GELECEĞİN ÇEHRESİ

Arthur C. Clarke - Geleceğin Çehresi


BÖLÜM X

Yenilmez Uzay

İnsan, uzayı, asla fethedemeyecektir. Gerçi geçen bölümlerde söylediklerimizden sonra bu iddia size biraz şaşırtıcı gelecektir; fakat bu, cetlerimizin bildiği, fakat bizim unuttuğumuz, torunlarımızın ise yalnızlık ve ıstırap içinde yeniden öğrenecekleri bir gerçeği ifade etmektedir.

Çağımız birçok yönlerden tek ve eşsizdir, daha önce hiçbir zaman meydana gelmemiş, bundan sonra da belki gelemeyecek olaylarla doludur. Bunlar bizim düşüncemizi bulandırmakta ve bizi bugün doğru olan bir şeyin ilerde de daima ve daha büyük ölçüde doğru olacağına inanmağa zorlamaktadır. Bu gezegen üzerinde mesafeyi yok ettiğimize bakarak, bu işi başka yerlerde de bir defa daha yapabileceğimizi düşünüyoruz. Halbuki olaylar bunun aksini gösteriyor. Bir an için bugünü unutup geçmişe dönersek bunu daha iyi anlarız. Cetlerimiz için dünyanın sonsuz genişliği, onların düşünüş ve yaşayışını baskı altında tutan hakim bir gerçek idi. Geçmişin bütün çağlarında dünya daima o kadar büyük, o kadar geniş görünmüştü ki, en fazla birkaç bin kilometre mesafe sonsuzluğu temsil ediyordu. Aynı kıta üzerinde büyük kültürler, karşılıklı olarak birbirleri hakkında bir başka ve uzak dünyadan gelmiş gibi müphem hikayeler ve söylentilerden başka hiç bir şey bilmeksizin gelişebiliyordu. Eskinin öncüleri ve maceracıları yeni topraklar bulmak için yuvalarından ayrılırken, yakınlarına ve gençlik arkadaşlarına kesin olarak veda ediyorlardı. Sadece bir kuşak önce anneler, başka bir kıtaya göçen çocuklarını artık bir daha hiç göremeyecekleri inancı içinde Tanrıya ısmarlıyorlardı.

Şimdi bizim inanılmaz çağımızda bütün bunlar değişmiştir. Odyseus'un tam on yıl yolunu bulamadan serseri serseri dolaştığı denizler üzerinden bugün Roma-Beyrut uçağı bir saatte geçmektedir. Dahası var: Trua ile İthak arasındaki mesafeyi uydular bir dakikadan daha az bir zamanda almaktadır.

Psikolojik olduğu kadar fizik bakımdan da artık yeryüzünde uzak yer kalmamıştır. Bugün bir yakınımız, eskiden çok uzak olan bir kıtaya doğru yola çıktığı zaman, geri dönmeye niyeti olmadığını bilsek dahi, cetlerimizi kederlere boğan o şifasız ayrılık acısını artık duymaz olduk; onun tepkili uçakla ancak birkaç saatlik bir mesafede olduğunu ve sesini duymak istediğimiz zaman telefonu açmamızın yeteceğini biliyoruz. Birkaç yıl sonra ise, uydular vasıtasıyla haberleşme gerçekleştiği zaman, dünyanın öbür ucunda bulunan dostlarımızı, şimdi aynı şehirde telefonla konuştuğumuz kadar kolaylıkla görebileceğiz. Bundan sonra artık dünya daha fazla küçülemeyecektir, çünkü eni boyu olmayan bir nokta haline gelecektir.

Sınırsız uzay

Fakat bugün insanlık tarihinde açılan yeniçağ, bundan önceki gibi olmayacaktır. Biz bu küçük küre üzerinde mesafeyi ortadan kaldırdık; fakat yıldızlar aleminde mesafeyi asla yenemeyeceğiz. Bir defa daha, Homeros'un zamanında olduğu gibi, bir sonsuz genişlikle karşı karşıya geleceğiz ve onun ürküntü veren büyüklüğünü, imkanları ve kısıntılarıyla birlikte kabul etmek zorunda kalacağız. Çok küçülmüş bir dünyadan çıkarak, gittikçe genişleyecek ve yaklaştıkça uzaklaşacak bir başka aleme yönelmiş bulunuyoruz.

Önce güneş sistemimizin aşmağa hazırlandığımız mütevazı mesafelerine bakalım; İlk Lunik dünyadan 321.800.000 km, yani Merihi bizden ayıran mesafenin altı misli uzağa giderek bu alanda çok güzel bir başarıya ulaşmıştır. Uzay yolculuğu için nükleer enerjiden faydalanma problemini çözdüğümüz zaman, güneş sistemi bugünkü dünyamızdan pek büyük olmayacak kadar daralacaktır. En uzak gezegene gitmek için bir haftadan fazla zamana ihtiyacımız olmayacak, Merih ve Venüs yolculuğu ise ancak birkaç saat sürecektir. Bu, önümüzdeki yüz yıl içinde gerçekleşebilir. Güneş sistemi o zaman belki bize tanıdık ve rahat bir yer gibi görünecek, Satürn ve Jüpiter gibi dev gezegenler, bugün Afrika ve Asyanın oynadığı rolü oynayacaktır. Bu gezegenlerin iklim, atmosfer ve çekim farkları artık bizi tasalandırmayacaktır. Yine de ayın bizden 380.000 km. mesafede olan yörüngesini geçer geçmez dünyayı bu dağınık güneş çocuklarından ayıran ilk engellere rastlayacağız: Bugün yeryüzünü kaplamış ve bütün insanları bir birine komşu haline getirmiş olan harikulade telefon ve televizyon şebekesini uzay içine yaymak ve başka bir gezegen üzerindeki bir insanla konuşmak asla mümkün olmayacaktır.

Yanlış anlaşılmasın: Bugünkü radyo cihazları ile dahi sözü öteki gezegenlere göndermek artık bir mesele olmaktan çıkmıştır. Fakat mesajlar gidecekleri yere varıncaya kadar uzun dakikalar, bazen saatler geçecektir. Çünkü radyo dalgaları belli bir hızla yol alırlar. Belki yirmi yıla kadar Merihte bulunan bir dostumuzun sözlerini kendi sesinden dinleyebileceğiz; fakat bize ulaşan kelimeler en aşağı üç dakika önce dostumuzun ağzından çıkmış olacak, bizim cevabımızın ona varması için de aynı süre geçecektir. Bu şartlar altında sözlü mesajlar alıp vermek mümkündür ama, konuşmak imkansızdır. Hatta Ayda bile iki buçuk saniyelik gecikme hayli sıkıntılı olacaktır. Bir milyon km. den fazla bir mesafede ise bu gecikme katlanılmaz bir hal alacaktır.

Zaman engeli

Bu «zaman engeli», anında haberleşmeyi medeni yaşayışın ayrılmaz bir parçası olarak görmeye alışmış bir kültür için derin bir psikolojik sarsıntı sebebi olacaktır. Bu, evrensel kanunların ve teknolojimizle aşamayacağımız sınırların ebedi bir ihtarıdır; çünkü hiç bir sinyalin, hele hiç bir maddi varlığın ışıktan daha hızlı gidemeyeceği, bir şeyin muhakkak olması ne kadar mümkünse o kadar muhakkaktır.

Işık hızı aşılmaz bir sınırdır ve zamanla mekanın temel yapısına girer. Güneş sisteminin dar sınırları içinde bunun gerektireceği haberleşme gecikmeleri, bir kere alışıldıktan sonra, bize pek ağır gelmeyebilir. Bir radyo sinyali en uzak gezegen olan Plüton'a on saatte varacaktır; dünya, Venüs ve Merih arasında bir devir yapmak için ise yirmi dakika yetecektir. Ticaret ve yönetim isterleriyle uyuşacak kadar kısa, fakat bize dostlarımızla doğrudan doğruya konuşma izlenimi vermeye yetmeyecek kadar uzun bir süre.

Güneş sisteminin sınırlarını geçtikten sonra, başka türlü bir kozmik gerçekle karşılaşacağız. Bugün bile birçok kültürlü insan, ancak üçe kadar saymayı bilen vahşiler gibi, Güneş uzayı ile Yıldızlar uzayı arasındaki derin farkı kavramaktan acizdir. Bunlardan birincisi komşu gezegenleri çevreleyen uzaydır; ikincisi ise en uzak yıldızları kucaklar ve birinciden milyonlarca defa daha geniştir.

Yeryüzü realitelerinde bu kadar muazzam bir ölçü değişikliğine rastlamak imkansızdır. En yakın yıldızı bizden ayıran mesafe ile en yakın gezegenin mesafesi arasındaki ölçüsüz farkı kafanızda canlandırmak için bir dünya tasavvur edin ki, orada size en yakın cisim sadece 1,50 metre mesafededir ve sonra 1500 kilometreden önce görecek hiç bir şey yoktur.

Yarın, yıldızlar

Birçok tutucu bilginler, bu kozmik uçurumlar karşısında ürkmüş ve bunların asla aşılamayacağını iddia etmişlerdir. Hiç bir zaman ders almasını öğrenemeyecek insanlar vardır. Daha altmış yıl önce her türlü uçma imkanını alaya alan veya on yıl önce uzay uçuşunu tefe koyan insanlarla aynı cinsten olan kimseler, şimdi de yıldızlara asla ulaşılamayacağını söylüyorlar. Bunlar da yanılmaktadırlar; çünkü çağımızın şu büyük dersini anlamamışlardır: Bir şey nazari olarak mümkün ise ve bilimin temel kanunlarından hiç biri onun gerçekleşmesine engel değilse, o şey er geç gerçekleşecektir.

Bir gün (belki bu yüzyılda, belki bin yıl sonra), uzay gemilerimizi yürütmek için gerçekten elverişli sistemler bulacağız. Her teknik cihaz, yerine daha iyi bir başkası geçmediği takdirde son sınırına kadar geliştirilmiştir. Uzay gemileri için son sınır ışık hızıdır; hiç bir zaman ona erişemeyecekler, fakat çok yaklaşacaklardır. O zaman dünyamızdan en yakın yıldıza yolculuk beş yıldan az sürecektir.

Keşif gemilerimiz yola çıkacaklar ve gittikçe genişleyen, hem de ışık hızına yakın bir hızla genişleyen bir uzay küresi içine dağılacaklardır. Ünlü Erboğa sistemine varmak için bize 5 yıl, Sirius A,B ikilisine 10 yıl, Kuğu’nun muammalı 61’ine, bir gezegeni olduğu sanılan bu ilk yıldıza 11 yıl gerekecektir. Bu yolculuklar uzundur, fakat imkansız değildir. İnsanlık, keşifleri ve araştırmaları için lüzumlu olan her şeyi, bedeli ne olursa olsun, daima kabul etmiştir. Uzayın bedeli de zamandır.

Hatta bir gün, yüz yıllar, belki bin yıllar sürecek yolculuklara girişilecektir. Tartışma götürmez bir imkan olan kış uykusu, belki de yıldızlar arası yolculuğun anahtarıdır. Bir çeşit bağımsız kozmik Nuh gemileri, kendi vasıtalarıyla seyahat eden gerçek küçük dünyalar, başka bir çözüm olabilir. Çünkü bunlar, kuşaklar boyunca hudutsuz uzaklıklara seyahati mümkün kılacaktır. İzafiyet nazariyesiyle ortaya konmuş olan «zamanın genleşmesi», üçüncü bir imkan olabilir. Buna göre, hız arttıkça zamanın akışı yavaşlar. Işık hızına yakın bir hızla hareket eden bir yolcu için, mesela bir yıl, bir dakika sürecektir. Daha başka imkanlar da vardır.

Uzak bir gelecekte galaksimizde dolaylarımıza serpilmiş başka güneşler arasından daha ötelere doğru insanların yayılacağını düşünebiliriz. Bu güneşlerin birbirine uzaklıkları ortalama beş ışık yılıdır; başka bir deyimle bunların birinden öbürüne beş yıldan daha az zamanda gidilemeyecektir.

Bunun ne demek olduğunu daha iyi anlamak için gerçekçi bir benzetme yapalım: Üzerine bazıları meskun, bazıları boş birçok adalar serpilmiş büyük bir okyanus tasavvur edelim. Bu adalardan birinde yaşayan becerikli bir ırk gemi yapmasını öğreniyor; okyanusu araştırmaya hazırlanırken şu açık gerçekle karşılaşıyor: En yakın adaya gitmek için en aşağı beş yıllık bir yolculuk yapmak lazımdır ve denizcilik tekniğinde meydana gelebilecek hiç bir gelişme ve ilerleme bu süreyi asla kısaltamayacaktır.

Bu şartlar altında (ki yakında bizim şartlarımız da böyle olacaktır), bu ada halkı ne yapabilecektir? Birkaç yüzyıl sonra komşu adaların çoğunda sömürgeler kurmuş ve birçok başka adaları da keşfetmiş olabilecektir. Kurulmuş sömürgeler de kendi başlarına daha uzaklara öncüler gönderebilecekler ve böylece ana adanın kültürü okyanusun büyük bir bölgesine yayılmış olacaktır.

Işık ötesi mi?

Fakat şimdi ana ada ile onun sömürgeleri arasındaki geç ve güç bağlantının doğuracağı kaçınılmaz neticeleri gözden geçirelim: Sömürgelerden gelecek haberciler, bunların en yakınları için dahi, ancak beş yıl önceki durum ve olaylar hakkında bilgi verebileceklerdir. Daha uzak adalardan gelen haberler çok daha eski, belki yüzlerce yıl önceki zamanlara ait olacaktır. Yani bunlar, hiç bir zaman «haber» değil, ancak «tarih» olacaktır.

Geleceğin bütün yıldız sömürgeleri, ister istemez bağımsız olacaklardır. Hürriyetlerini hem zaman, hem mesafe koruyacak ve gerçek bir dokunulmazlık kazanacaklardır. Bunlar ana dünyanın ne yardımı, ne de baskısı olmaksızın yollarını ve kaderlerini kendi başlarına çizeceklerdir.

Bu noktaya gelmişken, hemen akla gelen bir soruya temas etmek yerinde olacaktır: Işık hızının bütün hızların son sınırı olduğundan emin olabilir miyiz? Geçmişte o kadar ulaşılmaz görünen engelleri yok ettik ki, bu engel için de belki aynı şey olacaktır. Burada ne bu noktayı, ne de bilginlerce ışık hızının her hangi bir ışın veya maddi varlık tarafından asla geçilemeyeceğine inanılması sebeplerini izaha girişmek istemiyorum. Hatta aksini iddia ederek, mümkün olan en iyimser hali öngörecek ve ulaşım hızının bazen sınırsız ve sonsuz olabileceğini farz edeceğim. Bir transistor bir taş devri baltasından ne kadar ileri bir tekniği temsil ediyorsa, bugünkü mekaniğimizi de aynı ölçüde geçen çok ileri tekniklerin geliştirilmiş olduğu ve sadece bir kadran üzerinde bir kaç rakam çevirerek evrenin istediğimiz yerine o anda varabildiğimiz bir çağ tasavvur edelim. İşte evrenin fizik genişliğini gerçekten hiçe indirecek bir durum. Engel olarak ortada başka ne kalacaktır?

Gerçekten önemli olan her şey kalacaktır; çünkü evren yalnız genişlikten ibaret değildir. Onun bir de ölçüye sığmayan sonsuz karmaşıklığı vardır. Genişliği ortadan kaldırdığımız anda kendimizi bu karmaşıklıkla karşı karşıya bulacağız.

Evrenin genişlik ve büyüklük bakımından değil de sayı bakımından durumunu göz önüne getirmeye çalışalım. Günümüzde çok kişi bilim adamlarının büyük rakamları yazmak için kullandıkları usulü öğrenmiştir. Bu usul sadece sıfırları saymaktan ibarettir. Böylece mesela 100 rakamı 10üssü2 şeklinde yazılır; bir milyon, 10üssü6; bir milyar 10üssü9 vb. Bu küçük kurnazlık çok büyük rakamlar üzerinde çalışmayı kolaylaştırır ve mesela milli savunma bütçesi 3.000.000.000 dolar diyecek yerde 3.10üssü9 dolar dersek o kadar göz korkutmamış oluruz.

Bizim galaksimizde (Samanyolu) bulunan öteki güneşlerin sayısı 20üssü11 (veya isterseniz 200.000.000.000) dolaylarında tahmin edilmektedir. Bugünkü teleskoplarımız galaksimizden başka daha 10üssü9 galaksi görebilmekte ve bunlar teleskoplarımızın son görüş sınırında dahi hiç bir tükenme alameti göstermemektedir. Fakat biz görebildiklerimizle yetinelim. Bunların her birinde en azından bizim galaksimizdeki sayıda yıldız bulunduğunu kabul edersek, bizim görebildiğimizi evrende toplam olarak 10üssü9 defa 10üssü11, yani 10üssü20 yıldız bulunması gerektiği anlaşılır.

Galaksi telefon rehberi

21 haneli bir tam sayı elbette her türlü kavrayışın dışındadır. Fakat onun büyüklüğünü tam olarak tasavvur etmek mümkün olmasa dahi, bundan çıkacak neticeleri tahayyül edebiliriz.

Biraz önce, bir telefon kadranı üzerinde bir numara çevirmekle yıldızlararası sonsuzluklarda istediğimiz yere anında gidebileceğimiz bir günün geleceğini farz ettik. O halde, içinde yalnız güneşlerin numaraları bulunan, bunların gezegenlerini ve her gezegen üzerindeki milyonlarca bölgeyi gösteren numaralar olmayan bir telefon rehberi acaba nasıl bir şeye benzeyecekti? Londra ve New York gibi şehirlerin telefon rehberleri bile, ancak bir milyon numara ihtiva ettikleri halde, içinden çıkılmaz bir karmaşıklık örneği teşkil ederler. Tasavvur ettiğimiz kozmik rehber ise, içindeki 10üssü20 numara ile bunun 10üssü14 (yani yüz bin milyar) misli olacak ve matbaanın icadından beri basılmış bütün kitaplardan fazla sayfası bulunacaktı.

Şu halde, belki uzayın haritası çıkarılabilir, içinde şuraya buraya gidilebilir, hatta her türlü sınırın ötesinde işgal de edilebilir ama, fethedilmesi asla mümkün olmayacaktır. Irkımız son gelişme çağına ulaştığı, hatta adem oğullarının dünyaya yayıldığı gibi yıldızlara yayıldığı zaman dahi, biz hala toprak üzerinde sürünen karıncalardan farklı olmayacağız. Karıncalar dünyayı istila etmişlerdir; fakat onu fethedebilmişler midir? Onların sayısız kolonileri dünya hakkında neler biliyorlar? Hatta birbirleri hakkında neler biliyorlar?

Ebediyen dağılmış insanlık

Biz de karşılıklı yakınlık ve anlayış bağlarını kopararak beseleyici dünyamızdan kaçtığımız zaman böyle insan ırkının gittikçe küçülen parçaları haline gelmeyecek miyiz? Dünyanın kendini terk etmiş olan çocukları ile teması muhafaza etmek için sarf edeceği bütün gayretler zaman, mesafe ve maddenin sonsuzluğu karşısında beyhude kalacaktır. Çünkü ırkımız şimdiki yaşının iki misline vardığı zaman, ayrı millet ve toplumların sayısı, şimdiye kadar yaşamış fertlerin toplam sayısından çok daha yüksek olacaktır. Vaktiyle kendimizi evren ölçüsüne çıkarmak uğrunda boş bir gayret içinde anlayış ülkesini terk etmiştik; kaçınılmaz bir şekilde yine böyle olacaktır, belki de sanıldığından daha önce.

Aydınlık bir yaz gecesi dışarı çıktığınız zaman başınızı kaldırıp gökyüzüne bakınız. Aşağı yukarı başınızın üstünde kuzey göklerinin en parlak yıldızını göreceksiniz: 26 ışık yılı uzaklıkta bulunan Vega. Bir mesafe ki, biz kısa ömürlü yaratıklar için, asla geri dönülmeyen yere çok yakındır. Güneşimizden elli defa daha parlak olan bu mavimtırak fenerin ötesine düşüncemizi, hatta belki vücudumuzu gönderebileceğiz, kalbimizi asla!

Arthur C. Clarke - Geleceğin Çehresi






Share this article :

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

 
SUPPORT / DESTEK : ATLAS
Copyright © 2014 ATLASİZM