MİLYARLARCA VE MİLYARLARCA

Carl Sagan - Milyarlarca ve Milyarlarca


AKIL VE YÜREĞİN ÇARPIŞMASI

14. Ortak Düşman

Ben kötümser değilim. Bana göre, var olduğu yerde kötülüğü fark etmek bir çeşit iyimserliktir.

Roberto Rossellini

Zamanın ancak, şimdiki yüzyıla denk düşen anında bir canlı türü, dünyanın doğasını değiştirme gücünü elde etmiştir.

Rachel Carson - Sessiz İlkbahar (1962)

Giriş

1988 yılında bana eşsiz bir fırsat sunulmuştu. Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliğinde en çok okunan iki dergide eşzamanlı olarak yayımlanmak üzere, iki ülke ilişkileri hakkında bir yazı yazmaya davet edilmiştim. O sıralarda Mikhail Gorbaçov, Sovyet vatandaşlarına düşüncelerini serbestçe açıklama hakkı tanınmasının arayışı içindeydi. Bazılarına göre o tarihlerde Ronald Reagan yönetimi de, belirgin Soğuk Savaş politikasını yavaşça değiştiriyordu. Ben de böyle bir yazının yararlı olabileceğini düşünmüştüm. Dahası, yakın zamanda yapılan bir zirve toplantısında Bay Reagan, eğer uzaylıların Dünyayı işgal etme tehlikesi baş gösterseydi, Amerika Birleşik Devletleri'yle Sovyetler Birliğinin işbirliği yapmaları çok daha kolay olurdu demişti. Bu nokta yazım için bir hareket noktası oluşturabilirdi. Yazının her iki ülkenin vatandaşları için de kışkırtıcı olmasını istiyordum ve sansür edilmeyeceği yolunda iki taraftan da güvence istedim. Hem Parade dergisinin editörü Walter Anderson, hem de Ogonyok’un editörü Vitaly Korotich bunu kabul ettiler. Ortak Düşman başlıklı yazı Parade'in 7 Şubat 1988, Ogonyokun da 12-19 Mart 1988 tarihli sayılarında yayımlandı. Yazı daha sonra The Congressional Record'da yeniden basıldı, 1989 yılında New York Üniversitesinin Zeytin Dalı Ödülünü kazandı ve her iki ülkede de geniş tartışma olanağı buldu.

Parade yazıdaki tartışmalı konuları aşağıda alıntılanan girişle dürüst bir şekilde değerlendirdi:

Sovyetler Birliği'nin en popüler dergisi Ogonyok'ta da kesintisiz yayımlanacak olan aşağıdaki yazı iki ülke arasındaki ilişkileri incelemektedir. Her iki ülkenin vatandaşları da Carl Sagan'ın bazı düşüncelerini tedirgin edici, hatta kışkırtıcı bulabilir. Çünkü yazar, temelde iki ülkenin tarihlerinden gelen popüler görüşlere meydan okuyor. Parade'in editörleri bu yorumun, burada ve Sovyetler Birliği'nde, yazarın belirttiği hedeflere ulaşılmasında ilk adımı oluşturacağını umuyor.

Ne var ki, 1988 yılının serbestleşme yolundaki Sovyetler Birliğinde bile işler o kadar basit değildi. Korotich, malı görmeden satın almıştı ve benim Sovyet tarihi ve politikası üzerindeki eleştirel yorumlarımı gördüğünde, kendini daha üst makamların görüşünü almak zorunda hissetti. Yazının Ogonyok'ta yayımlandığı biçimiyle nihai sorumluluğunun, dönemin Sovyet Bilimler Akademisi ABD ve Kanada Enstitüsü Başkanı, Komünist Parti Merkez Komitesi üyesi ve Gorbaçovun yakın danışmanı Dr. Georgi Arbatova ait olduğu sanılıyor. Arbatov'la içtenliği ve açık sözlülüğünden dolayı beni şaşırtan bazı özel siyasi sohbetler yapmıştık. Yazının ne kadarının dokunulmadan yayımlandığını görmek memnunluk verici olsa da, yapılan değişiklikleri ve ortalama Sovyet vatandaşı için hangi düşüncelerin fazla tehlikeli sayıldığını belirlemek de öğretici olacaktır. Bu yüzden yazının sonunda en ilginç değişiklikleri de belirttim. Bunlar kesinlikle sansür anlamına geliyor.

Makale

Amerika Birleşik Devletleri Başkanı, Sovyet Komünist Partisi Genel Sekreterine, eğer uzaylılar gezegenimizi işgal etmek üzere olsalardı, o zaman ülkelerimiz ortak düşmana karşı birleşebilirdi demiş. Gerçekten de, kuşaklar boyu birbirini boğazlayan kanlı düşmanların, daha da acil bir tehlikeye karşı koyabilmek için anlaşmazlıklarını bir tarafa bırakarak birleştikleri çok olmuştur: Yunan şehir devletlerinin Perslere karşı; Rusların (bir zamanlar Kievi yağmalayan) Polovtsyslerle Moğollara karşı; Amerikalılarla Sovyetlerin Nazilere karşı yaptığı gibi...

Bir uzaylı istilası tabii ki pek olası değil. Ama ortak bir düşman var - hatta, bazıları benzeri görülmemiş bir tehdit oluşturan, hepsi de zamanımıza özgü, bir dizi ortak düşman var. Bunlar büyüyen teknolojik gücümüzden ve soyumuzun uzun vadeli refah ve mutluluğu için kısa vadeli faydalardan vazgeçmekteki isteksizliğimizden kaynaklanmaktadır.

Kömür ve öteki fosil yakıtları yakmak gibi masum bir eylem, karbondioksitin yol açtığı sera etkisini artırır ve Dünyanın ateşini yükseltir. Böylece, bazı tahminlere göre bir yüzyıldan az bir zaman içinde, bugün dünyanın tahıl ambarları olan Amerikanın orta batısıyla Ukrayna yarı çöl haline gelebilir. Soğutmada kullanılan görünürde zararsız asal gazlar koruyucu ozon tabakasını inceltmektedir. Bu da, Güneşten Dünyaya gelen ölümcül kızılötesi ışınımın miktarının artmasına ve - tepesinde biz insanların tehlikeli  bir tahterevallide gidip geldiğimiz - iyi bilinmeyen bir beslenme zincirinin tabanındaki korumasız mikroorganizmaların yok olmasına neden olur. Amerikadaki sanayi kirlenmesi Kanada ormanlarının yıkımına yol açar. Bir Sovyet nükleer santralındaki kaza Laplandın tarihsel kültürünü tehlikeye atar. Salgın hastalıklar, çağdaş ulaşım teknolojisinin de katkısıyla tüm dünyaya yayılmaktadır. Ve kaçınılmaz olarak, bizim olağan, kısa vadeli hedeflerimizden dolayı henüz farkına bile varamadığımız başka tehlikeler de olacaktır.

Amerika Birleşik Devletleriyle Sovyetler Birliğinin öncülük ettiği nükleer silahlanma yarışı yüzünden, gezegenimiz bugün 60 bin nükleer silahla mayınlanmıştır. Bu, iki ulusu yok etmeye, küresel uygarlığı tehlikeye düşürmeye ve belki de insanın bir milyon yıldır devam eden yaşama deneyimine son vermeye yetecek sayının çok üzerindedir. Barışçıl amaçlarla yapılan öfkeli protesto gösterilerine ve nükleer silahlanma yarışını tersine çevirmeye yönelik ağırbaşlı antlaşma yükümlülüklerine rağmen, Amerika Birleşik Devletleri'yle Sovyetler Birliği hâlâ her yıl, gezegendeki büyükçe kentlerin tamamını yok etmeye yetecek kadar nükleer silah üretmeyi başarıyorlar. Bunun gerekçesi sorulduğunda, her biri ciddiyetle diğerini işaret ediyor. Challenger uzay mekiği ve Çernobil nükleer santralı kazaları, ileri teknolojide, bütün çabalarımıza rağmen felakete yol açan aksamaların meydana gelebileceğini bize göstermiş bulunuyor. Hitlerin çağında, bir çılgının çağdaş, sanayileşmiş bir devlet üzerinde mutlak egemenlik kurabildiğini görüyoruz. Kitle imha makinelerinde beklenmedik, anlaşılması güç bir hata, yaşamsal bir iletişim kesintisi ya da zaten ağır yük altındaki bir devlet liderinin duygusal bir bunalıma girmesi sadece an meselesidir. İnsanoğlu her yıl, çoğu Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği tarafından olmak üzere, savaş ve yıldırma hazırlıkları için yaklaşık 1 trilyon dolar harcamaktadır. Belki de ileride kötü niyetli uzaylıların bile Dünyaya saldırmak için özendirici bir nedeni olmayacak. Belki bir ön incelemeden sonra, bir süre sabredip bizim kendi kendimizi yok etmemizi beklemenin daha kolay bir yol olacağını düşünecekler.

Tehlike içindeyiz. Uzaylı işgalcilere ihtiyacımız yok; biz kendi kendimize yeterince tehlike yarattık. Ama bunlar gündelik hayatta yer almayan, anlamak için dikkatle düşünmeyi gerektiren ve görünmeyen tehlikeler; yağmalama, esir alma, ırza geçme ve katliam peşindeki bir düşman ordusundan değil, saydam gazlardan, gözle görülmeyen ışınımdan, kimsenin kullanıldığına tanık olmadığı nükleer silahlardan kaynaklanıyorlar. Ortak düşmanlarımızı kişileştirmek ve onlardan bir Şehinşah, bir Han ya da bir Führer kadar nefret etmek daha zor. Bu yeni düşmanlara karşı güçbirliği yapmak için, kendimizi tanımaya yönelik cesur girişimlerde bulunmamız gerekiyor. Çünkü şimdi karşı karşıya bulunduğumuz tehlikelere karşı biz - dünyanın tüm ülkeleri ama özellikle Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği - sorumluyuz.

Ülkelerimiz, zengin etnik ve kültürel çeşitlilikle örülmüş birer dokumadır. Askeri açıdan dünyanın en güçlü ülkeleriyiz. Bilim ve teknolojinin hepimiz için daha iyi bir yaşam sağlayacağı önermesinin savunucularıyız. İnsanların kendini yönetme hakkına inandığımızı söylüyoruz. Devlet sistemlerimiz, adaletsizlik, zorbalık, iş bilmezlik ve hurafeye karşı gerçekleştirilen tarihi devrimlerle doğdu. Bizi, tanrısal bir yetki taşıdığına inandığımız ve yüzyıllardır başımıza çöreklenmiş despotlardan kurtararak imkânsızı başaran devrimcilerin soyundan geliyoruz. O halde, kendimize kurduğumuz tuzaktan kurtulmak için ne yapmalıyız?

Her iki tarafın da elinde, diğerinin yaptığı, büyük tepki duyulan ihlallerden oluşan uzun bir liste var. Bunlardan bazıları hayal ürünü olsa da, çoğu değişen ölçülerde gerçektir. Taraflardan biri bir ihlalde bulunduğunda, diğerinin buna başka bir suistimalle karşılık vereceğinden emin olabilirsiniz. Her iki ülke de, onuru kırılmış ve ahlaki açıdan dürüst olduğuna inanan insanlarla doludur. İki ülkeden her biri diğerinin en küçük hatasını en ince ayrıntısına kadar bilir ama kendi günahlarına ve kendi politikalarının yol açtığı acılara gözünü kapar. Tabii ki her iki tarafta da, ulusal politikalarının yarattığı tehlikeleri gören, sadece yaşama kaygısıyla ve temel ahlaki ilkelerden dolayı yanlışları düzeltmek isteyen iyi ve dürüst insanlar vardır. Aynı zamanda yine her iki tarafta da, ulusal propaganda araçlarının bilinçli olarak körüklediği nefret ve korkuya kapılmış, karşıtlarının kurtarılmayı hak etmediğine inanan, çatışmadan yana olan insanlar da vardır. İki taralın sertlik yanlıları birbirlerini teşvik eder. Güvenilirliklerini ve güçlerini birbirlerine borçludurlar. Birbirlerine muhtaçtırlar. Ölümcül bir kucaklaşmayla birbirlerine bağlanmışlardır.

Eğer uzaylı ya da insan, başka herhangi biri bu ölümcül sarmalı çözüp bizi ayırmazsa geriye tek bir seçenek kalıyor: Çok acı verici olabilse de bunu kendimiz yapmalıyız. İyi bir başlangıç, tarihsel olayları karşı tarafın - ya da eğer varsa haleflerin - gözüyle incelemek olacaktır. Önce, Amerikan tarihindeki bazı olayları değerlendiren bir Sovyet gözlemciyi düşünelim: Bağımsızlık ve özgürlük ilkeleri üzerinde kurulan Amerika Birleşik Devletleri köleliği yasaklayan son büyük ülke olmuştur. Kurucularından birçoğu - George Washington ve Thomas Jefferson da dahil olmak üzere - köle sahibidirler. Kölelerin serbest bırakılmasından sonra bir yüzyıl süreyle ırkçılık yasalarla korunmuştur. Amerika Birleşik Devletleri, ülkenin ilk yerlilerinin bazı haklarını güvenceye alan ve kendisinin de imzaladığı 300den fazla antlaşmayı sistemli olarak ihlal etmiştir. Theodore Roosevelt, başkan olmadan iki yıl önce 1899'da yaptığı ve çok takdir toplayan bir konuşmasında, "ulusun yüceliğini'' sağlamanın tek yolu olarak "haklı savaşı göstermiştir. Amerika Birleşik Devletleri 1918 yılında, Bolşevik Devrimini çökertmek için başarısız bir girişimde bulunarak Sovyetler Birliği'ni işgal etmiştir. Amerika Birleşik Devletleri nükleer silahları icat etmiş ve onları sivil halka karşı kullanarak, yüzbinlerce kadın, erkek ve çocuğun ölümüne yol açan ilk ve tek ülke olmuştur. Amerika Birleşik Devletleri, daha Sovyetler Birliği nükleer silaha sahip olmadan Sovyetlerin nükleer silahlarla yok edilmesi için harekat planları yapmıştır ve süregiden nükleer silah yarışında baş yenilikçi odur. Amerika Birleşik Devletleri'nde kuramla uygulama arasında yakın zamanda görülen birçok çelişkiden bazıları şunlardır: Reagan yönetimi öfkeli bir ahlak savunuculuğuyla müttefiklerini terörist İrana silah satmamaları için uyarırken, kendisi gizlice bu işi yapmıştır; ABD demokrasi adına tüm dünyada örtülü savaşlara girişirken, vatandaşlarının büyük çoğunluğunun hiçbir siyasal hakka sahip olmadığı Güney Afrika'da yönetime etkin ekonomik yaptırımlar uygulanmasına karşı çıkmıştır; İranın Basra Körfezini mayınlamasını uluslararası hukukun ihlali olarak görüp öfkeyle karşılarken, kendisi Nikaragua limanlarını mayınlamış ve ardından Uluslararası Adalet Divanı'nın yargılama yetkisini tanımamıştır; çocukları öldürdüğü gerekçesiyle Libyayı kınarken, kendisi misilleme yaparak çocukları öldürmüştür ve Sovyetler Birliğinin azınlıklara yönelik davranışını kınarken, kendisi yüksek okulda okuyanlardan daha fazla sayıdaki siyah genci cezaevlerinde tutmaktadır. Bunlar sadece kötü niyetli Sovyet propagandası değildir. Kendilerini Amerika Birleşik Devletlerine yakın hisseden insanlar bile onun gerçek niyetleri hakkında - özellikle de Amerikalılar tarihlerinin rahatsız edici gerçeklerini kabullenmekte isteksiz oldukları zaman ciddi çekinceler taşıyabilirler.

Şimdi de Sovyetler Birliği tarihindeki bazı olayları değerlendiren Batılı bir gözlemciyi düşünün. Mareşal Tukaçevskinin 2 Haziran 1920de askere verdiği hareket emri şöyleydi: Süngülerimizle emekçilere barış ve mutluluk getireceğiz. Batıya, ileri! Bundan kısa süre sonra V. I. Lenin Fransız heyetiyle yaptığı konuşmada şunları söylüyordu, Evet, Sovyet askerleri Varşova'dadır. Yakında Almanya da bizim olacak. Macaristanı yeniden fethedeceğiz. Balkanlar kapitalizme karşı ayaklanacak. İtalya sarsılacak. Bu fırtınada burjuva Avrupanın bağları çözülecek. Sonra, Stalinin 1929 yılıyla II. Dünya Savaşı arasındaki dönemde izlediği kasıtlı politika sonucu ölen milyonlarca Sovyet vatandaşını düşünün. Bu kıyım, zorunlu kollektifleşme, köylülerin kitlesel olarak göç ettirilmesi, bunların sonucunda 1932-33 yıllarında başgösteren açlık ve bir yandan Sovyet vatandaşlarının haklarını sözüm ona güvenceye alan yeni bir anayasa gururla yürürlüğe konurken, diğer yandan (Komünist Partinin 35 yaşın üstündeki kadrolarının neredeyse tamamının tutuklanıp öldürüldüğü) büyük tasfiyelerle yapıldı. Ardından Stalin'in Kızıl Ordunun komuta kademelerini ortadan kaldırmasını, Hitler'le imzaladığı saldırmazlık antlaşmasının gizli protokolünü, Nazilerin Sovyetler Birliği'ni işgal edeceğine inanmayı hareket başladıktan sonra bile reddetmesini ve bunun sonucunda milyonlarca kişinin daha ölümünü hatırlayın. Sovyet yönetiminin yurttaşlık hakları, ifade özgürlüğü ve göç etme hakkına getirdiği kısıtlamalar ile süregiden bölgesel yahudi düşmanlıkları ve dinsel baskıları düşünün. O halde, eğer ülkenizin kuruluşundan hemen sonra en yüksek rütbeli askeri ve sivil liderleriniz komşu ülkeleri işgal etme niyetlerini övünerek açıklıyorsa; eğer tarihinizin neredeyse yarı süresince mutlak lideriniz olmuş kişi kendi halkından milyonlarca kişiyi sistemli olarak öldürüyorsa; eğer şimdi bile madeni paralarınızın üstünde ulusal simgeniz tüm dünyayı kapsayacak biçimde gösteriliyorsa, şunu anlamakta zorlanmazsınız: Barışçıl ve iyi niyetli yaklaşımlar içinde olsalar bile başka ülkelerin vatandaşları sizin şimdiki iyi niyetlerinize, içten ve gerçek bile olsalar, kuşkuyla bakabilirler. Bu sadece kötü niyetli Amerikan propagandası değildir. Eğer bu olayların hiç olmadığını varsayıyorsanız, o zaman sorun katmerlenecektir.

Friedrich Engels, Başka ülkeler üzerinde baskı kuran hiçbir ülke hür olamaz demişti. Lenin, 1903 yılındaki Londra Konferansında tüm ulusların kendi geleceğini belirlemede tam hak sahibi olduğunu savunmuştu. Aynı ilkeler neredeyse tamamen aynı sözcüklerle Woodrow Wilson'un ve başka birçok Amerikalı devlet adamının ağzından da duyulmuştu. Ne var ki, iki ülke için de gerçekler tersini gösteriyor. Sovyetler Birliği, Estonya, Letonya ve Litvanya ile Finlandiya, Polonya ve Romanyanın bazı bölgelerini zorla ilhak etti. Polonya, Romanya, Macaristan, Moğolistan, Bulgaristan, Çekoslovakya, Doğu Almanya ve Afganistanı işgal ederek Komünist Partinin denetimi altına aldı. Doğu Almanya işçilerinin 1953 yılındaki ayaklanmasını, 1956 yılındaki Macar devrimini ve Çeklerin 1968 yılındaki glasnost (açıklık) ve perestroika (yeniden yapılanma) girişimlerini bastırdı. Dünya savaşları ile korsanlığı ve köle ticaretini önleme amacıyla düzenlediği seferler dışında, Amerika Birleşik Devletleri de başka ülkelere 130 ayrı olayda silahlı işgal ve müdahalede bulunmuştur. Bunlar arasında şu ülkeler sayılabilir: Çin (18 ayrı olayda), Meksika (13), Nikaragua ve Panama (her biri 9), Honduras (7), Kolombiya ve Türkiye (her biri 6), Dominik Cumhuriyeti, Kore ve Japonya (5'er), Arjantin, Küba, Haiti, Hawaii Krallığı ve Samoa (4 er), Uruguay ve Fiji (3'er), Guatemala, Lübnan, Sovyetler Birliği ve Sumatra (2şer), Granada, Porto Riko, Brezilya, Şili, Fas, Mısır, Fildişi Sahili, Suriye, Irak, Peru, Formoza, Filipinler, Kamboçya, Laos ve Vietnam. Bu müdahalelerin çoğu işbirlikçi hükümetlerin iktidarını ayakta tutmaya ya da Amerikanın malını ve iş çıkarlarını korumaya yönelik küçük çaplı girişimlerdi. Ama bazıları çok daha büyük, daha uzun süreli ve çok daha öldürücü boyuttaydı.

Amerika Birleşik Devletleri silahlı kuvvetleri Bolşevik Devriminden ve hatta Komünist Manifestodan bile önce Latin Amerikada silahlı müdahalelerde bulunuyordu. Bu, Amerikanın Nikaraguaya müdahalesinin komünizme karşı yapıldığı gerekçesini mantıklı bulmamızı güçleştiriyor. Ancak bu iddianın zayıflığı, eğer Sovyetler Birliği başka ülkeleri yutma alışkanlığında olmasaydı daha iyi anlaşılırdı. Amerikanın Güneydoğu Asya'da, kendisine hiç zarar vermemiş ve tehdit etmemiş ülkeleri işgali, 58 bin Amerikalıyla bir milyondan fazla Asyalının ölümüne sebep oldu. ABD 7,5 megaton ağırlığında yüksek derecede patlayıcı bombalar kullanarak bölgede hâla atlatılamayan ekolojik ve ekonomik kaosa yol açtı. 1979dan beri 100 bin Sovyet askeri, - kişi başına düşen geliri Haitiden bile düşük bir ülke olan - Afganistanı işgal etmiş bulunuyor. Yaptıkları zulmün büyük bölümüyse henüz ortaya çıkarılmadı; çünkü Sovyetler, bağımsız gazetecilerin savaş bölgelerine girmesini engellemekte Amerikalılardan daha başarılılar.

Yerleşmiş düşmanlık yozlaştırıcıdır ve kendi kendini besler. Eğer duraksarsa, geçmişteki suistimaller hatırlatılarak, bir zulüm ya da askeri olay kurgulanarak, düşmanın yeni ve tehlikeli bir silah konuşlandırdığı açıklanarak ya da eğer iç kamuoyunun siyasi değerlendirmesi hükümete rahatsızlık verecek kadar tarafsızsa, saflık ve ihanet suçlamaları ortaya atılarak, kolaylıkla yeniden canlandırılabilir. Birçok Amerikalı için komünizm yoksulluk, gerilik, düşündüklerini söyleyenlerin Gulag'a gönderilmesi, insan ruhunun acımasızca ezilmesi ve dünyayı fethetme tutkusu demektir. Birçok Sovyet vatandaşı için de kapitalizm, acımasız ve doyurulmaz bir hırs, ırkçılık, savaş, ekonomik istikrarsızlık ve dünya genelinde zenginin yoksula karşı komplo kurması anlamına gelir. Bunlar -bütünüyle öyle olmasa da- birer karikatürdür ve zaman geçtikçe Sovyetler Birliği ile Amerika'nın eylemleri bunlara bir inandırıcılık ve gerçeklik kazandırmıştır.

Bu karikatürler, kısmen doğru olmalarının yanı sıra işe yaradıkları için de vardırlar. Eğer karşımızda amansız bir düşman varsa, o zaman yöneticiler de fiyatların neden yükseldiğini, tüketim mallarının neden bulunamadığını, ülkenin dünya piyasalarında neden rekabet edemediğini, neden birçok kişinin işsiz ve evsiz olduğunu, liderlerin eleştirilmesinin neden vatanseverlikle bağdaşmadığını ve kabul edilmez olduğunu ve de özellikle, nükleer silah gibi büyük bir kötülüğün neden on binlerle konuşlandırıldığını açıklamak için hazır bir bahaneye sahip olurlar. Ama eğer düşman yeterince habis değilse, hükümet yetkililerinin yetersizliği ve öngörüsüzlüğü kolaylıkla göz ardı edilemez. Düşman icat etmek ve onların hatalarını abartmak bürokratların işine yarar.

Her ülkenin, karşı tarafın oluşturduğu tehlikeyi değerlendirmek için askeri ve istihbarat örgütleri vardır. Bu kuruluşlar büyük miktarda askeri ve istihbarat harcaması yapma yetkisine sahiptirler. Dolayısıyla sürekli bir vicdan muhasebesi yapmak - karşı tarafın imkânlarını ve niyetlerini abartma eğilimiyle mücadele etmek - zorundadırlar. Bu mücadelede yenik düştüklerinde, bunu zorunlu bir ihtiyat olarak adlandırırlar. Ancak ne isim takarlarsa taksınlar, bu durum silahlanma yarışını körükler. İstihbarat verileri kamuoyunca bağımsız bir değerlendirmeden geçirilebilir mi? Hayır. Peki neden? Çünkü belgeler gizlidir. Böylece ortaya, kendi kendine işleyen bir makine, gerginliklerin devlet yöneticilerince kabul edilebilir en alt düzeye inmesini engelleyen bir çeşit de facto komplo çıkar.

Birçok ulusal kurum ve öğretinin, bir zamanlar ne kadar etkili olurlarsa olsun, artık değişmeleri gerektiği açıktır. 21. yüzyılın dünyasına henüz hiçbir ülke tam uyumlu değildir. O halde, önümüzdeki görev geçmişin bazı olaylarını yüceltmek ya da ulusal açıdan kutsal değerleri savunmak değil, hepimiz için çok tehlikeli bir zaman diliminden bizi geçirecek bir yol bulmaktır. Bunu başarmak için her türlü yardıma ihtiyacımız var.

Bilimin temel öğretilerinden biri, karmaşık konuları (hatta basit olanları bile) .anlayabilmek için zihinlerimizi dogmalardan kurtarmaya çalışmanın ve yayın, eleştiri, deney yapma haklarının güvenceye alınmasının gerekli olduğudur. Yönetici güçlerin savları kabul edilemez. Hepimiz yanlış yapabiliriz, hatta yönetenler bile. Ancak ilerleme için eleştirinin şart olduğu ne kadar açık olsa da, hükümetler buna karşı çıkma eğilimindedir. En büyük örnek Hitler Almanyasıdır. Nazi Partisi liderlerinden Rudolf Hess'in 30 Haziran 1934 tarihinde yaptığı konuşmanın bir bölümü şöyledir: Her türlü eleştirinin dışında olan bir kişi vardır ve o da Führerdir. Çünkü herkes hisseder ve bilir ki o her zaman haklıdır ve hep haklı olacaktır. Bizim Nasyonal Sosyalizmimiz Führere olan eleştirisiz sadakatimiz ve teslimiyetimizle perçinlenmiştir.

Bu gibi kör inançların devlet liderlerine sağladığı kolaylık Hitlerin şu sözleriyle de açıkça ortaya konuyor: "Halkın düşünmemesi iktidarda olanlar için ne büyük şanstır! Zihinsel ve ahlaki uysallık kısa vadede liderlerin işine gelebilir, ama uzun vadede ulusların intiharı demektir. Bu yüzden ulusal önderlik için ölçütlerden biri sert eleştirileri anlama, teşvik etme ve yapıcı olarak yararlanma yeteneğidir.

Bu nedenle, daha önce devlet terörüyle susturulan ve aşağılananlar şimdi - kanatlarını çırparak uçmaya çalışan özgürlük yanlıları olarak - konuşmaya başladıklarında bunu tabii ki çok heyecan verici bulurlar. Buna tanık olan her özgürlük sevdalısı da aynı şeyi hisseder. Glasnost ve perestroika, Sovyet toplumunun geçmişteki politikalarla maskelenen insani boyutunu tüm dünyaya sergilemektedir. Sovyet toplumunun her katmanında, yanlışları düzelten düzenekler sağlamaktadır. Ekonomik refah için şarttır. Uluslararası ilişkilerde gerçek bir iyileşmeye ve nükleer silah yarışında ciddi ölçüde geriye dönüşe imkân sağlar. Bu yüzden Glasnost ve perestroika hem Sovyetler Birliği hem de Amerika Birleşik Devletleri için yararlıdır.

Glasnost ve perestroika'ya karşı Sovyetler Birliğinde tabii ki muhalefet var: Kendilerine ömür boyu sağlanan olanaklarla yan gelip yatmak yerine artık yeteneklerini rekabete açık bir şekilde sergilemek zorunda olanlar; demokrasinin getirdiği sorumluluklara alışamayanlar; yıllar boyu kurallara uyduktan sonra bu zaman içindeki davranışlarından dolayı hesap vermek zorunda bırakılmayı kabullenemeyenler muhalefet ediyorlar. Amerika Birleşik Devletlerinde de glasnost’a ve perestroika'ya karşı çıkanlar var: Bazıları Sovyetler Birliği'nin bir yandan daha da korkulu bir rakip olarak ortaya çıkmak üzere güç toplarken, diğer yandan Batıyı kandırmak için böyle bir oyun oynadığını ileri sürüyor. Bazıları Sovyetler Birliğinin, demokrasi eksikliği yüzünden zayıf düşmüş, kolayca kötüye yönlendirilebilen, kolaylıkla karikatürleşen eski halini tercih ediyor (Kendi demokratik oluşumlarından uzun zamandır şikayetçi olan Amerikalıların da glasnost’tan ve perestroika'dan öğrenecekleri şeyler var. Bu bile kendi başına bazı Amerikalıları rahatsız etmeye yetiyor.) Reformun yanında ve karşısında yer almış böylesi güçler varken, sonucun ne olacağını kimse bilemez.

Her iki ülkede de hâlâ kamuoyu tartışması olarak kabul edilen şeyin, daha yakından bakıldığında, genelde ulusal sloganların tekrarı, kanıt istendiğinde halkın önyargılarına, imalara, kendini haklı çıkarmaya, yön şaşırtmacaya, vaazların büyüsüne sığınmak ve halkın aklıselimini küçümsemek olduğu anlaşılacaktır. İhtiyacımız olan, önümüzdeki birkaç on yılı güvenli bir biçimde geçirebilmek için ne kadar az bilgi sahibi olduğumuzu kabullenmek, geniş bir yelpaze içindeki alternatif programları inceleme cesaretini göstermek ve hepsinden önemlisi kendimizi dogmalara değil, çözümlere adamaktır. Çözüm bulmak zaten yeterince zordur. 18. yüzyıl ya da 19. yüzyıl siyasi doktrinleriyle tam uyum sağlayan çözümler bulmaksa çok daha zor olacaktır.

Ülkelerimiz yapılması gereken değişiklikleri bulmak için birbirine yardım etmelidir. Ufkumuz, bir sonraki başkanlık dönemini ya da yeni beş yıllık planı aşan bir geleceği kucaklamalıdır. Askeri harcamaları azaltmak; yaşam standartlarını yükseltmek; eğitime saygı duyulmasını sağlamak; bilimi, akademik çalışmayı, buluşları ve sanayiyi desteklemek; soru sorma özgürlüğünü geliştirmek; ülke içindeki sürtüşmeleri azaltmak; işçilerin yönetsel kararlara daha çok katılmasını sağlamak ve ortak insanlık durumumuz ile, karşı karşıya olduğumuz ortak tehlikenin tanınmasından kaynaklanan gerçek bir saygı ve anlayış geliştirmek zorundayız.

Şimdiye kadar yapmadığımız ölçüde işbirliğine ihtiyacımız olduğu halde, sağlıklı bir rekabete de karşı değilim. Ancak rekabetimiz, nükleer silahlanma yarışını tersine çevirme ve konvansiyonel kuvvetlerde büyük indirimlere gitme; devlet içindeki yolsuzluğa son verme; dünyanın büyük bölümünü tarımsal olarak kendine yeterli duruma getirme çabalarında olmalıdır. Gelin, sanat ve bilimde, müzik ve edebiyatta, teknolojik yenilikte yarışalım. Dürüstlükte yarışalım. Gelin, acıların durdurulmasında, cehaletin ve hastalıkların önlenmesinde; tüm dünyada ulusal bağımsızlığa saygı gösterilmesinde; gezegenimizin sorumluluk anlayışıyla gözetilip yönetilmesi için bir etik sistemi geliştirip uygulamada rekabet edelim.

Gelin bilgilerimizi paylaşalım. Kapitalizm ve sosyalizm, bir yüzyıldır, çoğunlukla kabul edilmese de, aşırma yoluyla birbirinden yöntem ve kuram ödünç almıştır. Ne Amerika Birleşik Devletleri ne de Sovyetler Birliği, gerçek ve erdem üzerinde tekele sahiptir. Ülkelerimizin işbirliği için rekabet etmesini diliyorum. 1970'li yıllarda, nükleer silahlanma yarışını dizginlemeye yönelik antlaşmaların yanı sıra yaptığımız bazı ortak çalışmalarda dikkate değer başarılar elde ettik: Çiçek hastalığının dünya genelinde ortadan kaldırılması, Güney Afrika'nın nükleer silahlar geliştirmesini önlemeye yönelik çabalar, Apollo-Soyuz ortak insanlı uzay uçuşu gibi. Artık daha iyi işler yapabiliriz. Gelin, büyük hedefli ve geniş ufuklu bazı ortak projelerle işe başlayalım: Özellikle Etiyopya gibi, süper güçler arasındaki rekabetin kurbanı olmuş ülkelerdeki açlığın giderilmesi; kullandığımız teknolojinin ürünü olan uzun vadeli çevre felaketlerinin tanımlanması ve ortadan kaldırılması; gelecek için güvenli enerji kaynağı bulmak için füzyon fiziği çalışmalarında işbirliği; insanoğlunun - Sovyetlerle Amerikalıların - başka bir gezegene ilk kez ayak basmasıyla taçlanacak, Mars'ın ortaklaşa keşfi gibi...

Belki de kendi kendimizi yok edeceğiz. Belki içimizdeki ortak düşman, onu tanımamıza ve üstesinden gelmemize izin vermeyecek kadar güçlü. Belki dünya ortaçağdaki durumuna ya da çok daha kötüsüne gerileyecek.

Ancak ben umutluyum. Son zamanlarda değişim işaretleri görülüyor. Bunlar deneme niteliğinde de olsa doğru yönde ve devletlerin daha önceki ulusal davranış ölçütlerine göre hızlı sayılır. Bizlerin - biz Amerikalılar, biz Sovyetler, biz insanlar - sonunda aklımızı başımıza toplamamız, soyumuz ve gezegenimiz için işbirliği yapmaya başlamamız mümkün olabilir mi?

Bize hiçbir şey vaat edilmiş değil. Tarihin bıraktığı sorumluluk bizim omuzlarımızda. Çocuklarımız ve torunlarımız için hak ettikleri bir gelecek kurmak bizim görevimiz.

Sansür

Yukarıdaki yazının Ogonyok'd a yer alan baskısında yapılan bazı dikkat çekici ve ilginç değişiklikler paragraf sıralamasına göre yapılan kronolojik değimle aşağıda gösterilmiştir. Sansür edilen bölümler siyah harflerle belirtilmiştir. Normal kitap harfleri, yazının orjinalinden yapılan alıntılar, parantez içindeki italik harflerle yapılmış bölümlerse benim yorumlarımdır:

¶ 3. ... -tepesinde biz insanların tehlikeli bir tahterevallide gidip geldiğimiz - iyi bilinmeyen bir beslenme zincirinin tabanındaki... [Bu cümlecik çıkarılınca ozon tabakasındaki incelmenin yol açtığı tehlike çok daha hafif görünüyor]

¶ 4. ... gezegendeki her büyükçe şehri yok etmeye yetecek kadar nükleer silah... [her büyükçe şehir, herhangi bir şehir olarak değiştirilmiş. Böylece yılda üretilen bomba sayısındaki vurgu tek bir bombanın gücüne yönelecek şekilde değiştirilerek nükleer tehdidin boyutu küçültülmüş.]

¶ 4. ... zaten ağır yük altındaki bir devlet liderinin... [liderin ağır yük altında olabileceğini düşünmek devlete olan güveni azaltır mı?]

¶ 4. ... savaş ve yıldırma hazırlıkları...

¶ 7. ... onuru kırılmış ve dürüst olduğuna inanan...

¶ 7. ... ulusal propaganda amaçlarının bilinçli olarak körüklediği nefret ve korkuya...

¶ 8. ... Theodore Roosevelt, başkan olmadan iki yıl önce 1899’da... [Bu değişiklik özellikle çirkin, çünkü yapılan çıkarmadan dolayı Sovyet okuyucularının % 99'ı sözleri alıntılanan kişinin Theodore değil Franklin Roosevelt olduğunu düşüneceklerdir.]

¶ 8. ... Bunlar sadece kötü niyetli Sovyet propagandası değildir.

¶ 9. . . . 2 Haziran...

¶ 9. ... Hitler’le imzaladığı saldırmazlık antlaşmasının gizli protokolünü...

¶ 9. ... ve bunun sonucunda milyonlarca kişinin daha öldüğünü...

¶ 11. ... Ancak bu iddianın zayıflığı, eğer Sovyetler Birliği başka ülkeleri yutma alışkanlığında olmasaydı daha iyi anlaşılırdı.

¶ 18. . . . Bu nedenle daha önce devlet terörüyle susturulan ve aşağılananlar şimdi - kanatlarını çırparak uçmaya çalışan özgürlük yanlıları olarak - konuşmaya başladıklarında bunu tabii ki çok heyecan verici bulurlar. Buna tanık olan her Özgürlük sevdalısı da aynı şeyi hisseder.

¶ 19. ... kolaylıkla karikatürleşen...

¶ 20. . . . Her iki ülkede de hâlâ kamuoyu tartışması olarak kabul edilen şeyin, daha yakından bakıldığında, genelde ulusal sloganların tekrarı, kanıt istendiğinde halkın önyargılarına, imalara, kendini haklı çıkarmaya, yön şaşırtmacaya, vaazların büyüsüne sığınmak ve halkın aklıselimini küçümsemek olduğu anlaşılacaktır.

20. . . . Çözüm bulmak zaten yeterince zordur. 18. yüzyıl ya da 19. yüzyıl siyasi doktrinleriyle tam uyum sağlayan çözümler bulmaksa çok daha zor olacaktır. [Bilindiği gibi Marksizm 19. yüzyıla ait bir siyasi ve ekonomik doktrindir]

¶ 23. . . . bir yüzyıldır, çoğunlukla kabul edilmese de aşırma yoluyla birbirinden yöntem ve kuram ödünç almıştır. Ne Amerika Birleşik Devletleri ne de Sovyetler Birliği gerçek ve erdem üzerinde tekele sahiptir.

26. . . . Bize hiçbir şey vaat edilmiş değildir. [Ortodoks Marksizmin pek övündüğü ama bilimsel olmayan ilkelerinden biri de, Komünizmin nihai zaferinin, görünmeyen tarihsel güçler tarafından önceden belirlendiği yolundadır.]

Sovyetler Birliği'nin en büyük itirazı 9. paragrafta alıntılanan Leninin sözleri (ve Tukaçevskinin iması) üzerindeydi. Bana bu bölümü çıkarmam için birkaç kez yapılan başvuruyu reddetmem üzerine Ogonyok yazıya şöyle bir dipnot ekledi: " Ogonyokun editörleri ilgili arşivleri araştırdılar. Ne var ki ne bu alıntıya, ne de V. I. Lenin'in benzeri bir sözüne rastlanamadı. Carl Saganın vardığı sonuçlara temel aldığı bu alıntının Pacade dergisinin milyonlarca okuyucusunu yanıltmasından üzüntü duyuyoruz. Bana göre bu oldukça hırçın bir nottu.

Ancak zaman geçti, yeni arşivler açıldı, yenilenmiş tarih yazımları ortaya çıktı ve kabul edildi, Lenin putlaştırılmaktan çıkarıldı ve sorun kendi kendine çözüldü. Aşağıdaki nazik not Arbatovun kendi anılarından alınmıştır:

Burada bir özür dilemek zorundayım. 1988 yılında, gökbilimci Carl Saganın bir yazısıyla ilgili değerlendirmemde onun, Tukaçevski'nin Polonya seferinin devrim ihracına yönelik olduğu yolundaki yargısını reddetmiştim. Bu, şartlı refleks haline gelen olağan savunma alışkanlığından ve zaman içinde uygunsuz gerçekleri halının altına süpürme alışkanlığı edinmiş (sonunda bu ikinci kişiliğimiz olmuştur) olmamızdan kaynaklanıyordu. Örnek vermek gerekirse ben tarihimizin bu sayfalarını ciddi bir şekilde ancak yakın zamanda inceledim.

Carl Sagan - Milyarlarca ve Milyarlarca





Share this article :

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

 
SUPPORT / DESTEK : ATLAS
Copyright © 2014 ATLASİZM