HEMEN HER ŞEYİN KISA TARİHİ

Bill Bryson - Hemen Her Şeyin Kısa Tarihi


YAŞAMIN ÖZÜ

Günümüzde akıllıca bir tedbirle yasaklanmış olmakla birlikte bir miktar ensestin, hatta bir hayli ensestin yardımı olmasaydı, şimdi burada olamazdınız. Soyunuzda bu kadar çok sayıda ata olduğuna göre, geçmişte anne tarafından birçok akrabanız baba tarafından birçok uzak akrabanızla birleşip üremiş olmalı… Hepimiz, kelimenin tam anlamıyla aileyiz.

Genlerinizi başka herhangi bir insanın genleriyle karşılaştırırsanız, ortalama yüzde 99,9 oranında aynı çıkacaktır. Bizim bir tür olmamızı sağlayan da budur.

Her hücrede bir çekirdek ve her bir çekirdeğin içinde kromozomlar vardır: yirmi üçü annenizden, yirmi üçü babanızdan gelen kırk altı komplekslik demeti.

Kromozomlar sizi oluşturmak ve yaşatmak için gereken bilgi bütününü eksiksiz olarak içerir ve uzun DNA ipliklerinden oluşur. Deoksiribonükleik asit ya da DNA denilen bu küçük mucizevi kimyasal madde, yeryüzündeki en olağanüstü molekül diye nitelendirilmiştir.

DNA'nın tek bir varoluş amacı vardır: daha fazla DNA üretmek. Ve içinizde barındırdığınız DNA miktarı az buz değildir. Hemen her hücrenize yaklaşık 2 metre uzunluğunda DNA sıkıştırılmıştır. Her bir DNA parçası 3,2 milyar harf kadar şifre içerir.

DNA'nın kendisi canlı değildir. DNA, cinayet soruşturmalarında DNA'nın çoktan kurumuş kan yada meni lekelerinden ayrılabilmesinin ve eski Neandertal'lerin kemiklerinden özenle çıkarılabilmesinin sebebi budur. Böylesine esrarengizce kısıtlı, daha doğrusu tek kelimeyle cansız bir maddenin nasıl olup da yaşamın özünü oluşturabileceğinin bilim adamlarınca neden bu kadar geç anlaşılabildiği de böylece açıklanmış olur.

Çünkü çok basitti. Nükleatidler denilen dört tanecik temel bileşeni vardı. Yalnızca dört harf içeren bir alfabe kullanmaya benziyordu bu. Böylesine basit bir alfabeyle yaşamın öyküsünü yazmak nasıl mümkün olabilirdi? (Nasıl olacak, Mors alfabesinin basit nokta ve çizgileriyle kompleks mesajlar yaratmaya çok benzeyen bir şekilde tabii: onları birleştirerek.)

Kanıtlar, DNA'nın yaşam için son derece önemli bir süreç olan protein yapımıyla bir şekilde alakalı olduğunu akla getiriyordu. Öte yandan proteinlerin çekirdek dışında, yani oluşumlarını yönettiği farz edilen DNA'dan epey uzakta yapılmakta olduğu da çok açıktı.

DNA'nın nasıl olup da proteinlere mesaj ulaştırıyor olabileceğini kimse anlayamıyordu. Bu sorunun yanıtı, artık bildiğimiz üzere, ikisi arasında tercüman olarak etkinlik gösteren RNA ya da ribonükleik asitti. … RNA, ribozom adı verilen bir nevi kimyasal yazmanla çalışarak, bir hücrenin DNA'sından gelen bilgiyi proteinlerin anlayıp değerlendirebileceği terimlere tercüme eder.

Morgan, resmi adı Drosophila melanogaster olan, ama genellikle meyve sineği (ya da sirkesineği, muz sineği veya çöp sineği) olarak bilinen, minik, narin bir canlıyı kendine denek olarak seçmişti.

Nihayet ani ve tekrarlanabilir bir mutasyon, her zamanki gibi kırmızı değil, beyaz gözlü bir sinek ortaya çıktığında, Morgan'ın, pes etmesine ramak kalmıştı. Bu müthiş keşiften sonra Morgan ve yardımcıları, kalıtımsal bir özelliği birbirini izleyen nesiller boyu takip edebilmelerini sağlayan, kullanışlı biçim bozuklukları üretebildiler.

1944'te, … Zararsız bir bakteri çeşidi yabancı DNA'yla çaprazlanarak kalıcı olarak bulaşıcılaştırıldı. Böylece DNA'nın pasif bir molekülden öte bir şey olduğu ve kalıtımda aktif rol üstlendiğine kesin gözüyle bakılabileceği kanıtlanmış oldu.

Pauling, son derece parlak geçen kariyeri boyunca (biri 1954'te kimya ödülü, diğeri 1962'de barış ödülü olmak üzere) iki Nobel Ödülü kazanacaktı, ama DNA'nın yapısının ikili değil, üçlü sarmal olduğuna inandığından, doğru yolu hiçbir zaman bulamadı. ... Pauling, yurtdışına çıkmasına izin verilemeyecek kadar liberal görüşlü olduğu gerekçesiyle, New York'taki Idlewild Havaalanı'nda durdurulup pasaportuna el konuldu.

Genler protein yapım talimatları olmaktan ibarettir. Ne bir eksik, ne bir fazla. Bunu körü körüne bir sadakatle yaparlar. Bu bakımdan bir piyanonun tuşlarını andırırlar: Her biri tek bir notadan başka hiçbir şey çalamaz. Besbelli biraz monoton bir iştir bu. Ama genleri tıpkı bir piyanonun notalarını birleştirir gibi birleştirdiğiniz an, sonsuz çeşitte akor ve melodi yaratabilirsiniz. Bütün bu genleri bir araya getirdiğinizdeyse, (aynı metaforu sürdürürsek) insan genomu diye bilinen büyük varoluş senfonisini elde edersiniz.

Genomu anlamanın alternatif ve daha yaygın bir yolu ise, onu vücut iç in bir nevi talimatname olarak görmektir. Böyle ele alındığında, kromozomlar kitabın bölümleri olarak, genlerse belirli protein yapım talimatları olarak hayal edilebilir. Talimatları yazmak için kullanılan sözcükler kodonlar, harflerse bazlar diye bilinir. Bazlar, yani genetik alfabenin harfleri, bir iki sayfa önce bahsi geçen dört nükleotidden oluşur: adenin, timin, guanin ve sitozin.

İnsan Genomu Projesi'nin amacı da işte bu şifreyi çözmektir.

DNA'nın asıl ihtişamı kopyalanma tarzında yatar. Yeni bir DNA molekülü üretme vakti geldiğinde, merdiven kollarını oluşturan iki iplik, bir ceketin fermuarı gibi ortadan ikiye bölünür ve her yarısı yeni bir ortaklık oluşturmak üzere diğer yansından uzaklaşır.

Çoğu zaman DNA'mız şaşmaz bir doğrulukla kopyalanır, ama çok nadiren, yaklaşık olarak milyonda bir defa, bir harfin yanlış konuma yerleştiği olur… SNP sizi bir hastalığa yatkın kılabilir, ama aynı şekilde, küçük bir avantaj da sağlayabilir… Zamanla bu hafif modifikasyonlar hem bireylere, hem de nüfuslarda birikerek her ikisinin de ayırt edici özelliklerine katkıda bulunur.

Kopyalanmada doğrularla yanlışlar arasında hassas bir denge vardır. Çok fazla hata oluşursa organizma fonksiyonunu kaybeder, çok az hata oluşursa adaptasyon yeteneğinden yoksun kalır… Darwin'in doğal seçme yasası bizi işte böyle denetler. Neden birbirimize bu kadar çok benzediğimizi de açıklamaya yarar. Evrim sizin çok farklı olmanıza asla izin vermeyecektir, yeni bir türe dönüşmediğiniz takdirde tabii.

Altı milyar genomumuz var. Hepimiz yüzde 99,9 oranında aynıyız, ama öte yandan, biyokimyacı David Cox'un sözleriyle “tüm insanların hiçbir ortak yönleri bulunmadığını da söyleyebilir ve sonuna kadar haklı olursunuz.”

DNA'mızın çoğu kendini size değil kendine adamıştır: O sizin çoğalmanızı sağlayan bir makine değil, siz onun çoğalmasını sağlayan bir makinesiniz. Yaşam, hatırlayacağınız gibi, sadece var olmak ister ve bu isteği DNA yerine getirir.

… İnsan genlerinin neredeyse yarısı kendi kendini kopyalamak dışında hiçbir şey yapmaz.

Tüm organizmalar bir bakıma genlerinin kölesidir: Som balıklarının, örümceklerin ve başka sayısız yaratığın çiftleşme sürecinde ölmeye hazır olmasının sebebi de budur. Üreme ve genlerini aktarma arzusu doğadaki en güçlü dürtüdür. Sherwin B. Nuland'ın ifadesiyle: “İmparatorluklar çöker, idler patlar, büyük senfoniler yazılır ve hepsinin arkasında, doyurulmak isteyen tek bir içgüdü vardır.” Evrimsel açıdan bakıldığında seks, bizi genetik malzememizi aktarmaya teşvik eden bir ödül mekanizmasından ibarettir aslında.

Her alanda emek veren araştırmacılar, hangi organizma üzerinde çalışırlarsa çalışsınlar, ister iplik solucanı, ister insan her canlıda temelde aynı genleri incelemekte olduklarını anladılar. Yaşam, görünüşe bakılırsa, tek bir mavi kopyadan çoğaltılmıştı.

Hepsi de tek bir döllenmiş yumurtadan doğan ve tıpatıp aynı DNA'yı taşıyan milyarlarca embriyo hücresi nereye gideceğini ve ne yapacağını nasıl bilir? Hangisinin bir karaciğer hücresi, hangisinin elastik bir sinir hücresi, hangisinin bir kan kabarcığı ve hangisinin çırpan bir kanat üstündeki pırıltı kırıntısı olması gerektiğini nereden anlar? Onlara talimat veren şey hox-genleridir. Hox genleri bunu tüm organizmalar için aşağı yukarı aynı şekilde yapar.

Bizim kırk altı kromozomumuz vardır, halbuki bazı eğrelti otları altı yüzden fazla kromozoma sahiptir.

Demek ki, önemli olan kaç gene sahip olduğunuz değil, genlerinizi nasıl kullandığınız.

Ne yazık ki, birbirinden bağımsız çalışan 35.000 gen, yetkin bir insanoğlunu oluşturan türden fiziksel kompleksliği üretmeye asla yetmez. İşte bu yüzden, genlerin işbirliği yapması gerektiği çok açıktır. Hemofili, Parkinson, Huntington ve kistik fibrosis gibi birkaç hastalığa belli bazı disfonksiyonel genler sebep olur, ama ekseriyetle, yıkıcı genler bir türe ya da nüfusa kalıcı biçimde musallat olmaya fırsat bulamadan doğal seçme tarafından ayıklanır. Kaderimiz sağlığımız ve hatta göz rengimiz, belirli genler tarafından değil çoğunlukla birlikte çalışan gen grupları tarafından belirlenir.

Genom, insan vücudunun parça listesi gibi: Bize neden yapılmış olduğumuzu söyler, ama nasıl çalıştığımız konusunda hiçbir açıklamada bulunmaz.

Ve şimdiki hedefimiz insan proteomunu de şifre etmek. Bu öyle yeni bir kavram ki, on sene önce proteom diye bir terim bile yoktu. Proteom, proteinleri yaratan bilgi kütüphanesidir.

Proteinler, hatırlarsanız, tüm canlı sistemlerin beygirleridir. Her an her hücrede yüz milyon kadar protein işbaşında olabilir.

Onları harekete geçirmek genellikle çok kolaydır. İçtiğiniz bir bardak şarap dahi, Scientific American’ın belirttiği gibi, sisteminizdeki protein sayısını ve çeşitlerini önemli ölçüde değiştirmeye yeter.

Hücrelere can veren bütün bu minik, kusursuz kimyasal süreçler (nükleotidlerin işbirlikçi çabaları, DNA'dan RNA sentezlenişi) yalnızca bir defa evrimleşmiş ve o zamandan bu yana doğanın tamamında oldukça sabit kalmıştır… “E. Coli bakterisi için geçerli olan her şey filler için de geçerli olmalı, hatta daha da geçerli.”

Her canlı varlık, aynı orijinal planın dikkatle işlenmiş bir çeşitlemesidir. İnsanlar olarak yalnızca nicelik farklılıklarından ibaretiz. … Ne gariptir ki, sebze ve meyvelerle bile yakın akrabayız. Bir muzun içinde olup biten kimyasal fonksiyonların neredeyse yarısı, sizin içinizde olup biten kimyasal fonksiyonlarla temelde aynıdır.

Şunu ne kadar tekrarlasak az: Bütün canlılar birdir. Bu cümle, gelmiş geçmiş en derin gerçektir ve galiba sonsuza dek öyle kalacaktır.

Bill Bryson - Hemen Her Şeyin Kısa Tarihi






Share this article :

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

 
SUPPORT / DESTEK : ATLAS
Copyright © 2014 ATLASİZM