Bilimin Arka Yüzü

Adrian Berry - Bilimin Arka Yüzü


Amazon ve Onun Amazonları

Tarihte birkaç öykü vardır ki, bunlar, gözlerini altın hırsı bürümüş bir avuç İspanyol serüvencinin İnkaların imparatorluğunu ele geçirip yıkışlarını anlatan öykülerinden daha az bilinirler, ama onlardan daha etkileyicidirler. Peru'daki altınlarla gümüşleri talan etmekle yetinmeyen bu serüvenciler, Amazon ormanlarında bir yerde olduğu sanılan bir altın ülkenin, efsanevi El Dorado krallığının ardına düştüler.

Ondokuzuncu yüzyıl tarihçilerinin en esinlendiricilerinden biri olan William Prescott, İnka Fatihinin küçük kardeşi Gonzalo Pizarro'nun Fetihten sonra El Dorado'yu bulmak için nasıl yollara düştüğünü şöyle anlatır:

Gonzalo Pizarro, [1539'da] Quito yönetimine atandığı haberini, kimseden gizlemediği bir sevinçle aldı. Çünkü bu atama onu yalnız eski İnka eyaletinin değil, uzun zamandır Fatihlerin hayallerini süsleyen, doğu yönündeki keşiflere, Doğu baharatlarının masalsı ülkesinin keşfine açılan toprakların da sahibi kılıyordu. Kısa zamanda 350 İspanyol, 4000 yerli topladı. Adamlarının bin ellisi atlıydı ve tamamı böyle bir iş için gerekli en iyi donanıma sahipti. Bundan başka, aç kalma olasılığına karşı, büyük miktarlarda erzak ve kendilerini arkadan izleyen başı sonu belli olmayan bir domuz sürüsü ile önlemini aldı. Bu ünlü keşif seferine çıktıklarında 1540 yılının başıydı. Yolculuğun, İspanyolların daha İnka topraklarında olduğu bir sıraya rastlayan ilk bölümü, görece küçük güçlüklerle sürdü: Çünkü, hala Güneşin Çocuklarının idaresi altında yaşadıklarını düşünen basit insanların yaşadığı bu uzak bölgede, Fetihin Peru'da yol açtığı şaşkınlık henüz yaşanmıyordu.

Buna karşılık, iklimi gibi halkının karakteri de bir başka görünen Quiksos topraklarına girerlerken sahne değişti. Ülke, yüksek And Sıradağları boyunca uzanıyordu; serüvenciler de hemen sıradağların derin ve karışık geçitlerine daldılar. Yüksek bölgelere çıkarlarken, Cordillera'ların yamaçlarından aşağı esen buz gibi rüzgarlar kollarını bacaklarını uyuşturdu; yerlilerin birçoğu bu bakir bölgede kendilerini buzdan mezarlarda buldu. Bu korkunç engelleri geçerlerken, o volkanik alanlarda sık sık dağları temelinden sarsan müthiş depremlerden birini yaşadılar. Bir yerde, Doğanın korkunç sancılarıyla toprak ikiye yarıldı; bu yarıktan kükürt buharı nehirleri akmaya başladı; birkaç yüz eviyle birlikte bir köy o korkunç boşluğa yuvarlandı.

Doğu yamaçlarından aşağı inerken iklim değişti: Aşağılara indiklerinde öldürücü soğuk yerini boğucu bir sıcağa bıraktı. Bu kez gök gürlemeye, şimşekler çakıp yıldırımlar yağmaya başladı. Sierralar’ın geçitlerinden kopup gelen fırtınalar, neredeyse hiç ara vermeden, gece gündüz başlarının üzerinde esti durdu. Sanki buraların kızgın Tanrıları, dağlarının sessizliğini bozan istilacılardan öç almak istiyordu. Bu tufan, şiddetinde hiçbir azalma olmadan altı haftadan fazla sürdü. Dur durak bilmez yürüyüşten sırılsıklam terleyip bitkin düşen gezginler, gücü tükenmiş ve neme doymuş bacaklarını güçlükle sürüdüler. Birçok bataklığı, bir o kadar da azgın ırmağı aşmak zorunda kaldıkları, aylarca süren bu zahmetli yolculuktan sonra, en sonunda, Cinnamon ülkesine, Canelas'a vardılar. Geniş ormanlarda her yana dağılmış, kabukları değerli o ağaçları gördüler: Ancak, kolay elde edildiklerinde ticari açıdan ne denli değerli oldukları kanıtlanmış olsa bile, onların gözünde, o uzak diyarlarda bu kabukların hiçbir değeri yoktu. Arada yollarına çıkan başıboş vahşi kabilelerden, burasının, on günlük uzaklıkta altın dolu, zengin ve verimli, kalabalık halkların oturduğu bir diyar olduğunu öğrendiler. Gonzalo Pizarro seferin başta planlanan sınırlarına gelmişti. Ama bu bilgi umutlarını yeşertti ve serüveni biraz daha sürdürmeye karar verdi. Bu, hem kendisi hem de yürüyerek geri dönmeye dünden razı adamları için daha hayırlı olabilirdi.

Yürüyüşlerine devam ettiler. Ülke şimdi, yaklaştıkça her yanda ufuk çizgisine dek yayıldığı anlaşılan ormanlarla biten geniş savanalar boyunca uzanıyordu. Bu ormanlarda yalnız ekvator bölgelerinde görülen muazzam büyüklükte ağaçlarla karşılaştılar. Bazılarının gövdesi o kadar genişti ki, ancak kolları açık onaltı adam güçlükle çevresini kuşatabiliyordu. Ağaçlar sarmaşıklarla ve asalak asmalarla sıkı sıkı sarılmıştı; ağaçtan ağaca uzanan parlak renkli çiçek kordonlarının asılı olduğu sarmaşıklar, bütün ormana göze güzel görünen, ama geçit de vermeyen bir ağ perde örmüştü. Yol alırlarken her adımda baltalarıyla önlerini açmak zorunda kaldılar; bu sırada, tutuldukları sağanak yağmurların etkisiyle çürüyen elbiseleri, takıldıkları her çalıda ve her dikende bir parçasını bırakıyordu. Havanın etkisiyle bozulup çürüyen erzakları çoktan bitmiş, yanlarına aldıkları canlı hayvanlar ise ya yenip yutulmuştu ya da ormanda yahut dağ geçitlerinde özgürlüklerini ilan etmişlerdi. Yanlarında yaklaşık bin köpek getirmişlerdi; vahşi olanlarının çoğunu zavallı yerlileri avlamak için kullandılar. Avlanma sırası şimdi onlara gelmişti, ama acınası leşleri, açlıktan kırılan gezginlere çok yoksul bir ziyafet oldu. Onlar da bittiğinde ellerinde bir tek ormandan toplayabildikleri yetersiz otlar ve tehlikeli kökler kaldı.

Yol yorgunu topluluk, en sonunda, çok geniş bir nehre, Amazon’un büyük kollarından biri ve Amerika'nın yalnızca üçüncü ya da dördüncü büyüklükteki nehri olduğu halde, Eski Dünyanın en büyük nehirlerinden biri sayılabilecek Napo'ya vardı. Gördükleri, yüreklerini sevinçle doldurdu: Kıyısı boyunca dolanarak yürürlerken daha güvenli ve daha kolay bir yol buldukları umuduna kapıldılar. Gonzalo ile arkadaşları, geçmek için güçlerini sonuna kadar zorladıkları sık ağaçlarla kuşatılmış kıyısına iyice yaklaştıklarında, yerin altından gelen gümbürtüyü andıran bir akıntı sesi duydular. Öfkesi kabarmış nehir bayır aşağı ürkütücü bir hızla akarak, onları, düş güçlerini zorlayan muazzam bir köpük denizi halinde 350 metrelik bir yükseklikten aşağı düşen olağanüstü bir şelalenin kenarına götürdü. Yaklaşık 30 kilometre sonra bile hala duyacakları bu dehşet uyandırıcı ses, çevredeki ormanın ağır tekdüzeliğini daha bir ezici kılıyordu. Kaba saba savaşçılar bu ses karşısında huşu içinde kalakaldılar. Suyu kırıştıran tek bir kayık bile yoktu. Ortalıkta bu bakir bölgenin vahşi sakinleri, hantal boa yılanı ve ırmağın kıyısında güneşlenen iğrenç timsahtan başka hiçbir canlı görünmüyordu. Bütün görkemleriyle bir kule gibi göğe yükselen ağaçların ve kayalı yatağında asırlardır aktığı gibi akan nehrin oluşturduğu sahnenin ıssızlığıyla dinginliğini bozan, yalnız akan suyun uğultusu ve ağaçların ürkek hışırtısıydı: Bütün herşey, Yaratıcının elinden çıktığı anki vahşiliği ve ilkelliğiyle karşılarındaydı.

Şelalenin hemen biraz altında ve üstünde nehir yatağı öyle daralıyordu ki, genişliği altı metreyi aşmıyordu. Açlıktan kıvranan serüvenciler, kendilerine yiyecek içecek sunacak bir ülke bulma umuduyla, neye mal olursa olsun karşı tarafa geçmeye karar verdiler. Sanki doğanın bir silkinişiyle toprak yarılmış, ortaya, 50-100 metre aşağıya dimdik inen sarp bir yamaç çıkmıştı. Koca koca ağaç gövdeleri kanyonun öte yakasına uzatılarak derme çatma bir köprü kuruldu. İnsanlar ve atlar havada asılı bu kaygan yoldan, aldırış etmeyerek aşağı baktığı için başı dönen ve boşluğa adım atıp aşağıda kaynayan suyun içine düşen bir tek İspanyol serüvenci dışında, kayıp vermeden geçişlerini tamamladılar.

Ne var ki, bu değişiklik onlara çok az şey kazandırdı. Ülke aynı umut kıncı görünümdeydi: Nehir kıyısı ya dev ağaçlarla duvar gibi örülmüştü ya da geçit vermez sarmaşıklarla donanmıştı. Yol geçmeyen bu el değmemiş topraklarda arada bir karşılaştıkları yerli kabileleri vahşi ve düşmancaydı; bunun için onlarla sürekli çatışmak zorunda kaldılar. Onlardan, nehrin aşağısında birkaç günlük uzaklıkta verimli bir ülke bulacaklarını öğrendiler. İspanyollar, vaadedilen topraklar kendisine yaklaştıkça uzaklaşan gökkuşağı gibi hep önlerinde, bir umutlanıp bir umusuzluğa düşerek yorucu yolculuklarına devam ettiler.

En sonunda yorgunluktan ve acıdan tükendiler. Gonzalo, yüklerini ve gücü tükenen arkadaşlarını taşıyacak büyüklükte bir kayık yapmaya karar verdi. Orman onlara bol bol kereste sağladı, ölen atların nallarından çivi yapıldı, askerlerin parçalanmış elbiseleri üstüpü yerine geçti. Güç bir işti; fakat Gonzalo görevlendirdiği adamlarını yüreklendirdi, çalışmalarına katılarak onlara örnek oldu. İki ayın sonunda, kabaca çatılmış, ama adamların yarısını taşıyacak kadar güçlü ve yük taşıma kapasitesi yeterli bir gulet, Avrupa'nın bu iç sularda yüzen ilk teknesi ortaya çıktı.

Gonzalo teknenin komutasını, cesaretine ve kendisine bağlılığına güvenebileceğini düşündüğü bir şövalyeye, Francisco de Orellana'ya verdi. Birlikler, gulet yanlarında, nehrin akış yönünü izleyerek ilerlemeye geçti; sarp ya da elverişsiz yerler geçilirken, bu gulet, güçsüz askerleri taşıyarak tam yerinde iş gördü. Bu şekilde, birçokları için yorucu geçen bir hafta boyunca, kasvetli Napo kıyılarını izleyerek ilerlediler. Erzağın son kırıntıları uzun zaman önce tükenmişti. Atların sonuncusu da yenip yutulmuştu. Açlığın kemirmelerini bastırmak için eyerleri ile kemerlerinin deri kısımlarını yemeye hazırdılar. Orman çok az yiyecek veriyordu, onlar da hırsla kurbağalara, yılanlara ya da başka sürüngenlere saldırdılar.

Burada, Gonzalo Pizarro'yu bırakıp, Orellana'nın serüvenini izlemeliyiz . Bu şövalye, Pizarro tarafından, seferin böylesine korkunç bir biçimde ihtiyaç duyduğu erzağı arayacak birkaç askerle birlikte, guletle nehrin aşağılarına gönderildi. Fakat asla dönmedi. Kimi onun nehirden yukarı, gerisin geri dönmeyi çok güç bulduğunu, geri kalanlar ise onun yoldaşlarını kalleşçe terk edip, uzaklara o efsane altın ülkeyi aramaya gittiğini söyledi.

Aslında onun yaptığı şey çok daha inanılmazdı. Amazon'a geçti, Atlantik’e kadar indi ve okyanusu aşıp İspanya'ya vardı - eski at nalları ile çakılmış bir gemiyle altı bin milden fazla bir yolculuktu bu. İspanya sarayında olağanüstü kahramanlıklarının öyküsünü, özellikle de kadın savaşçılardan oluşan bir kabile olan, sonradan onların adı verilen büyük bir ırmağın kıyılarında biryerlerde yaşayan, Yunan mitolojisindeki benzer bir soyun adıyla anılan "Amazonlar"la yaptığı savaşları hayranlıkla dinlediler. Robin Furneauks bu gizemli karşılaşmayı şöyle anlatır:

Nehirde bir dirseği döndüklerinde ''bembeyaz parlayan bir yığın büyük köy'' gördüler. Yerliler onları karşılamaya çıktı. Orellana onlarla sakin sakin konuştu; ama onlar kaba kaba gülüp nehrin aşağısında başkalarının beklediğini, kendilerini bağlayıp Amazonlara götüreceklerini söylediler. İspanyollar yine yiyecek sıkıntısına düşmüştü. Bunun için, nehirde uzun sürecek bir savaşı göğüsleyeceklerse, hemen biraz yiyecek toplamak onlara akıllıca göründü. Fakat bu baskın az daha bir felaketle sonuçlanıyordu.

Köy, şiddetle karşı koyan bir sürü savaşçı tarafından korunuyordu. Amansız savaş bir saat sürdü. Yerli safları arasında dövüşen ve savaş sopalarını kaçan savaşçılara indirmek için kullanan kadınlar İspanyolların dikkatini çekti. Carvajal adında bir İspanyol bu kadınları, "bembeyaz ve boylu, uzun örgülü saçları başlarında toplanmış, güçlü kuvvetli ve çıplak dolaşan, ama mahrem yerleri örtülü" diye betimler.

Bu bölgeden geçerken yerliler sürekli saldırdılar, onlara yiyecek toplama ve dinlenme şansı tanımadılar. Bölgeyi geride bıraktıklarında Orellana nihayet daha önce esir aldıkları bir yerli borazancıyı sorgulayacak zaman buldu ve ondan Amazonların ilginç öyküsünü öğrendi.

Yerli onlara, kendilerine karşı savaşan bu kadınların ülkenin iç bölgelerinde yaşadığını, birçok bölgenin onlara bağlı olduğunu söyledi. Yerlinin anlattıklarına göre, köyleri taştanmış ve o köylerde bir tek kadınlar otururmuş. Arzuladıklarında komşularından biriyle savaşır, erkekleri kendileri için alıp götürürlermiş. Çocukları kız olursa büyütür, savaş sanatı için eğitirlermiş; ama erkek olursa öldürür ya da babalarına verirlermiş. Tapınaklarında bir sürü altın ve gümüş put, evlerinde ise bir yığın altın ve gümüş tabak varmış. Görünüşleri de sahip oldukları şeyler kadar alışılmadıkmış: Muhteşem battaniyelere sarınırlar, kimi zaman da onları bir omuzlarına atarlarmış. Başlarında bir taç olurmuş. Saçları o kadar uzunmuş ki neredeyse yerlere değermiş. Onları bir yerden bir yere İspanyolların deve olduğunu tahmin ettikleri hayvanlar taşırmış. "At kadar iri, tüyleri iki parmak uzunluğunda, yarık toynaklı" bilinmeyen başka hayvanlar da varmış.

Carvajal'ın, savaşta erkeklerini yöneten yerli kadınlarla ilgili anlattıkları dışında, bu yerlinin anlattığı öykü de Amazonlarla ilgili söylencenin ana kaynağıdır. Bundan sonra, yüzyıllarca, bir bölüm insan böyle hayal ürünü bir hikayeye inandığı için Orellana'yla alay ederken, birçok başka insan da anlatılanlara gözü kapalı inandı.

Efsane, ilk bakışta bütünüyle, korkmuş bir yerlinin sözlü tanıklığına dayanmaktadır. Fakat aynı öykü - erkeklerle ancak soylarını sürdürmek için buluşan "yalnız yaşayan kadınlar" öyküsü - Amazon ve Orinoco havzaları ile Paraguay'ın kuzey su havzalarında yerli foklorunun bir parçasıdır. Onların Orellana'ya, daha sonra da Sir Walter Raleigh'e anlatılan öyküleri, yüz yıllar sonra birkaç değişiklikle başka kaşiflere de anlatılmıştır. Misyon Yerlileri, itiraflarında, Amazonları ziyaret ettiklerini, altından ve yeşil taştan armağanlarla ödüllendirildiklerini ileri sürmüşlerdir.

Kaşif Richard Spruce, onların İnka impararatorluğundan kaçan bir Vesta rahibeleri topluluğunun torunları olabilecekleri fikrini ortaya atmıştır.

Adrian Berry - Bilimin Arka Yüzü






Share this article :

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

 
SUPPORT / DESTEK : ATLAS
Copyright © 2014 ATLASİZM