MİLYARLARCA VE MİLYARLARCA

Carl Sagan - Milyarlarca ve Milyarlarca


13. Din ve Bilim: Bir İttifak

İlk bir iki gün hepimiz kendi ülkelerimizi görmeye çalışıyorduk. Üçüncü ve dördüncü günlerde ülkemizin yer aldığı kıtaları birbirimize gösteriyorduk. Beşinci güne geldiğimizde sadece tek bir Dünya olduğunu fark etmiştik.

Prens Sultan bin Salman El Suud, Suudi Arabistanlı astronot

Zekâ ve alet yapma yeteneği başlangıçtan beri güçlü yanlarımızdı. Bu yeteneklerimizi, öteki hayvanlara cömertçe dağıtılırken insafsızca bizden esirgenen hızlı koşabilme, uçma, zehir taşıma, köstebek gibi yer altını kazıp yuva yapabilme vb. gibi doğuştan gelen becerilerin eksikliğini kapatmak için kullandık. Ateşin bulunmasından ve taş aletlerin geliştirilmesinden itibaren, yeteneklerimizi iyiye olduğu kadar kötüye de kullanabileceğimiz ortaya çıktı. Ancak aklımızı ve aletlerimizi zararsız bir biçimde kullanmamızın bile - tüm sonuçları görebilecek kadar akıllı olmadığımız için - bizi tehlikeye atabileceğini ancak yeni anladık.

Artık yeryüzünün her yerinde varız. Antarktika'da üslerimiz var. Okyanus diplerini ziyaret ediyoruz. Hatta içimizden on iki kişi Ay'da yürüdü. Şu anda sayımız altı milyara yakın ve bu sayı her on yılda Çinin nüfusu kadar büyüyor. Öteki hayvanları ve bitkileri dize getirdik (mikroplara karşı o kadar başarılı olmasak da...). Birçok canlıyı evcilleştirdik ve emirlerimize boyun eğdirdik. Çeşitli ölçütlere göre yeryüzünün egemen türü durumuna geldik.

Üstelik attığımız her adımda küreseli değil yereli, uzun değil kısa vadeyi temel aldık. Ormanları yok ettik, toprağı aşındırdık, atmosferin bileşimini değiştirdik, koruyucu ozon tabakasını incelttik, iklimle oynadık, suyu ve havayı zehirledik ve bozulan çevrenin zararını en yoksullara çektirdik. Kendimizde küstahça hak görerek ve hiç vermeden hep alarak biyosferin can alıcı avcıları olduk ve şimdi hem kendimiz hem de gezegenimizi paylaştığımız öteki canlılar için bir tehlike haline geldik.

Küresel çevreye karşı girişilen bu topyekün saldırının sorumlusu, sadece kâr etme hırsı içindeki sanayiciler ya da öngörüsüz ve yoz politikacılar değil. Paylaşılacak yeterince suç var.

Bu bağlamda bilim adamları topluluğu önemli sorumluluk taşıyor. Çoğumuz buluşlarımızın uzun vadeli sonuçları üzerinde düşünme zahmetine bile katlanmadık. Bulduğumuz mahvedici güçleri en yüksek bedeli ödeyenlerin ellerine ve rastlantı eseri yaşamakta olduğumuz ülkelerin yöneticilerine teslim etmekte duraksamadık. Çoğu kez ahlaki bir pusulamız yoktu. Felsefe ve bilim başından beri, Rene Descartesin sözleriyle "bizi doğanın efendisi ve sahibi kılma" ve Francis Baconın dediği gibi, bilimi tüm doğayı "insanın hizmetine koşmak" için kullanma isteğindeydi. Bacon insanın "doğa üzerinde sahip olduğu hakları" kullanmasından söz ediyordu. Aristoteles "doğanın tüm hayvanları insan için yarattığını" söylüyordu. Immanuel Kanta göre "insan olmasaydı, yaratılmış her şey yaban kalır, bir hiç olurdu. Çok uzak olmayan bir geçmişte doğayı "fethetmek"ten ve uzaya "hâkim olmak"tan söz ediliyordu; sanki doğa ve kozmos, haklarından gelinmesi gereken düşmanlarmış gibi.

Din adamları topluluğu da bu konuda önemli bir rol oynadı. Batı dünyasının dinlerine göre, insanlar nasıl Tanrıya boyun eğmek zorundaysa, doğadaki başka her varlık da insana boyun eğmek zorundaydı. Özellikle çağımızda bu önermenin ikinci yarısına birinci yarısından daha çok inanmış gibiyiz. Söylediklerimizin değil yaptıklarımızın ortaya çıkardığı gerçek ve dokunulabilir dünyada birçok kişi - arada bir, toplumsal uzlaşmanın gerektirdiği üzere zamanın gözde tanrılarına göstermelik bir selam göndererek - yaratılışın tanrısı olmaya özeniyor. Descartes ve Bacon dinden çok etkilenmişlerdi. "Doğaya karşı biz" düşüncesi dinsel geleneklerimizden bize miras kalmıştır. Tekvinde Tanrı insanlara her canlı varlık üzerinde egemenlik tanımış ve her canavarın bizden korkması ve karşımızda huşu duyması buyurulmuştur. İnsanoğlu doğaya boyun eğdirmeye teşvik edilir ve boyun eğdirme ifadesi askeri anlamlar ima eden İbranice bir sözcükten çevrilmiştir. Kitabı Mukaddes'te - ve modern bilimi doğuran ortaçağ Hıristiyan geleneğinde - buna benzer pek çok öğreti vardır. İslam diniyse bunun aksine doğayı düşman ilan etme eğiliminde değildir.

Tabii ki hem bilim hem de din birçok farklı, hatta birbiriyle çelişen fikirleri barındıran karmaşık ve çok katmanlı sistemlerdir. Çevre sorunlarını keşfeden ve dünyanın dikkatine sunanlar bilim adamlarıdır. Ödedikleri bedel büyük olduğu halde, başkalarına zarar verebilecek buluşlar üzerinde çalışmayı reddeden bilim adamları vardır. Canlı varlıklara saygı gösterilmesi gerektiğini ilk dile getiren dindir.

Şurası gerçek ki, Hindu-Budist ya da Amerikan Yerli geleneğinde var olan doğanın kutsanmasına Yahudi-Hıristiyan-Müslüman geleneklerinde rastlanmaz. Hatta Batı dini ve bilimi, yollarından saparak, doğanın oyunun kendisi değil sahnesi olduğunu, doğayı kutsal kabul etmenin günah işlemek anlamına geldiğini iddia etmişlerdir.

Bununla birlikte, dinde kuşkuya yer bırakmayacak bir karşıt düşünce vardır: Doğa insanın yüceltilmesinden bağımsız nedenlerle var edilmiş ve bu nedenle, sadece bize olan yararından dolayı değil, kendi adına da saygı ve özen gerektiren bir Tanrı yaratısıdır. Son zamanlarda dokunaklı bir bakıcılık benzetmesi - insanların Dünya'nın bakıcıları olduğu, Tanrı tarafından bu iş için yaratıldıkları, şu anda ve sonsuz gelecekte ona karşı sorumlu oldukları düşüncesi - ortaya atıldı.

Tabii, Dünya'da yaşam dört milyon yıl, "bakıcılar" olmadan da sorunsuz devam etmişti. Dünya'da yüz milyon yıl var olmuş trilobitler ve dinozorlar, bu zamanın sadece binde biri kadar bir süredir yaşayan bir türün kendini yeryüzündeki yaşamın koruyucusu olarak görevlendirmesine herhalde gülerlerdi. Çünkü asıl tehlike bu türün kendisidir. Bu dinler de fark etmiştir ki, Dünyayı insanlardan korumak için bakıcı insanlara ihtiyaç vardır.

Bilimle dinin yöntemleri ve özellikleri birbirinden çok farklıdır. Din bizden, sağlam kanıtların bulunmadığı durumlarda bile (ya da özellikle bu durumlarda) çoğu zaman sorgulamadan inanmamızı ister. Bilimse hiçbir şeyi sadece inancımıza dayanarak kabullenmememizi, kendimizi aldatmaya olan eğilimimizden sakınmamızı, öykü niteliğindeki kanıtları reddetmemizi bekler. Bilime göre derinlemesine kuşkuculuk temel bir erdemdir. Dinse kuşkuculuğu aydınlanmanın önünde bir engel olarak görür. Bu yüzden, yüzyıllar boyunca bu iki dal birbiriyle çatışmıştır. Bilimin yaptığı buluşlar dinsel dogmalara karşı gelmiş, din de tedirgin edici bulguları görmezlikten gelmeye ya da bastırmaya çalışmıştır.

Ama zaman değişiyor. Birçok dinde artık, Dünyanın Güneşin çevresinde döndüğü ve yaşının dört buçuk milyar yıl olduğu olgusundan, evrimden ve modern bilimin öteki buluşlarından rahatsızlık duyulmuyor. Papa II. Jean Paul şöyle diyor: Bilim dini, hatadan ve boş inançtan, dinse bilimi putperestlikten ve doğru olmayan kesin yargılardan arındırabilir. Her ikisi de diğerini, ikisinin de serpilip gelişebileceği daha büyük bir dünyaya taşıyabilir. Bu tür köprü görevi yapan hizmetler desteklenmeli ve teşvik edilmelidir.

Bu en çok, yaşamakta olduğumuz çevre bunalımında kendini gösterir. Bunalımın sorumlusu kim olursa olsun, tehlikeleri ve bunların nasıl işlediğini anlamadan, soyumuzun ve gezegenimizin uzun vadeli refah ve mutluluğuna gönülden bağlı olmadan - yani hem dinin hem de bilimin katkısı olmadan - bu durumdan kurtulamayız.


Dünya genelinde düzenlenen bir dizi olağandışı toplantıya katıldığım için, kendimi şanslı sayıyorum. Bu toplantılar hızla kötüye giden çevre bunalımına çözüm bulmak amacıyla, gezegenimiz üzerindeki dinlerin önderleriyle birçok ülkenin bilim adamlarını ve milletvekillerini bir araya getirdi.

Nisan 1988'de Oxford'da ve Ocak 1990da Moskova'da yapılan "Din ve Parlamento Liderleri Küresel Forumu" konferanslarına 100e yakın ülkenin temsilcileri katıldı. Dünyanın uzaydan çekilmiş dev bir fotoğrafının altında dururken, kendimi şaşılacak bir çeşitlilik içindeki türümüzün çok farklı giysilere bürünmüş temsilcilerini izlerken buldum: Rahibe Teresa ve Viyana Başpiskopos ve Kardinali, Canterbury Başpiskoposu, Romanya ve İngiltere Hahambaşıları, Suriye Baş Müftüsü, Moskova Metropoliti, Onondaga kabilesinin yaşlı temsilcisi, Kutsal Togo Ormanının yaş rahibi, Dalay Lama, beyaz cübbeleri içindeki Jain (Hindu) rahipleri, türbanlı sihler, Hindu hocalar, Budist rahipler, Şinto rahipleri, evanjelik protestanlar, Ermeni Kilisesi Başpiskoposu, Çinli "Yaşayan Buda, Stockholm ve Harare piskoposları, Ortodoks kiliseleri metropolitleri, İroquois Konfederasyonunu oluşturan altı kabilenin şeflerinin şefi - ve onların yanında yer alan Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, Norveç Başbakanı, ormanların yeniden canlandırılması için çalışan Kenya'daki bir kadın hareketinin kurucusu, World Watch Institute'un Başkanı, Birleşmiş Milletler Çocuk Fonu ile Nüfus Fonu ve UNESCO'nun başkanları, Sovyetler Birliği Çevre Bakanı ve aralarında Amerikalı senatörler ve temsilcileri ile müstakbel bir başkan yardımcısının da bulunduğu çeşitli ülkelerin parlamenterleri. Bu toplantılar eski bir Birleşmiş Milletler yöneticisi olan Akio Matsumura tarafından düzenlenmişti.

Mihail Gorbaçov'un konuşmasını dinlemek üzere Kremlindeki St. George salonunda toplanan 1300 kişiyi düşünüyorum. Toplantı, en eski dinsel geleneklerden birini temsil eden saygıdeğer bir Veda rahibinin, katılanları kutsal hece "Omu seslendirmeye çağırmasıyla açılmıştı. Görebildiğim kadarıyla Dışişleri Bakanı Eduard Shevardnadze "Oma katılırken Mihail Gorbaçov kendini tutmuştu. (Lenin'in, eli dışarıya doğru uzanmış süt beyazı dev bir heykeli yakınımızda bir hayalet gibi bizi izliyordu.)

Aynı gün, kendilerini bir cuma günbatımında Kremlinde bulan 10 yahudi temsilci burada tarihin ilk dini törenini yaptı. Suriye Başmüftüsünün birçok kişi tarafından şaşkınlık ve memnunlukla karşılanan sözlerinde, bir ulusun diğerine karşı istismar amacıyla kullanmaması şartıyla, küresel refah için doğum kontrolünün İslamdaki önemini vurgulamasını hatırlıyorum. Bazı konuşmacılar da Amerikan yerlilerinin şu özdeyişini dile getirmişlerdi: Dünya bize atalarımızdan miras kalmadı, onu çocuklarımızdan ödünç aldık.

Bütün insanların birbirine bağımlı olduğu, toplantılarda sürekli vurgulanan bir temaydı. İnsan soyunu 100 aileden oluşan bir köy halkı olarak düşünmemizin istendiği dünyevi bir öykü anlatıldı bize. Bu durumda köyümüzdeki ailelerin 65i okuryazar değil, 90'ı İngilizce konuşmuyor, 70'inin evinde su yok, 80 ailenin hiçbir üyesi uçağa binmemiş, yedi aile tüm toprağın yüzde 60'ına sahip ve mevcut enerjinin yüzde 80ini kullanıyor. Bu aileler her türlü lükse sahip. Altmış aileyse tüm toprağın yüzde 10una sıkışmış durumda. Sadece bir ailenin üniversite öğrenimi görmüş bir üyesi var. Bunun yanı sıra hava, su, iklim ve yakıcı güneş ışığı giderek kötüleşiyor. O halde ortak sorumluluğumuz nedir?

Moskova konferansında, bazı saygın bilim adamlarınca imzalanan bir bildiri tüm dünyanın dini liderlerine sunuldu. Tepkileri büyük çoğunlukla olumluydu. Toplantı şu cümleleri de içeren bir eylem planıyla sona erdi:

Bu toplantı sıradan bir olay değil, bizlerin geri çekilmemek üzere katıldığımız bir süreçte, atılmış bir adımdır. Şimdi artık bu sürecin adanmış katılımcıları sıfatıyla hareket etmeye and içmiş olarak ülkelerimize dönüyoruz ve dünyamızı tehlikeli bir eşiğe sürükleyen davranışlarla uygulamalarda köklü değişiklikler yapılmasını sağlamak için birer özel görevli olarak çalışacağız.


Birçok ülkede din adamları harekete geçmeye başladılar. Amerikan Katolik Birliği, Episkopal Kilisesi, Birleşik İsa Kilisesi, Evanjelik Hıristiyanlar gibi çeşitli mezhepler, Yahudi toplumunun liderleri ve başka birçok grup önemli adımlar attılar. Bu süreci hızlandırmak için, St. John the Divine Katedrali'nin rahibi James Parks Morton'la benim başkanlığımda Çevre İçin Din ve Bilimin Ortak Çağrısı adıyla bir hareket oluşturuldu. O zamanlar senatör olan Başkan Yardımcısı Al Gore da bu çabada önemli bir rol oynadı. Başlıca Amerikan gruplarından bilim adamlarıyla liderlerin katıldığı ve 1991 Haziranında New Yorkta yapılan bir araştırma toplantısında oldukça fazla ortak nokta olduğu ortaya çıktı:

Bizi, küresel çevre krizini reddetmeye ya da göz ardı etmeye ve bu sorunla başa çıkmak için insan davranışında yapılması zorunlu temel değişikliklere karşı çıkmaya itecek birçok şey vardır. Ama biz din adamları, ulaştığımız, öğrettiğimiz ve yol gösterdiğimiz milyonlarca insana, bu sorunun bütün boyutlarını ve çözümü için yapılması gerekenleri anlatmak üzere peygamber sorumluluğu yükleniyoruz.

Bu konularla ilgili tartışmalara bilgi sahibi olarak katılmayı ve ulusal ve uluslar arası politikaların geliştirilmesinin ahlaki ve etik bir zorunluluk olduğu konusundaki görüşlerimizi bildirmeyi tasarlıyoruz. Yine de burada hemen duyurmak istiyoruz ki, aşağıda belirteceğimiz konularda harekete geçilmelidir: Ozonu tüketen kimyasal maddelerin aşamalı olarak yasaklanmasının hızlandırılması; fosil yakıtların çok daha verimli kullanılması ve fosil yakıtlara dayalı olmayan bir ekonomi geliştirilmesi; tropikal ormanların korunması ve biyolojik çeşitliliğin devamı için başka tedbirlerin de alınması; dünya nüfusundaki hızlı ve tehlikeli artışın yavaşlatılması için kadın ve erkeklere hak tanınması, ekonomide kendine yeterliği teşvik etmeli ve gönüllü olarak kabul edecek herkese aile eğitim programları sağlanması.

Çevreye ilişkin doğruluk ve adalet davasının, imanlı insanlar için ilk sırada öncelik taşıması gerektiği konusunda, birçok dinsel geleneğin üst düzeydeki önderleri arasında bir görüş birliği olduğuna inanıyoruz. Bu soruna gösterilecek tepki geleneksel din ve siyaset çizgilerini aşabilir ve aşamalıdır. Bu, dinsel yaşamı birleştirme ve yenileme potansiyelini de içinde taşımaktadır.

Ortadaki paragrafın son bölümü yalnız doğum kontrolü yöntemlerinin tanımlanmasına değil, ''doğum kontrolü sözcüklerinin kullanılmasına bile karşı çıkan Roma Katolik Kilisesi temsilcileriyle varılan dolambaçlı uzlaşmanın sonucudur.

1993 yılında Ortak Çağrı, Katolik, Yahudi, Protestan, Doğu Ortodoks Kilisesi, tarihi Siyahların Kilisesi ve Evanjelik Hıristiyan toplumlarından oluşan Çevre İçin Ulusal Dinsel Ortaklıka dönüştü. Ortaklığın Bilim Bürosunca hazırlanan malzemeden yararlanan katılımcı gruplar - hem tek tek, hem de topluca- ciddi baskı oluşturmaya başladı. Daha önce ulusal bir çevre programı ya da bürosu bulunmayan birçok cemaat, artık bu girişime tüm varlığıyla katılmış durumda. Çevre eğitimi ve girişimiyle ilgili el kitapları, milyonlarca Amerikalıyı temsil eden yüz binin üzerinde cemaate ulaşmış bulunuyor. Binlerce din adamı ve cemaat önderi yerel eğitime katılırken, cemaatlerde yine binlerce çevre girişimi çalışması yapıldı. Eyalet ve federal milletvekilleriyle temasa geçilerek lobi faaliyetinde bulunuldu, medyaya brifingler verildi, seminerlerin katılımcıları bilgilendirildi, vaazlar verildi. Örnek verirsek, 1996 Ocak ayında Evanjelik Kilisesi Çevre Örgütü - Evanjelik Hıristiyan cemaatinin Ortaklıktaki kurucu Örgütü - Kongrede, Soyu Tehlikede Olan Türler Yasası (kendisi de tehlikede sayılır) için lobi çalışmaları yaptı. Peki, neyi temel alıyorlardı? Sözcülerinin açıklamasına göre Evanjelikler bilim adamı olmamalarına rağmen, davayı teoloji temelinde savunabiliyorlardı: Soyu tehlikede olan türleri koruyan yasalar Nuhun günümüzdeki gemisi olarak tanımlanıyordu. Ortaklık'ın "çevre koruması artık dinsel yaşamın önemli bir bileşeni olmalıdır yolundaki temel ilkesi, geniş ölçüde destek görmektedir. Ortaklıkın henüz el atmadığı önemli bir eylem alanıysa çevreyi etkileyen büyük sanayi kuruluşlarının yöneticileri olan cemaat üyelerine ulaşmaktır. Bu konuda da girişimde bulunulmasını yürekten diliyorum.

Yaşadığımız çevre bunalımı henüz felaket boyutunda değil. Henüz değil. Başka bunalımlarda olduğu gibi burada da daha kullanılmayan, hatta hayal bile edilmeyen işbirliği, yaratıcılık ve kararlılık fırsatları ortaya çıkabilir. Bilim ve din, Dünyanın nasıl meydana geldiği konusunda görüş ayrılığı içinde olabilir; ama onu korumak için bizim ilgimizin ve sevgiyle balcım göstermemizin gerekli olduğu üzerinde anlaşabiliriz.

ÇAĞRI

Aşağıdaki metin, bilim adamlarının din adamlarına gönderdiği "Dünya'yı Korumak ve Yüceltmek, Bilim ve Din için Ortak Yükümlülük Çağrısı" başlıklı, Ocak 1990 tarihli bildiridir.

Dünya türümüzün doğum yeri ve bildiğimiz kadarıyla tek yuvamızdır. Sayımız az ve teknolojimiz zayıfken, dünyamızdaki çevreyi etkileme gücünden yoksunduk. Ancak günümüzde, birdenbire, neredeyse kimse farkına varmadan muazzam bir sayıya ulaştık ve teknolojimiz çok büyük, hatta ürkütücü güçler kazandı. Artık bilerek ya da bilmeyerek küresel çevrede yıkıcı değişiklikler yapabilecek güçteyiz. Bu, bizim ve Dünyayı paylaştığımız öteki tüm varlıkların titiz ve incelikli bir uyum içinde olduğu bir çevredir.

Şimdiyse bizim yarattığımız ve hızla gelişen, uzun vadeli biyolojik ve ekolojik sonuçları hakkında tam bir cehalet içinde olduğumuz çevre değişiminin tehdidi altındayız: Koruyucu ozon tabakasının incelmesi: son 150 bin yılda yıldır görülmemiş ölçüde küresel ısınma; her saniye dört buçuk dönümlük ormanın yok olması; türlerin hızla yok olması ve dünya nüfusunun çoğunluğunu tehlikeye atacak küresel bir nükleer savaş olasılığı. Cehaletimizden dolayı hâlâ farkında olmadığımız bunlara benzer başka tehlikeler de olabilir. Bunlar tek tek ve toplu olarak insan soyu için bir tuzak anlamına gelmektedir. Bu tuzağı biz kendimiz için kurmaktayız. Gerekçeleri ne kadar ilkeli ve yüce (ya da safça ve öngörüsüz) olursa olsun, bu tehlikeleri ortaya çıkaran eylemler, tek başına ya da birlikte, artık türümüzü ve pek çok diğer türü tehlikeye atıyor. Dinsel anlatımlarda bazen "yaratılışa karşı suç işlemek olarak tanımlanan eylemi yapmak üzereyiz - bazılarına göreyse bu suçu halen işlemekteyiz.

Çevreye karşı girişilen bu saldırıların sorumlusu tek bir siyasi grup ya da tek bir kuşak değil. Özleri bakımından bu saldırılar uluslar aşırı, kuşaklar aşırı ve ideolojiler aşırı. Doğasıyla akla gelebilecek bütün çözümler de öyle. Bu tuzaklardan kurtulmak için, gezegenimizin tüm halklarını ve gelecek tüm kuşakları kucaklayacak bir yaklaşım gerekli.

Böylesine büyük ölçekli sorunlarla bu kadar geniş bir perspektif gerektiren çözümlerin bilimsel olduğu kadar dinsel bir boyutu da olduğu daha başında dikkate alınmalıdır. Biz bilim adamları - çoğumuz çevre bunalımıyla mücadeleye çoktan başladık - ortak sorumluluğumuzun bilincinde olarak, dünya din âlemini, söz ve eylemle ve gerekli olan cesaretle, Dünyayı koruma sözü vermeye çağırıyoruz.

Bu tehlikeleri hafifletici kısa vadeli önlemlerden bazıları - enerji verimliliğini artırmak, kloroflüorokarbonların hızla yasaklanması ve nükleer silahlarda mütevazı indirimler yapılması gibi - başkalarına kıyasla kolaydır ve uygulanmalarına da bir ölçüde başlanmıştır. Ancak daha geniş kapsamlı, daha uzun vadeli ve daha etkili yaklaşımlar yaygın bir umursamazlık, red ve direnişle karşılaşacaktır. Bunlar arasında fosil yakıtlardan, kirliliğe yol açmayacak enerji kaynaklarıyla işleyen bir ekonomiye geçiş, nükleer silah yarışında hızla geriye dönüş ve - çevreyi korumaya yönelik yaklaşımlardan çoğunun onsuz etkisiz kalacağı - nüfus artışını gönüllü olarak durdurmak sayılabilir.

Barış, insan hakları ve sosyal adalet konularında olduğu gibi burada da, din kurumları hem özel sektörde hem de kamu sektöründe; ticaret, eğitim, kültür ve kitle iletişiminin farklı dünyalarında ulusal ve uluslararası girişimleri teşvik edici bir güç olabilir.

Çevre bunalımı sadece kamu politikasında değil, aynı zamanda bireysel davranışlarda da köklü değişiklik gerektirmektedir. Tarih gösteriyor ki dinsel eğitim, örnek oluşturma ve önderlik, kişisel davranışları ve kararları güçlü bir şekilde etkileyebilir.

Bilim insanları olarak çoğumuz evren karşısında dehşet ve vecd içinde kaldığımız deneyimler yaşamışızdır. Kutsal kabul edilen şeylere daha çok ilgi ve saygıyla davranıldığını biliyoruz. Çevreyi koruma ve yüceltme çabalarının kutsal olduğu telkin edilmelidir. Aynı zamanda bilim ve teknolojinin daha yaygın ve derinlemesine kavranması gereklidir. Eğer sorunu anlamıyorsak, ona çözüm bulmamız da olası değildir. Bu yüzden, hem din hem de bilim bu konuda yaşamsal rol oynayacaktır.

Küresel çevrenin durumunun sizin meclislerinizde ve cemaat toplantılarınızda ciddi kaygı kaynağı oluşturduğunu biliyoruz. Bu çağrının, Dünyanın korunması için ortak bir dava anlayışı ve ortak bir eylem geliştirilmesini teşvik edeceğini umuyoruz.

Bilim adamlarının bu çevre çağrısına kısa süre içinde, 83 ülkeden yüzlerce din adamı tarafından imzalanan bir cevap verildi. İmzalayanların arasında 37 ulusal ve uluslar arası din kurumunun başkanları da vardı. Dünya Müslüman Birliği ve Dünya Kiliseler Konseyi Genel Sekreterleri, Dünya Yahudi Kongresi’nin Başkan Yardımcısı, Ermeni Gregoryen Kilisesi Başpapazı, Rusya Metropoliti, Suriye ve eski Yugoslavya başmüftüleri, Çin Hıristiyan kiliseleri ile Amerika Birleşik Devletleri'ndeki Episkopal, Lutherci, Metodist ve Meronit kiliselerinin piskoposları ile dünyanın önemli kentlerinden 50 kardinal, lama, başpiskopos, başhaham, patrik, molla ve rahipler imzacılar arasındaydı. Şöyle diyorlardı:

Çağrının ruhu etkileyici, içeriğiyse bizi mücadeleye davet ediyor. Aciliyetine katılıyoruz. Bu işbirliği çağrısı bilim ve din ilişkilerinde benzersiz bir durum ve bir fırsat oluşturuyor.

Din cemaatlerinden pek çok kişi, gezegenimizin çevre sağlığına yönelen, Çağrı'da belirtilenler gibi tehlikelere ilişkin haberleri artan bir kaygıyla izlemektedir. Bilim topluluğu, bu tehlikelerin kanıtlarını ortaya çıkarmakla insanlığa büyük bir hizmette bulunmuştur. Araştırmaların titizlikle sürdürülmesini destekliyoruz ve sonuçlarını da insanlık durumuyla ilgili tüm değerlendirme ve duyurularımızda dikkate alacağız.

Biz, çevre bunalımının özünde dinsel olduğuna inanıyoruz. Bütün inanç gelenekleri ve öğretileri bize doğal dünyaya saygı ve ilgi göstermemizi öğütler. Buna rağmen kutsal yaratı çiğnenmektedir ve süregelen insan davranışının sonucu olarak büyük tehlike içindedir. Böylesine kökleşmiş bir ihmal ve sömürüyü tersine çevirmek için dinsel bir tepki şarttır. Bu nedenlerle, Bilim Adamlarının Çağrısını memnunlukla karşılıyoruz ve en kısa zamanda somut ve kesin işbirliği ve eylem biçimlerini araştırmaya hazırız. Yeryüzü bizi yeni düzlemlerde ortak taahhütte bulunmaya çağırıyor.

Carl Sagan - Milyarlarca ve Milyarlarca






Share this article :

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

 
SUPPORT / DESTEK : ATLAS
Copyright © 2014 ATLASİZM