BİLİM

Patricia Fara - Bilim


05. Yaşam

Varoluşun muazzam zinciri! Tanrı'dan başlayan,
Uhrevi ve beşeri varlıklara, meleğe ve insana uzanan.
Hayvanı, kuşu, balığı, böceği, gözün göremediğini,
Hiçbir merceğin ulaşamadığını kapsayan;
Sonsuzluktan sana, senden hiçliğe akan.

Alexander Pope, İnsan Üzerine Bir Deneme, 1733-34

"ŞİFAC1 APOLLO ÜZERİNE, Asklepios üzerine, Sağlık üzerine ve şifa veren tüm güçler üzerine yemin ederim." Ölümünden iki bin yıldan uzun bir süre sonra bile Hipokrat, iyi tıbbi uygulamalarla ilgili bu yeminiyle tanınıyor. Ne var ki, Hipokrat gerçek bir insan olduğu kadar mitolojik bir kahraman haline de getirilmiştir. İsmi hala ötenazi ve kürtaj gibi konulara ilişkin tartışmalarda dile getiriliyorsa da, ona atfedilen ifadelerin (Hipokrat yemini dahil) çoğu ondan sonra gelen takipçileri tarafından yazılmıştır. Hipokrat diğer herkesten ayrı bir şifacı figürü değil, kendi aralarında çok çeşitli tedavi önerilerinde bulunan pek çok Yunanlı hekimden sadece biriydi. Ve kurucu olarak kabul edilen diğer pek çok kişi gibi o da önceden var olan bilgi birikimini miras almıştı.

Atina'da Sokrates'in felsefeyle ilgilenen havarilerini çevresine topladığı yıllarda, Hipokrat da Yunanlıların Kos adasında tıp okulunu kurmuştu. O sıralar doktor olmak için resmi nitelikler gerekmiyordu; bu yüzden Hipokrat, oraya ücret ödeyecek öğrencileri çekmek için bazı tanıtım taktikleri uygulayarak gerçek tıp uzmanlarının kendileri olduğunu ve seleflerinin yalnızca büyücülerden ibaret olduğunu söylüyordu. Kendilerinden öncekilere olan borçları saklama uygulamasını sürdüren Hipokrat'ın halefleri onu tıbbın simgesel babası haline dönüştürdüler.

Hipokratçılar ayrıntılı vaka raporlarına olan düşkünlükleriyle haklı bir ün elde etmişlerdir. Uygulamalı tecrübelerini kapsayan muazzam bir havuz oluşturmuş ve böylece hastalıkların nedenlerini anlayamasalar da nasıl bir seyir izleyeceğini tahmin edebilmişlerdir. Bu rasyonel adım sayesinde, duruma hakimmiş gibi bir görüntü vermekle birlikte gerçekte hastalarının daha huzurlu ölmelerini sağlamaktan öte pek de bir şey yapamıyorlardı. Her ne kadar bir-iki etkili tedavi yöntemine sahip olsalar da, Hipokratçı hekimlerin asıl vurguladığı sağlıklı yaşamın önemiydi. Modem doktorların tersine, teorilerinde evrensel hastalıklardan ziyade bireylerin özel yapılarına odaklanıyorlardı. Duruma göre hazırladıkları reçetelerle insan bedenini ve ruhunu sağlıklı tutmaya çalışıyor, doğal dengelerini bozmadan bedenleri için gereken elzem sıvıları - dahili salgılarını - nasıl koruyacakları hakkında tavsiyeler veriyorlardı.

Hastanın kişisel esenliğine yapılan bu vurgu on sekizinci yüzyıl Avrupasında da önemini koruyacaktı. Etkili ilaçların olmadığı bir ortamda, Hipokratçı tıp, önleyici bir strateji olarak kişiyi kendi sağlığından sorumlu olduğu bir yere yerleştiriyor, böylece hastalık esnasında hissedilen çaresizlik duygusunu hafifletiyordu. Hastalar (ve de hastalık hastaları) semptomlarının gün içindeki iniş çıkışlarını tahlil ederek normal dengelerini geri kazanmaya çalışıyor ve kendi sağlıklarının takibini yapabiliyorlardı. Hastalar kendilerine özel bireyler gibi davranılmasından hoşlanıyorlar, deneyimli hekimler sürekli özel tedavi talep eden zengin hastalarından yüksek ücretler alıyorlardı. Hipokrat öğretisinin merkezinde bir de insan bedeninin doğası itibariyle kendini iyileştirebildiği ve doğal dengesini korumaya çalışacağı gibi felsefi bir çekicilik de vardı, zira bu öğreti evrenin tesadüflerden oluşmadığını, planlı bir tasarım olduğunu ileri sürüyordu.

Antik Yunan'ın Yedi Bilge Adam'ından sadece bir tanesi yaşam bilimleri açısından anlam taşıyordu; o da Hipokrat'tan bir asır sonra yaşamış olan Aristoteles idi. Mesleğinin sonlarına doğru Aristoteles, filozofların gerçek dünyayı incelememeleri gerektiği şeklindeki geleneksel görüşe karşı çıkmıştı. Hava koşulları ve depremler gibi çevresel konuları ele almakla kalmayarak işi bitkileri ve hayvanları incelemeye kadar vardırmıştı. Bugün dillere düşen bazı hatalar yapmışsa da (diş ve kaburga saymak onun en güçlü yanlarından biri değildi) kendi incelemelerini kendisi yürütüyor, teorilerin gerçeğe uygun ve inandırıcı olmasının önemini vurguluyordu. En ince ayrıntısına kadar notlar alan Aristoteles, insanlar da dahil olmak üzere muazzam çeşitlilikte canlı türü üzerinde gözlem yapıp bulgularını derlemişti.

Aristoteles'in hayvan davranışları üzerine derlediği külliyat, modem ders kitaplarının tersine, katı olguları ve tıp teorilerini folklor ile harmanlıyordu. Bir yandan okurlarına, yanlış dereden su içen koyunların siyah kuzular doğuracağına dair teminat veriyordu; ama öte yandan, genel sezgilere karşı gelerek köpekbalıklarının rahimleri olduğunu söylüyordu, ki bu bulgu nihayet 1842'de doğrulandı. Elbette Aristoteles'in teorik meşgalelerinin gözlem yapma tarzını etkilemesi de kaçınılmazdı; görünüşte farklı canlıların ortak özelliklerini yakalayarak yaratımı bir bütün haline getirmeye çalışıyordu. İçinde hiçbir boşluk olmayan kusursuz evren ideolojisini benimsemiş olan Aristoteles, farklardan ziyade sürekliliğin peşindeydi. Suda ve karada yaşayan hayvanlar arasındaki bağı oluşturuyor gibi görünen canlılar (örneğin foklar) ve tüyleri olmasa da kuş gibi uçabilen yarasalar onu büyülüyordu. Ayrıca genel yaşlanma yasasıyla ilgili de deneyleri vardı; farklı canlıların post, toynak ve gagalarının büyümesini birbiriyle ilişkilendiriyordu.

Aristoteles'in doğa kataloğu Avrupa'da son derece popüler oldu, zira içinde cinsel faaliyetlerle ilgili ayrıntılı betimlemeler vardı. Daha sonraları ise Aristotle’s Master-Piece (Aristoteles'in Başyapıtı) adı altında sahte baskılar el atından satılmaya ve okunmaya başladı. Organizmalar arasındaki küçük ve tedrici değişimlere yoğunlaşan Aristoteles'in biyolojiye yaklaşımı daha ziyade teorik seviyede varlığını sürdürmüştü. Aristoteles modelinin Hıristiyanlaştırılmış versiyonunda, uzun ve kesintisiz bir varlık zinciri en minik organizmalardan başlayıp belli belirsiz adımlarla yeryüzündeki canlıların zirvesine, yani insana uzanır, sonra da melekler üzerinden Tanrı'ya dek devam eder. On yedinci yüzyıl sonlarında felsefeci John Locke Aristoteles'in kavrayışını şöyle açıklar:

Görünen maddi dünyanın hiçbir yerinde ne bir boşluk ne de bir kopukluk görürüz. Her şey bizden başlayıp epey aşağılara iner, bu iniş yumuşak adımlarla gerçekleşir ve nesnelerden oluşan, sürekliliğe sahip bir dizidir; öyle ki her seferinde birbirinden çok ama çok az bir farkla ayrılır ;... hakeza hayvanat ve nebatat alemi birbirine o denli yakındır ki, bunların birinin en aşağıda olanını, diğerininse en yukarıda olanını aldığınızda, aralarında ayırt edilebilir bir fark görünmeyecektir.

Yunanlı hekimlerin bedenin dışına dair bildikleri, içine dair bildiklerinden çok daha fazlaydı. Anestezi yapılmadan iç organları ameliyat etmek düşünülemeyecek kadar acı veren bir olaydı; kadavralar üzerinde çalışmak ise hem ahlakdışı sayılıyor hem de faydasız olduğuna inanılıyordu. Ölmüş bir bedeni incelemenin yaşayanlara ne yararı olabilirdi? Fakat tedavi edilmesi gereken pek çok savaş yaralısı vardı ve muzaffer orduların Hipokratçı hekimlere borcu büyüktü. Bu hekimler kırık kemikleri nasıl yerleştireceklerini, yaraları nasıl saracaklarını, hasarlı uzuvları rekor sürede nasıl keseceklerini tecrübeyle öğrenmişlerdi. MS ikinci yüzyılda, bu uzman cerrahlardan biri olan Galen, Romalı gladyatörleri ve askerleri tedavi ediyordu ve insan anatomisi üzerine geliştirdiği fikirler on altıncı yüzyıla dek Avrupalıların düşünme biçimini etkilemişti. Galen ayrıca, kendinden önceki beş asır boyunca oradan oraya geçen ve değişime uğrayan Hipokratçı teorilere ilişkin kendi yorumlarını da Avrupa’ya aktarmıştı.

Galenci hekimler, her insan bedeninin dört özel sıvı ya da salgının etkisi altında olduğunu öğreniyordu: kan, sarı safra, balgam ve siyah safra. Burada italik harflerle yazılmalarının nedeni, bunları aynı isimle anılan gerçek maddelerden ayırmaktır. Bu salgıların her biri belli bir işleve sahiptir: Kan hayatiyetin kaynağıdır; sarı safra sindirime yardımcı olur; balgam, insan ateşlendiğinde soğutucu görevi görür; siyah safra ise kanı ve diğer bedensel sıvıları koyultur. Bu salgılar, insanların fiziksel doğasını olduğu kadar psikolojik davranışlarını da etkiler; bu nedenle herkes kendi bedenindeki salgıların dengesine bağlı olarak kendine özgü bir mizaca sahip olur. Örneğin zayıf ve soluk benizli kişilerde fazla sarı safra vardır ve acımasız, hırçın tabiatlı olurlar. Tersine, şişman, solgun ve tembel kişilerde ise fazla balgam vardır. Shakespeare'in melankolik Malvolio'su ise siyah safra stereotipini örneklemektedir.

Galen'e göre, anatomiyi anlamak kitapları değil bedenleri incelemek demekti. Galen, doktorların savaş yaraları ve uzuv kesme gibi işlemlerle başa çıkabilmek için eksiksiz anatomi bilgisine sahip olmaları gerektiğini savunuyordu. Bu yüzden - ahlaki itirazlara ve uygulamadaki güçlüklere karşın - eski fikirleri çürüten deneyler yürütmeyi ısrarla sürdürmüştü. Kimi zaman savaşta ölüp kuşlar tarafından delik deşik edilmiş cesetleri inceleyerek, kadavraların parçalanmasına karşı çıkan sosyal tabuların açıklarından faydalanmış olsa da, genelde domuz ve maymunlar üzerinde çalışıyordu. Günümüzde olsaydı Galen'in araştırma yapmasına izin verilmezdi çünkü Galen, iplerle bağladığı canlı hayvanlar üzerinde cerrahi işlemler yapmaktan çekinmeyen biriydi. Halen atmakta olan kalplerin içine girip incelemeler yapar, idrar torbası ve böbreklerin nasıl çalıştığını göstermek için idrar yollarına düğümler atar, omuriliğe kesikler atıp bedenin hangi bölümünün hangi kesikle felç olduğunu araştırırdı. "Kanama kadar cerrahi işlemleri bozan bir olay yoktur," diyerek, fışkıran kana müdahale etmek için neler yapılması gerektiğine dair son derece değerli ipuçları vermişti. Neredeyse dört yüz yıl boyunca felsefeciler atardamarların hava içerdiğini savunmuştu, ama Galen bir atardamarı iki taraftan bağlayıp ortasını keserek onların yanıldığını kanıtladı. Gayet bariz bir olgu - ama ancak her gün kanla yüz yüze gelen ve hayatın anlamı üzerine düşünmek yerine hayat kurtarmaya azmetmiş biri için.

Ne tuhaftır ki, kişisel gözlemin elzem olduğunu vurgulayan bu cerrah asırlar boyu tekrarlanagelen hataları sürdürmüş, kendisine aktarılan ve hiç kimsenin meydan okumaya cesaret edemediği öğretileri yüceltmişti. İnsan kadavralar olmayınca Galen sıradaki en iyi seçeneğe yönelerek Berberi maymunları üzerinde çalıştı. Bu mantıklı bir stratejiydi, fakat bunun sonucunda bin yılı aşkın bir süre hekimler, kanın, primatlarda olduğu gibi, insan kalbinin duvarlarındaki minik deliklerden aktığına inanma gafletine düştüler. Galenci fizyolojinin çarpıcı bir diğer özelliği de dolaşım sisteminin olmayışıdır. Onun modeline göre kan, sürekli olarak karaciğerde ve damarlarda üretiliyor, sonra da bedenin diğer organ ve uzuvlarınca tüketiliyordu. Galen'in bu sonuca varmasının ardında, sadece koyu kanın ve parlak kırmızı kanın iki ayrı sistemde akması gerektiği yolundaki sağduyuya dayalı varsayımı değil, aynı zamanda beyin, kalp ve karaciğeri ruhun üç ayrı veçhesi gibi düşünmeye şartlanmış olması da vardı.

Başka insanların görüşlerine güvenmektense eline neşter alıp kullanmaya inanan parlak bir analizci olmasına rağmen Galen de - yenilikçilerin çoğu gibi - önceden var olan fikirler tarafından kısıtlanmıştı. Aynı sorun, Galen'in ilk elden gözlem stratejisini benimseyen ve bedeni gerçekte olduğu gibi çizmesiyle ün kazanan Rönesans anatomisti Andreas Vesalius’un da elini kolunu bağlamıştı. Vesalius Galen'in yaptığı pek çok hatayı ifşa etmiş olmasına karşın, kalpte delikler olması gerektiğine ama Tanrı'nın onları göremeyeceğimiz kadar küçük yarattığına karar vermişti.

Patricia Fara - Bilim





Share this article :

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

 
SUPPORT / DESTEK : ATLAS
Copyright © 2014 ATLASİZM