Uygarlık Tarihi

Hendrik Willem Van Loon - Uygarlık Tarihi


1. Sahnenin Kuruluşu

Gaz ve toz bulutu

Hepimiz, kocaman bir soru işaretinin gölgesi altında yaşıyoruz.

Biz kimiz?

Nereden geliyoruz?

Nereye gidiyoruz?

Bu soru işaretini, yavaş ama inatçı bir cesaretle öteye, daha öteye, bir cevap bulmayı ümit ettiğimiz uzaktaki o ufka doğru itip duruyoruz.

Henüz çok ilerleyemedik.

Hala çok az şey biliyoruz ama pek çok konu hakkında kabul edilebilir bir doğruluk derecesiyle tahminde bulunabileceğimiz bir noktaya ulaştık.

Bu bölümde sizlere, sahnenin insanların ortaya çıkması için nasıl kurulduğunu anlatacağım; tabii bildiğimiz kadarıyla.

Gezegenimizde hayvan yaşamının var olmasının mümkün olduğu zamanı, aşağıdaki uzunlukta bir çizgiyle gösterecek olsaydık, o zaman onun tam altındaki kısacık çizgi de, insanın (veya insana az çok benzeyen bir yaratığın) dünya üzerinde yaşadığı süreyi gösteriyor olacaktı.

İnsan sahneye en son çıktı ama doğal güçlerin üstesinden gelmek için aklını kullanan da o oldu. Bu kitapta, artlarında kendilerine göre son derece ilginç bir tarihsel süreç olduğuna şüphe olmayan kedileri, köpekleri, atları veya başka hayvanları değil de insanları ele alacak olmamızın sebebi de işte budur.

Üstünde yaşadığımız bu gezegen başlangıçta (bildiğimiz kadarıyla) kocaman bir alev topu halindeydi. Sonsuz bir evrenin bir ucundaki minicik bir duman bulutu. Yüzeyi milyonlarca yıl boyunca yavaş yavaş yandıktan sonra sönüp katılaştı ve ince bir kaya tabakasıyla kaplandı. Bu cansız kayaların üzerine, sonsuz nehirler halinde inen yağmurlar sert graniti parçalayarak tozları dumanı tüten dünyanın yüksek tepelerinin arasında saklanmış yatan vadilere taşıdı.

Sonunda güneş ışınları bulutları delip geçerek, bu küçük gezegenin daha sonra doğu ve batı yarım kürelerin muazzam okyanusları haline gelecek olan küçük su birikintileriyle kaplı olduğunu gördüler.

Sonra bir gün, büyük bir mucize gerçekleşti. Cansız şeylerden, bir hayat doğdu.

İlk canlı hücre, denizin sularında yüzmeye başladı.

Bu hücre, milyonlarca yıl boyunca akıntılarla amaçsızca sürüklendi ama bütün o süre boyunca hiç de misafirperver olmayan bu dünyada daha kolay hayatta kalmasına yardımcı olacak belli başlı bazı alışkanlıklar geliştiriyordu. Bu hücrelerin bir kısmı, göllerin ve durgun suların karanlık derinliklerinde hallerinden memnunlardı. Tepelerin zirvelerinden taşınıp gelmiş olan balçık çökeltilere kök saldılar ve oralarda bitki haline dönüştüler. Başka hücreler, etrafta gezinip durmayı tercih ettiler, sonunda gövdelerinde akreplerinkiler gibi acayip, eklemli bacaklar gelişti ve bunlar da bitkilerle denizanasına benzeyen uçuk yeşil renkli şeylerin arasında, denizin dibinde sürünmeye başladılar. Diğer bir grup da (bunlar pullarla kaplıydı) yiyecek arayarak oraya buraya gidip duruyorlardı. Sonunda okyanusun sayısız denecek kadar çok balıkla dolmasını sağladılar.

Bu arada, sayıları artmış olan bitkiler de, kendilerine yeni yaşam alanları aramak zorundaydılar. Denizin dibinde artık yer kalmamıştı. Böylece bitkiler istemeye istemeye suları terk edip, bataklıklarda ve dağ eteklerindeki çamur birikintilerinde yeni yuvalar buldular. Gelgit dalgaları sayesinde günde iki defa okyanus sularıyla yıkanıyorlardı. Günün geri kalan zamanlarındaysa, rahatsız konumlarını mümkün olduğunca rahatlatmaya çalışıyor, gezegenin yüzeyindeki ince hava tabakası içinde hayatta kalmak için çaba harcıyorlardı. Yüzyıllar boyunca süren çalışmalar sonunda bitkiler, havada da denizde olduğu kadar rahat bir yaşam sürmeyi öğrendiler. Boyutları büyüdü, çalılıklara ve ağaçlara dönüştüler ve sonunda nasıl güzel çiçeklerle donanacaklarını keşfettiler. Bu çiçekler, çalışkan arılarla kuşların dikkatini çekiyor, onların sayesinde de tohumlar çok uzaklara taşınıyordu. Böylece dünya yeşil çayırlarla ve gölgeleriyle toprakları karartan kocaman ağaçlarla kaplı hale geldi.

Bu arada, balıkların bazıları da denizden ayrılmaya başlamış ve akciğerlerle de solungaçlarla olduğu gibi nefes alıp vermeyi öğrenmişlerdi. Bu tür yaratıklara amfibi adı veriyoruz, bu da onların hem denizde, hem de karada yaşayabildikleri anlamına geliyor. Karşınıza çıkan ilk kurbağa, size amfibi yaratıkların çifte dünyalarının güzelliklerini bütün ayrıntılarıyla anlatabilir.

Bu hayvanlar bir kez sudan çıktıktan sonra, karadaki yaşama gitgide daha fazla uyum sağlamaya başladılar. Kimileri sürüngen (kertenkeleler vb. gibi sürünen yaratıklar) haline gelerek, ormanların sessizliğini böceklerle paylaşmaya başladılar. Yumuşak toprağın üzerinde daha hızlı hareket edebilmeleri için bacakları gelişti. Boyutları da büyüdü, öyle ki dünya sonunda dev gibi yaratıklarla (biyoloji el kitaplarında ichthyosaurus, megalosaurus ve brontosaurus isimleriyle anılan yaratıklarla) doldu. Bu hayvanlar, dokuzla on iki metre arasında değişen uzunluktaydılar ve fillerle yavrularıyla oynayan bir kedi gibi oynayabilirlerdi.

Bu sürüngen ailesinin bazı üyeleri, çoğu otuz metreden yüksek olan ağaçların tepelerinde yaşamaya başladı. Bacaklarını artık yürümek için değil, daldan dala çabucak geçmek için kullanıyorlardı. Böylece, derilerinin bir kısmını da vücutlarının yanlarında ve ön ayaklarının parmakları arasına uzanan bir çeşit paraşüte dönüştürdüler, yavaş yavaş bu deriden paraşütü tüylerle kapladılar, kuyruklarını bir çeşit direksiyon olarak kullanmaya başladılar. Artık ağaçtan ağaca uçan gerçek kuşlara dönüşmüşlerdi.

Sonra tuhaf bir şey oldu. Bütün bu dev sürüngenler, kısa bir süre içinde öldüler. Bunun sebebini bilmiyoruz. Belki iklimde ani bir değişiklik yaşanmıştır. Belki hayvanlar, yüzemeyecekleri ve sürünemeyecekleri kadar büyüdükleri için koca eğreltiotu çalılarına ve ağaçlarına çok yakın olmalarına rağmen beslenmek üzere onlara erişemeyerek açlıktan ölmüşlerdir. Sebebi ne olursa olsun, dev sürüngenlerin dünya üzerindeki milyonlarca yıllık hakimiyeti sona ermişti.

Dünyada artık çok değişik yaratıklar dolaşıyordu. Bunlar sürüngenlerin soyundan gelmelerine karşın onlara hiç benzemiyorlardı çünkü yavrularını annenin "memesinden" yani göğsünden gelen sütle besliyorlardı. Modern bilimin bu hayvanlara "memeli" adını vermesinin sebebi budur. Artık balık pulları dökülmüştü. Kuşların tüylerini almak yerine, bu yeni hayvanlar vücutlarını kılla kaplamışlardı. Memelilerin, kendi soylarını diğer hayvanlar karşısında çok avantajlı hale getiren başka alışkanlıkları da vardı. Bu türün dişileri, yavru taşıyan yumurtaları vücutlarında saklıyorlardı. O zamana dek, bütün canlılar yavrularını sıcağın ve soğuğun getireceği tehlikelerle yabani hayvanların saldırılarına açık biçimde tutmuşlardı. Memelilerse yavrularını uzun süre yanlarından ayırmıyor, düşmanlarıyla savaşamayacak kadar güçsüz oldukları süre boyunca onlara bakıyorlardı. Böylece yavru memelilerin hayatta kalma şansı çok yükselmiş oluyordu çünkü yavrular annelerinden çok şey öğreniyorlardı. Yavrularına başlarının çaresine bakmayı, yüzlerini temizlemeyi ve fare yakalamayı öğreten bir anne kedi gördüyseniz, bunun nasıl bir şey olduğunu siz de bilirsiniz.

Aslında bu memelileri size fazla anlatmama gerek yok, çünkü onları yakından tanıyorsunuz. Etrafınız onlarla dolu. Sokaklarda, evinizde, günlük yaşantınızda size eşlik ediyorlar. Daha az tanıdık kuzenlerini de hayvanat bahçesinde, parmaklıklar arkasında seyretmeniz mümkün.

Şimdi de insanın akılsızca ve sessizce yaşayıp ölen yaratıkların sonsuz döngüsüyle yollarını birdenbire ayırarak, ırkının kaderini biçimlendirmek için mantığını kullanmaya başlamasına geldik.

Yiyecek ve barınak kurma konusunda, bir memeli diğer bütün türlere üstünlük sağlamış gibi görünüyordu. Ön ayaklarını avını tutmak için kullanmayı öğrenmiş, zamanla da pençesini ele benzer bir biçime dönüştürmüştü. Sayısız denemenin sonunda vücudunu arka ayaklarının üzerinde dengede tutmayı başarmıştı (bu, insan tarafından bir milyon yıldır yapılıyor olmasına karşın her bebeğin yeniden öğrenmesi gereken zor bir iştir).

Yarı kuyruksuz maymun yarı kuyruklu maymun ama ikisinden de üstün olan bu yaratıklar, avcıların en başarılısı oldular. Her iklimde yaşayabiliyor, güvenlik amaçlı olarak genellikle gruplar halinde dolaşıyorlardı. Yavrularını yaklaşan tehlike konusunda uyarmak için özel homurtular çıkarmayı öğrendiler ve yüz binlerce yıl sonra bu gırtlaktan gelen sesleri konuşmaya dönüştürdüler.

Size inanılmaz gelebilir ama bu yaratıklar ilk "insan-benzeri" atalarınızdı.

Hendrik Willem Van Loon - Uygarlık Tarihi






Share this article :

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

 
SUPPORT / DESTEK : ATLAS
Copyright © 2014 ATLASİZM