Cinsi Adetler Tarihi

Richard Lewinshon - Cinsi Adetler Tarihi


Tapınakta fuhuş

Aile hukukunun hükümleri sıkılaştıkça, erkeklerin, cinsel zevklerini, ceza yemeden, tatmin edecekleri özgür bir bölge ihtiyacı da artmaktaydı. Kadın, yaptığı hizmet karşılığı ücret alıyordu, ama ziyaretçisinden başka şey istemeğe hakkı yoktu. Erkeğin gönlü diler, yeniden uğrayabilirdi, ama sık sık gelmesi veya belli sürelerle bir düzen üzere uğraması da herhangi kanunî bir zorunluluk gerektirmiyordu. Evlilik ve metres sisteminin doğurduğu, karmaşık, kadın-erkek ilişkileri yerine, basit bir alışveriş geçmişti. Ahlaksal ve maddî sonuçlar (bu sonuçlar ille de fizyolojik olmayabilir) üzerine kaygılanmak, ortadan kalkmış oluyordu. Geriye kalan sadece, tek açık amaç olan cinsel birleşmedir, ne uzun bir giriş gerektirir, ne bitişi uzatmak zorunluluğu vardır.

Erkek için bu büyük kolaylık, fuhuşun kurulmasıyla olmuştur. Pek ilkel topluluklarda bile vardır bu; en eski tarih çağlarında bile sağlam-köklü bir kuruluş olarak vardır. İ.Ö. üç bin yıllarında, insanın o güne dek eriştiği en ileri uygarlıkların beşiği olan Doğu imparatorluklarında almış yürümüştü. Her yerde bir kamu kuruluşu olarak tapınağa bağlıydı, tapınaklar, gelirlerinin bir kısmım böyle sağlarlardı; her yerde bu ticarete kadın da katılıyordu, erkek de. Fahişelerin, tanrıların hizmetkârları olarak iş görmeleri ve çağdaş yazıların onlara “kutsal" demesi, yaptıkları işin gerçek niteliğini değiştirmez.

Cinsel iktisadın bu kolu konusundaki kaynakların, bütün doğu devletlerinin en pratik zihniyetlisi olan Babil’de özellikle bol oluşu, hiç de tesadüfi değildir. Tapmakta fuhuşun, bir zamanlar, Sami ırktan gelen halk topluluklarının bir özelliği olduğuna inanılıyordu; bununla birlikte, tarihin kaydettiği en eski tapınak genelevi, Sami ırktan olmayan bir ulusun, Sümer devletinin, Uruktaki baş tanrı Anu tapınağındaydı. Fahişeler, Anu’nun şehvetli kızı İştar’a tapmaya adamışlardı kendilerini. Fahişeler, Gagum denen özel bir evde, bir mamanın nezareti altında çalışırlardı. Üç sınıf fahişe vardı, bunlar Kizrete, Senhate ve Harimate idiler. Sonuncusunun adı özellikle kötüye çıkmıştı: eski bir metinde, onların eline düşen erkeğin mahvolacağı yazılıydı.

Sonraki çağlarda, fahişelerin aleyhine söylenen sözler, aynı şekilde Harimate’ye de söyleniyordu: “Sayısız erkekle yatan Harimate ile evlenmeyin sakın. Talihinizin kötü gittiğinde size yardım etmezler. Yargıç karşısında aleyhinize konuşurlar. Saygı ve alçakgönüllülük nedir bilmezler. Evinizi yıkacaklarından şüpheniz olmasın. Gözleri yabancı erkeklerin adımlarını izleyen bu kadınları kovun. Girecekleri her evin namusu gitmiş sayılır. Onunla evlenen ne mutlu olur ne de refah bulur.”

Bir delikanlıya hitaben yazılmış olduğu belli bu ikaz, kadınların, fahişeliklerini sadece tanrıça uğruna yapmadığını, daha geniş bir alan kapladığını, bazan da evlilik yoluyla burjuva toplumuna girmeğe çalıştığını gösteriyor. Büyük saygı gören gerçek rahibelere karşıt olarak bunlara aforoz edilmiş gibi davranılıyordu. Tapınak fahişelerinin, kendi çocuklarını kendilerinin yetiştirmesine müsaade yoktu: bunlar üvey anne ve babalara verilir ve babasının kim olduğunu araştırmaları yasak edilirdi, bu yasağı bozanlar, ölüm cezasına çarptırılırlardı. Bir zamanlar fahişe sınıfından olan bir kadın artık tamamıyla mahvolmuş sayılırdı.

Fuhuşa karşı bu horgörür davranışla, Herodot’un, “Mezopotamya’da her kadın evlenmeden önce bir kere tapınağın birinde kendini bir yabancıya vermek zorundaydı” sözleriyle pek uyuşmuyor. Bu pek eski çağlardan gelen bir âdet kalıntısı olabilirse de, kayıda göre tarih, İ.S. V yüzyıl ortalarında Perslerin fethinden sonra olduğunu gösteriyor. O zamana kadar, tapınak genelevleri, zevkin satın alınabileceği biricik yerler olmaktan çoktan çıkmıştı. Kadın esirlerin fuhuşundan büyük gelir elde eden bazı zengin Babilli vatandaşlar olduğuna dair, Herodot’dan yüzyıllarca önce, en son büyük Kalde kralı Nabukadnezar II.nin saltanatına rastlayan birtakım belge bulunmuştur. Bunlardan birine göre, Nabu-Akiddin adında biri, Kalbe diye birine ait bir genelevde, hizmetçilerini çalıştırmakta ve kârdan yüzde yetmişbeş almaktadır.

Namuslu hemşehrilerin, kızlarının, tapınağa gidip de, kucaklarına bir sikke atan herhangi birine kendilerini bir kere (sadece bir kere, hiç bir zaman iki kere olamazdı) vermek zorunda olduklarını anlatan Yunan tarihçilerinin romantik hikâyelerinden, Babil’in kil tabletleri şüphesiz ki daha güvenilir kanıttır.

Çağdaş bilimciler tarafından genel olarak benimsenmiş olan Herodot’un, bu zorunlu fahişeliği açıklamasına göre, her kadının bir gece, hiç olmazsa bir saat, kendini tanrıça uğruna vermesi bunun tamamıyla dinsel bir eylem olduğunu göstermektedir. Tanrıça kendine bir sevgili seçiyordu. İşi yapan kişinin, yaptığı işle, doğrudan doğruya hiçbir ilgisi yoktur, tanrıçayla aralarındaki bağ öyle bir mistik bağdır ki, daha evlenmeden kızın kızlığını bozmaktadır, ilkel halk topluluklarında bu çeşit evlenme öncesi âdetlere rastlamaktayız: ama sırf miras meseleleri yüzünden bile olsa, orta sınıfın cinsel yaşayışının pek sıkı bir şekilde kanunla düzenlendiği Babil gibi bir yerde, bu âdetlere rastlamak insanı şaşırtıyor. Herodot’un hikâyesi doğruysa, çocuk düşürtme özellikle yasak olduğuna göre, sayısız evlenme-öncesi doğumun yer almış olması gerek. Bu Tanrıça İştar uğruna edinilen, evlilik-dışı doğan çocukların toplumdaki yeri neydi, miras hakları var mıydı? Babil kaynaklarının hiç biri bu konuda bizi aydınlatmadığı gibi, bunları söz konusu bile etmiyor.

Herodot, başka türlü bir tapınak fuhuşu daha anlatmaktadır. Kral Nabopalassar’ın restore ettiği ünlü Babil kulesi Etemenanki' nin tâ tepesinde, içinde son derece süslü, büyük bir yatak, yanında da altından bir masa olan bir türbe varmış. Her gece bu esrarlı odada, eşi olmak üzere, Tanrısı - herhalde ulu Marduk olacak - tarafından ülkenin kızları arasından seçilen bir kadın bulunurmuş. Bu kadın, düşlerinde mi tanrının kolları arasında olmaktan zevk duyuyordu, yoksa tanrı rolünü oynayan ölümlü biri, kral veya bir başrahip mi vardı, bilmiyoruz.

Homoseksüellik, bütün Doğu ülkelerinde olduğu gibi, Mezopotamya’da da çok yaygındı, bu iş için özel bir erkek genelevi vardı, bu genelev tabi dinsel nezaret altındaydı. Ukkurum denen üstün rütbeli bir rahip bakardı bu işlere.

Yavaş yavaş, özellikle Asur devrinde, Saray, sonradan Osmanlı imparatorluğunun son devirlerinde göreceğimiz gibi bir takım değişiklikler gördü. Sarayda geniş bir harem, başında bir nezaretçi, bir de haremağası vardı. Bununla birlikte, Babil, aslında, siyasî sebeplerden dolayı düşman olan, Kitab-ı Mukaddesin yazarlarının bize inandırmak istediği gibi, bir kötülükler yatağı olarak görünmemektedir. Babil’in kanun koyucuları, bütün Batı dünyası için örnek teşkil edecek olan bir aile hukuku düzeni kurmuşlardı; nitekim, dört bin yıl sonra, bugün bile etkisinin izleri hâlâ görülmektedir. Bu sistem, her bir aileyi kuvvetlendirmek, zürriyetin çıkarlarını korumak, cinsel hayatta serbestlik ile zorunluluk arasında bir denge kurmak için uğraşıyordu; kadınlara da, bugün birçok memleketlerde hâlâ elde etmek için uğraştıkları hakları veriyordu. Kısacası, bazı sapıklıklara rağmen, Babil daha birçok alanda olduğu gibi, bu alanda da, iyi hizmetlerde bulundu, ahlâkçılar bu iftiraya uğrayan şehre saygı göstermekte haklıdırlar.

Richard Lewinshon - Cinsi Adetler Tarihi






Share this article :

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

 
SUPPORT / DESTEK : ATLAS
Copyright © 2014 ATLASİZM