BİLİM

Patricia Fara - Bilim


6. Madde

Keşke insanlar yeniden bulsa elementler arasındaki dengeyi
Ve biraz daha hararetli olsa, beceremese yalan söylemeyi,
Tıpkı ateş gibi.
Keşke kendi değişkenliğine sadık olsa, tıpkı su gibi.
Buhar, akarsu ve buz safhalarının her birinden geçip de
Kaybetmeyen kendini.

D. H. Lawrence, "Elemental", 1929

ON YEDİNCİ YÜZYIL Avrupasında antik Yunan hâlâ kahramanlar diyarıydı. Araştırmacıların çoğu klasik dünyaya uygarlığın zirvesi olarak bakıyor, bir daha asla ondan daha başarılısının olamayacağına inanıyordu. Yunan filozofları maddeye dair o sıralar mevcut olan iki görüşü epey ayrıntılandırmışlardı. Kuantum mekaniği her şeyi iyice karmaşıklaştırmadan önce, madde ya sürekli olmak ya da boşluklarla ayrılan parçacıklardan oluşmak zorundaydı. Elbette her iki temanın da olası çeşitlemeleri vardı ama hiçbiri de tatmin edici değildi. Her biri antikçağdaki bir öncüyü takip eden iki taraf arasındaki savaş da böyle başladı. Bir tarafta, sürekliliğe inanan ve dünyadaki her şeyin dört temel elementin karışımı olduğunu öğreten Aristoteles'in takipçileri sıralanıyordu. Çok geçmeden yenilgiye uğrayacak olan Aristotelesçiler, Avrupa'da asırlardır geçerli olan akademik inançlarını sürdürüyorlardı. Isaac Newton gibi genç zıpçıktılardan oluşan rakipleri ise bu türden geleneksel görüşleri hiç çekinmeden yerle yeksan ediyordu. Onlar maddenin ayrı ayrı atomlardan oluştuğunda ısrar ediyor, Aristoteles'i en çok eleştirenlerden biri olan Epikür’ü liderleri olarak görüyorlardı.

Aristoteles ve Epikür, evrenin nasıl bir araya geldiği hakkında taban tabana zıt iki görüşü simgeler olmuşlardı. En eski Yunanlılar sürekliliğin tarafındaydı ve çoğu, evrenin, farklı maddeler oluşturmak üzere değişip bir araya gelen birkaç ham muhtevadan oluştuğunu düşünüyordu. Tohum nasıl ağaca dönüşüyorsa demir de öyle paslanıyor, su buza dönüşüyor, insanlar çürüyüp toprağa karışıyordu. Paket halindeki bu evrende ışık ve ısı, görünmez bir atmosferik jeldeki titreşimler ya da ağırlıksız bir sıvı gibi akan çok seyrek akışkanlar olarak düşünülebilirdi. Onları eleştirenlerin de dediği gibi, bu türden soyut kavramların gerçek dünyada nasıl vuku bulduğunu açıklamak zordu. Öte yandan, atomculara göre temel birimler çok minik, bölünemez parçacıklardı. Kendileri değişmeden kalıyor, boş uzayda zıplayıp duruyor (en azından pek çok versiyonda), çarpışarak çeşitli şekillerde bir araya geliyor ve yeni maddeler yaratıyorlardı. Demir ve su zerrecikleri birleşip pas yapıyor, su parçacıkları sıkışıp buz oluyordu; ışık ise mermi akımını andıran bir şeydi.

Aristoteles hem canlılarda hem de fiziksel âlemlerde bir süreklilik olduğu fikrine sıkı sıkıya bağlıydı. Benzer varlıklar arasında ölçülemeyecek kadar küçük adımlarla oluşturulan bu varlık merdivenine duyduğu inanç, hiçbir yerde boşluk olmadığı fikrine de ideolojik açıdan uyuyordu. "Doğa boşluğu sevmez"; Aristotelesçiliğin ana teması buydu. Ondan önceki Yunan filozofları birtakım atom modellerinden kabaca söz etmişlerse de, Aristoteles bunları reddetmiş ve Hipokratçılar tarafından geliştirilen modellere dönmeyi tercih etmişti. Muğlak ve gizemli görünse de Aristoteles modeli Hıristiyan ve İslam felsefesinde asırlarca hüküm sürdü.

Aristoteles dünyanın özelliklerinin dört ideal, imgesel nitelikle belirlendiğine inanıyordu: sıcak ve soğuk, kuru ve ıslak. Bunlar farklı oranlarda her şeyde bulunan niteliklerdi ve bazı maddelerde net bir şekilde fiziksel özelliklerle ilişkilendirilirdi. Örneğin süt genellikle soğuk ve ıslak, mum alevi ise sıcak ve kuru idi. Diğerleri ise içgüdüsel olarak bu kadar net değildi. Aristotelesçi sisteme göre kadınların serin ve nemli vücudu onları mizaç olarak dengesiz yapıyor, erkeklerin sıcak ve kuru beyinleriyle sergiledikleri rasyonel düşünme süreçlerini becerememelerine yol açıyordu. Buna mukabil, Aristoteles'in ardılları tarafından geliştirilen bütünsel mütekabiliyet evreninde, Mars ve Güneş gibi eril gezegenler sıcak ve kurak, Venüs ve Ay gibi dişi olanları ise serin ve rutubetli idi.

Aristoteles bu dört niteliği dört ideal yeryüzü elementiyle harmanlayarak düzene olan düşkünlüğünü tatmin etmişti: toprak, su, hava ve ateş. Yeryüzünde bulunan tüm farklı maddeler bu dört elementin bir araya gelmesinden oluşuyordu. Bu niteliklerle elementlerin net bir düzlemde birbirleriyle sağladıkları uyum Şekil 6'daki çizim üzerinde gösterilmiştir. Karşımızda simetrinin hâkim olduğu bir çizim vardır. Birbirine zıt elementler karşı köşelere yerleştirilmiştir ve her elementin birbirine zıt ikişer niteliği vardır. Böylece, en tepedeki ateş'in sıcak ve kuru, suyun ise soğuk ve ıslak olmak üzere ikişer kanadı vardır. Buna karşılık toprak soğuk ve kuru, hava ise sıcak ve ıslaktır.


Aristoteles’in ideal elementleri saf hallerinde bulunmazlar, ama gerçek dünyada mevcut olan madde hakkında düşünmek için faydalı hipotezler sağlamışlardır. Aristoteles'in sözünü ettiği elementler niteliklerini değiştirerek birbirine dönüşebilir. Soğuk ve ıslak suyu ısıtırsanız soğuğu uzaklaştırıp sıcak ve ıslak havayı oluşturursunuz; bu da suyun buhar oluşturmak üzere kaynadığında hasıl olan durum için makul bir zemin oluşturur. Aynı şekilde, metallerin çok topraksı olduğunu, yanan odunun ise ateş ile dolu olduğunu düşünmek içgüdüsel anlamda gayet makuldür. Bir cismin element yapısı onun davranışının anlaşılmasına da yardımcı olur. Aristotelesçi düşüncede hava ve ateş yapısal olarak yukarı doğru hareket etme eğilimi taşırken, toprak ve su doğal olarak aşağı doğru düşerler. Şekil 3'te görülen Hıristiyanlaştırılmış evrende, yeryüzündeki bu elementler, merkezi kürenin bulut ve alevlerden oluşan dış halkalarla çevrelenmiş karasal iç bölgesi ve denizi olarak gösterilmiştir.

Ben bu çizime baktığımda aklıma ilk şu geliyor: "Peki, kanıt nerede?" Yunan âlimleriyse başka türden sorular soruyorlardı. Birer filozof olarak deneysel doğrulamadan ziyade yaratımla ilgili şu türden temel sorunlara cevap bulmakla ilgileniyorlardı: "Evren neden istikrarlıdır?" ya da "Başlangıçtaki kaos halinin içinden bu evren nasıl ortaya çıktı?" Aristoteles'e göre, neden bağdaşık bir dünyanın var olması gerektiğine dair temel bir gerekçe oluşturulması söz konusuyken birkaç istikrarsızlığı geçiştirmenin bir sakıncası yoktur. Kaldı ki Aristoteles dünyanın mevcut halini açıklayacak, her şeyin altında yatan iyi bir neden olduğunda ısrar ediyordu. Evreni ve kendi yaşamını çözebilmek için yaratımın bir amacı veya hedefi (Yunanca telos) olması gerektiğine inanmayı temel alan teleolojik bir yaklaşım benimsemişti. Gözler, bu noktada basitleştirilmiş bir örnek teşkil eder: Teleolog iseniz, hayvanların görmek için gözleri olması gerektiğine inanırsınız; değilseniz, hayvanların tesadüfen gözleri olduğu için gördüğünü savunursunuz.

Erek-odaklı bakış Aristoteles'in felsefesinin içine işlemişti. Ona göre, düzen kurmak, doğanın yapısal bir özelliği olmalıydı. Bu yüzden bahsi geçen dört element kendi doğal yerlerine doğru hareket ediyordu; bu da sabit, sistematik bir evren kurma yönündeki genel eğilimin bir parçasıydı. Aristotelesçiliğin bu amaçlılık veçhesi, onu, yine hedef odaklı benzer bir evrenden sorumlu bir tanrısı olan Hıristiyanların gözünde özelikle cazip kılıyordu. O gün bugündür teleoloji bilimsel tartışmaların, özellikle de evrim meselesinin ve tasarım argümanının odağında kalmıştır. Akıllı bir yaratıcı olduğu önkabulüyle yola çıkarsanız, evrendeki her şeyi muazzam bir planın parçası olarak açıkladığınız o pek rahat pozisyona yerleşirsiniz (gerçi acı çekmek hayli karışık bir durumdur). Öte yandan, bu tartışmayı fazla ileri taşırsanız yazgıcılığa kadar gitme riskiniz vardır - yani ne kadar inisiyatif kullanırsanız kullanın ya da ne kadar kişisel çaba gösterirseniz gösterin, Tanrı zaten her şeyi en iyi şekilde planlamışsa, hiçbir şeyin anlamı yoktur.

Özellikle tanınmış teleoloji karşıtlarından biri de Epikür’dür. Epikür temel meselelerinin hepsinde Aristoteles ile ters düşmesine karşın, teorik vizyonlarının elle tutulup gözle görülen gerçekliğe nasıl tekabül edilebileceği konusundaki muğlaklık her ikisinde de vardı. Aristoteles’in ölümünden on beş yıl sonra Atina'ya gelen Epikür, MÖ 300 yıllarında yıldızı parlayan bambaşka bir felsefi düşünce okulu kurdu. Aristotelesçi tasarım ve istikrar fikrinin sunduğu emniyet ona göre değildi. Epikür'e göre evrenin anahtarı olan şey tesadüflerdi. Evrenimizin pek çok evrenden sadece biri olduğunu, muazzam bir boşlukta akıp giden ve ara sıra aniden yoldan saparak birbirinin üstüne binen atomların rasgele çarpışmasından ortaya çıktığını savunuyordu. Bu bölünemeyen atomlar çeşitli şekillerde birleşiyor, ısı ve renk gibi farklı özelliklere sahip madde yığınları oluşturuyordu.

Diğer pek çok Yunanlı felsefeci gibi Epikür de kendisinden önce gelmiş olanların önemini inkâr ederek onları gölgede bırakmaya çalışıyordu. Epikür’ün fikirleri, bir önceki asırda yaşamış olan ve bugün atomculuğun babası kabul edilen Demokritos’u temel alıyordu. Demokritos’un yazılarından neredeyse hiçbiri sonraki kuşaklara ulaşmadı, bu nedenle atom üzerine düşüncelerini daha sonraki yorumcuların yazdıklarına dayanarak çıkarsamak durumundayız (Kari Marx doktora tezinde bu güç işi hedeflemiştir). Yunanlı yorumcular kendi gündemlerinden esinlendikleri için, yazdıkları kesinlikle tarafsız değildir. Bunlar arasında, Aristoteles ve ondan sonra gelen Epikür gibi kendi özgünlüklerini kabul ettirmek isteyen taraflı eleştirmenler de yer alır. Fakat Demokritos'tan bize ulaşan bazı parçalar da vardır ve aşağıdakiler onun kendi sözleridir;

Ortak görüş itibariyle renk vardır, ortak görüş itibariyle tatlılık vardır, ortak görüş itibariyle acılık da vardır, ama gerçekte atomlar ve uzay vardır.

Demokritos bununla, evrenin, sonsuz ve boş uzayda sürekli hareket halinde olan sonsuz sayıdaki küçük ve bölünemeyen parçacıklardan oluştuğunu anlatıyordu. Demokritosçuların atomları çarpıştığında bazıları geri sıçrıyor bazıları ise bileşikler oluşturmak üzere birbirine yapışıyordu. Farklı şekilleri, boyutları ve özellikleri olsa da bu atomlar asla değişmiyordu. Örneğin ince ve köşeli atomlar asit tadı verirken, yuvarlak olanlar tatlı bir tat veriyordu.

Güzel bir teori tabii - ama kanıtlanabilirse. Bir atomu ayrıştırmayı başarabilseniz bile, onun bölünemez olduğundan nasıl emin olabilirsiniz? Tekil atomların görülebilecek kadar büyük olması mümkün mü? Keskin atomların keskin tat verdiği görüşü biraz keyfi bir düşünce tarzı değil mi? Epikür bu açık itirazların bir kısmını giderebilmek amacıyla Demokritos'un ilk teorilerinde değişiklikler yaptı, fakat asıl ilgilendiği şey fizik değil de etik olduğu için diğer güçlüklerin üzerinden sadece üstünkörü geçti. İnancının merkezinde bireylerin kendilerini kaygılardan kurtarmaları yer alıyordu, zira her şey tesadüflere gelip dayanıyorsa, kusursuzluğa ulaşma çabasının bir anlamı yoktur. Yaşama dair böyle bir bakış açısıyla, Epikür'ün kanıtlanamaz bir teoriyi elden geçirmeye fazla zaman ayırmamış olması şaşırtıcı değildir.

Atomculuğu ve sürekliliği temel alan fizik modelleri ahlaki duruşlarla da yakın ilişki içinde olduğundan, ikisi arasında seçim yapmak sadece akıl ya da kanıta bağlı değildi. Çoğu Yunanlı, Epikür'ün kozmolojisini tehlikeli bulmuştu, zira belli bir gerekçeyle (örneğin insanları ağırlamak üzere) tasarlanmış tek bir dünya gibi rahatlatıcı bir öngörüsü yoktu. Epikürcülük ayrıca, Platon ve Aristoteles'in, insanın ana hedefinin erdemli bir yaşam sürmek olması gerektiği yolundaki tembihini de baltalamaktaydı. Bu iki etik itiraz iki bin yıl sonra bile önemini korumuş, on yedinci yüzyıl Protestanları Epikür' ün atomculuğunun gerçekten makul olduğuna karar verdiklerinde kendilerini bu görüşün dolaylı anlamlarının ahlaki labirentinde bulmalarına yol açmıştı. Atomculuk bugün bize bariz görünüyor, fakat Aristotelesçi süreklilik yüzyıllar boyu hüküm sürmüş ve Hıristiyan inançlarıyla iç içe geçen bir felsefe paketine sarılarak muhafaza edilmiştir.

Patricia Fara - Bilim


Bir sonraki bölüm hazırlandığında linki burada olacaktır




Share this article :

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

 
SUPPORT / DESTEK : ATLAS
Copyright © 2014 ATLASİZM