkında yapılan bütün isabetli yorumlamalar, iyi seçilmiş ve uygun örnek ve deneylerden etkilenirler; bu yolla duyu yalnızca deneyle, deney de doğadaki belli noktayla ve konunun kendisiyle bağlantı kurar.

----------

İnsan anlığı, doğası nedeniyle, soyutlama eğilimindedir ve orada burada uçuşan belirsiz şeylere gerçeklik ve varlık atfeder. Bizim amacımız açısından doğayı soyutlamalara indirgemek, onu parçalara ayırarak incelemek kadar yararlı olmaz; tıpkı Demokritos okulunun doğanın derinliğine herkesten çok inmekle yaptığı gibi. Dikkatlerimiz formdan çok madde üzerinde, onun düzeni ve düzenindeki değişimler üzerinde, basit eylemler ve devinim yasaları üzerinde toplanmalıdır; eğer devinim yasalarına form demiyorsanız formlar insan beyninin yarattığı ürünler demektir.

Edmund Blair Bolles - Galileo'nun Buyruğu






Share this article :

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

 
SUPPORT / DESTEK : ATLAS
Copyright © 2014 ATLASİZM