OLANAKSIZLIK

John D. Borrow - Olanaksızlık


Görsel paradoks

Eğer öykü yazıyorsanız, birçok yalan sonunda gerçeğe ulaşırsınız; buna karşı, gazeteciyseniz, gerçeği anlatarak birçok yalana ulaşmaya çalışırsınız.

MELVIN BURGESS

Dünyanın sanatsal ve bilimsel resimleri arasındaki fark, 20. yüzyıl sanatçılarının dünyanın günlük yaşamdaki resmini soyut imgelere ve çarpıtmalara (distorsiyon) odaklamasıyla, en vurucu biçimde ortaya konmuştur. İnsan bilincinin en olağanüstü sonuçlarından biri, fiziksel bakımdan olanaksız olan şeyleri hayal edebilmemizi sağlama yetisidir. Bu, bizim gerçekliği çok farklı bir biçimde, onu olanaksız olan olaylarla tanımlanan bir içerikte ele almamızla sağlanabilir. Bu yolla, zihni genişletici ve uyarıcı fikirlerin bileşiminin ve anlamının rezonanslarını elde edebiliriz. Bunun yepyeni ve hoş bir şey olduğu kanısındayız. Bazı bireyler, yaşamlarını bu etkinliğe adayarak, bu farklı gerçeklikleri bir sürü farklı ortamlarda yaratır ve algılarlar. Zihnimizin bu eyleme olan yatkınlığı neredeyse korku vericidir. Alternatif gerçeklikler için çok gelişmiş bilgisayar simulasyonlarının birdenbire ortaya çıkması ve gerçek insan etkinliklerinden ayırt edilemeyen bilgisayar oyunlarının kolayca elde edilebilmesi, bu deneyimlerin genç insanlar için ne kadar çekici olduğunu ortaya koymuştur. Bunlar insana rahat koltuğundan kalkması gerekmeden sanal olarak çok çeşitli deneyimler sunuyorlar. Bu gerçek benzeri serüvenlere gösterilen ilgi, insan beyninin 20. yüzyılın rahat yaşamında pek az kullanılan olası güçleri hakkında belki de birşeyler söylemektedir. Eğitimde bilgisayarı karşılıklı etkileşimle kullanmaya başladık; ama bu konuda henüz hayal gücünden pek yararlanmıyoruz. Bu yolla birçok konuyu, özellikle de bilim ve matematiği, serüven tipi bir yeni yaklaşımla öğretmek için büyük bir fırsatın var olduğu kanısındayım. Hatta kelime-işlemleme gibi bir sıradan bilgisayar etkinliği, yazma ve düzeltmeyi daha verimli yapmanın ötesinde, yazarların düşünme biçimlerini de değiştirmiştir. Yazarlar, söyleyecekleri bir şeyler olduğu için yazarlardı; şimdiyse söyleyecek birşeyleri olup olmadığını anlamak için yazıyorlar.

Olanaksızı temsil etmek, çağdaş sanat dünyasının en belirgin bölümünü oluşturur. Bu, farklı biçimlerde gerçekleşmektedir. Maurits Escher’in grafik biçemi görenleri olanaklı bir dünyaya girdiğine inandırarak aldatmayı amaçlayan kesin ve ayrıntılı bir çizim kullanıyor; yakından incelendiğinde ise resmin yaşadığımız uzayın nitelikleri ile tutarlı olmadığı anlaşılıyor. Escher, üç boyutlu gibi görünen nesnelerin iki boyutlu resimleri diyebileceğimiz, ama bizim yorumladığımız biçimlerde var olamayacak, yani üç boyutlu uzayda yapılandıramayacağımız olanaksız nesnelerden hoşlanıyor.

Bu imgelerin üç boyutlu yorumu farklı bir konudur. Göz, farklı lokal resimler oluşturmaya yöneltilmektedir. Ancak bunlar en sonunda tutarlı tek bir görsel senaryo ile uyuşamazlar. Modern çağlarda olanaksız resimler ilk olarak Oscar Reutersvard tarafından çizilmiştir; 1934’de olanaksız bir üçlü çubuğun (Şekil 1.3a) bilinen ilk örneğini çizdi. Escher 1958’de ilk olanaksız küpü yarattı. Üçlü çubuk, daha sonra, 1961’de hiç bitmeyen merdiveni (Şekil 1.3b) çizen Lionel ve Roger Penrose tarafından tekrar kullanıldı. Escher bunları ünlü Şelale (1961) ve Yükseliş ve İniş (1961) çizimlerinde kullandı.

Bu türün, eskiye dönerek bulunmuş bazı tuhaf örnekleri de vardır. Hogarth’ın bakır oyması Yanıltıcı Perspektif‘i (1754) bunlara güzel bir örnektir (Şekil 1.4). Bu resim, Hogarth tarafından, deneyimsiz çizimcilerin hatalarını abartmak için çizilmiştir. Resime “Perspektif Bilgisi olmadan resim çizen bir kişi, resimde görülen salaklıkları yapmaya adaydır.” altyazısını eklemiş.


Ünlü İtalyan mimar ve oymacı Giovanni Piranesi (1720-78), 1745 ile 1760 yılları arasında, bir dizi labirent-zindanlar içeren korku verici tasarımlar çizdi. Bu akıl almaz yapıtlar, olanaksız odalar ve merdivenleri resmediyordu. Çalışma taslakları, özellikle olanaksız düzenlemeler yapmayı amaçladığını ortaya koyuyor.

Brueghel’in, The Magpie on the Gallows (1568) resminde açıkça ve bilerek olanaksız bir dört-çubuktan yararlandığı görülüyor. Çok eski zamanlardan da, amaçlanmamış olanaksız nesneler bulunabilir. Bilinen en eski örnek 11. yüzyıla aittir.

Bu olanaksız şekiller, teknik ressamın ustalığından çok daha derin şeyler açıklarlar. Bize uzayın doğası ve beynin uzamsal analiz işleyişinin programlanması konusunda birşeyler anlatıyorlar. Beynimiz, gerçek dünyanın geometrisiyle baş edecek şekilde gelişmiştir. Yanıltıcı ve beceriksiz perspektifle aldatılmaya karşı koruyucu mekanizmalara sahiptir. Böyle bir ikilem karşısında beyin, yanlış seçim yapmamak için, yaptığı perspektif seçimini birkaç saniyede bir değiştirir. Bunun bilinen bir örneği, farklı iki yönelme arasında gidip geliyor gibi görünen Necker Küpüdür (Şekil 1.6).

Sürrealist sanatların amaçları başkadır. Onlar aklımızı, mantıksal bakımdan olanaksız olduğuna inandığı durumları değerlendirmeye ve uzlaşmaya zorlayarak harekete geçirirler. Olanaksız bir durumu temsil ederek, dikkatimizi unutulamayacak yollarla kendilerine çekerler. Bu yolla kendilerini gerçek deneyim dünyasının sadece ayrıntılı bir kopyası olarak değil de, ondan tümüyle farklı bir şey olarak ortaya koyarlar. Bunun klasik bir örneği Magritte’in yer çekimine karşı koyan, havada asılı bir kale olan Le Chateau des Pyrenee resmidir (Şekil 1.7).

Hayali dünyaları sevmemizin nedeni, belki de, onların olanaksız olma özelliklerinin, alışılmadık ortamların ve koşulların sanatsal tasvirlerinin çekiciliklerini güçlendirmesi ve bizim onları korkusuzca hissetmemizi sağlamasıdır. Tehlikeli ortamlara, yani bizim (veya başka herhangi bir kişinin) yaşamamız olanaksız olan ortamlara, gerçek bir riskle karşılaşmadan girmemize izin verirler. Onlar, insanı hortlak tünellerine, korku filmlerine cezbeden korku-severlik (phobophilia) eğiliminin uzantısıdırlar.

Fizikçilerin Euclid geometrisinden başka geometrilerin geçerli olduğunu ilk kez fark etmelerinden bu yana, geometrik bakımdan çarpıtılmış birçok resim ortaya çıkmaya başlamıştır. Picasso gibi öncü kübistler, bilimsel ilerlemenin onları etkilediğini hep reddetmişlerdir. Escher’in ise, matematikçilerin farklı geometrileri araştırmalarını övgüyle değerlendirdiği görülüyor. Hatta çalışmaları, uzayın yeni mozaiklerinin araştırılmasına güç katmış da olabilir.

Edebiyatta da olanaksızlığa ve paradoksa dayanan benzer bir tarz gelişmiştir. Bunun en eski ve en ünlü temsilcisi belki de, Kraliçe Victoria döneminin sürrealisti Lewis Carroll idi. Değişik ve fantastik biçimlerini Jorge Luis Borges’in kısa öykülerinde ve başka bazı yazarlarda da görüyoruz. Gerçeklikle uyuşmayan dünyalar yaratmak, garip bir çekiciliği olan, yaratıcı bir eylem olmayı sürdürmektedir. Gerçekten orijinal olmak için izlenecek tek yol budur.

Bütün bu örneklerin ilginç özelliği, olanaksızı nasıl fark ettiğimizi göstermeleridir. Olanaksızlık, fiziksel deneyimlerimizin ötesinde olsa bile, zihinsel deneyimlerimizin ötesinde olması gerekmiyor. Deneyimlediğimizden tamamen farklı olan zihinsel dünyalar yaratabiliyoruz. Hatta, bazı insanlar bu olanaksız dünyaların hayallerinden, dünyadan alınabilecekler kadar çok haz duyarlar.

John D. Borrow - Olanaksızlık






Share this article :

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

 
SUPPORT / DESTEK : ATLAS
Copyright © 2014 ATLASİZM