Halkın Bilim Tarihi

Clifford D. Conner - Halkın Bilim Tarihi


Hangi Halk?

Bu HALK TARİHİNİN hem öznesi hem de nesnesi olan insanlar kimdir? Zanaatkar, tüccar ve benzer şekilde meslekle ilgili kategoriler ilk aşamada iyi bir tahmin gibi durmaktadır; ama onları toplu olarak nasıl tanımlayacağız? Kendilerini her zaman başkalarından üstün görmüş olan ayrıcalıklı bir kaç kişiye ait, tırnak içinde belli bir ironi taşıyanlar hariç onları alt sınıflar ya da ikinci sınıf şeklinde tanımlamaktan kaçınacağım. Basit insanlar ve sıradan insanlar kulağa hafif, küçük düşürücü gelse de belki de çok da uygunsuz değil; halk kitleleri, işçi sınıfı, proletarya gibi terimler de değersiz değil; ama çok fazla kullanıldıkları ve Stalin döneminin bugün gözden düşmüş ideolojisiyle olan olumsuz çağrışımı nedeniyle uygun değiller. Sosyal çoğunluk küçümseyici bir terim değil; ama bu terimdeki sınıfsal tarafsızlık, anlamını biraz yavanlaştırıyor.

Emekçi sınıfı, yoksullar ya da bu anlama gelecek diğer ifadeler de onsekizinci yüzyıl ya da öncesinde yaşamış halkları tam anlamıyla yansıtmadıkları için yetersiz kalan ifadeler olacaktır. Bu ifadeler özellikle de, tüccarları, usta zanaatkarları ve kapitalist sınıfın başlangıç aşamasındaki diğer üyelerini kapsamamaktadır. Fransa' da Büyük Devrim sırasında le peuple (halk) terimi yasal bir kategori ile ustalıkla tanımlanmıştı: Third Estate, yani din adamı ya da asilzade olmayan herkes. Belki itaat edenler ya da yönetilenler - biraz rahatsız edici terimler de olsa - ele alınacak sosyal ilişkileri en doğru vurgulayan tanımlamalardır. Kalabalıklar? Belki. Çeteler? Kesinlikle hayır. Çoğullar? Nasıl tanımlanırsa tanımlansın, bu kişiler ve onların hakları bu kitapta bilimin kökeni ve gelişiminin ele alınış şeklini belirleyen unsurlardır.

Peki, burada anlatılacak halk arasında olmayanlar kim? Kendilerini "üst sınıf', "soylu" ve "kaliteli insanlar" olarak niteleyen insanlar, tanımın da öngördüğü üzere, kendilerini, bu kategorilerde yer almayan herkesin üzerinde bir sosyal güç olarak görüyorlardı. Fakat kendilerine yönelik bu tanımlama, aynı zamanda ahlaki bir üstünlüğü de ima ediyordu ki, bu da halkların tarihinde uyumsuz bir nota olarak kulağı tırmalamaktadır. Benzer şekilde bu kişiler, sosyal statüleri göz önüne alınarak, baskın sınıf, egemen sınıf, ayrıcalıklı insanlar, elit vb. tanımlamalarla anılabilir.

Bilimin geleneksel kahramanlarının çok azı üst sınıftan çıkmıştır. Bazıları gerçekten asilzade ya da kraliyet üyesi idi: Robert Boyle, Tycho Brahe ve "Denizci" Prens Henry akla ilk gelen isimler arasındadır; ama çoğunluğu üniversitedeki konumları (Newton, Galileo) ya da başka himaye formları (Galileo, Bacon) sayesinde, ayrıcalıklı sınıflara üst düzey hizmetli olarak katılmış kişilerdi. Bilim tarihçisi William Eamon, "Eğitimli elit sınıf, bir tür entelektüel aristokrasi oluşturmuştur." demektedir. Demek ki bilimle ilgilenen elit sınıfın üyelerini tanımlayan kanlarının mavi olması değil, profesyonel entelektüeller olmalarıdır.

Oldukça keskin tanımlanmış olan bir sosyal bariyer de daima - en azından tarih öncesinin puslu alacakaranlığında başlamış olan sosyal ayrımcılıktan bu yana - beden gücü ve beyin gücüyle yapılan işler arasındaki ayrıma dayanmaktadır. Elleriyle çalışarak geçimlerini sağlayan insanlara uzun süre, elleri hiç kirlenmemiş olanlar tarafından tepeden bakılmış, daha aşağı bir sınıf muamelesi yapılmıştır. En eski medeniyetlerde eğitimli okuryazarlar ve okuma-yazma bilmeyen zanaatkarlar arasındaki sınıf farkı MÖ. 1100' de Mısırlı bir babanın oğluna meslek seçiminde rehberlik ederken verdiği, "kalbini harflere ada" şeklindeki, fiziksel işçi olmaktan kaçınmasını öğütleyen tavsiyesinde açıkça görülmektedir. "Yanan bir fırının önünde işini yapan bir metal işçisi gördüm." diyerek uyarmaktaydı baba oğlunu. "Parmakları timsahın derisini andırıyordu ve balık yumurtasından da beter kokuyordu. Ve durmadan çalışan marangozlara bak, sabanla toprak işleyen çiftçiden pek de farkları yok, değil mi? "

Eflatun ve Francis Bacon'un yaşadığı dönemlerde, fiziksel işe yönelik aşağılama, profesyonel entelektüeller tarafından açıkça ve sık sık (aristokrat hamilerini taklit edercesine) dile getirilmiş ve kapsamlı bir ideolojik temel üzerine oturtulmuştu. Eflatun'un çağdaşı olan Xenophon, "Mekanik olarak tanımladığımız sanatlar, genellikle kötü şöhrete sahiptir." demiştir. Ayrıca:

Devletler de onları çok önemsemezler ve haklıdırlar da. Çünkü bu işler, onları yapanların ve denetleyenlerin de sağlığına zarar vermektedir; zira sürekli oturmaları, kapalı yerde kalmaları ve bazılarının tüm gün ateşin önünde durmaları gerekir. Vücut kırılganlaştıkça, akıl da gitgide zayıflar. Bu mekanik sanatlar erkeklerin kardeşlik ya da Devlet uğruna birleşmelerine izin vermez ve bu işleri yapan erkekler ne iyi arkadaş olur ne de iyi bir vatanperver. Öyle devletler vardır ki, özellikle savaşkan olmalarıyla ünlü olanlar, tek bir vatandaşlarının bile mekanik sanatlarla uğraşmasına izin vermezler."

Bu, etkileri kalıcı olan bir yaklaşımdı. "Onüçüncü yüzyılda, eğitimli elitler kendi statülerini güçlendirmeye ve kendilerini sıradan insanlardan oluşan toplulukların üzerinde konumlandırmaya çalışırken, 'kırsal yaşam' ve 'kalabalıklar' şiddetle gözden düşüyordu." diyecekti Eamon. Bugün, demokratik olduğunu iddia eden toplumlarda bu ayrım bu kadar vurgulanmasa da, sanırım kimse bu yaklaşımın hala sürdüğünü inkar edemez.

Modern bilimin yükselişe geçtiği dönemde ellerini çamura bulaştırmamakla övünen elit sınıf için, bir başka üstünlük göstergesi de "okuryazarlıktı''. Modern Avrupa'nın ilk dönemlerinde bu okuryazarlık sadece ana dili değil Latinceyi de okuma ve yazmayı bilmek anlamına geliyordu. "Latince bilmek başlı başına eğitimliyi kabadan, seçkin olanı sıradan olandan ayırmaya yetecek bir beceri" idi.

Bu halk tarihinin kahramanları olan insanların bir başka ayırt edici özelliği de isimlerinin bilinmemesidir. Bilim tarihinde belli bir yer edinmiş olan bir çok üniversite eğitimli alimlerin adları yayınlanmış eserleri ile ölümsüzleşmiştir; oysa çoğu okuryazar olmayan ya da yarı okuryazar olan zanaatkarların isimleri en iyi ihtimalle ancak doğum, vaftiz edilme, evlilik ya da ölüm sırasında kayıtlara geçmiştir ve bu kayıtlar da maalesef bu kişilerin bilginin yaratılmasına ne kadar katkıda bulunduğuna dair hiçbir ipucu vermemektedir.

Ancak, kayda değer istisnalar da vardır. Bazı zanaatkarlar ana dillerinde, kendi imzalarıyla el kitapları ve "sırlara dair kitaplar" yazmış ve yayınlamıştır. Bu kişilerden en azından iki tanesinin ara sıra da olsa, gerçek Büyük Bilim Adamı olarak anıldığını biliyoruz: Kendi çağının en acil gizemini, yani deniz üzerinde boylamın nasıl ölçüleceğini bulan John Harrison ve "protozooloji ve bakteriyolojinin babası" olan Antony van Leeuwenhoek. Michelangelolar, Leonardolar ve Brunelleschisler gibi bilim tarihine katkıları olmuş olan pek çok sanatçı ve mimar büyük şöhret sahibi oldular ve aristokrasi tarafından himaye edildiler ama aslında onlar da birer zanaatkardı, ya da Edgar Zilsel'in tanımladığı gibi, "üst düzey el işçileri" idiler. Bilim dünyasının elit sınıfına karşı verdiği mücadele nedeniyle tartışmalı da olsa "halk bilim adamı" olarak kabul görmüş önemli şahsiyetlerden biri de Theophrastus Bombastus von Hohenheim, ya da daha bilinen ismiyle Paracelsus' dur. İstisnalara rağmen, bu kitaba konu olan ve bilim tarihine katkıda bulunmuş şahsiyetlerin isimleri, genel kuralı bozmayarak tarihin sayfaları arasında kaybolup gitmiştir. Her halükarda, halkın tarihi söz konusu olduğunda temel mesele tek tek bireylerin değil, meslek gruplarının imza attığı bilimsel başarılardır.

Bazı bireylerin sınıflandırmalara karşı olduğunu kabul etmekle beraber, yine de bu toplumsal çoğunluğu elit bilim adamlarından ayıran temel özelliklerin, elleriyle çalışmaları, tanınmamış olmaları, Latince yazmamaları ve aristokrat himayesi altında olmamaları olduğunu göz önünde bulundurmakta fayda var. Onyedinci yüzyılın ikinci yarısında bilim profesyonelleşmeye yönelik ilk önemli adımlarını atmaya başladı ve bu süreç neredeyse tüm bilimsel aktivitelerin profesyonel bilim insanları tarafından yürütülür hale geldiği noktaya kadar, üç yüzyıl boyunca da devam etti. Doğayla ilgili yeni bilgiler edinmek zorlaştıkça, bilimsel çalışmalar sadece devlet tarafından finanse edilen veya kurumsal sponsorları olan araştırma ekipleri tarafından yapılabilir hale geldi.

Yirminci yüzyılda bilim, artık sadece son derece uzmanlaşmış elit gruplara ait bir alana dönüştü. Bu kitabın son iki bölümünde Büyük Bilim çağının yükselişi ele alınmıştır ve doktora derecesi olmayan kişilerin bilime doğrudan katkıda bulunabildiği dönemin artık kesin olarak sona erip ermediği tartışılmıştır.

Clifford D. Conner - Halkın Bilim Tarihi









Share this article :

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

 
SUPPORT / DESTEK : ATLAS
Copyright © 2014 ATLASİZM