Uygarlık Tarihi

Hendrik Willem Van Loon - Uygarlık Tarihi


ÖNSÖZ

Hansje ve Willem için:

Bana kitap ve resim sevgisini aşılayan amcam, on iki-on üç yaşlarında olduğum sıralarda beni unutulmaz bir geziye götüreceğini söyledi. Onunla birlikte Rotterdam'daki eski Aziz Lawrence Kilisesi'nin çan kulesine tırmanacaktım. Böylece havanın pırıl pırıl olduğu bir gün, Aziz Petrus'un anahtarı kadar büyük bir anahtarı olan bir zangoç, gizemli bir kapıyı açtı. "Dışarı çıkmak istediğinizde zili çalın" dedi, paslı eski menteşeleri gıcırdatarak kapıyı kapattı ve bizi işlek caddenin gürültüsünden koparıp yeni ve acayip deneyimlerle dolu bir dünyanın içine kilitledi.

Hayatımda ilk defa duyulabilir bir sessizlikle karşı karşıyaydım. İlk kata tırmandığımızda, kısıtlı olağanüstü olaylar dağarcığıma elle tutulabilir karanlığı da eklemiştim. Çakılan bir kibrit, yukarı doğru uzanan yolun nereye gittiğini bize gösterdi. Bir sonraki kata, bir sonrakine, bir sonrakine tırmandık, sonunda sayıyı şaşırdım ama katlar bitmek bilmiyordu, derken birdenbire ortalık ışığa boğuldu. Son geldiğimiz kat kilisenin çatısıyla aynı hizadaydı. Bir depoydu burası. Kalın bir toz tabakasının altında şehrin iyi insanlarının yıllarca önce terk ettiği saygın bir inancın terk edilmiş simgeleri yatıyordu. Atalarımızın ölüm kalım meselesi kabul ettiği şeyler, çerçöp olmuştu. Çalışkan fare oyularak yapılmış görüntülerin arasına yerleşmiş, her zaman dikkatli örümcek de merhametli bir azizin açık kollarının arasına dükkan açmıştı.

Bir sonraki kata varınca, ışığın nereden geldiği ortaya çıktı. Ağır demir parmaklıklı devasa pencereler, yüksek tavanlı çıplak odayı yüzlerce güvercinin yuvası haline getirmişti. Rüzgar parmaklıkların arasından içeri giriyordu, hava acayip, hoş bir müzikle doluydu. Altımızda uzanan şehrin gürültüsüydü bu ama uzaklık sayesinde arınıp temizlenmiş bir gürültüydü. Ağır faytonların gümbürtüsü, at nallarının tıkırtısı, kaldıraçların ve makaraların sesleri, insanların işini bin değişik şekilde yapmak üzere ayarlanmış buharlı bir makinenin sabırlı tıslaması, hepsi yumuşakça hışırdayan ve güvercinlerin titrek kuğurdamaları için güzel bir arka plan oluşturan bir fısıltıya dönüşecek biçimde birbirine karışmıştı.

Basamaklar burada sona erdi ve el merdivenleri başladı. İlk merdiveni çıktıktan sonra (insanı çok dikkatli adım atmaya zorlayan eski, kaygan bir şeydi) yeni ve daha bile büyük bir harika karşıladı bizi. Şehir kulesinin saati. Zamanın yüreğini gördüm. Hızlı saniyelerin ağır nabız atışlarını duyabiliyordum. Bir, iki, üç . . . ta altmışa kadar. Sonra bütün çarkların durmuş gibi olduğu bir anda duyulan ani, titrek bir ses. Sonsuzluktan bir saniye daha kopmuştu. Hiç ara vermeden her şey yeniden başladı. Bir, iki, üç . . . ta uyarıcı bir gümbürtü duyulana ve yukarımızda bir yerlerde bir sürü çark gök gürültüsü gibi bir sesle birbirine sürterek uğuldayıp öğle vaktinin geldiğini dünyaya duyurana kadar.

Bir sonraki katta çanlar vardı. Küçücük güzel çanlarla, korkunç kız kardeşleri. Gecenin yarısında bir yangını veya sel baskınını haber vererek uğuldadığında korkudan kaskatı kesilmeme yol açan en büyük çan, tam ortadaydı. Yalnız bir azamet içinde Rotterdam'ın iyi insanlarının sevinçlerini ve kederlerini paylaşarak geçirdiği altı yüz yılı düşünür gibiydi. Çanın çevresinde, eski moda bir aktar dükkanındaki mavi kavanozlar gibi güzelce düzenlenmiş ufaklıklar asılıydı. Küçük çanlar haftada iki kere alışveriş yapıp koca dünyanın ne işler çevirdiğinden haberdar olmak için pazara gelen köylülerin onuruna neşeli neşeli çalarlardı. Bir köşede, tek başına ve ötekiler tarafından dışlanmış olarak büyük siyah çan duruyordu, sessiz ve ağırbaşlı. Ölüm çanı.

Sonra bir kez daha karanlık ve başka merdivenler. Daha önce tırmandıklarımızdan daha dik, daha tehlikeli basamaklar ve derken aniden uçsuz bucaksız göklerin temiz, taze havası. En üst kata varmıştık. Üstümüzde gökyüzü vardı. Altımızda da şehir. Küçük, oyuncak bir şehir. İşleri başlarından aşkın karıncalar, her biri kendi meselelerini çözmeye niyetli olarak aceleyle sağa sola koşturuyorlardı. Taş yığınının ötesinde, kırların yeşillikleri uzanıyordu.

Büyük dünyaya ilk bakışımdı bu.

Ondan sonra elime geçen her fırsatta kulenin tepesine çıkarak manzaranın keyfini sürdüm. Tırmanmak zor işti ama birkaç basamak çıkmanın harcattığı fiziksel çaba bile bu zahmete değiyordu.

Üstelik ödülümün ne olacağını da biliyordum. Yeryüzünü ve gökyüzünü görecektim. Geçidin korunaklı bir köşesine yapılmış küçük barakada yaşayan nazik dostum bekçinin hikayelerini dinleyecektim. Dostum saatin bakımını yapıyor, çanlara adeta babalık ediyor, sonra da piposunu tüttürerek huzur dolu düşüncelerine gömülüyordu. Okula neredeyse elli yıl önce gitmişti ve pek az kitap okumuştu ama o kadar uzun süredir kulesinin tepesinde yaşıyordu ki etrafını dört bir yandan kuşatan geniş dünyanın bilgeliğini özümsemişti.

Tarihi iyi bilirdi çünkü tarih onun için yaşayan bir şeydi. "işte" derdi parmağıyla nehirdeki dönemeci işaret ederek. "İşte evlat, şu ağaçları görüyor musun? Oranj Prensi işte orada setleri yıktırıp her yeri sular altında bırakarak Leyden'i kurtardı" Ya da bana yaşlı Maas Nehri'nin hikayesini anlatırdı, geniş nehrin uygun bir liman olmaktan çıkıp pek uygun bir anayol haline gelerek De Ruyet ve Tromp'un denizlerin herkes tarafından serbestçe kullanılabilmesi için canlarını verdikleri o ünlü son yolculuklarına çıktıkları gemileri taşıdığını.

Bir de bir zamanlar, uzun yıllar önce koruyucu azizlerinin yuvası olan kilisenin koruyucu kanatlarına sığınan çevre köyler vardı. Delft'in eğik kulesi uzaklarda görünürdü. Onun yüksek kemerlerinin gölgesi altında Sessiz William öldürülmüş, Grotius ilk Latince cümlelerini kurmayı öğrenmişti. Daha da uzakta, Gouda Kilisesi'nin alçak, uzun binası uzanırdı. Zekası pek çok imparatorun ordularından daha kudretli olan, dünyanın Erasmus olarak tanıdığı fakir çocuğun ilk yuvası.

Nihayet uçsuz bucaksız denizin gümüş çizgisi ve onunla tezat oluşturan tam altımızda uzanan damların, bacaların, evlerin, bahçelerin, hastanelerin, okulların, demiryollarının, yani ev dediğimiz her şeyin yamalı örtüsü. Kule, eski evimizi yepyeni bir ışıkla görmemizi sağlardı. Caddelerin, pazaryerinin, fabrikalarla atölyelerin karmakarışık hareketliliği insan enerjisinin ve amacının iyi düzenlenmiş bir ifadesi haline gelirdi. En güzeli de, bizi dört bir yandan saran görkemli geçmişin geniş manzarasının günlük işlerimize geri döndüğümüzde bize geleceğin sorunlarıyla başa çıkmak için taze bir cesaret vermesiydi.

Tarih, zamanın, geçip gitmiş çağların uçsuz bucaksız çayırlarında kurduğu, deneyimlerden oluşan kudretli bir kuledir. Bu kadim yapının tepesine ulaşıp manzaranın tamamından faydalanmak kolay bir iş değil. Asansör yok ama genç bacaklar güçlüdür, bunu başarabilir.

Burada size kapıyı açacak anahtarı veriyorum.

Geri döndüğünüzde, coşkumun sebebini siz de anlayacaksınız.

Hendrik Willem van Loon

Hendrik Willem Van Loon - Uygarlık Tarihi







Share this article :

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

 
SUPPORT / DESTEK : ATLAS
Copyright © 2014 ATLASİZM