Karanlık Bir Dünyada Bilimin Mum Işığı

Carl Sagan - Karanlık Bir Dünyada Bilimin Mum Işığı


BÖLÜM 15

Tanrı bizi at gözlüklülerden ve Newton’un uykusundan korusun.

WILLIAM BLAKE, Thomas Butts a yazılmış bir mektuba iliştirilmiş şiirden (1802)

Cehalet bilgiden daha fazla güven telkin eder: Şu ya da bu sorunun bilim tarafından asla çözülemeyeceğini kendinden öylesi emin bir ifadeyle ileri sürenler, çok bilenler değil az bilenlerdir.

CHARLES DARWIN, Giriş, İnsanın Türeyişi (1871)

NEWTON'UN UYKUSU

Şair, ressam ve devrimci William Blake, "Newton'un uykusu" tamlaması ile, Newton fiziği açısından sınırlı bir bakışı olduğu kadar, Newton'un (tam anlamıyla olmasa da) gizemcilikten kopuşunu kastediyor belli ki. Blake ışığın atom ve parçacıkları fikrini gülünç, Newton'un türümüz üzerindeki etkilerini "şeytanca" bulmuştu. Bilime sık yöneltilen eleştirilerden biri, sahasının çok dar olduğu yolundadır. İyice vurguladığımız yanılgı payımız nedeniyle, bilim büyülü harikaları, gizemci inanışları ciddiye almaz. Fiziksel kanıt olmaksızın ruhları, hayaletleri, melekleri, şeytanları ya da Buda'nın erdem varlıklarını kabul etmez.

Duyu ötesi algı konusunda kanıtı ikna edici bulan Amerikalı ruhbilimci Charles Tart şöyle yazıyor:

Günümüzde "Yeniçağ" görüşlerinin popülerleşmesinde önemli bir etken, maddeden yapılı varlıklardan başka hiçbir şey olmadığımız yolundaki felsefi inancı temsil eden (nesnel bilim maskesi altına gizlenip mezarından hortlamış köktenciliğin duygusal ısrarcılığıyla sarılınan) bilimciliğin insanlıktan, ruhaniyetten uzaklaştırıcı etkilerinin tepki yaratmasıdır. Tinsel", "ruhsal" ya da "Yeniçağ" etiketiyle sunulan herhangi bir şeye ve her şeye düşünmeksizin kucak açmak aptalcadır kuşkusuz; çünkü ne denli soylu ve esin verici görünse de, bu görüşlerin birçoğu gerçekte yanlıştır. Öte yandan, Yeniçağ merakı, insan doğasının kimi gerçeklerinin haklı bir nedenle anılmasıdır: İnsanların her zaman "ruhsal" ya da "tinsel" görünen deneyimleri olmuştur ve olacaktır.

Peki ama bu "ruhsal" deneyimler neden başka bir şeyden değil, maddeden yapılı olduğumuz görüşüne meydan okumak zorunda? Yaşadığımız dünyada maddenin (ve enerjinin) varlığından neredeyse kuşku yok. Kanıt her yanımızda. Buna karşılık, daha önce de sözünü ettiğim gibi, madde olmayan ve "ruh" ya da "can" denen bir şeyin varlığı hayli kuşkulu. Kuskusuz her birimizin zengin bir iç yaşantısı var. Maddenin harikulade karmaşıklığını düşündüğümüzde, iç yaşantımızın tümüyle maddeye bağlı olmadığını kanıtlamamız olanaklı mı? Kabul etmeliyiz ki insan bilinci konusunda henüz tümüyle anlayamadığımız ve nörobiyoloji ile açıklayamadığımız çok şey var. İnsanın sınırları vardır ve bunu en iyi bilim adamları bilir. Ancak, doğal dünyada henüz birkaç kuşak öncesine kadar mucize gözüyle bakılan birçok özellik, bugün fizik ve kimya bünyesinde tümüyle açıklanmış durumda. Günümüzün gizemlerinin en azından bir kısmı da gelecek kuşaklarca kapsamlı olarak açıklanacak. Bugün, diyelim ki farklı bilinç durumlarına ilişkin beyin kimyası alanında ayrıntılı bir anlayış geliştiremiyor olmamızın bir "ruhlar dünyası" nın varlığı anlamına geliyor olması, günebakanın Güneş'i izlemesinin fototropizmi (ışığa yönelme) ve bitki hormonlarını bilmezden önce tam bir mucize sayılabilmesi denli mantıklı ancak.

Dünya isteklerimizi her bakımdan gerçeklemiyorsa bu bilimin mi, yoksa isteklerini dünyaya zorla dayatanların mı suçudur? Tüm memelilerin - ve birçok diğer hayvan türünün - duygusal yaşantıları var: Korku, şehvet, umut, acı, sevgi, nefret, yönetilme isteği. İnsanlar gelecek konusunda daha kaygılı olabilir, ama duygularımızda bize özgü bir yan yok. Öte yandan, başka hiçbir tür, bizim kadar çok ya da bizim kadar iyi bilim yapamaz. Bu durumda bilim nasıl "insanlıktan uzaklaştırıcı" olabilir?

Bununla birlikte, haksızlıklar da söz konusu: Kimilerimiz henüz, çocukluğa bile erişemedin açlıktan ölüyor, kimilerimiz ise - şans eseri doğuştan -zenginlik, bolluk içinde yaşamlar sürüyor. Tacizci bir ailenin çocuğu, sövgüyle anılan bir etnik grubun üyesi ya da özürlü olarak doğabiliriz; elimizdeki bir iskambil destesi içinden kartları çekerek yaşar, sonra da ölürüz hepsi bu mu? Hepi topu düşsüz, sonsuz bir uyku, öyle mi? Adalet bunun neresinde? Katılık, zalimlik, kalpsizlik bu. Başka bir oyun sahasında ikinci bir şansımızın olması gerekmez mi? Önceki yaşamımızda kartlar ne kadar aleyhimize de olsa, ne denli iyi oynadığımızı dikkate alan koşullarda yeniden doğsak çok daha iyi olmaz mı? Ya da - bu yaşamımızda bize verilmiş kişiliği iyi oynamış, alçakgönüllü, inançlı, vs. davranmış olduğumuz sürece - öldükten sonra bir yargılama zamanı olsa ve dünyanın kargaşa ve acılarından uzak, kalıcı bir sığınakla sonsuza değin mutlu yaşamla ödüllendirilsek. Dünya, üzerinde iyi düşünülmüş, önceden planlanmış, adil bir yer olsaydı, her şey böyle olabilirdi. Acı ve zulüm içinde yaşayanlar hak ettikleri avuntuyu bu şekilde bulabilirdi.

Ölümden sonra yaşam beklentisine sığınıp yaşamdaki mevcut yerimizle yetinmeyi salık veren toplumlar, kendilerini devrime karşı aşılama eğilimindedirler. Üstelik, evrimsel var oluş savaşımında bazı bakımlardan uygun olan özellikler, savaşta uygunsuzdur. Kahramanlara - hatta otoritenin kendilerine buyurduğunu yapanlara - ölümden sonra mutlu bir yaşam vaat eden kültürler, yarışta avantaj kazanırlar.

Bu bağlamda, doğamızın ruhsal yanının ölümden sonra varlığını sürdürdüğü görüşü, ölümden sonra yaşam kavramı, dinler ve devletler için satması kolay ürünlerdir. Yaygın kuşkuyla karşılanacağını bekleyebileceğimiz bir konu da değildir bu. Kanıt zayıf ya da sıfıra eşit olsa bile, insanlar bu öğretiye inanmak isteyecektir. Doğru, beyindeki doku hasarları belleğimizin önemli kısmını yitirmemize yol açabilir ya da bizi hareketli bir insandan durgun yapıda birine dönüştürebilir (ya da tersi); beynin kimyasındaki değişiklikler herkesin bize tuzak kurduğuna ya da Tanrı'nın sesini duyduğumuza inandırabilir. Ama bu denli güçlü kanıt kişiliğimizin, karakterimizin ve belleğimizin - dilerseniz ruh deyin - beynin maddesel yapısı içinde yer aldığını gösterse de kanıtın ağırlığından kaçınmanın, başka yana yönelmenin yollarını bulmak kolaydır.

Üstelik ölümden sonra yaşam olduğunda ısrar eden güçlü toplumsal kurumlar varsa, muhaliflerin sayıca az, suskun ve küskün olmasına şaşmamak gerek. Platonculuk kadar kimi Doğu, Hıristiyan ve Yeniçağ dinleri, dünyanın gerçek olmadığı; acı, ölüm ve bizzat maddenin duyusal yanılgılar olduğu; "Akıl" dışında hiçbir şeyin gerçekten var olmadığı esasına dayanır. Buna karşılık, geçerli bilimsel görüş aklın, beynin işleyişini nasıl algıladığımızdır; başka bir deyişle, akıl beyindeki yüz trilyon sinir bağlantısının bir özelliğidir.

Kökleri 1960'lara dayanan ve garip bir şekilde gitgide yaygınlaşan akademik bir bakış açısına göre tüm görüşler aynı derecede keyfidir ve "doğru" ya da "yanlış" kavramları bir oyundan ibarettir. Belki de bu, durumu, her zaman edebi eleştirinin, dinin, estetiğin ve çoğunlukla da felsefe ile eliğin sadece öznel görüşler olduğunu, çünkü Öklit geometrisindeki bir teorem gibi gösterilemeyeceğini ya da deneye tabi tutulamayacağını savunan bilim adamlarının aleyhine çevirmeye yönelik bir girişimdir.

Her şeyin olanaklı olmasını, gerçekliklerinin sınırsız olmasını arzulayan kimi insanlar vardır. Onlara göre, bilimin akla yatkın bir yaklaşımla emin olabileceğimizi söylediği görece az sayıdaki gerçek, düş gücümüzü ve gereksinimlerimizi doyurmaya yetmez. Birçok Yeniçağ gurusu - aralarında oyuncu Shirley MacLaine de olmak üzere - tekbenciliği benimseyip tek gerçekliğin kendi düşünceleri olduğunu öne sürecek denli ileri gidiyorlar. Düpedüz, "Ben Tanrı'yım" diyorlar. Bir keresinde, "Kendi gerçekliğimizi yarattığımızı düşünüyorum" demişti MacLaine bir kuşkucuya. "Kanımca, sizi şu anda burada yaratan da benim."

Ölü bir yakınım ya da çocuğumla yeniden kavuştuğumu düşleyecek olursam, bunun gerçekten olmadığını bana söyleyecek olan kimdir? Yerden yükselip, uzaydan Dünya'ya baktığıma dair bir düş görüyorsam, belki de gerçekten oradayım demektir; bu deneyimi benimle paylaşmış bile olmayan bilim adamları kim oluyor da bana tüm bunların kafamın içinde olup bittiğini söylüyor? Dinim bana, Tanrı'nın değişmez ve hatasız sözünün evrenin birkaç bin yaşında olduğunu bildirdiğini öğretiyorsa, o halde bu rakamın birkaç milyar olduğunu söyleyen bilim adamları yanılıyor olmaktan başka, dine saygısızlık ediyor, inananları incitiyorlar demektir.

Bilimin, ilkede de olsa, yapabileceklerimize sınır getiriyor olması rahatsız edici geliyor. Kim demiş ışıktan hızlı yol alamayız diye? Aynı şeyi ses için de söylüyorlardı, öyle değil mi? Gerçekten güçlü araçlarımız varsa, bizi bir elektronun konumunu ve momentumunu aynı anda ölçmekten kim alıkoyabilir? Çok zekiysek, neden "birinci türden" (enerji çıkışı, girdisinden çok olan) ya da "ikinci türden" (enerjisi asla tükenmeyen) bir devridaim makinesi yapamayalım? İnsanın hünerlerine kim sınır koyabilir?

Doğrusu, doğa bu sınırı koyar. Evrenin işleyişine, doğanın yasalarına ilişkin az çok kapsamlı ve çok kısa bir bildirim bile, böyle yasak durumları sıralayan bir listeyi içerir. Çarpıcı bir yaklaşımla sahte bilim ve batıl inanışlar, doğada hiçbir sınır tanımama eğilimindedirler. Hayır, "her şey olasıdır". İnananları ne denli sık düş kırıklığına uğrayıp aldatılsa da, onlar sınırsız üretim bütçesi vaat edip dururlar.

-----------

Bununla ilgili olarak yapılan bir şikâyet, bilimin çok basit bir uslamlama izlediği, fazla "indirgemeci" olduğu; son aşamada her şeyi açıklayan yalnızca birkaç - hatta belki daha basit - doğa yasasının söz konusu olacağı, dünyadaki ince güzelliklerin, tüm kar kristallerinin, örümcek ağındaki desenin, sarmal gökadaların, insan zekâsının pırıltılarının sonuçta bu tür yasalara "indirgenebileceği" gibi aptalca bir düş görüldüğü yolunda. İndirgemecilik, görünürde, evrenin karmaşıklığına yeterince önem vermiyor. Bu yaklaşım kimilerine kibir ve entelektüel tembelliğin ilginç bir melezi gibi gelebilir.

Bilimi eleştirenlere göre "at gözlüğü ile bakış"ı temsil eden Isaac Newton, evreni otomatik bir yapıda görüyordu. Hem de tam anlamıyla otomatik. Gezegenlerin Güneş, Ay ya da Dünya çevresindeki düzenli, tahmin edilebilir yörünge devinimlerini yüksek kesinlikte hesaplayan diferansiyel denklem ile sarkacın devinimini ya da yayın salınımını hesaplayan diferansiyel denklem temelde aynıydı. Bugün, çok ileri bir noktada olduğumuzu düşünüp, zavallı Newtoncular için öylesi sınırlı bir dünya görüşüne sahip olmalarından dolayı acıma eğilimindeyiz. Ne var ki makul sınırlar içerisinde, otomatiği betimleyen uyumlu denklemler, evrendeki gökcisimlerinin devinimini de gerçekten betimliyor.

Kuşkusuz evrende dişliler yok ve kütleçekimsel otomatiği oluşturan parçalar birbirine ya da başka cisimlere değmiyor. Gezegenlerin devinimleri, sarkaç ve yayınkinden daha karmaşık. Bundan başka, belli koşullarda otomatik modeli işe yaramıyor: Çok uzun zaman süreçlerinde, uzak dünyaların kütleçekim güçleri -birkaç yörüngede tümüyle önemsiz gözüken güçler - ortaya çıkabilir ve küçük bir dünya o zamana değin izlediği rotadan beklenmedik bir şekilde sapabilir. Bununla birlikte, kaotik devinim gibi bir kavram, sarkaçlı saatler için de geçerlidir; çekülü dik açıdan epeyce sapacak şekilde tutarsak şiddetli, ürkünç bir devinim ortaya çıkar. Bununla birlikte, Güneş sistemi herhangi bir mekanik saatten daha dakiktir ve dünyadaki zaman kavramının kökeni de Güneş ve yıldızların gözlenir devinimidir.

İlginç olan gerçek şu ki, benzer matematik hem gezegenlere hem de saatlere uygulanabilir. Ancak, böyle olmasını sağlayan biz değiliz; bu ilkeyi evrene biz dayatmadık. Evren kendiliğinden böyledir. Bu indirgemecilikse, peki öyle diyelim o halde.

Yirminci yüzyılın ortalarına kadar dinbilimci, düşünür ve birçok biyolog arasında yaşamın fizik ve kimyanın yasalarına "indirgenebilir" olmadığı; canlılarda "yaşamsal bir güç", "entelekheia" bir tao, doğaüstü bir güç olduğu yolunda yaygın bir inanç vardı. Bu güç, yaşamı "canlı kılıyordu". Sadece atom ve moleküllerin bir canlıdaki karmaşa ve incelikten, uyumlu işleyişten nasıl olup da sorumlu olabileceğini anlamak olanaksızdı onlara göre. Dünya dinleri şöyle buyuruyordu: Tanrı ya da tanrılar yaşam soluğunu, cansız maddeye üflediler. 18. yüzyıl kimyacısı Joseph Priestley "yaşam gücü"nü bulmaya çalışmıştı. Kimyacı, bir fareyi ölmeden önce ve öldükten sonra tartmış, hayvanın ağırlığının değişmediğini görmüştü. Yaptığı tüm girişimler olumsuz sonuçlanmıştı. Demek ki ruh varsa bile ağırlığı yoktu; yani maddeden yapılı değildi.

Bununla birlikte, biyolojik materyalistler bile bazı şeyleri ayrıcalıklı saydılar; belki de bitki, hayvan, mantar ya da mikrop ruhlarını değilse bile, yaşamı anlamak için bilimin henüz keşfedilmemiş bir ilkesine gereksinim vardı. Örneğin, İngiliz fizyolog J. S. Haldane (J. B. S. Haldane'in babası), 1932'de şöyle soruyor:

Mekaniğe dayalı yaşam kuramı... hastalık ve yaraların iyileşmesine ilişkin anlaşılır ne gibi bir açıklama getiriyor? Bu olayları, çok karmaşık ve garip olmaları nedeniyle henüz anlayamayacak olduğumuz dışında hiçbir açıklama. Bunlarla yakından ilintili üreme için de aynısı geçerli. Düş gücümüzü ne denli zorlarsak zorlayalım, canlı bir organizma gibi, kendini süresiz sıklıkla yeniden üreten hassas ve karmaşık bir mekanizma kurgulayamayız.

Ancak, bundan yalnızca yirmi otuz yıl sonra, bağışıklık sistemi ve moleküler biyoloji alanındaki bilgimiz, bir zamanlar çözülemez giz kabul edilen bu konulara çok büyük ölçekli açıklamalar getirmişti.

1950 ve 1960'lı yıllarda, DNA'nın moleküler yapısı ve genetik şifrenin doğasına ilk kez açıklama getirildiğinde, organizmaların bütünsel doğası üzerinde çalışan biyologların, moleküler biyolojinin yeni uygulayıcılarını nasıl indirgemecilikle suçladıklarını anımsıyorum. ("DNA'larıyla bir solucanın bile yapısını asla anlayamayacaklar.") Kuşkusuz, her şeyi bir "yaşamsal güce" indirgemek, daha az indirgemecilik değil. Ancak, artık açıkça biliniyor ki Dünya'daki tüm yaşam formları, her canlı, nükleik asitleri üzerine kayıtlı şifreli genetik bilgiye sahip ve kalıtsal yönergeleri uygulamak için de temelde aynı şifre listesini kullanıyor. Bir şifreyi nasıl okumamız gerektiğini öğrendik. Birkaç düzinelik aynı organik molekül, biyolojide en geniş çeşitlilikteki işlevler için tekrar tekrar kullanılıyor. Kistik fibroz ve meme kanserinden sorumlu başlıca genler saptanmış durumda. Haemophilis influenzae bakterisinin 1743 gen içeren ONA merdiveninin basamaklarının dizilişi saptandı. Bu genlerin çoğunun özel işlevi, yüzlerce karmaşık molekülün üretim ve katlanma aşamasından, sıcaklık ve antibiyotiklere karşı korunma, mutasyon oranını artırma, bakterinin eş kopyalarını oluşturmaya kadar çok iyi bir şekilde ayrıntılandırıldı. Halkalı kurt Caenorhabditis elegans da aralarında olmak üzere, birçok diğer organizmanın genom haritası çıkarıldı. Moleküler biyologlar, insanı oluşturan özellikleri içeren üç milyar nükleotid dizilişini kaydetmekle uğraşıyorlar. (Yararların sonuçta riskleri aşıp aşmayacağı hiçbir şekilde kesin değil.)

Atom fiziği, moleküler kimya ve kutsal işlevler sayılan üreme ve kalıtım arasındaki süreç belirlendi. Bunun için yeni bir bilimsel ilke aranmasına da gerek olmadı, öyle görünüyor ki canlı varlıkların müthiş karmaşıklıktaki yapısını ve çeşitliliğini anlamak için yararlanılabilecek az sayıda basit gerçek var. (Moleküler genetik de her organizmanın kendine özgü olduğunu öğretiyor.)

İndirgemecilik, fizik ve kimya alanında daha da iyi yapılanmış durumda. Elektrik, manyetizma, ışık ve görelilik konularındaki anlayışımızın umulmadık şekilde tek bir çerçevede birleşmesinden daha sonra söz edeceğim! Yüzyıllardır biliyoruz ki görece basit bir avuç yasa, yalnız Dünya'daki değil, evrendeki soluk kesici çeşitlilikteki olayı niceliksel olarak açıklamaktan başka, yüksek kesinlikte tahmin olanağı da sunuyor.

Dinbilimci Langdon Gilkey'nin Natura, Realüyand the Sarred (Doğa, Gerçeklik ve Kutsallık) isimli eserinde yazdığı üzere, doğa yasalarının her yerde aynı olduğu gibi görüşlerin, yanılgı içinde olan bilim adamlarının ve onların toplumsal yandaşlarının evrene zoraki olarak yakıştırdıkları önyargılardan başka bir şey olmadıktan türünden iddialar duyuyoruz. Gilkey, bilimin kendi bağlamında olduğu denli geçerli başka tür "bilgi"nin özlemini duyuyor. Ne var ki evrenin düzeni varsayım değil; gözlenebilir bir gerçek. Uzak kuasarlardan gelen ışığı saptayabiliyoruz, çünkü elektromanyetizmanın yasaları, on milyar ışık yılı ötede de buradakiyle aynı. O kuasarların tayfını tanıyabiliyoruz, çünkü burada da orada da aynı kimyasal elementler bulunuyor ve aynı kuantum mekaniği yasaları geçerli oluyor. Gökadaların birbirleri çevresindeki devinimleri, Newton'un kütleçekim yasasını izliyor. Kütleçekimsel mercekler ve ikili atarcaların devinimi, uzayın derinliklerinde genel göreliliğin işlediğini gösteriyor. Her bölgesinde ayrı yasaların söz konusu olduğu bir evrende yaşıyor olabilirdik, ama yaşamıyoruz. Bu gerçek, saygı ve hayranlık uyandırmaz mı sizce?

Birkaç basit yasa ile hiçbir şeyin anlaşılamadığı, doğanın anlama yetimizin ötesinde karmaşık olduğu, Dünya'da geçerli yasaların Mars ya da uzak kuasarlara uygulanamadığı bir evrende yaşıyor olabilirdik. Ne var ki kanıt - önyargılar değil, kanıt - böyle olmadığını gösteriyor. Ne şanslıyız ki çoğu olayın az sayıda ve görece basit doğa yasalarına "indirgenebildiği" bir evrende yaşıyoruz. Aksi halde, dünyayı anlamak için gerekli yeti ve entelektüel kapasiteden mahrum olurduk.

Kuşkusuz, indirgemeci bir programı bilime uygulama alanında hatalar yapabiliriz. Tüm bildiklerimizden yola çıkarak, görece basit birkaç yasaya indirgeyemeyeceğimiz noktalar olabilir. Ancak, geçtiğimiz birkaç yüzyılın bulguları ışığında, indirgemecilikten yakınmak aptalca görünüyor. İndirgemecilik bir eksiklik değil, bilimin en önemli zaferlerinden biri. Üstelik, kanımca, bulguları da birçok din ile (geçerliklerini kanıtlamasa da)son derece uyumlu. Neden birkaç basit doğa yasası onca çok şeyi açıklayıp bu kocaman evrene hâkim olsun? Peki ama evrenin Yaratıcısı'ndan bekleyeceğiniz, de bu değil midir zaten? Neden kimi dindar kişiler, sırf yanlış yönlenmiş bir gizemcilik sevdası yüzünden bilimdeki indirgemecilik programına karşı çıkıyorlar?

---------------

Din ve bilimi uzlaştırma girişimleri, yüzyıllardır dinin gündeminde - en azından İncil ve Kuran'ı, benzetme ve mecaza hiç pay tanımaksızın harfi harfine yorumlamakta ısrar etmeyenler için. Roma Katolik dinbiliminin en parlak başarısı, Thomas Aquinas'ın Suma Theologicave Summa Contra Gentiles ("Putperestlere Karşı") adlı eserleridir. Olgun İslam felsefesinin girdabından, on ikinci ve on üçüncü yüzyıllarda Hıristiyanlık dünyasının kapısına yuvarlanan eserler Eski Yunanlıların, özellikle Aristoteles'in - aralarında yalnızca yüksek başarının sıradan tanımını yapan eserler de olmak üzere - kitaplarıydı. Eski öğretiler Tanrı'nın kutsal sözü ile yarışabilir miydi? Summa Theologica da Aquinas, kendisini, Hıristiyan dünyası ile klasik döneme ait kaynakları, 631 soruda uzlaşır kılmakla görevlendirmişti. Peki açık seçik bir uzlaşmazlık olduğunda bunu nasıl yapacağız? Devreye girecek örgütleyici bir ilke, dünyayı bilmenin üstün bir yolu olmaksızın yapamayız. Aquinas, sık sık, sağduyu ve doğal dünyaya; örneğin, hata düzeltici bir araç olarak bilime başvurmuştu. Hem sağduyu hem de doğayı biraz esneterek, 631 sorunun hepsinde de uzlaşma sağlamayı başarmıştı. (Ama iş biraz zora girdiğinde, yanıtın sadece varsayımsal olduğunu söylemekle yetinmişti. İnanç her zaman aklı dize getiriyordu.) Benzeri uzlaştırma girişimleri, hem Talmud'da ve Talmud sonrası Musevi yazınında hem de Ortaçağ İslam felsefesinde görülüyor.

Ancak, bilimin özünde yer alan inançlar, bilimsel olarak sınanabilir türdendir. Bu durum, kimi dini bürokratları ve inananları bilim konusunda dikkatli kılıyor. Komünyon ekmeği, Kilise'nin öğrettiği gibi, mecazi olarak değil gerçekten İsa'nın eti midir yoksa, - kimyasal, mikroskobik ve diğer bakımlardan - size rahibin verdiği hamursuz, ince ekmek midir? Venüs'ün 52 yıllık döngüsü sonunda tanrılara insan kurban edilmezse dünya yok olacak mı? Olup da sünnetsiz kalmış Musevi bir erkek, Tanrı'nın kendisine inanan her erkekten bir parça sünnet derisi istediği eski buyruğa sadık kalmış diğer din kardeşlerinden daha mı kötüdür? Ahir Zaman Azizleri'nin öğrettiği gibi, sayısız başka gezegeni dolduran insanlar mı var? İslam Ulusu'nun öne sürdüğü gibi, beyazlar çılgın bir bilim adamı tarafından siyahlardan mı türetilmiştir? Hindu kurban ayini atlanırsa, Güneş gökte bir daha yükselmeyecek midir (ki Satapatha Brahmana’da böyle olacağına temin ediliyoruz)?

Pek alışıldık olmayan din ve kültürleri inceleyerek duanın insani kökenine ilişkin bir bakış açısı geliştirebiliriz. Örneğin, M.Ö. ikinci bin yıldan kalma bir Babil mühür silindirinin üzerindeki çivi yazısında şöyle deniyor:

Ey Ninlil, Karalar Kraliçesi, gelinlik yatağında, zevk mekânında, benim için Enlil ile şefaat et.

[İmza] Mili-Şipak, Ninmahlı Şatammu.

Ninmahlı Şatammu'dan, hatta Ninmah'tan bu yana epeyce zaman geçti. Enlil ve Ninlil başlıca iki tanrı olmasına karşın - uygar Batı dünyasında herkes iki bin yıl boyunca onlara yakarmıştı - zavallı Mili-Şipak aslında bir hayalete, düş gücünün yarattığı, toplumsal olarak meşru bir ürüne mi yakarıyordu? Eğer öyleyse, peki ya bize ne demeli? Yoksa bu, kuşkusuz Enlil'e inananlar için de olduğu gibi, dine saygısız ya da yasak bir soru mu?

Dua işe yarıyor mu? Hangileri yarıyor?

Tanrı'ya insanlık tarihine müdahale etmesi, gerçek ya da düş ürün ü bir haksızlığı ya da doğal felaketi önlemesi için yakardan bir dua kategorisi vardır; örneğin, Batı Amerika'da bir rahip ortalığı kasıp kavuran bir kuraklığın son bulması için dua edebilir. Dua neden gereklidir? Tanrı'nın kuraklıktan haberi yok mudur? Rahibin hemşerilerinin tehdit altında olduğunun farkında değil midir? Buradan, her yerde olan ve her şeyi bilen bir tanrının sınırları konusunda ne anlam çıkıyor? Rahip, onun yanında yer alan diğer herkesten de dua etmesini ister. Tanrı çok sayıda insan acıma ve adalet için yakardığında mı işlere müdahale etmeyi yeğliyor? 1944 yılında, The Prayer and Action Weekly News: Iouıa's Weekly Christian Information Source (Haftalık Dua ve Olay Haberleri: Iowa Haftalık Hıristiyan Bilgi Kaynağı) isimli dergide yayımlanmış ricaya bir göz atalım:

Des Moines'teki aile planlamasını, hiç kimsenin insan eliyle olabileceğini düşünemeyeceği; yansız soruşturma görevlilerinin mucizevi (açıklanamaz) nedenlere, Hıristiyanların ise Tanrı'nın Sopası'na yoracağı bir şekilde yakması için Tanrı'ya yakarışımda bana katılır mısınız lütfen?

Şifacılıktan söz etmiştik. Peki ya dua yoluyla ömür uzatmaya ne diyelim? Victoria dönemi istatistikçilerinden Francis Galton, - en azından - İngiliz hükümdarlarının çok uzun ömürlü olması gerektiğini, çünkü her gün dünyada milyonlarca insanın içtenlikle "Kraliçe (ya da Kral) Çok Yaşasın" diye bağırdığını öne sürmüştü. Ne var ki bulgularına göre, her nedense, zenginlik ve debdebe içinde yaşayan aristokrat sınıfının diğer üyeleri kadar bile olmuyordu hükümdarların ömrü. On milyonlarca insan hep bir ağızdan Mao Zedong'un "on bin yıl" yaşaması için (dua etmemiş olsalar da) dilekte bulunmuşlardı. Eski Mısır'da hemen herkes, Firavun'un "sonsuz" yaşaması irin tanrılara yakarıyordu. Topluca yapılan dualar işe yaramadı. Sonuçsuz kalan bu girişimlerin her biri, veri oluşturuyor.

Ancak, yalnızca ilkesel olarak da olsa sınanabilir bildirilerde bulunmakla din, istemeden de olsa, bilimin alanına girmiş oluyor. Laik gücü ele geçirmeksizin - inanca zorlamanın yasak olduğu düşünüldüğünde - dinler artık gerçeklik kollusunda başıboş önermeler yapamazlar. Bu durum, kimi dinlerin bazı müritlerini öfkelendiriyor. Zaman zaman kuşkucuları, düşlenebilir en korkunç cezalara mahkûm etmekle tehdit ediyorlar. Zararsız bir başlığa sahip Auguries oflnnocence (Masumane Kehanetler) isimli eserinde William Blake'in yüksek çıkarlar alternatifine bir göz atalım:

Her kim ki çocuğa kuşku duymayı öğretir
Cezası sonsuza değin kabirde çürümektir.
Her kim ki bebeğin inancına saygı duyar
Cehennem ve ölümün üzerinden aşar

Saygı, hayranlık, etik, ayin, toplum, aile, yardım, siyasi ve ekonomik adalete adanmış birçok din, bilimin bulgularını başkaldırı değil, kendilerini yücelten ilerlemeler olarak görüyor. Bilim ve din arasında çelişki olması gerekmiyor. Bir noktada benzer ve uyumlu rolleri paylaşıyor, birbirlerine gereksinim duyuyorlar. Açık ve şiddetli tartışma, hatta kuşkucu sorgulama, John Milton'un Areopagiticasına (1644) değin uzanan bir Hıristiyan geleneğidir. Hıristiyanlık ve Musevilik dünyası, bilimin getirdiği alçakgönüllülük, özeleştiri, akla dayalı tartışına ve mevcut bilgeliğin sorgulanması ilkelerine kucak açmış, hatta bir ölçüde de olsa öngörmüştü. Ne var ki, muhafazakâr ve köktenci olarak da nitelenen diğer mezhepler, - ki bugün başlıca dinlerin duyulmaz, neredeyse görülmez olmasıyla yıldızları parladı - çürütülmesi olanaklı konuları dayanak noktası seçtiklerinden, bilimden korkmak için kendilerine neden yaratmış oldular.

Dini gelenekler genellikle öylesine rengin ve çeşitli ki, özellikle kutsal kitapları benzetme ve mecaza yer bırakarak yorumlandığında, yenilik ve değişim için bol fırsat sunuyorlar. Böylelikle, geçmişte yapılmış hataları itiraf etmek için bir zemin de oluşuyor; örneğin, Roma Katolik Kilisesi, 1992 bildirisinde, Galileo'nın haklı olduğunu, Dünya'nın Güneş çevresinde döndüğünü kabul etmişti. Uç yüzyıl gecikmiş de olsa, yüreklice yapılmış, kulağa hoş gelen bir itiraftı bu. Modern Roma Katolikliğinin, Büyük Patlama ve evrenin 15 milyar ya da daha büyük yaşıyla, ilk canlıların "ön" biyolojik moleküllerden türemiş ya da insanların maymun benzeri atıllardan geliyor olmasıyla - "insana can verilmesi" konusunda özel görüşleri olsa da - bir alıp veremediği yok. Çoğu Protestan ve Musevi mezhebi de aynı güçlü konumu benimsiyor.

Dini liderlerle yaptığım dinbilim tartışmalarında sık sık, inançların özündeki yapıtaşlarından birinin bilim tarafından çürütülmesine tepkilerinin ne olacağını soruyorum. Bu soruyu şimdiki, yani on dördüncü Dalailama'ya sorduğumda muhafazakâr ya da köktenci dini liderlerden çok farklı bir tavırla, çekinerek şu yanıtı verdi: Öyle bir durumda, Tibet Budizmi'nin değişmesi gerekirdi.

Peki, diye sordum, ya bu gerçekten inancınızın özüyse (bir örnek düşündüm), yeniden doğuş ise?

O zaman da değişmesi gerekir, diye yanıtladı.

Yine de - diye hemen ekledi - yeniden doğuş savını çürütmek zor olacak.

Dalailama kesinlikle haklı. Çürütülmeye karşı yalıtımlı dini öğretinin bilimin ilerlemesinden korkması için de pek bir neden yoktur. Birçok inanç sisteminde bulunan o büyük görüş, Evrenin Yaratıcısı olduğu görüşü de bu türden bir öğreti: Göstermesi de yalanlaması da aynı derecede zor bir sav.

İbni-Meymun, Guidejbr the Perplexed (Şaşırmışların Kılavuzu) isimli eserinde Tanrı'nın varlığının ancak fizik ve dinbilim alanında özgür ve açık çalışma yapılabilmesiyle belirlenebileceğini öne sürmüştü [I, 55]. Bilim, evrenin sonsuz yaşında olduğunu gösterseydi ne olurdu? O zaman dinbilimin yeniden ve ciddi olarak elden geçirilmesi gerekirdi [II, 25]. Aslında, bilimin bir Yaratıcı olduğu görüşünü çürütebilmesi ancak böyle bir bulguyla gerçekleşirdi - çünkü sonsuz yaşında bir evren asla yaratılmış olamaz. Her zaman oradaydı demektir.

Bilimin bulgularından endişe duyan diğer öğretiler, ilgi ve çıkar alanları var. Belki de, diyorlar, bilmemek daha iyi. Erkek ve kadınların kalıtsal olarak farklı eğilimler taşıdıklarının bulunması, erkeğin kadın üzerindeki egemenliğini açıklamak için bir bahane olarak kullanılmaz mıydı? Şiddetin genetik kökenli olduğu gibi bir bulgu, bir etnik grubun diğerince baskı altında tutulmasını, hatta önlem olarak hapsedilmesini açıklamakta kullanılmaz mıydı? Ruh hastalığı yalnızca beyin kimyası ise, gerçekliğe sarılmaya da yaptıklarımızdan sorumlu olma yolundaki çabalarımızı kaldırıp kenara atabilmemize yol açmaz mıydı? Evrenin Yaratıcısı'nın elinden çıkmış özel varlıklar değilsek, temel ahlak kurallarımız yanılabilir yasa koyucularca yapılmışsa, düzenli bir toplum yapısı sağlama ve sürdürme savaşımımız baltalanmış olmaz mıydı?

Dinsel ya da dindışı olsun, bu konuların her birinde, doğruya en yakın kestiriyi bilirsek; çıkar grubumuzun ya da inanç sistemimizin geçmişte yaptığı hataları hep göz önünde bulundurursak, doğru yoldayız demektir. Saydığımız konularda gerçeğin genel olarak bilinmesinden doğacak sözde korkunç sonuçlar abartılıdır. Ve tekrar altını çizmek istiyorum ki, hangi yalanların, hatta hangi gölgelenmiş gerçeklerin - özellikle uzun vadede - yüksek amaçlara gerçek anlamda hizmet edeceğini söyleyebilecek denli bilge değiliz.

Carl Sagan - Karanlık Bir Dünyada Bilimin Mum Işığı






Share this article :

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

 
SUPPORT / DESTEK : ATLAS
Copyright © 2014 ATLASİZM