Gerçeğin Büyüsü

Richard Dawkins - Gerçeğin Büyüsü


Bilim ve doğaüstü olaylar: açıklama ve onun düşmanı

Demek ki gerçeklik budur ve bu saydıklarım da bir şeyin gerçek olup olmadığını nasıl anlayabileceğimizin yollarıydı. Bu kitabın her bir bölümü, gerçekliğin belirli bir yönünü ele alacak; örneğin güneş ya da depremler ya da gökkuşağı ya da birçok farklı hayvan çeşidi. Şimdi bu bölümün başlığındaki diğer anahtar kelimeye yani büyüye dönmek istiyorum. Büyü biraz kaypak bir kelime: genellikle üç farklı şekilde kullanılır ve önce benim de bunları birbirinden ayırmam gerekiyor. İlkine “doğaüstü büyü” diyeceğim, İkincisine “sahne büyüsü (sihir)”, üçüncüsüne de (ki bu benim başlıkta kullanmak istediğim favori anlam) “şiirsel büyü” diyeceğim.

Doğaüstü büyü dediğimiz tipteki büyü, mitlerde ve peri masallarında (veya “mucizeler’de, ama onu şimdilik bir kenara bırakıp kitabın son bölümünde geri döneceğim) rastladıklarımızdır. Alaaddin’in lambasındaki, cadıların büyülerindeki, Grimm Kardeşlerdeki, Hans Christian Anderson’un ve J. K. Rowling’in hikâyelerindeki büyü, bu büyüdür. Bir cadının bir prensi kurbağaya dönüştürmesindeki ya da bir perinin balkabağını pırıltılı bir at arabasına dönüştürmesindeki kurmaca büyüdür. Tüm bunlar çocukluğumuzdan sevgiyle andığımız hikâyelerdir ve çoğumuz hâlâ geleneksel Noel gösterilerinde anlatıldığında bunları keyifle dinleriz, ama hepimiz biliyoruz ki bu tip büyü sadece kurmacadır ve gerçekte böyle şeyler olmaz.

Sahnede yapılan büyü, yani sihir ise tam tersine gerçekten de vardır ve çok eğlencelidir. Ya da en azından, seyircinin düşündüğü şey olmasa da gerçekten bir şeyler olmaktadır. Sahnedeki bir adam (nedense genellikle bir adam olur ama isterseniz kadın da diyebilirsiniz) gerçekte olan şey oldukça farklıyken, çok hayret verici (ve hatta doğaüstü görünen) bir şeyin gerçekleşmekte olduğunu düşünmemizi sağlayarak bizi kandırır. İpek mendiller tavşanlara dönüşemez, tıpkı kurbağaların prenslere dönüşemediği gibi. Sahnede gördüğümüz şey sadece bir numaradır. Gözlerimiz bizi yanıltır. Daha doğrusu sihirbaz, belki de sözcükleri akıllıca kullanarak, dikkatimizi ellerinin yaptığından uzaklaştırıp gözlerimizi yanıltmak için büyük çaba harcar.

Bazı sihirbazlar dürüsttür ve izleyicilerinin sahnede gerçekleşenin bir numaradan ibaret olduğunu bildiklerinden emin olmak için uğraşırlar. Bunu söylerken James “Muhteşem” Randi ya da Penn ve Teller ya da Derren Brown gibi isimleri düşünerek söylüyorum. Bu takdir edilesi sihirbazlar numarayı nasıl yaptıklarını tam olarak anlatmasalar da, (çünkü anlatsalar belki de sihirbazlar kulübünden kovulurlardı), gösterilerin doğaüstü bir sihir içermediğini izleyicinin bildiğinden emin olmak için gerekeni yaparlar. Diğerleri yaptıklarının bir numara olduğunu açıkça söylemezler ama yaptıkları için abartılmış iddialarda da bulunmazlar; alenen yalan söylemeden izleyiciyi keyifli bir gizemle baş başa bırakırlar. Ancak maalesef, bile bile dürüst olmayan ve sanki “doğaüstü” ya da “paranormal” güçleri varmış gibi davranan sihirbazlar da var: böyleleri sadece düşünce gücüyle metalleri büküp saatleri durdurabildiklerini iddia edebilirler. Bu sahtekârlardan (“şarlatan” bu gibi kimseler için uygun bir kelimedir) bazıları, “psişik güçlerini” kullanarak nerenin kazılması gerektiğini anlayabildiklerini iddia edip maden ya da petrol şirketlerinden büyük paralar alırlar. Başka şarlatanlar ise, ölülerle iletişim kurabildiklerini iddia ederek yas tutan insanları istismar ederler. İşler bu noktaya varınca artık keyif vermekten, eğlenceli olmaktan çıkar, insanların saflıklarından ve üzüntülerinden faydalanmaya dönüşür. Bazıları bu sahtekârların ölülerle konuştuklarına içtenlikle inanabilir.

Büyünün bir üçüncü anlamı da bölümün başlığında kastetmek istediğim şiirsel büyüdür. Güzel bir müzik parçasıyla gözlerimiz dolar ve bu performansı “büyüleyici” olarak adlandırırız. Ayın ve şehir ışıklarının olmadığı karanlık gecede gökyüzündeki yıldızlara bakar, nefesimizi kesen bir mutlulukla gördüğümüzün “büyü gibi” olduğunu söyleriz. Aynı kelimeyi görkemli bir günbatımı ya da dağ manzarası ya da kapalı bir gökyüzüne karşı bir gökkuşağı gördüğümüzde de kullanırız. “Büyüleyici” bu anlamda kullanıldığında basitçe bizi derinden etkileyen, uyaran, tüylerimizi diken diken eden, bize tam olarak yaşadığımızı hissettiren şey anlamına gelir. Ben size, bu kitapta, gerçeklerin, bilimsel yöntemlerle anladığımız gerçek dünyanın olgularının bu üçüncü şiirsel ve iyi ki yaşıyorum dedirten anlamda büyüleyici olduğunu göstermeyi umuyorum.

Şimdi doğaüstü olaylar düşüncesine geri dönmek ve bu düşünce neden asla içinde yaşadığımız dünyada ve evrende gördüğümüz şeylere dair doğru bir açıklama sunamaz bunu açıklamak istiyorum. Aslında bir şeyin doğaüstü açıklaması bir açıklama bile değildir, daha da kötüsü o şeyin açıklanma ihtimalini de ebediyen ortadan kaldırır. Neden böyle söylüyorum? Çünkü “doğaüstü” olan her şey tanım gereği doğal açıklamanın erişiminin ötesindedir. Doğaüstü, son 400 küsur yıldır yararlandığımız bilgi birikimindeki büyük ilerlemeleri borçlu olduğumuz bilimin ve iyi yapılandırılmış, denenmiş ve test edilmiş bilimsel yöntemin erişiminin ötesindedir. Bir şeyin doğaüstü olduğunu söylemek sadece “anlamıyoruz” demek değildir, aynı zamanda “hiçbir zaman da anlamayacağız, o yüzden anlamayı deneme bile” demektir.

Bilim tam tersi bir yaklaşım sergiler. Bilimin gücü şimdilik her şeyi açıklamaya yetmez ama başarılı olmasını sağlayan şey de bu yetersizliktir. Bilim bunu sorular sormaya, olası modeller yaratmaya ve test etmeye, böylelikle doğruya giden yolu santim santim açmaya devam etmek için bir itici güç olarak kullanır. Bugünkü gerçeklik algımızın dışında bir şey gerçekleşecek olursa, bilimciler bu durumu, şimdiki modellerinde bir sorun olduğu ve bu modeli terk etmek ya da değiştirmek gerektiği şeklinde yorumlarlar. Doğru olana adım adım yaklaşmamız işte bu düzeltmeler ve arkasından gelen test etmeler yoluyla olur.

Bir cinayet karşısında şaşırıp kalan ve olayı çözmeyi denemek için bile çok tembel olup “doğaüstü” diyerek dosyayı kapatan bir dedektif hakkında ne düşünürdünüz? Bir zamanlar (kızgın ya da mutlu tanrılar, şeytanlar, cadılar, ruhlar, lanetler ya da büyülerin yol açtığı) doğaüstü bir olayın sonucu olarak görülen şeylerin aslında anlayabileceğimiz, test edebileceğimiz ve güvenebileceğimiz doğal açıklamaları olduğunu tüm bilim tarihi boyunca gördük. Bilimin henüz doğal açıklamalarda bulunamadığı şeylerin doğaüstü bir nedenden kaynaklandığına inanmamız için kesinlikle hiçbir neden yok, tıpkı bir zamanlar insanların sandığı gibi volkanlara ya da depremlere ya da hastalıklara kızgın kutsal varlıkların neden olduğuna inanmamız için bir neden olmadığı gibi.

Elbette kimse bir kurbağanın bir prense (ya da prensin kurbağaya mıydı? Bir türlü hatırlayamam), veya bir balkabağının at arabasına dönüşebilmesinin mümkün olduğuna gerçekten inanmaz, ama böyle şeylerin gerçekte neden imkânsız olduğunu hiç durup düşündünüz mü? Bunu açıklamanın çeşitli yolları var. Benim favorim şu.

Kurbağalar ve at arabaları özel bir şekilde bir araya getirilmesi gereken çok sayıda parçadan oluşan karmaşık şeylerdir. Yani kazara (ya da bir değneğin hareketiyle) oluşamayacak bir yapıya sahiptirler, “karmaşık”tan kastım bu. Kurbağa ya da at arabası gibi karmaşık bir şeyi yapmak oldukça zordur. At arabası yapmak için tüm parçaları doğru biçimde bir araya getirmeniz gerekir. Bir marangozun ve diğer zanaatkârların hünerlerine ihtiyacınız vardır. At arabaları şans eseri veya parmağınızı şıklatıp “Abrakadabra” demenizle ortaya çıkıvermez. At arabasının belli bir yapısı, karmaşıklığı, tekerlekler ve akslar, pencereler ve kapılar, yaylar ve kaplamalı koltuklar gibi kısımları vardır. At arabası gibi karmaşık bir şeyi, kül gibi basit bir şeye dönüştürmek görece kolay olurdu, perinin sihirli değneğinde, kıvılcım çıkaracak bir düzenek olması yeterdi. Hemen her şeyi küle çevirmek kolaydır. Ama kimse bir yığın külü ya da bir balkabağını alıp at arabasına çeviremez çünkü at arabası fazlasıyla karmaşıktır. Hatta at arabası sadece karmaşık değildir, ulaşım için insanlara fayda sağlayan bir nesne olduğu için faydalı bir yönde karmaşıktır.

Hadi işleri peri için biraz kolaylaştıralım. Perinin önünde balkabağı yerine, maket uçak yapmak için kullandığımız tek tek parçalardan oluşan setlere benzer şekilde, içinde bir at arabası oluşturmak için gerekli tüm parçaların karmakarışık durduğu bir koli olsun. At arabası yapmak için gerekli parça seti yüzlerce tahta kalas, cam levha, demir çubuk ve parmaklık, tomarla kaplama, çarşaf çarşaf deri ile birleştirmek için çiviler, tornavidalar ve kap kap yapıştırıcı içerirdi. Şimdi peri annenin düzenli bir sırayla kullanma kılavuzundaki talimatları okuyup parçaları birleştirmek yerine, hepsini dev bir bohçaya koyup çalkaladığını düşünün. Sizce parçaların tam da çalışır haldeki bir at arabası oluşturmak üzere bir araya gelip birbirlerine yapışma şansı nedir? Cevap hiçtir, yani sıfırdır. Bunun nedenlerinden biri şu: karmakarışık haldeki parçaları bir araya getirerek çalışan bir at arabası hatta çalışan herhangi bir şey oluşturamamanın yollarının sayısı, oluşturabilme yollarının sayısından çok ama çok daha fazladır.

Bir yığın parça alsanız ve rasgele etrafa savursanız, ara sıra işe yarar bir yapı oluşturacak ya da iyi kötü bir şeylere benzetebileceğimiz şekilde düşebilirler. Ancak bunun gerçekleşme yollarının sayısı, bizim onları bir hurda yığınından başka bir şeye benzetemeyeceğimiz şekilde düşmelerinin yollarıyla kıyaslanınca çok çok azdır. Bir hurda yığınını milyonlarca kez tekrar tekrar karıştırıp onları... başka bir hurda yığını haline getirmenin milyonlarca yolu vardır. Parçaları her karıştırdığınızda daha önce görmediğiniz özgün bir yığın elde edersiniz ama bu milyonlarca olasılıktan sadece çok ama çok küçük bir grup yayıntı, (sizi baloya götürmek gibi) herhangi bir işe yarayan ya da tanıdık ya da hatırlanabilir bir şey halini alabilir.

Kimi durumlarda, bu parçacıkları karıştırabileceğimiz yolların sayısını saymak gerçekten de mümkündür, aynı bir deste iskambil kâğıdıyla yapabileceğimiz gibi. Bu örnekte söz konusu parçacıklarımız iskambil kâğıtları olsun.

Kartları dağıtanın desteyi kardığını ve dört oyuncuya, her birinde 13’er kart olacak şekilde kartları dağıttığını düşünün. Elime bakıyorum ve şaşkınlıktan nefesim kesiliyor. 13 maçanın 13 u de bende! Maçaların hepsi.

Oyuna devam etmek için fazla ürktüğümden diğer üç oyuncuya, onların da benim kadar şaşıracaklarını bilerek elimi açıyorum.

Ancak teker teker diğer oyuncular da kartlarını masaya açtıklarında şaşkınlığımız her bir oyuncunun eliyle daha da artıyor. Her birinin eli “mükemmel”, birinde 13 kupa, öbüründe 13 sinek diğerinde ise 13 karo var.

Böyle bir şey doğaüstü bir büyü mü olurdu? Öyle düşünmeye meyledebiliriz. Matematikçiler böylesi olağanüstü bir dağıtımın tamamen şans eseri denk gelebilmiş olmasının olasılığını hesaplayabilirler. Görünen o ki bu sayı mümkün olamayacak kadar küçük bir sayı 53.644.737.765.488.792.839.237.440.000’da 1. Bu sayıyı nasıl okumam gerektiğinden bile emin değilim! Bir trilyon yıl boyunca oturup kart oyunu oynayacak olursanız, böyle mükemmel bir el yakalama fırsatınız bir kere olabilir, o da belki. Ama, mesele şu ki, o el gelebilecek diğer her elden daha az olası değil! 52 karttan herhangi bir belirli elin gelme olasılığı 53.644.737.765.488.792.839.237.440.000’ da 1, çünkü bu tüm olabilecek kart dağılımlarının toplam sayısı. Yalnızca biz dağıtılan ellerin büyük çoğunluğunda diğer belirli örüntüleri fark etmiyoruz, bize sıradan bir dağılımdan farklıymış izlenimi vermiyorlar. Biz sadece bir şekilde dikkatimizi çeken elleri fark ediyoruz.

Eğer parçalarını rasgele kombinasyonlarda yeniden düzenleyecek kadar caniyseniz, bir prensi dönüştürebileceğiniz milyarlarca şey var. Ama bu kombinasyonların çoğu tıpkı milyarlarca anlamsız kart dağılımında olduğu gibi hiçbir şeye benzemeyecektir. Rasgele karıştırılan bu parçaların kombinasyonlarından sadece küçücük bir azınlık ancak, (kurbağayı geçtim), tanınabilir ya da işe yarar bir şeye benzer.

Prensler kurbağaya, balkabakları at arabalarına dönüşmez çünkü kurbağalar ve at arabaları, parçaları neredeyse sonsuz tane hurda yığını şeklinde bir araya gelebilecekken gelmemiş olan karmaşık şeylerdir. Bir gerçek olarak artık biliyoruz ki yaşayan her canlı, her insan, her timsah, her karatavuk ve hatta her Brüksel lahanası aslen daha basit biçimlerden evrildiler. Yani bu sadece şanstan ibaret bir süreç ya da bir tür büyü mü? Hayır! Kesinlikle değil! Bu çok sık rastlanılan bir yanlış anlama, o yüzden gerçek hayatta gördüklerimizin neden ve nasıl, tesadüfen ya da şans eseri ya da “büyülü” bir şeylerle (tabii ki bizi huşu ve haz içinde bırakan şeyler için kullandığım şiirsel büyü anlamı hariç) uzaktan yakından ilgisi olmadığını şimdi açıklamak istiyorum.

Richard Dawkins - Gerçeğin Büyüsü






Share this article :

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

 
SUPPORT / DESTEK : ATLAS
Copyright © 2014 ATLASİZM