İNSAN NASIL İNSAN OLDU

M. İlin & E. Segal - İnsan Nasıl İnsan Oldu


Bir gölden neler öğrenildi

1853 yılında İsviçre'de şiddetli bir kuraklık olmuştu. Vadilerde ırmakların suyu azalmıştı, göllerin suları çekilerek çamurlu dipleri meydana çıkmıştı. Zürih gölü kıyısındaki Obermaylen kasabasının halkı, sudan bir parça toprak koparabilmek için kuraklıktan faydalanmaya karar vermişlerdi.

Bunun için, suyu çekilen araziyi bir bentle gölden ayırmak gerekti.

İşe başlandı. Şık giyinmiş şehirlilerin, pazar günleri mavi ve yeşil sandallarla geziye çıktığı yerde, arabacılar, atlarını dehleyerek bende toprak taşıyorlardı. Toprak hemen oradan, kurumuş gölün dibinden alınıyordu. Birdenbire kazmacılardan birinin küreği, yarı çürümüş bir kazığa çarptı. Derken ilk kazığın ardından bir ikincisi, üçüncüsü bulundu. Bir zamanlar insanların burada çalışmış oldukları anlaşılıyordu. Küreğin toprağa hemen her vuruşunda yeni taş baltalar, olta iğneleri, çanak çömlek kırıkları çıkıyordu. Arkeologlar olaya el koydular. Bulunan her kazığı, gölün dibinden çıkan her şeyi inceleyerek, vaktiyle Zürih gölündeki göl evlerinden yapılma kasabayı, olduğu gibi kitap sayfalarına geçirdiler.

Kazık temeller üzerine kurulmuş böyle göl evleri, bir zamanlar ülkemizde de, şimdi Moskova'nın bulunduğu yerlere yakın Klazma ırmağında ve Muron şehri yakınlarında Veletma ırmağında da vardı.

Arkeologlar İsviçre'de Nevşatel gölünü de incelediler. Yapılan incelemeler, gölün dibinin birkaç kat olduğunu göstermiştir.

Börekte hamur, peynirden kolayca ayrıldığı gibi, gölün dibinde de bir katı öbüründen ayırmak kolaydı. Altta bir kat kum, onun üzerinde, ev, kapkacak ve alet kalıntılarıyla çamur katı, sonra yeniden kum tabakası. Bu, böylece birkaç defa tekrar ediyordu. Yalnız bir yerde iki kum tabakası arasında kalın bir kömür tabakası vardı.
.
Bu tabakalar nasıl meydana gelmişti?
Kumu su getirebilirdi, kömür nereden çıkmıştı?
Burada ateş yakılmış olduğu da belliydi.

Bilim adamları, tabakaları inceleyerek gölün tüm tarihini öğrendiler. Çok eski zamanlarda gölün kıyılarına gelen insanlar, köylerini burada kurmuşlardı. Yıllarca sonra göl suları kabara kabara kıyıyı basmıştı.

İnsanlar su altında kalan köylerini bırakıp gitmişlerdi. Yapılar suda çürüyüp harap olmuştu. Önceleri kırlangıçların cıvıldaştığı damların üzerinde, küçük balık sürüleri yüzmeye başlamıştı. Evin ardına kadar açık kapılarından, yüzgeçlerini oynata oynata turna balıkları çıkıyordu. Sobanın yanındaki kanepenin altında yengeçler bıyıklarını kımıldatıyorlardı. Harabelerin üzerine yavaş yavaş çamurlar, bunları da kumlar kaplıyordu.

Çok daha sonraları, su yavaş yavaş çekilerek gölün dibi görülmeye başladı. Önceleri köyün bulunduğu kumluk alandan da çekildi. Köy artık görünmüyordu. Çünkü kumların altında kalmıştı.

İnsanlar yeniden gölün kıyısına göç ettiler. Baltalar işlemeye, sarı kumların üzerine yongalar saçılmaya başladı. Göl kenarında birbiri ardınca yeni ve sağlam evler yükseldi.

İnsanla gölün savaşı işte böyle sürüp gidiyordu. Bu savaşta talih, bir insanlara, bir göle gülüyordu. İnsan yapıyor, göl yıkıyordu.

Bu sonu gelmeyen savaştan usanan insanlar, gölün kenarını bırakıp, dibine kazıklar çakarak bunların üzerinde, gölün ortasında yaşamaya başladılar. Döşemenin aralıklarından görünen su, artık insanlar için tehlikeli değildi. Ne kadar yükselirse yükselsin, döşemeye kadar çıkamazdı.

Ama, insanın sudan başka bir düşmanı daha vardı:

Ateş...

İnsan, mağaralarda yaşadığı o uzak zamanlarda ateşten korkmazdı. Mağaranın taş duvarları yanamazdı.

İlk ahşap evlerle birlikte, ilk yangınlar da başladı. Binlerce yıldır, insanın hep isteğine boyun eğen ateş, şimdi bir yırtıcı hayvan gibi tırnaklarını göstermişti.

İşte Nevşatel gölünün dibinde bulunan kalın kömür tabakası, eski bir yangın kalıntısıydı.

Ne ana baba günüydü yangın! İnsanlar canlarını kurtarmak için, çocuklarını bağırlarına basarak suya atılıyorlardı. Ağıllarda çılgına dönen hayvanlar, bağır bağır bağırıyorlardı. İnsanların onları düşünecek vakitleri yoktu. Ağaç kasaba, etrafa kıvılcımlar saçarak yanıyordu.

Kasaba halkı için yangın büyük bir felaketti.

Evleri kül eden ateş, bize ve müzelerimize çok değerli şeyler, yeni ağaç kap, balıkçı ağları, hatta buğday taneleri ve bitki sapları gibi şeyler bırakmıştır.

Ateş kolayca yakabileceği şeyleri, nasıl olmuş da, mucize kabilinden korumuştur?

Eşyalar tutuşarak suya düşüyordu. Su onları söndürüyor, yani koruyordu. Böylece zedelenmeden gölün dibine çöküyorlardı. Orada eşyaları başka bir bela bekliyordu, çürüme tehlikesi. Fakat yanarak kömürleşmeleri, onları bu tehlikeden kurtarmıştı. İncecik bir kömür kabuğu, eşyaları çürümekten korumuştu.

Eşyalar ateşten ayrı, sudan ayrı etkilenselerdi, yok olup giderlerdi. Fakat ateşle su birlikte işliyordu. Bu sayede, binlerce yıl önce dokunmuş ve çok dayanıklı olmayan bir keten parçası bile korunabilmiştir.

M. İlin & E. Segal - İnsan Nasıl İnsan Oldu






Share this article :

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

 
SUPPORT / DESTEK : ATLAS
Copyright © 2014 ATLASİZM