Karanlık Bir Dünyada Bilimin Mum Işığı

Carl Sagan - Karanlık Bir Dünyada Bilimin Mum Işığı


BÖLÜM 16

Ne kadar ilerleme kaydedecek insan aklı? Sakınmaz arsızlığı nerede sınır tanıyacak? İnsanın densizliği ve ömrü doğru orantılı olarak artacakta eğer, kötülükte boynuz kulağı geçecekse hep, tanrılar dünyaya bir yenisini daha eklemeliler ki onca günahkara yeterince yer kalsın.

EURİPİDES, Hippolytos (M.Ö. 428)

BİLİM ADAMLARI GÜNAHI TATTIĞINDA 

Başkan Harry S. Truman ile savaş sonrası yaptığı bir görüşmede Manhattan Nükleer Silahlar Projesi bilimsel yöneticisi J. Robert Oppenheimer, üzüntü içinde bilim adamlarının ellerini kana buladıkları, artık günahı tanıdıkları yorumunda bulunur. Ardından Truman, yardımcılarına, bir daha asla Oppenheimer'ı görmek istemediği yolunda emirler verir. Kimi zaman bilim adamları kötülük yaptıkları, kimi zaman da bilimin kötü amaçlı kullanımına karşı uyarıda bulundukları için cezalandırılır.

Daha da sıklıkla, bilim kendisinin ve ürünlerinin ahlaki açıdan yansız, etik olarak muğlak, iyiliğe olduğu kadar kötülüğe de hizmete hazır olduğu gerekçeleriyle saldırıya uğrar. Eski bir yakınmadır bu. Büyük olasılıkla taş alet yapımına, ateşin keşfine değin uzanır. İlk insandan bile önce, teknoloji atalarımızın yaşamında yer aldığından, teknolojik bir tür olduğumuzdan, bu sorun bilimden çok insan doğası ile ilintili sayılmalıdır. Burada demek istediğim, bilimin, bulgularının kötüye kullanımından sorumlu olmadığı değil. Tersine, bu alandaki sorumluluğu büyüktür ve ürünleri güçlendikçe sorumluluğu da artar.

Saldırı silahları ve pazardaki türevleri gibi, barındığımız küresel çevreyi değiştirmemize olanak veren teknolojilerin, dikkatli ve sağduyulu davranmaları gereklidir. Evet, bulunduğumuz noktaya erişmiş olanlar, aynı eski insanlar. Evet, her zaman olduğu gibi yine yeni teknolojiler geliştiriyoruz. Ancak, her zamanki zayıflıklarımız gezegen üzerinde eşi görülmemiş felaket yaratma kapasitesindeki güçlerle birleştiğinde, yapmamız gerekenler listesi kabarıyor; bu durumda yine eşi görülmemiş, küresel bir etik yerleştirmek gerekiyor.

Kimi zaman bilim adamları her ikisine de sahip olmak istiyor: Hem yaşamımızı iyileştiren bilimsel uygulamalardan dolayı şeref kazanmak hem de bilinçli olarak ve sonuçları düşünülmeksizin geliştirilmiş, yine bilimsel araştırmanın ürünü ölüm araçlarından uzak kalmak. Avustralyalı düşünür John Passmore Science and Its Critirs (Bilim ve Eleştirmenleri) isimli kitabında şöyle yazıyor:

İspanyol Engizisyonu, dinsizleri yakma işini laik güce devrederek doğrudan sorumluluk almaktan kaçınmak isledi; inançla savunuyordu ki, bu insanları kendisi yaksaydı, Hıristiyan ilkelerine tümüyle ters düşmüş olacaktı. Çok azımız Engizisyon'un ellerini kandan böyle kolayca temizlemesine göz yumardık; Engizisyon da bunun farkındaydı. Aynı şekilde, bilimsel keşiflerin uygulaması açık ve kesin olduğunda; örneğin, bir bilim adamı sinir gazı üzerinde çalışırken, gazı insanları öldürmek için kullananın bilim adamları değil, ordu olduğu esasına dayanarak bu tür uygulamalarla "hiç ilgisinin olmadığı"nı öne süremez. Bilim adamları hükümete fon karşılığı, bilerek ve isteyerek yardım önerdiklerinde, durum daha da açıklık kazanır. Bir bilim adamı ya da düşünür, donanma araştırması için bu kurumdan fon alıyorsa, ya yaptığının onların işine yaramayacağını bildiği halde sesini çıkartmayıp onları kandırıyordur ya da işe yarayacağını gayet iyi biliyordur; bu durumda projesinin ürünü konusunda üzerine sorumluluk almalıdır. Çalışmasının sonucu olarak ortaya çıkacak keşif ya da buluşlara yönelik övgü ya da suçlamaların doğrudan hedefi kendisidir çünkü.

Macar kökenli fizikçi Edward Teller’in meslek yaşamı bu bağlamda önemli bir örnek oluşturuyor. Teller genç yaşında, Macaristan'da kendisininki gibi orta sınıf ailelerin mal varlığına el koyan Bela Kuhn komünist devrimini yaşamış ve otomobil kazasında bir bacağını kısmen yitirerek kalıcı bir acıya mahkûm olmuştu. İlk çalışmalarının bilime yaptığı katkılar kuantum mekaniksel seçilim kuralları ve katı hal fiziğinden gökbilime değin uzanan çeşitli alanlardaydı. Fizikçi Leo Szilard'ı Haziran 1939'da Long Island'da tatil yapmakta olan Albert Einstein'ı ziyarete götüren de kendisiydi. Bu buluşma, Einstein'ın Başkan Franklin Roosevelt'e yazdığı, Nazi Almanyasında hem siyasi hem de bilimsel durumun çarpıklığı nedeniyle fisyon ya da "atom" bombası geliştirmeyi salık veren tarihi mektubun da nedeni olmuştu. Manhattan Projesi'nde göreve atanan Teller, Los Alamos'a vardığında işbirliğini derhal reddetmişti. Gerekçesi, atom bombasının yol açabileceklerinden sakınması değil; tersine, tahrip gücü çok daha yüksek bir silah olan füzyon ya da hidrojen bombası olarak da bilinen termonükleer bomba üzerinde çalışmak istemesiydi. (Atom bombasının verim gücü ya da tahrip enerjisinde bir üst sınır bulunmasına karşın, hidrojen bombası için böyle bir sınır yoktur. Ancak, hidrojen bombasında tetikçi olarak bir atom bombasına gereksinim vardır.)

Fisyon bombası icat edilip, Almanya ve Japonya teslim olup savaş bittikten sonra Teller, "Süper" olarak anılan ve asıl olarak Sovyetler Birliği'ne gözdağı vermek için kullanılması düşünülen bombanın şaşmaz bir savunucusu olarak kaldı. Stalin'in yönetiminde yeniden yapılanan, güçlenen ve asker toplumu haline gelen Sovyetler Birliği konusundaki endişeler ve Amerika'da McCarthycilik adı verilen paranoya, Teller'in ekmeğine yağ sürüyordu. Savaş sonrası Atom Enerjisi Kurumu Genel Danışmanlık Kurulu başkanlığına getirilen Oppenheimer, Teller için bir engel oluşturuyordu. Teller, Oppenheimer'in ABD'ye bağlılığını sorgulayan bir hükümet oturumunda, onun aleyhinde tanıklık yapmıştı. Teller'in, sonrasında olanlarda önemli payının olduğu düşünülüyor: Denetleme kurulu Oppenheimer'ın bağlılığı konusunda kuşku beyanında bulunmamış olsa da, sınırlı bölgeye giriş izni iptal edilmiş, AEK'dan istifa ettirilmiş ve böylelikle Süper çalışmaları konusunda Teller'in yolu iyice açılmıştı.

Termonükleer silah yapımı tekniği, genel olarak Teller ve matematikçi Stanislas Ulam'ın ürünü olarak biliniyor. Manhattan Projesi'nde Kuramsal birim'in başkanlığını yapmış ve hem hidrojen hem de atom bombasının geliştirilmesinde önemli rol oynamış Nobel ödüllü fizikçi Hans Belhe, Teller'in asıl önerisinin hatalı olduğu ve termonükleer silahı gerçekleştirmek için birçok insanın katkısının gerektiği kanısındaydı. Genç bir fizikçi olan Richard Garwin'in teknik alandaki temel katkılarıyla ilk ABD termonükleer "aracı" 1952'de patlatılmıştı. Bir füze ya da bombardıman uçağınca taşınamayacak kadar hantal olduğundan, patlama montajının yapıldığı yerde gerçekleştirilmişti. Gerçek ilk hidrojen bombası, bundan bir yıl sonra patlatılan Sovyet buluşu bir silahtı. ABD ilk girişimi yapmamış olsaydı Sovyetler Birliği'nin termonükleer bir silah geliştirip geliştirmeyeceği; Sovyetler'i hidrojen bombalarını kullanmaktan caydırması için bir ABD termonükleer silahının gerekip gerekmediği - çünkü o sırada ABD büyük miktarda fisyon silahına sahipti - çok tartışılmıştı. Mevcut kanıt gösteriyor ki, ilk fisyon bombasını patlatmadan önce bile SSCB, termonükleer silah konusunda işlerlikli bir tasarıma sahipti. Bu tasarımın yaşama geçirilmesi "sonraki mantıklı adım"ı oluşturuyordu. Ancak, Sovyetler'in fisyon silahı geliştirmesine yardımcı olan, Amerikalıların bu silahlar üzerinde çalışmakta oldukları yolundaki casus bilgiydi.

Kanımca, küresel nükleer savaşın olası sonuçları hidrojen bombasının bulunmasıyla daha da tehlikeli hale geldi; çünkü termonükleer bombaların yarattığı bulut, kentleri yakma, büyük miktarda duman yaratma, Dünya'yı soğutup karartma ve küresel ölçekli nükleer kışa yol açmada çok daha etkindir. Bu, katıldıklarım arasında üzerinde (1983'ten 1990'a kadar) en çok görüş ayrılığı olan bilimsel çekişme oldu. Tartışmalar çoğunlukla siyasi güdümlüydü. Nükleer kışın stratejik anlamı, bir nükleer saldırıyı önlemek için kapsamlı karşı saldırı politikasını savunanları ya da kapsamlı ilk saldırıyı yapma seçeneğini elde tutma arzusundakileri bile susturucu nitelikteydi. Her durumda, düşman taraftan öç alınamasa dahi, fazla sayıda termonükleer silah fırlatan ulusun kendi kendine zarar vermesine yol açacak çevresel sonuçlar söz konusuydu. Onlarca yıl geçerli olmuş stratejik politikanın önemli kısmı ve on binlerce nükleer silah yığmanın gerekçesi, birdenbire güvenirliğini büyük ölçüde yitirmişti.

1983 tarihli orijinal nükleer kış bilimsel raporunda öngörülen küresel sıcaklık düşüşleri 15-20 °C idi; mevcut tahminler ise 10-15 °C. Hesaplamaların içerdiği indirgenemez belirsizlikler göz önüne alındığında, değerler oldukça tutarlı. Her iki sıcaklık düşüşü de mevcut küresel sıcaklıklar ile Buz Çağı'nınkiler arasındaki farktan çok daha büyük. Küresel termonükleer savaşın uzun vadeli sonuçları, 200 bilim adamından oluşan uluslararası bir grup tarafından hesaplandı: Nükleer kışın küresel uygarlık ve kuzey yarıküre orta enlemi hedef kuşağından uzakta bulunanlar da dahil olmak üzere, Dünya'daki insanların çoğunu başta açlık gibi tehlikelerle yüzleştirerek, çok büyük riske atacağı sonucuna varıldı. Hedef kentlere füzelerin gönderileceği büyük ölçekli bir nükleer savaş gerçekleşecek olursa, insanlığın geleceğine karanlık bir perde indirmiş olmanın sorumluluğu ABD'de Edward Teller ve çalışma arkadaşlarına (Sovyetler Birliği'nde de Andrei Sakharov'un öncülük ettiği ekibe) ait olacak. Hidrojen bombası, insanlık tarihinde geliştirilmiş en korkunç silahtır.

1983 yılında nükleer kış keşfedildiğinde, Teller hemen fiziğin hatalı olduğu, keşfin çok daha önce kendi denetimi altında Lawrence Livermore Ulusal Laboratuvarı'nda yapılmış olduğu gerekçeleriyle ortaya atıldı. Önceden böyle bir keşfin yapıldığına ilişkin hiçbir kanıt yok ve her ülkede ulusal liderlerini nükleer silahların etkileri konusunda bilgilendirmekle görevli kişilerin nükleer kışı görmezden geldiği artık çok iyi biliniyor. Ama eğer Teller haklıysa, söz konusu keşfini ilgili kişilere, ulusunun liderlerine, yurttaşlarına ve tüm dünyaya bildirmemiş olmakla büyük vicdansızlık yapmış oluyor. Stanley Kubrick'in yönettiği Dr. Strangelove isimli filmde olduğu gibi son silahı sır tutmak, böylelikle varlığından ve etkilerinden kimsenin haberdar olmamasını sağlamak, kepazeliğin son perdesidir.

Normal bir insanın böyle bir buluşun yapımına katkıda bulunmaktan, hatta nükleer kışı hesaba katmamış olmaktan rahatsızlık duymaması imkânsız geliyor bana. Bilinçli ya da bilinçsiz olarak buluşta adı geçenlerin yaşadığı gerginlik çok büyük olmalı. Gerçek katkıları ne olursa olsun, Edward Teller hidrojen bombasının "babası" olarak biliniyor. Life dergisinin 1954 yılında yayımladığı övgü dolu bir makalede Teller'in hidrojen bombasını yapma konusundaki "neredeyse bağnaz kararlılığı"ndan söz ediliyor. Buluştan sonraki meslek yaşamı, kanımca, yaptığını haklı gösterme çabaları olarak düşünülebilir. Teller, makul görünen bir yaklaşımla, hidrojen bombalarının barışı koruduğunu, en azından termonükleer savaşı önlediğini; çünkü nükleer güçler arasındaki olası savaşın sonuçlarının artık çok daha korkutucu olduğunu öne sürdü. Henüz bir nükleer savaş yaşamadık, öyle değil mi? Ne var ki, bu tür iddialar nükleer silahlı ülkelerin, istisnasız, şimdi ve her zaman makul taraflar olacaklarını; liderlerinin (ya da nükleer silahlardan sorumlu askeri ya da gizli polis güçlerinin) hiçbir zaman öfke, öç ve çılgınlık nöbetlerine kapılmayacağını varsayıyor. Hitler ve Stalin'i yaratmış bir yüzyılda, bu sav son derece gerçekdışı görünüyor.

Teller, nükleer silah denemelerini yasaklayan kapsamlı antlaşmanın imzalanmasını önlemede önemli rol oynadı. 1963'te imzalanan Denemeleri (Yer üzerinde) Sınırlama Antlaşması'nın gerçekleştirilmesini zorlaştırdı. Nükleer cephaneliği koruma ve "geliştirme"de Yer üzerinde yapılan denemelerin esas olduğu, antlaşmayı onaylamanın "ülkemizin gelecekteki güvenliğini tehlikeye atacağı" savlarının aldatıcı olduğu sonradan anlaşıldı. Teller, fisyon güç tesislerinin güvenlik ve fiyat-yarar oranının yüksekliğinin de ateşli bir savunucu olmuş, 1979'da Pennsylvania'daki Three Mile Island kazasında zarar gören tek kişinin, tartışmalar sırasında geçirdiği kalp krizi nedeniyle kendisi olduğunu iddia etmişti.

Teller Alaska'dan Güney Afrika'ya değin nükleer silah patlatmayı, liman ve kanallarda deniz dibini taraklamayı, engel çıkaran dağları tıraşlamayı ve büyük miktarda toprak aktarmayı savunmuştu. Böyle bir şemayı Yunanistan Kraliçesi Frederika'ya sunduğunda, "Teşekkürler Dr. Teller, ama Yunanistan'da yeterince antik harabe var" şeklinde bir yanıt aldığı söyleniyor. Einstein'ın genel göreliliğini mi denemek istiyorsunuz? O halde Güneş'in uzak köşesinde bir nükleer silah patlatın diyordu Teller. Ay'ın kimyasal yapısını mı anlamak istiyorsunuz? O halde Ay'a bir hidrojen bombası uçurup patlatın, parlamanın ve ateş topunun tayfını inceleyin.

1980'lerde de Başkan Ronald Reagan'a - Stratejik Savunma Girişimi (SDI) adını verdikleri -Yıldız Savaşları görüşünü satmıştı. Reagan, Teller'in Sovyetler'in fırlattığı 10.000 savaş başlığını havada durduracak, masa büyüklüğünde hidrojen bombası güdümlü bir X-ışını lazerini yörüngeye yerleştirmek ve küresel termonükleer savaş durumunda ABD yurttaşlarına gerçek anlamda koruma sağlamak yolundaki düş ürünü öyküsünün olabilirliğine inanmıştı belli ki.

Reagan yönetimini savunan kimi kişilerce, kapasitesi konusunda öne sürülen bir kısmı kasıtlı abartılar ne olursa olsun, SDI'nın Sovyetler Birliği'nin çöküşüne yol açtığı iddia ediliyor. Bu iddiayı destekleyecek hiçbir ciddi kanıt yok. Andrei Sakharov, Yevgeny Velikhov, Roald Sagdeev ve Başkan Mikhail Gorbaçov'a danışmanlık etmiş diğer bilim adamları, Amerika Birleşik Devletleri'nin Yıldız Savaşları programını sürdürmesi durumunda Sovyetler'in vereceği en ucuz ve güvenli yanıtın, mevcut nükleer silahlarını ve fırlatma sistemlerini artırmak olacağını açıkça belirtmişlerdi. Böylelikle Yıldız Savaşları termonükleer savaş tehlikesini azaltmış değil, artırmış olacaktı. Her durumda, Sovyetler'in Amerikan nükleer füzelerine karşı uzay temelli savunmaya yaptıkları harcamalar görece çok az, Sovyet ekonomisinin çöküşüne yol açmaktan çok uzaktı. SSCB'nin çöküşü, daha çok denetim altındaki ekonominin başarısızlığı, batıdaki yaşam standardı konusunda artan bilinç, can çekişen komünist ideolojiden gitgide uzaklaşma ve - bu tür bir sonuç amaçlamamış olsa da - Gorbaçov'un glasnost, yani açıklık politikasını güçlendirmesiyle ilgiliydi.

On bin Amerikalı bilim adamı ve mühendis, Yıldız Savaşları programında çalışmayacaklarını ya da SDI örgütünden para kabul etmeyeceklerini açıkça bildirmişlerdi. Bu durum (kişisel bedeli yüksek olsa da) bilim adamlarının, en azından geçici olarak, yoldan çıkmış demokratik bir hükümetle işbirliğini cesaretle reddedebildiğini gösteren bir örnektir.

Teller, yeraltına inebilen nükleer savaş başlıklarının geliştirilmesini de savunmuştu; böylelikle düşman bir ülkedeki yeraltı kumanda merkezleri ve liderler ile aileleri için hazırlanmış yeraltı sığınakları bulunup yok edilebilirdi. Düşman bir ülkenin altyapısını "tek bir can kaybına yol açmadan" tahrip edecek 0,1 kilotonluk nükleer savaş başlıkları kullanılabilirdi: Sivil halka önceden haber verilecekti; nükleer savaş insancıl olacaktı.

Okuduğunuz kitabı yazdığım sıralarda, 80'li yaşlarının sonlarına geldiği halde dinçliğini ve düşünsel yetisini hâlâ koruyan Edward Teller, eski Sovyetler'deki nükleer silah kurumlarından meslektaşlarıyla birlikte, rotası dünyaya yönelik olabilecek gök taşlarını yok etmek ya da yolundan saptırmak amacıyla uzayda yüksek güçte termonükleer silahlar geliştirmek üzere bir kampanya başlattı. Yakındaki göktaşlarının yörüngeleri üzerinde, yeterince olgunlaşmamış deneylere girişmenin türümüz için son derece büyük tehlikeler yaratabileceği kanısındayım.

Dr. Teller ile özel olarak görüştüm. Kendisi ile bilimsel oturumlarda, ulusal basında ve meclisin basına kapalı oturumlarında da tartışmıştım. Özellikle Yıldız Savaşları, nükleer kış ve göktaşlarına karşı savunma konularında büyük görüş ayrılıklarımız var. Belki de tüm bunlar, kendisine ilişkin olumsuz bir görüş edinmeme yol açtı. Coşkulu bir komünizm karşıtı ve teknoloji hastası olmasına karşın, geçmiş yaşamına baktığımda, hidrojen bombasını haklı gösterme yolundaki umutsuz girişiminde daha başka gedikler de görür gibiyim: Etkileri sandığınız kadar da kötü değil. Dünyayı diğer hidrojen bombalarına karşı savunabilir; bilim ve inşaat mühendisliği yararına olabilir; ABD halkını düşman bir ülkenin termonükleer silahlarına karşı korumak, savaşı insancıl kılmak, gezegeni uzayın tehlikelerinden kurtarmak için kullanılabilir. Bunlar onun sözleri. Teller, her nedense, içten içe termonükleer silahların ve kendisinin insanlığın yok edicisi değil kurtarıcısı olarak anılacağına inanmak istiyor.

Bilimsel araştırma, yanılması olası uluslara ve politik liderlere büyük, daha doğrusu hayranlık uyandırıcı güçler sağladığında, birçok tehlike de devreye girmiş oluyor: Bunlardan biri, araştırmaya katılan bilim adamlarının nesnelliklerini büyük ölçüde yitirebilecek olmaları. Güç her zaman kişiyi değer yitimine zorlar. Bu durumda, gizlilik kurumu özellikle tehlikeli, demokrasi de özellikle değerli hale gelir. (Gizlilik kültüründe yetişmiş olan Teller, buna da sık sık saldırmıştı.) CIA genel başkanı 1995'te, "kesin gizliliğin kesin çürümeye yol açacağı" yorumunda bulunmuştu. En açık ve şiddetli şekliyle tartışma, teknolojinin kötüye kullanılması tehlikesine karşı genellikle tek savunma yöntemidir. Karşıt savın kritik bir noktası birçok bilim adamı ve hatta halktan bireylerini, açıklama yapmaya hiçbir ceza getirilmemesi durumunda, söz konusu şeyi yapmaya girişebileceklerine dikkat çekiyor. Ya da Washington'dan uzak bir yerdeki (konunun gizli tutulması durumunda konudan asla haberi olamayacak) meçhul bir lisansüstü öğrencinin işe karışabileceği bir durum söz konusu olabilir.

-------------

Ahlaki belirsizlik içermeyen bir uğraş alanı var mı? Bizlere davranış ve etik konusunda danışmanlık etmekle görevli halk kurumları bile kendi içlerinde çelişkilerle dolu. Özdeyişleri düşünün: Acele işe şeytan karışır; evet, ama vakit nakittir. Ayağını yorganına göre uzat; ama korkak kişi ne kâr eder ne zarar. Ateş olmayan yerden duman çıkmaz; ama görünüşe aldanma. Damlaya damlaya göl olur; ama kefenin cebi yok. Bir elin nesi var iki elin sesi var; ama nerede çokluk orada... Bir zamanlar insanlar attıkları her adımı, böyle çelişkili beylik sözlere göre belirtiyorlardı. Özdeyişçinin ahlaki sorumluluğu nedir? Ya da yıldız falcısının, Tarot falcısının, magazin kâhininin?

Başlıca dinlere bir bakalım. Mika'da doğru davranılması ve merhametli olunması buyruluyor; Eski Ahit'e göre cinayet işlenmesi yasak; Museviler komşularını kendileri gibi sevinçli; İncil'e göre düşmanlar sevilmeli. Öte yandan bu anlamlı, güzel öğütlerin verildiği kitapların müritlerinin döktüğü kanı bir düşünün.

Yeşu ve Sayılar’ın ikinci yarısında, tüm Kenan ülkesinin her bir kentinde erkek, kadın ve çocuktan ev hayvanlarına değin her canlı varlığın öldürülmesi kutlanıyor. Erika kenti bir kherem, yani "kutsal savaş"ta yok edilmiş. Bu cinayet için sunulan tek gerekçe, oğullarını sünnet etmek ve özel birtakım ayinleri benimsemek karşılığında, atalarına çok önce bu ülkenin onların ülkesi olacağı vaadinin yapılmış olduğu iddiası. Kutsal kitaplarda bu katliam seferleri konusunda en ufak bir pişmanlık ifadesine ya da hiç değilse saygıdeğer, tanrısal bir suskunluğa rastlamak olası değil. Tersine Yeşu "İsrail'in Yüce Tanrısı'nın buyurduğu gibi, soluk alan her şeyi yok etti" (Yeşu 10:40). Üstelik bu olaylar kitapta sırası geldiğinde söylenmiş sözler olarak değil, Eski Ahit'in başlıca öğütleri olarak yer alıyor. Benzeri türden kitle cinayeti (Amalekliler örneğinde soykırım) öykülerine İncil'in Saul ve Ester bölümleri ile diğer kısımlarında hiçbir vicdani yük ifadesi görmeksizin rastlamak olası. Tüm bunlar, sonraki çağların liberal dinbilimcileri için açıklaması güç konulardı kuşkusuz.

Şeytan'ın "Kitab-ı Mukaddes'e kendi kötü amaçları için gönderme yapabildiği" söylenir. İncil ahlaki çelişkiler içeren öylesine çok öyküyle doludur ki, her kuşak ensest, kölelik ve kitle cinayetinden saf sevgi, cesaret ve fedakârlığa kadar benimsediği hemen her davranışı İncil'in sözüyle haklı gösterecek bir kısım bulabilir. Üstelik ahlak alanındaki bu çifte standartlı yaklaşım Musevilik ve Hıristiyanlıkla sınırlı da değildir. Benzer örnekleri dünyadaki hemen her dinde bulmak olası. Belki de ahlaki belirsizlikleri olan yalnız bilim adamları değil, hemen hemen tüm insanlardır diyebiliriz.

Kanımca halkı olası tehlikelere, özellikle de bilim kaynaklı ya da bilimin öngörebileceği türden tehlikelere karşı uyarmak başlıca bilim adamlarının görevidir. Bu tür bir misyonun kehanetlerde bulunmaya benzeyeceğini söyleyebilirsiniz. Elbette ki uyarıların makul ve tehlikelerin gerektirdiği ölçüde ciddi olması gerekir; ancak, eğer hatadan kaçamıyorsak, kartlarımızı önümüze açıp güvenliği elden bırakmayacak şekilde davranmalıyız.

Kalahari Çölü'nün avcı-toplayıcı Kung San toplumunda, belki de testosteron salgısı artmış iki erkek tartışmaya giriştiğinde, kadınlar hemen koşup zehirli okları alarak adamların erişemeyeceği bir yere koyarlarmış. Bugün zehirli oklarımız küresel uygarlığı yerle bir edebilecek ve olasılıkla türümüzü de ortadan kaldırabilecek güçte. Ahlaki belirsizliğin bedeli artık çok yüksek. Bu nedenle - bilgiye yaklaşımı nedeniyle değil - bilim adamlarının etik sorumluluğu da fazla, olağanüstü fazla, hatta görülmemiş derecede fazla olmalı. Dilerdim ki lisansüstü bilim programları, henüz toy bilim adamları ve mühendisleriyle bu konulara açık açık ve sistematik olarak değinsin. Merak ediyorum, bizim toplumumuzda da kadınlar - ve çocuklar - sonunda zehirli okları kötülüğün erişemeyeceği bir yere koyacaklar mı?

Carl Sagan - Karanlık Bir Dünyada Bilimin Mum Işığı

Bir önceki bölüm


Kitabın başına git



Share this article :

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

 
SUPPORT / DESTEK : ATLAS
Copyright © 2014 ATLASİZM