İNSANIN TÜREYİŞİ

Charles Darwin - İnsanın Türeyişi


İNSANIN VÜCUT YAPISININ ÖNEMİ

İnsanın zihnî yetileri ve toplumsal alışkanlıkları onun için olağanüstü önemli olmakla birlikte, insanın vücut yapısının önemini de küçümsememeliyiz. Bu bölümün bundan sonraki kesimi bu konuya ayrılacak; zihnî, ahlakî ve toplumsal yetilerin gelişimi daha sonraki bölümlerin birinde tartışılacaktır.

Doğramacılık öğrenmeyi denemiş herkesin kabul edeceği gibi, çekici tam gereken yere vurmak bile kolay iş değildir. Kendini savunan, ya da kuş avlayan bir Ateş Ülkelinin başardığı gibi, bir taşı tam amaçlanan noktaya atmak, el, kol, ve omuz kaslarının yetkin bir karşılıklı-ilişki içinde çalışmasını, ve ayrıca, üstün bir dokunma duyusunu gerektirir. Taş ya da zıpkın atarken, ve başka eylemler sırasında, insan, ayakları üzerinde sağlamca durmalıdır; ve bu da, birçok kasın tam karşılıklı-uyarlanmasını (co-adaptation) ister. Çakmaktaşını yontup en kabasaba alete çevirmek, kemikten sivri bir zıpkın ucu ya da olta iğnesi yapmak, yetkin bir el gerektirir; çünkü, Bay Schoolcraft, işinin en eri bilirkişi olarak, taş parçalarını yontup bıçaklar, zıpkın ve ok uçları yapmanın, "olağanüstü ustalık ve uzun uygulama" demek olduğunu belirtmektedir. İlk insanların işbölümü yapmış olması gerçeği, bunu doğrulamaktadır. Herkes, kendi çakmaktaşı avandalıklarını ya da kabasaba çanak çömleğini kendi yapmıyordu. Kendilerini bu işlere vermiş belirli bireyler olduğu anlaşılmaktadır. Bunlar, yaptıkları nesneleri elbette av ürünleri ile değişmişlerdir. Arkeologlar, atalarımız yontulmuş çakmaktaşlarını sürtüp parlatarak düzgün avadanlıklar yapmayı düşünmeden önce pek uzun bir zaman geçtiğine inanmaktadırlar. Gereği gibi taş atmaya, ya da çakmaktaşından kabasaba bir alet yapmaya elverir yetkinlikte elleri ve kolları olan insana benzer bir hayvanın, yalnız mekanik ustalık göz önünde bulundurulursa, yeteri kadar emek vererek, uygar bir insanın yapabildiği şeylerin hemen hemen hepsini yapabileceğinden şüphe edilemez. Elin yapısı, bu bakımdan, maymunlarda çeşitli işaret-çığlıkları atmaya, ya da, bir cinste (genus) olduğu gibi, müziksel sesler çıkarmaya yarayan ses organları ile karşılaştırılabilir; ama insanda, bunlara pek benzeyen ses organları, kullanmanın kalıtsal etkileri ile, heceli konuşmaya uyarlanmıştır.

İnsanın en yakın hısımları, ve bundan ötürü de ilkel atalarımızın en iyi temsilcileri olan dörtellilere (quadrumana) bakarsak, onların ellerinin de, bizimkiler gibi, aynı genel modele göre yapılmış olduğunu, ama daha çeşitli işlerde kullanılmaya daha az uyarlandığını görürüz. Elleri, köpeğin ayakları gibi yürümeye elverişli değildir. Bu durum, el ayalarının dış kenarlarına, ya da parmak eklemlerine dayanarak yürüyen şempanze ve orangutan gibi maymunlarda görülebilir. Bununla birlikte, elleri ağaçlara tırmanmaya çok güzel uyarlanmıştır. Maymunlar, ince dalları ya da ipleri, bir yandan başparmakları ve öte yanda el ayaları ve parmakları olmak üzere, tıpkı bizim yaptığımız gibi, kavrarlar. Böylelikle, oldukça büyük nesneleri kaldırabilirler, örneğin bir şişeyi boynundan tutup ağızlarına götürebilirler. Babuinler (Papio cynocephalus), elleri ile taşları devirebilir, toprağı eşeleyerek kökleri çıkarabilirler. Başparmakları öbür parmaklarının karşısında olmak üzere, sert kabuklu yemişleri, böcekleri ve başka küçük nesneleri tutabilirler, ve şüphesiz, böylelikle, kuş yuvalarından yumurtaları ve yavruları çekip çıkarmaktadırlar. Amerikan maymunları, yaban portakallarını (wild orange) dallara vura vura kabuklarını çatlatır, sonra iki ellerinin parmakları ile soyarlar. Sert kabuklu yemişleri taşla kırarlar. Başka maymunlar, başparmakları ile midye kabuklarını açarlar. Parmakları ile dikenleri ve kıymıkları çıkarır, birbirinin sırtındaki asalak böcekleri ayıklarlar. Taşları bayır aşağı yuvarlar ya da düşmanlarına atarlar. Bununla birlikte, bu çeşitli eylemleri sırasında hantaldırlar, ve benim kendi gözlemlerime göre, attıkları taşı tam istedikleri noktaya tutturamazlar.

Maymunlar "nesneleri hantalca tuttukları" için, "çok daha az özelleşmiş (specialised) bir tutma organı" bugünkü elleri kadar işlerini görürdü diye düşünmek, bana hiç de doğru görünmüyor. Tersine, böylelikle ağaçlara tırmanmaya daha az uygun hale gelmezlerse, çok daha yetkin yapılıştaki ellerin onların yararına olacağından şüphe etmek için hiç bir gerekçe görmüyorum. İnsanınki kadar yetkin bir elin, tırmanmaya elverişsiz olduğunu sanabiliriz; çünkü yeryüzünün en ağaççıl (arboreal) maymunları, yani, Amerika'da Ateles, Afrika'da Colobus, Asya'da Hylobates, ya başparmaksızdır, ya da ayak parmakları kısmen birbirine yapışıktır, öyle ki elleri ve ayakları düpedüz birer kavrama çengeline dönüşmüştür.

Maymunların (primates) o kalabalık serisindeki herhangi eski bir üye, geçimini sağlayışında, ya da yaşadığı koşullarda bir değişme yüzünden daha az ağaççıl (arboreal) olur olmaz, yürüyüşü de değişikliğe uğramak, ve o üye, tam anlamı ile dört-ayaklı (quadruped) ya da iki-ayaklı (biped) kılınmak gerekirdi. Babuinler (Papio cynocephalus) tepelik ve kayalık bölgelerde çok bulunur, ve yalnız zorunlu olunca yüksek ağaçlara tırmanırlar, ve neredeyse köpek gibi yürür olmuşlardır. Yalnız insan iki-ayaklı (biped) olmuştur, ve bence, insanın, en ayırıcı özelliği olan dik durmayı nasıl benimsediğini kısmen anlayabiliriz. İnsan isteğine göre davranmaya böylesine güzel uyarlanmış ellerini kullanmadan yeryüzünde bugünkü başat (dominant) durumuna ulaşamazdı. Sir C. Bell üsteleyerek şöyle demektedir: "El, bütün araçların yerini tutar, ve zekâ ile birlikte, insana evrensel egemenlik bağışlar." Oysa eller ve kollar, eskiden olduğu gibi, hareket etmek ve vücudun bütün ağırlığını taşımak için kullanılsaydı, ya da, daha önce belirtildiği gibi, özellikle ağaçlara tırmanmaya uyarlansaydı, silâh yapımına, ya da taşı ve zıpkını tam amaçlanan noktaya atmaya elverecek kadar yetkinleşemezdi. Böyle kaba işlemler, ellerin ince işler için kullanımının büyük ölçüde bağlı olduğu dokunma duyusunu da köreltirdi. Yalnız bunlardan ötürü bile, iki ayaklı (biped) olmak, insan için bir üstünlüktür; ama çeşitli işler için ellerin ve vücudun üst yarısının engellenmemiş olması zorunludur; ve insan, bu amaçla, ayakları üzerinde sağlamca durabilmelidir. Bu büyük üstünlüğü kazanmak için ayaklar düzleşmiştir; ayak başparmağı özel olarak değişikliğe uğramış, ve bu uğurda tutma yetisini aşağı yukarı tümü ile yitirmiştir. Eller tutmak için yetkinleşirken, ayakların taşımak ve hareket etmek için yetkinleşmesi, bütün hayvanlar âleminde geçerli olan fizyolojik işbölümü ilkesine uymaktadır. Bununla birlikte, kimi yabanıl insanlarda, onların ağaçlara tırmanışının, ve ayaklarını başka şekillerde kullanmalarının da gösterdiği gibi, ayak, tutma yetisini tümü ile yitirmemiştir.

Ayakları üzerinde sağlamca durması, ellerinin ve kollarının boşta kalması insan için bir üstünlükse - ki yaşama savaşındaki eşsiz başarısının bunlardan ileri geldiğinden şüphe edilemez -, daha dik durmanın ya da iki-ayaklı (biped) olmanın, insanın atalarının yararına olduğundan şüphe etmek için hiç bir gerekçe görmüyorum. Onlar, böylelikle kendilerini taşlar ve sopalar ile savunmayı, avlarını yakalamayı, ya da başka yollardan besin sağlamayı daha iyi başarmış olmalıdır. En iyi yapılı bireyler zamanla en başarılı olmuş, ve daha çok sayıda sağ kalmış olmalıdır. Goriller ve birkaç hısım biçim (form) tükenmiş olsaydı, dört-ayaklı bir hayvanın yavaş yavaş iki-ayaklı bir hayvana dönüşemeyeceği, açık yüreklilikle ve üsteleyerek savunulabilirdi, çünkü ikisi arası bir durumda bulunan bütün bireyler, yürümek için pek acınacak halde olurdu. Oysa insanbiçimli (anthropomor- phous) maymunların bugün gerçekten ikisi arası bir durumda olduğunu biliyoruz (ve bu, üzerinde durulmaya değer); ve onların kendi yaşama koşullarına genellikle iyi uyarlanmış olduğundan hiç kimse şüphe etmiyor. Goril, eğik ve ayaklarını sürüyerek yürür, ama daha çok kıvrık ellerine dayanarak ilerler. Uzun-kollu maymunlar, arada bir, kollarını koltuk değnekleri gibi kullanıp vücutlarını kolları arasında ileri doğru sallayarak ilerler; ve bazı Hylobates çeşitleri, hiç öğretilmeden, dik olarak ve hayli hızlı yürüyebilir ve koşabilirler; ne var ki, beceriksizce ve insandan daha az güvenlik içinde hareket ederler. Sözün kısası, bugünkü maymunlarda, bir dört-ayaklının yürüyüşü ile bir iki-ayaklınınki arasında bir yürüyüş görmekteyiz; yalnız, önyargısız bir gözlemcinin önemle üzerinde durduğu gibi insanbiçimli (anthropomorphous) maymunlar, yapılış bakımından, dört-ayaklı tipten daha çok, iki-ayaklı tipe yakındır.

İnsanın ataları gittikçe daha dik durur, elleri ve kolları tutmak ve başka amaçlar için, ayakları ve bacakları sağlam desteklik etmek ve yer değiştirmek için gittikçe daha çok değişikliğe uğrarken, sayısız başka yapı değişmeleri de zorunlu olmuştur. Leğenin (pelvis) genişlemesi, omurganın kendine özgü biçimde eğrilmesi, başın başka bir konumda oturması gerekmiştir; ve insan, bütün bu değişiklikleri kazanmıştır. Prof. Schaaffhausen şunu ileri sürmektedir: "İnsan kafatasının sağlam mastoid çıkıntıları, onun dik durumunun sonucudur." Bu çıkıntılar, orangutanda, şempanzede, vb. yoktur ve gorilde insandakinden daha küçüktür. İnsanın dik durumu ile bağlantılı görünen çeşitli başka yapılışlar da burada anılabilirdi. Bu karşılıklı değişikliklerin hangi ölçüde doğal seçmenin, hangi ölçüde parçaların artan kullanılmasının ya da kullanılmamasının kalıtsal etkilerinin, ya da bir parçanın öbürünü etkilemesinin sonucu olduğuna karar vermek çok güçtür. Bu değişme araçlarının sık sık işbirliği yaptığı söz götürmez. Bundan dolayı, belirli kaslar, ve onların bağlandığı kemik şişkinlikleri sürekli kullanma ile büyümüşse, bu, belirli işlerin sürekli olarak yapıldığını ve yararlı olmak gerektiğini gösterir. Bundan ötürü, bu işleri en iyi yapan bireyler daha çok sayıda sağ kalabilir.

İnsanın dik durumunun kısmen sonucu ve kısmen de nedeni olan ellerin ve kolların engellenmeden kullanılması, dolaylı olarak başka yapı değişikliklerine yol açmış görünmektedir. İnsanın eski dedelerinin, daha önce söylendiği gibi, belki büyük köpek dişleri vardı; ama düşmanları ile dövüşmek için taşları, sopaları, ya da başka silâhları kullan- maya giderek alıştıklarından, çenelerini ve dişlerini gittikçe daha az kullanmaya başladılar. Böylece çene, dişlerle birlikte, küçüldü. Buna benzer sayısız örneğe bakarak, bunun böyle olduğuna güvenle inanabiliriz. İlerdeki bölümlerin birinde, geviş getirenlerin erkeklerinde, görünüşte boynuzların gelişmesi ile; ve atlarda, kesici dişlerle ya da çifte atarak dövüşme alışkanlığı ile ilişkili olarak köpek dişlerinin küçülmesinde ya da tümü ile yitirilmesinde, buna pek benzeyen bir örnekle karşılaşacağız.

Rütimeyer'in ve başkalarının kesinlikle ileri sürdükleri gibi, insanbiçimli (anthropomorphous) maymunların erkeklerinde, kafatasının birçok bakımdan insanınkinden farklı olmasına yol açan, ve bu hayvanları "gerçekten korkunç yüzlü" yapan, çene kaslarının çok gelişmesinin kafatasındaki etkisidir. Bundan ötürü, insanın atalarının çeneleri ve dişleri azar azar küçülürken, erginlerin kafatası, bugünkü insanınkine gittikçe daha çok benzemeye başlamış olmalıdır. İlerde göreceğimiz gibi, erkeklerde köpek dişlerinin büyük ölçüde küçülmesi, soyaçekimle dişinin dişlerini de aşağı yukarı kesinlikle etkiler.

Çeşitli zihnî yetiler giderek gelişirken, beyin de aşağı yukarı kesinlikle büyür. İnsan beyni büyüklüğünün insan vücuduna oranı, goril ve orangutandaki aynı oranla karşılaştırıldıktan sonra, bu orandaki büyüklüğün yüksek zihnî yetilerle sıkı sıkıya bağlantılı olduğundan kimse şüphe etmez sanırım. Buna pek benzeyen olgulara böceklerde raslıyoruz; karıncalarda, baş sinir düğümleri (cerebral ganglia) olağanüstü büyüktür, ve bütün zarkanatlılarda (Hymenop- tera) bu düğümler, daha az zeki takımlardakinden (order), örneğin kınkanatlılardakinden (Coleoptera) birkaç kat daha büyüktür. Öte yandan, herhangi iki hayvanın ya da iki insanın zekâsının, onların kafataslarının oylumları ile doğru olarak ölçülebileceğini hiç kimse düşünmez. Sinir maddesinin pek azında olağanüstü bir zihnî etkinlik bulunabileceği bellidir: Karıncaların şaşılacak kadar çeşitlenmiş içgüdüleri, zihnî yetileri ve duyarlıkları herkesçe bilinmektedir, oysa karıncaların baş sinir düğümleri (cerebral ganglia) bir toplu iğne başının dörtte biri kadar büyük değildir. Bu görüş açısından, bir karınca beyni, dünyanın en şaşırtıcı madde atomlarından biridir, belki insan beyninden daha çok böyledir.

İnsanda beynin büyüklüğü ile zihnî yetilerin gelişimi arasında sıkı bir ilişki olduğu inancı, yabanıl ve uygar ırkların, eski ve çağdaş insanların beyinlerinin karşılaştırılmasına, ve bütün omurgalılar serisinin benzerliğine dayanmaktadır. Dr. J. Barnard Davis, titizlikle yapılmış ölçümlerle, Avrupalılarda ortalama kafatası sığasının (capacity) 92,3 inch küp; Amerikalılarda 87,5; Asyalılarda 87,1; ve Avustralyalılarda ancak 81,9 inch küp olduğunu göstermiştir. Prof. Broca, Paris'teki mezarlarda bulunan 19. yüzyıl kafataslarının, 12. yüzyıl kafataslarından, 1484/1426 oranında daha büyük olduğunu bulmuştur. Ölçümler, büyüklükteki artmanın özellikle kafatasının alın kesiminde - zihnî yetilerin yeri - olduğunu göstermiştir. Prichard, bugünkü Büyük Britanyalıların, geçmiştekilerden "çok daha büyük beyin kapları" olduğu kanısındadır. Yine de, çok eski bazı kafataslarının, örneğin Neanderthal insanınkinin, iyi gelişmiş ve sığalı (capacious) olduğu kabul edilmelidir. Daha aşağı hayvanlara gelince, M. E. Lartet, aynı gruptan olan memelilerin üçüncü zamandaki (tertiary) ve yakın çağlardaki kafataslarını karşılaştırarak şu dikkate değer sonuca varmıştır: Daha yakın çağlarda yaşamış biçimlerde, beyin genellikle daha büyüktür ve kıvrımlar daha karmaşıktır. Öte yandan, ben, evcil tavşanların beyinlerinin, yaban tavşanlarınınkilerden epeyce küçük olduğunu gösterdim. Bu, onların birçok kuşak boyunca sıkı bir tutukluluk altında yaşamaları yüzünden, zekâlarını, içgüdülerini, duyularını ve gönüllü davranışlarını az kullanmalarına yorulabilir.

İnsanda beynin ve kafatasının giderek ağırlaşması, özellikle insanın dik durmaya başladığı sıralarda, başı taşıyan omurganın gelişimini etkilemiş olmalıdır. Bu durum değişmesi olurken, beynin iç basıncı da kafatasının biçimini etkilemiştir; çünkü kafatasının bu yoldan kolayca etkilendiğini gösteren birçok olgu vardır. Irkbilimciler (Ethnologist) bebeklerin uyutulduğu beşiğin şeklinin bile kafatasında değişikliğe yol açtığına, ağır bir yanıktan kalan yara izinin, alışılmış kas tutulmalarının (spasm), yüz kemiklerinde kalıcı değişiklikler yaptığına inanmaktadırlar. Hastalık yüzünden başları yana ya da arkaya yatık kalmış genç kimselerde, gözlerin biri konumunu değiştirir, ve beynin basıncı ile, kafatasının yeni bir yönde biçim değiştirdiği görülür. Ben, uzun-kulaklı tavşanlarda, bir kulağın öne sarkması gibi pek önemsiz bir nedenin bile, kafatasının aşağı yukarı bütün kemiklerini o yana sürüklediğini; öyle ki, karşıt yandaki kemiklerin artık onlarla karşılıklı olmaktan çıktığını gösterdim. Son olarak, herhangi bir hayvanın büyüklüğü, zihnî yetilerinde hiç bir değişme olmaksızın, genellikle çok artmak ya da azalmak gerekseydi; ya da vücut büyüklüğünde önemli bir değişme olmaksızın zihnî yetilerin artması ya da azalması gerekseydi, kafatası aşağı yukarı kesinlikle değişirdi. Bunu, evcil tavşanlarla ilgili gözlemlerimden çıkarıyorum. Bazı evcil tavşan çeşitleri, yaban tavşanından çok daha iri oluyor, oysa öbür çeşitler aşağı yukarı aynı büyüklükte kalıyordu, ama beyin, her iki halde de, vücut büyüklüğüne oranla çok küçülüyordu. Bütün bu tavşanlarda, kafatasının uzamış ya da dolikosefal olduğunu görmek, beni önce çok şaşırtmıştı; örneğin, biri bir yaban tavşanından ve öbürü evcil iri bir tavşandan alınmış iki kafatası aşağı yukarı eşit genişlikteydi, ama birincisi 3,15, ikincisi ise 4,3 inch (8 cm ve 10,9 cm) uzunluğundaydı. İnsan ırkları arasındaki en belirgin farklardan biri, başın bazı ırklarda uzamış, ve öbürlerinde ise yuvarlaklaşmış olmasıdır; tavşanlarla ilgili örneğin insana düşündürdüğü açıklama burada da geçerli olabilir; çünkü Welcker, "kısa boylu insanların daha çok geniş (ya da kısa) başlılığa (brakisefalliğe), uzun boyluların uzun başlılığa (dolikosefalliğe) eğilimli" olduğunu bulmuştur; ve uzun boylu insanlar, hepsi de uzamış kafatası, ya da dolikosefal olan iri ve uzun vücutlu hayvanlarla karşılaştırılabilir.

Bu çeşitli olgulardan, insan kafatasının büyümesinde ve hayli yuvarlak bir biçim almasında payı olan etkenleri belirli bir ölçüde anlayabiliriz. Bu ıralar (character), aşağı hayvanlardan çok, insana özgüdür.

İnsan ile aşağı hayvanlar arasındaki pek belirgin bir başka fark da, insanın derisinin çıplaklığıdır. Balinalar ve yunuslar (cetacea), dugonggiller (sirenia) ve su aygırları çıplaktır; ve bu onların suda kaymaları için yararlı olabilir.

Sıcaklık yitirmeleri bakımından zararlı değildir, çünkü soğuk bölgelerde yaşayan türler, fokların ve su köstebeklerinin kürkü gibi iş gören kalın bir yağ tabakası ile korunurlar. Filgiller ve gergedangiller aşağı yukarı çıplaktır; ve eskiden Arktik bir iklimde yaşamış ve tükenmiş belirli türleri uzun kıllarla ya da yünle kaplı olduğu için, her iki cinsin (genus) bugünkü türleri, sıcaklığın etkisi ile kıl örtülerini yitirmiş görünmektedir. Bu, gerçekten böyle olmuş olabilir, çünkü Hindistan’da, denizden yüksek ve serin bölgelerde yaşayan filler, alçak kesimlerde yaşayanlardan daha kıllıdır. Peki, bundan, insanın tropikal bir ülkenin yerlisi olduğu için kıllarından yoksun kaldığı sonucunu çıkarabilir miyiz? Erkekte kılların özellikle göğüste ve yüzde, ve her iki eşeyde (sex) kol ve bacakların gövdeye bitiştiği yerlerde alıkonmuş olması, insanın kıllarını dik durmaya başlamadan önce yitirdiği varsayımına uygun olarak, böyle bir sonuç çıkarılabileceğini göstermektedir; çünkü bugün en kıllı olan kesimler, o zaman, güneşten en iyi korunmuş olmak gerekir. Bununla birlikte, başın saçlarla kaplı olması dikkate değer bir ayradır (istisna), çünkü baş her zaman güneşin etkisinde en çok kalan parçalardan biri olmakla birlikte, sık saçlarla kaplıdır. Ne var ki, insanı da içine alan maymunlar (primates) takımının öbür üyeleri çeşitli sıcak bölgelerde yaşamakla birlikte kıllarla kaplıdır ve kılların genellikle en sık olduğu yer sırt kesimidir. Bu, insanın güneşin etkisi ile çıplaklaştığı varsayımını çürütmektedir. Bay Belt, kıllarından yoksun kalmanın, tropikal kuşakta insana yararlı olduğuna, çünkü insanın kendisine tebelleş olan ve bazan ülserleşmelere (ulceration) yol açan kenelerden ve öbür asalaklardan kurtulmasını sağladığına inanmaktadır. Ancak, bu derdin, doğal seçme yolu ile insanın çıplaklaşmasına yol açacak ölçüde olduğundan şüphe edilebilir, çünkü tropikal kuşakta yaşayan birçok dörtayaklının hiç biri, bildiğimiz kadarı ile, özel herhangi bir kurtuluş aracı edinmemiştir. Bana en olabilir görünen görüş, erkeğin, ve özellikle kadının, kıllarından yoksun kalması, Sexual Selection'da ("Eşeysel Seçme") göreceğimiz gibi, daha çok beğenilmek içindir; ve, bu inanca göre kıllılık bakımından insanın öbür maymunlardan (primates) böylesine farklı olması hiç de şaşırtıcı değildir, çünkü doğal seçme ile kazanılan ıralar (character), birbirinin yakın hısımı olan biçimlerde (form), çoğu zaman olağanüstü farklıdır.

Yaygın bir sanıya göre, kuyruksuzluk açıkça insana özgüdür; oysa insana en yakın maymunlar da kuyruktan yoksundur, onun için kuyruğun yitirilmesi yalnız insanla ilişkili değildir. Kuyruğun uzunluğu, çoğu zaman, aynı cins (genus) içinde pek farklıdır: Bazı Makak türlerinde vücudun tümünden daha uzundur ve yirmi dört omurdan yapılmıştır; öbürlerinde ise ancak iki ya da üç omurdan yapılmış olup, güçlükle görülebilen bir kabartıdan oluşmuştur. Bazı babuin çeşitlerinde yirmi beş, oysa mandrilde on, ya da, Cuvier'e göre, bazan ancak beş güdük ve çok küçük kuyruk omuru vardır. Kuyruk, ister uzun ister kısa olsun, aşağı yukarı her zaman ucuna doğru incelir; ve bu, bence, uç kaslarının, kan damarları ve sinirleri ile birlikte, kullanılmaya kullanılmaya, uçtaki kemiklerin körelmesine yol açan körelmelerden ileri gelmektedir. Ama kuyruğun farklı uzunluklarda olması şimdilik açıklanamamaktadır. Yalnız, burada, kuyruğun özellikle görünüşte tümü ile nasıl yitirildiği ile ilgileniyoruz. Prof. Broca, bu yakınlarda, kuyruğun bütün dörtayaklılarda, genellikle birbirinden birdenbire ayrılan iki kesimden yapılmış olduğunu göstermiştir. Dipteki kesim, bayağı omurlar gibi hayli düzgün kanalları ve çıkıntıları (apophyses) olan omurlardan yapılmıştır; oysa uç kesimdeki omurlar kanalsızdır ve aşağı yukarı düzdür. Bunlar, gerçek omurlara pek az benzemektedir. Kuyruk, insanda ve insanbiçimli (antropomorphous) maymunlarda, dıştan görünmüyorsa bile, gerçekten vardır, ve ikisinde de tümü ile aynı örneğe (modele) göre yapılmıştır. Uç kesimde kuyruk kemiğini (os cocyx) oluşturan omurlar, her bakımdan güdüktür, büyüklükleri ve sayıları çok azalmıştır. Dip kesimdeki omurlar birbirleri ile sıkıca birleşmiştir, ve bunların gelişimi aksamıştır. Ama bu omurlar, öbür hayvanların kuyruklarında kendilerine karşılık olan omurlardan daha çok genişlemiş ve düzleşmiştir; ve Broca’nın ikincil dediği kuyruk omurlarını oluşturmaktadır. Bunların, belirli iç parçaları desteklemede ve başka işlerde görevsel (functional) önemi vardır; ve değişikliğe uğramaları, insanın ve insanbiçimli (antropomorphous) maymunların dik ya da yarıdik duruşu ile doğrudan doğruya bağlantılıdır. Broca, önceleri savunduğu görüşten artık vazgeçtiği için, bu, daha güvenilir bir sonuçtur. Bundan dolayı, insanda ve yukarı maymunlarda, dip kuyruk omurları, dolaylı ya da dolaysız olarak, doğal seçmeden etkilenmiş olabilir.

Peki ama, kuyruk kemiğini (os cocyx) oluşturan, güdük ve değişken uç kesim omurları için ne demeliyiz? Çoğu zaman gülünmüş, ve şüphesiz gene gülünecek bir düşünce, yani, kuyruğun görülür kesiminin yitirilmesinin sürtünme ile ilgili olduğu düşüncesi, ilk bakışta göründüğü kadar gülünç değildir. Dr. Anderson, Macacus brunneus'un pek kısa kuyruğunun, diptekilerle birlikte on bir omurdan oluştuğunu bildirmektedir. Kirişsi (tendinous) yapıda olan kuyruk ucunda hiç omur yoktur; ondan sonra gelen beş güdük omur öylesine küçüktür ki, hepsi birlikte ancak bir buçuk line (0.315 mm) uzunluğundadır. Bunlar, bir yana doğru hep çengel gibi kıvrıktır. Kuyruğun hareketli kesimi, bir inch’ten (2,54 cm) biraz uzundur ve ancak dört küçük omuru vardır. Bu kısa kuyruk dik durur, ama bütün uzunluğunun aşağı yukarı dörtte biri, sola doğru kendi üzerine kıvrılmıştır; ve çengel biçimli kesimi de içeren bu uç parça, "kaba etlerindeki nasırların (callosity) ıraksamış üst kesimi arasındaki boşluğu doldurmaya" yarar; öyle ki, hayvan onun üzerine oturur, ve böylece sertleşip nasırlanmasına yol açar. Dr. Anderson gözlemlerini şöyle özetlemektedir: "Bana öyle geliyor ki, bu olguların yalnız bir açıklaması vardır; bu kuyruk, kısa olduğu için, maymun oturduğu zaman ona engel olur; ve hayvan, otururken, kuyruğunu sık sık altına alır; ve kuyruk verek (ischium) kabartılarının bitiminden öteye uzanmadığından, kıç nasırları (callosity) ile oturulan yer arasında ezilmesini önlemek için başlangıçta hayvanın isteği ile kıç nasırları arasındaki boşluğa kıvrılmış ve zamanla, üzerine oturulunca kendiliğinden o boşluğa gire gire kıvrık kalmış gibi görünmektedir." Bu koşullarda, kuyruk yüzeyinin pürüzlenip nasır bağlamasına, ve hayvanat bahçelerinde bu türleri ve onların yakın hısımı olan biraz uzun kuyruklu biçimleri dikkatle gözlemlemiş olan Dr. Murie’nin, hayvan oturunca, kuyruk "zorunlu olarak kıçın bir yanına itilir; ve ister uzun, ister kısa olsun, bundan dolayı dibi sürtünebilir ve aşınabilir", demesine şaşılmaz. Sakatlanmaların arada bir kalıtsal bir etki yarattığını gösteren kanıtlarımız olduğu için, kısakuyruklu maymunlarda kuyruğun hiç bir işe yaramayan çıkıntılı kesiminin sürekli olarak sürtünüp aşına aşına, birçok kuşaktan sonra güdükleşmesi ve çarpılması çok olanaksız değildir. Çıkıntı yapan kesimin Macacus brunneusta bu durumda olduğunu, ve M. ecaudatusta ve yukarı maymunların birkaçında tümü ile atıldığını görüyoruz. Öyleyse, bilebildiğimiz kadarı ile, insanda ve insanbiçimli (anthropomorphous) maymunlarda, kuyruğun uç kesimi çok uzun çağlar boyunca sürtünüp incindiği için görünmez olmuştur; kuyruğun dip ve gömülü kesimi ise, dik ve yarı-dik duruşa uymak için küçülmüş ve değişikliğe uğramıştır.

İNSANIN en belirgin ıralarından (character) bazılarının, bütün olabilirliklere göre, doğrudan doğruya ya da dolaylı olarak, doğal seçme yolu ile kazanılmış olduğunu göstermeye çabaladım. Bir organizmanın yaşama alışkanlıklarına, tükettiği besine, ya da edilgin olarak (passively) çevre koşullarına uyarlanmasına yaramayan yapılış ve kuruluş değişikliklerinin böylelikle kazanılamayacağını unutmamalıyız. Yine de her varlığa hangi değişikliklerin yararlı olduğuna karar verirken aşırı atak olmamalıyız: Birçok parçanın ne işe yaradığını, ya da kandaki ve dokulardaki hangi değişikliklerin bir organizmanın yeni bir iklime ya da yeni besin çeşitlerine uymasına yardım ettiğini pek az bildiğimizi gözönünde bulundurmalıyız. Karşılıklı-ilişki (cor- relation) ilkesini, Isidore Geoffroy'un bu ilkeden yararlanarak, insandaki garip birçok yapılış sapmasının birbirine bağlı olduğunu gösterdiğini de unutmamalıyız. Karşılıklı-ilişkiden bağımsız olarak, bir parçadaki değişme, parçaların artmış kullanılması ya da kullanılmaması yolu ile, kesinlikle hiç beklenmedik nitelikte olan başka değişmelere sık sık yol açar. Böcek ağısının bitkilerde hızla gelişen urlara yol açması, belirli balıklarla beslenen, ya da kurbağa ağısı ile aşılanan papağanların tüylerinde görülen şaşırtıcı renk değişmeleri gibi olgular da düşünülmeye değer; çünkü böylece, sistemdeki sıvıların, özel bazı amaçlar için değişince, başka değişmelere de yol açtığını görebiliriz. Geçmiş çağlar boyunca kazanılmış ve yararlı bazı amaçlarla sürekli olarak kullanılmış değişikliklerin, belki iyice pekiştirildiğini, ve uzun süre soyaçekimle iletildiğini özellikle unutmamalıyız.

Böylece, doğal seçmenin dolaylı ya da dolaysız sonuçlarına, güvenle, geniş, ama belirlenmemiş bir uzam (imtidat) verilebilir; ama Nageli’nin bitkiler üzerine, ve ayrı ayrı yazarların hayvanlar üzerine yazdıklarını, ve özellikle Prof. Broca’nın bu yakınlarda yaptığı uyarıları okuduktan sonra, Türlerin Kökeni adlı yapıtımın eski baskılarında, doğal seçmenin ya da en uygunların kalımının etkisine belki aşırı önem verdiğimi artık kabul ediyorum. Türlerin Kökeni’nin beşinci baskısını, uyarlanır (adaptive) yapılış değişmeleri üzerine söylediklerimle yetinmek için, değiştirdim; ama son birkaç yılda edinilen bilgi bile, şimdi bize yararsız görünen pek çok yapılışın, yararlı olduğunun ilerde gösterileceğine ve bundan ötürü doğal seçmenin sınırları içine gireceğine beni inandırdı. Bununla birlikte, ne yararlı ve ne de zararlı olan yapılışların varlığı üzerinde önceleri yeterince durmamıştım; ve bu, bence yapıtımda şimdiye kadar bulunmuş en büyük yanılgıdır. İki ayrı amaç gütmüş olduğumu bir özür olarak söylememe izin verilebilir; birincisi, türlerin ayrı ayrı yaratılmamış olduğunu, ve ikincisi, alışkanlığın kalıtsal etkileri ile, ve az da olsa çevre koşullarının dolaysız etkisi ile desteklenmekle birlikte, değişmenin başlıca etkeninin doğal seçme olduğunu göstermekti. Ama eski inancın, o zaman aşağı yukarı evrensel olan türlerin amaçlı yaratıldığı inancının etkisini gideremedim; ve bu, yapılıştaki her ayrıntının, güdüklükler ayrı tutulursa, özel, ama bilinmeyen bir işi olduğunu varsaymama yol açtı. Kafasında böyle bir varsayım olan kimse, doğal seçmenin geçmişteki ve günümüzdeki etkisini elbette aşırı büyütür. Evrim ilkesini kabul eden, ama doğal seçmeyi reddeden bazı kimseler, kitabımı eleştirirken, yukardaki iki amacı gözönünde tuttuğumu unutmuş görünüyorlar; bundan ötürü, doğal seçmeye büyük güç tanıyarak (bunu kabul etmiyorum), ya da onun gücünü abartarak (bu olabilir) yanıldıysam bile, türlerin ayrı ayrı yaratıldığı dogmasının yıkılmasına yardım ederek, hiç değilse iyi bir iş yaptığımı umuyorum.

Şimdi görebildiğim gibi, insanın ve bütün organik varlıkların, bugün olduğu gibi eskiden de onların işine yaramamış, ve bundan dolayı, fizyolojik önemi bulunmayan yapılış özellikleri olabilir. Her türün sayısız bireyleri arasındaki küçük farkların neden ileri geldiğini bilmiyoruz, çünkü ataya dönüş, sorunu ancak birkaç adım geriye götürmektedir, oysa her özelliğin uygun bir nedeni olmuş olmalıdır. Bu nedenler, ne olurlarsa olsunlar, uzun süre düzgün ve dinmeden etki yapsaydı (buna karşı hiç bir gerekçe gösterilemez), sonuç herhalde yalnızca küçük bir bireysel fark değil, fizyolojik önemi olmasa bile, çok belirgin ve kalıcı bir değişiklik olurdu. Hiç bir şekilde yararlı olmayan değişmiş yapılışlar, doğal seçme ile bir-biçimli (uniform) alıkonamazlar, oysa zararlı olanlar böylelikle ayıklanır. Bununla birlikte ıranın bir-biçimliliği (unifomity of character), elbette uyarıcı nedenlerin varsayılmış bir-biçimliliğinin (uniformity), ve onunla birlikte, birçok bireyin kendi aralarında engellenmeden çaprazlanmasının sonucudur. Ardışık (successive) dönemler boyunca, aynı organizma, ardışık değişiklikleri bu şekilde kazanabilir, ve bunlar, uyarıcı nedenler aynı kaldıkça, ve bireyler arasındaki çaprazlanma engellenmeden sürdükçe, aşağı yukarı bir-biçimli kalarak iletilebilir. Uyarıcı nedenlere gelince, kendiliğinden denilen değişimlerden söz ederken olduğu gibi, onların yalnızca etkisinde kalınan koşulların niteliğinden çok, değişen organizmanın yapısı ile sıkı sıkıya ilişkili olduğunu söyleyebiliyoruz.

Charles Darwin - İnsanın Türeyişi







Share this article :

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

 
SUPPORT / DESTEK : ATLAS
Copyright © 2014 ATLASİZM