Yatak Odasında Felsefe

Marquis de Sade - Yatak Odasında Felsefe


Töreler

Teizmin cumhuriyetçi bir yönetime kesinlikle uygun olmadığını kanıtladıktan sonra, Fransızların törelerinin de buna hiç uygun olmadığını kanıtlamanın gerekli olduğuna inanmaktayım. Çıkartılacak yasaların gerekçesi bu töreler olacağından bu konu çok önem taşımaktadır.

Fransızlar, siz yeni bir yönetimin yeni töreleri gerektireceğini hissedecek kadar aydınlandınız; özgür bir devletin yurttaşının despot bir kralın kölesi gibi davranması imkânsızdır; çıkarlarının, görevlerinin, aralarındaki ilişkilerin bu farklılığı, dünyadaki bambaşka bir davranışı tamamen belirler; saygı görmek için ya da tebaalarının gözünde erişilmez olmak için daha engelleyici olma ihtiyacı duyan kralların yönetimi altında çok önemli görülen bir yığın önemsiz hata, sıradan toplumsal cürümler, cumhuriyette önemsizleşecektir; kralları da dinleri de olmayan yönetimler altında kral katli ya da kutsallığa hakaret adı altında bilinen başka suçlar cumhuriyetçi bir devlet koşullarında da yok olmalıdır. Vicdan ve basın özgürlüğü verildiğinde, pek az bir istisnayla, eylem özgürlüğünü de vermek gerektiğini unutmayalım yurttaşlar, yönetimin temellerini doğrudan doğruya sarsacak eylemi istisna tutarsak, cezalandıracak pek az suç kalacaktır, çünkü aslında, temellerini özgürlük ve eşitlikten alan bir toplumda pek az eylem suç oluşturur. Olaylar iyi değerlendirildiğinde ve incelendiğinde, ancak yasanın reddettiği şeyde suç olduğunu görürüz; çünkü bizim örgütlenmemiz nedeniyle ya da daha felsefi bir ifadeyle, erdeme ve ahlâksızlığa duyduğu ihtiyaç nedeniyle, bize erdemleri ve ahlâksızlıkları bildiren doğanın bize esinlediği şey, neyin iyi, neyin kötü olduğunu kesin olarak saptamada çok muğlâk bir ölçü olur. Ama bunca önemli bir konu hakkındaki fikirlerimi daha iyi ifade edebilmek için, bugüne dek elbirliğiyle canice diye adlandırılmış insan yaşamının farklı eylemlerini sınıflandıracağız ve ardından bunları bir cumhuriyetçinin gerçek görevleriyle söyle bir karşılaştıracağız.

İnsanın görevleri daima şu üç farklı ilişki içinde ele alındı:

1. Vicdanının ve saflığının Yüce Varlık karşısında dayattığı görevler;
2. Hemcinsleriyle birlikte yerine getirmesi gerekenler;
3. Son olarak da, yalnızca kendisiyle ilişkili olan görevler.

Hiçbir Tanrı’nın karışamayacağı varlıklar olmamız gerektiği; bitkiler ve hayvanları gibi doğanın gerekli kıldığı yaratıklar olarak bu dünyada olduğumuz, başka türlü olmasının da mümkün olmadığı gerçeği; bu kesinlik kuşkusuz, görüldüğü gibi, bu görevlerin birinci bölümünü aniden yok eder, yani Tanrı karşısında sorumlu olduğumuza yanlış yere inandığımız görevler yok olup gider; bunlarla birlikte tüm dini suçlar da yok olur, dinsizlik, günah, dine hakaret, ateizm, vs. adı altında bilinen muğlâk ve tanımlanamaz suçların hepsi, kısacası, Atina’nın Alcibiade'de ve Fransa’nın da bahtsız La Barre’da haksız yere cezalandırdığı şeylerin tümü yok olup gider. Tanrılarını tanımayan ve bu Tanrı'nın taleplerini kendi sınırlı fikirlerinden yola çıkarak bilen insanların, kendi hayal güçlerinin ürünü olan bu gülünç hayaleti mutlu eden ya da sinirlendiren şeyin niteliğine yine de karar vermek istemeleri saçma bir durumdur. Dolayısıyla bu, sınırlanmasını istediğim tüm ibadetlerin herkese serbest olması anlamına gelmez; ben kişinin her şeye gülmekte ya da her şeyle alay etmekte özgür olmasını arzularım; Ezeli Tanrı’ya kendi keyiflerince başvurmak amacıyla herhangi bir tapınakta bir araya gelen insanlar bir tiyatrodaki komedyenler olarak görülmelidir; sergiledikleri oyuna herkes gidip gülebilir. Eğer dinlere bu gözle bakmazsanız, onları önemli kılan ciddiyete yeniden bürünürler, bir süre sonra kitlelerine yeniden kavuşurlar ve biz de dinler için savaşmak yerine dinleri tartışır hale geliriz;*  bu dinlerden birine verilen öncelik ya da gösterilen himaye sonucunda yok edilen eşitlik bir süre sonra yönetimden de yok olacaktır ve yeniden inşa edilen teokrasi’ den, kısa süre içinde aristokrasi de yeniden doğacaktır. Şunu ne kadar söylesem azdır: Tanrıların uğursuz imparatorluğunun sizi bir süre sonra despotizmin tüm dehşetine yeniden daldırmasını istemiyorsanız eğer Fransızlar, Tanrı yoktur. Tanrı yoktur; ama tanrıları ancak onlarla alay ederek yok edebilirsiniz; eğer bu alaya öfke ya da önem atfederseniz peşlerinden getirdikleri tüm tehlikeler sürü halinde anında yeniden doğacaktır. Onların putlarını asla öfkeyle devirmeyin; oyun oynayarak un ufak edin bu putları, kitleleri kendiliğinden yok olacaktır.

* Her halk kendi dininin en iyisi olduğunu ileri sürer ve ikna etmek için de yalnızca birbirleriyle uyumsuz olmakla kalmayan, neredeyse hepsi de çelişik olan sayısız kanıta dayanır. İçinde bulunduğumuz derin cehalette, bir Tanrı’nın varlığını varsayarsak, hangi din Tanrının hoşuna gidebilir? Eğer aklı başında insanlarsak ya bunların hepsini korumalıyız ya da hepsini yasaklamalıyız; onları yasaklamak kesinlikle en emin yoldur, çünkü hepsinin şaklabanlık olduğuna ahlâki olarak inanıyoruz ve var olmayan bir Tanrı’yı hiçbir din memnun edemez.

Dine karşı işlenen suçlar için hiçbir yasa çıkarılmaması gerektiğini kanıtlamak için umarım bunlar yeterlidir; çünkü bir kuruntuya saldırmış olan kişi hiçbir şeye saldırmamış olur, öteki inançlardan üstün olduğunu açıkça hiçbir şeyin kanıtlayamadığı bir inancı aşağılayanları ya da bu ibadete saldıranları cezalandırmak büyük tutarsızlık olur; böyle bir tavır kaçınılmaz olarak taraf tutmak demektir ve böylece, sizin yeni yönetiminizin temel yasası olan eşitliğin dengesini bozmuş olursunuz.

İnsanın ikinci grup görevlerine, onu hemcinslerine bağlayan görevlere geçelim; bu sınıftaki görevler kuşkusuz en geniş olanlardır.

İnsanın hemcinsleriyle ilişkileri hakkında fazlasıyla muğlâk olan Hıristiyan ahlâkın sunduğu temeller öylesine mugalâtayla doludur ki, bunları kabul etmemiz imkânsızdır; çünkü kimi ilkeler yerleştirilmek istendiğinde, bunların temellerini mugalâtaya dayandırmaktan kaçınmak gerekir. Bu saçma ahlâk bize, komşumuzu da kendimiz gibi sevmemizi söyler. Yanlış olan şeyin güzellik özellikleri taşıması mümkün olsaydı eğer, bu düşünceden daha yüce bir şey olamazdı. Kimse hemcinsini kendi gibi sevemez, çünkü bu doğa yasalarına tümüyle aykırıdır ve yaşamımızın tüm eylemlerini yöneten şey, doğanın tek bir organıdır; hemcinslerimizi kardeş gibi, doğanın bize verniği dostlar gibi sevebiliriz ancak ve mesafeler ortadan kalktığından bağların da kaçınılmaz olarak sıklaştığı cumhuriyetçi bir devlette onlarla birlikte daha iyi yaşarız.

İnsanlık, kardeşlik ve hayırseverlik, birbirimize karsı ödevlerimizi bize bu ilkeye göre buyursunlar ve doğanın bize bu noktada verdiği basit bir enerji sayesinde bu ödevleri kişisel olarak yerine getirelim; bunu yaparken, pek dokunaklı olan bu bağlarda kimilerinin hissettiği şefkati, daha soğuk ya da daha öfkeli olduklarından hissetmeyenleri kınamayalım, özellikle de cezalandırmayalım; çünkü bu noktada evrensel yasalar buyurmanın apaçık bir saçmalık olacağı kabul edilecektir; böyle bir yöntem, tüm askerlerinin aynı ölçülerde dikilmiş giysiler giymesini isteyen generalin yöntemi kadar saçma olur; eşitsiz karakterdeki insanların eşit yasalara boyun eğmesini istemek korkunç bir adaletsizliktir: Birine uyan yasa diğerine kesinlikle uymaz.

Elbette ne kadar insan varsa o kadar yasa yapılamaz; ama öyle yumuşak, öyle az miktarda yasa yapılabilir ki, hangi karakterde olursa olsun tüm insanlar bunlara kolaylıkla uyabilir. Dahası, az sayıdaki yasaların farklı karakterlerin tümüne kolaylıkla uyum sağlayabilecek türde olması da gerekir; onları yönetenin ruhu, erişilmesi gereken birey nedeniyle, az ya da çok duyarlı olur. Bazı insanların asla uygulayamayacağı erdemler olduğu kanıtlandığı gibi, kimi mizaçlara uygun olmayan reçeteler de olduğu kanıtlanmıştır. İmdi, yasaya boyun eğmesi imkânsız kişiyi yasayla cezalandırırsanız adaletsizliğinizin açtığı çukur pek büyük olur. Böylece işlediğiniz haksızlık, bir körü renkleri ayırt etmeye zorlamak kadar suçlu kılmaz mı sizi. Yasaların yumuşak olması gerektiği ve özellikle ölüm cezası vahşetine tamamen son verilmesi, bu ilk ilkelerden çıkan sonuçtur; çünkü insan yaşamına kasteden bir yasa uygulanabilir bir şey değildir, haksızdır, kabul edilemez. Birazdan belirteceğim gibi, insanların doğayı ihlal etmeden (bunu da kanıtlayacağım), birbirlerinin yaşamına kastetmenin eksiksiz özgürlüğünü bu ortak anneden aldıkları sayısız örnek elbette vardır, ama aynı ayrıcalığa yasanın sahip olması imkânsızdır, çünkü özü gereği soğuk olan yasa acımasız cinayet eylemini insanda meşrulaştırabilecek tutkulara açık olamaz; insan bu eylemi bağışlatacak izlenimleri doğadan alır, doğaya her zaman karşıt duran ve ondan hiçbir şey almayan yasa ise, tersine, aynı sapmalara izin veremez: Aynı güdülere sahip olmadığına göre aynı haklara sahip olması da olanaksızdır. Bu bilgece ve incelikli ayrımlar birçok insanın gözünden kaçar, çünkü pek az insan düşünür; ama bu pek az kişi benim de hitap ettiğim eğitimli insanlardan devşirilmiştir ve umarım ki bu kişiler bizim için hazırlanan yeni yasa üzerinde etkide bulunurlar.

Ölüm cezasını ortadan kaldırma gereğinin ikinci nedeni suçu asla önlememiş olmasıdır, çünkü her gün idam sehpasının dibinde yine suç işlenmektedir. Bu cezayı ortadan kaldırmak gerekir, çünkü bir insanı öldürdü diye bir başkasını öldürmekten daha kötü bir hesap olamaz, çünkü bu işlemin sonucu, kaçınılmaz olarak, bir yerine aynı anda iki kişinin öldürülmesi olmaktadır ve böyle bir aritmetiğe ancak cellâtlar ya da aptallar aşina olabilir.

Sonuçta, ne olursa olsun, kardeşlerimize karşı işleyebileceğimiz alçakça cinayetler belli baslı dörttür: iftira, hırsızlık, iffetsiz davranış sonucu başkalarına zarar verebilecek suçlar ve cinayet. Monarşik yönetim altında çok önemli görülen tüm bu eylemler, cumhuriyetçi bir devlette bu kadar ciddi midir? Felsefenin meşalesiyle işte bunu inceleyeceğiz, çünkü böyle bir incelemeye ancak felsefenin ışığında girişilebilir. Tehlikeli bir yenilikçi olmakla suçlamayın beni sakın; belki bu yazıların yol açacağı gibi, kötü niyetlilerin ruhundaki vicdan azabını yatıştırmanın sakıncalarından söz etmeyin bana; bu kötü niyetlilerin suça duydukları eğilimi, benim yumuşak ahlâkımla artırmamın büyük bir kötülük olduğunu söylemeyin bana: Burada bu sapkın bakış açılarının hiçbirine sahip olmadığımı resmen ilan ediyorum; ben, ergenliğe vardığımdan beri benimle özdeşleşmiş olan ve tiranların iğrenç despotizminin yüzyıllardır karşı çıktıkları fikirleri sergiliyorum yalnızca. Bu büyük fikirlerin ahlâkını bozacağı kişiye yazıklar olsun! Felsefi düşünceler içinden yalnızca kötü olanları çekip almayı bilen, her şeyin ahlâkını bozabildiği bu kişilere yazıklar olsun! Seneca ya da Charron okuyarak da onların ahlâklarının bozulmadığını kim ileri sürebilir? Ben asla onlara hitap etmiyorum: Yalnızca beni anlayabilecek ve beni tehlikesizce okuyabilecek olanlara hitap ediyorum.

İftiranın bir kötülük olabileceğini asla düşünmediğimi açık yüreklilikle itiraf etmeliyim. Özellikle de. Tüm insanların birbirine daha bağlı, daha yakın olduğu, dolayısıyla birbirlerini iyi tanımaları da büyük yarar olan bizimki gibi bir yönetimde iftira asla kötülük olamaz. İftira iki türlü olabilir: ya gerçekten sapkın bir insana yöneliktir ya da erdemli birine yönelmiştir. Birinci durumda, fazlasıyla kötülük yapmaya müsait olduğu bilinen biri hakkında biraz kötü şeyler söylemenin pek önemsiz olduğuna ikna olabiliriz; hatta belki de var olmayan kötülük mevcut kötülüğü aydınlatır ve o kötü kişi daha iyi tanınmış olur.

Varsayalım ki Hannover’in sağlığa zararlı bir etkisi var, ama bu sert havaya maruz kaldığımda ateşlenmekten başka bir risk yok benim için; bu durumda, oraya gitmemi engellemek için, oraya varır varmaz öleceğimi bana söylemiş olan insana kızabilir miyim? Hayır, kuskusuz; çünkü büyük bir kötülükle beni korkutarak önemsizini hissetmemi engelledi. Tersine, iftira erdemli bir insana mı yöneldi? Telaşa düşmesin: Kendini ortaya koyar koymaz iftiracının tüm zehri anında kendi üzerine akacaktır. İftira, böyle insanlar için, arındırıcı bir seçimden başka bir şey değildir ve onların erdemleri bu seçimden daha da parlayarak çıkacaktır. Hatta bu durumda, cumhuriyetin toplam erdem kütlesi açısından yarar bile vardır; çünkü bu erdemli ve duyarlı adam, hissettiği adaletsizlikten canı yandığından daha da erdemli davranmaya çalışacaktır; kendisine dokunmaz sandığı bu iftirayı aşmak isteyecek ve yaptığı iyi eylemleri daha da güçlü kılacaktır. Böylece, birinci durumda, iftiracı, tehlikeli adamın ahlâksızlıklarını büyüterek oldukça iyi sonuçlar meydana getirmiş olacaktır; ikinci durumda ise, erdemin tümüyle hepimize sunulmasını sağlayarak mükemmel sonuçlar yaratmış olacaktır. Bu durumda, sorarım size, özellikle kötüleri tanımanın ve iyileri şevke getirmenin pek önemli olduğu bir yönetimde iftiracı sizce hangi açılardan tehlikeli olabilir? Dolayısıyla, iftiraya karsı hiçbir cezai tedbir alınmamalıdır; iftirayı hem aydınlatıcı bir fener gibi hem de teşvik edici bir şey olarak görelim ve her durumda, çok yararlı bir şey olduğunu kabul edelim. Tüm fikirleri ve bu fikirleri uyguladığı eseri de büyük olması gereken yasa koyucu, suçun etkisini asla kişisel olarak incelememeli; kütlesel etkisi bakımından incelemelidir. İftiradan kaynaklanan etkiler bu şekilde incelendiğinde, cezalandırılabilecek hiçbir şey bulunamayacağına bahse girerim; yasa koyucu, bahse girerim ki, iftirayı cezalandıran yasaya adaletin gölgesini düşürebilecektir; tersine, iftirayı eğer destekler ya da teşvik ederse en doğrucu ve en mükemmel insan yasa koyucu olur.

İnceleyeceğimiz ikinci ahlâki suç hırsızlıktır.

Antikçağa bakarsak, hırsızlığın Yunan'ın tüm cumhuriyetlerinde izin verilmiş, ödüllendirilmiş bir şey olduğunu görürüz; Sparta ya da Lakedaimon hırsızlığı açıkça destekliyordu; bazı halklar hırsızlığı savaşçı bir erdem olarak görmüşlerdi; hırsızlığın cesareti, gücü, yeteneği geliştirdiği, tek kelimeyle cumhuriyetçi bir yönetime, dolayısıyla bizimkine yararlı tüm erdemleri geliştirdiği açıktır. Simdi tarafsız olarak şunu sormaya cesaret ediyorum: Eşitliği amaçlayan bir yönetimde zenginlikleri eşitleyici etkisi olan hırsızlık büyük bir kötülük müdür? Hayır, kuşkusuz; çünkü bir yandan eşitliği geliştirirken, diğer yandan da, kendi malını korumayı da haklı kılmaktadır. Hatta hırsızı değil malının çalınmasına izin vereni cezalandıran bir halk bile vardı, böylece kendi mülkiyetine sahip çıkmayı herkes öğrensin isteniyordu. Bu bizi daha geniş düşüncelere yöneltmektedir.

Ulusun kararı olan mülkiyete saygı yeminine burada saldırmak ya da yok etmek istediğime inanan varsa beni Tanrı’ya şikâyet etsin! Ama bu yeminin adaletsizliği üzerine birkaç düşüncemi dile getirmeme izin var mı? Bir ulusun tüm bireylerinin kararı olan bir yeminin özü nedir? Yurttaşlar arasında kusursuz bir eşitlik sürdürmek, herkesin mülkiyetini koruyacak yasaya herkesi eşit olarak tabi kılmak değil midir bu? İmdi, hiçbir şeyi olmayanın her şeye sahip olana saygı göstermesini emreden bir yasa pek mi adildir, sorarım size? Toplumsal sözleşmenin öğeleri nelerdir? Her iki tarafın sahip olduklarını güvence altına almak ve korumak için kendi özgürlüğünden ve mülklerinden bir bölümünü bırakmak değil midir?

Tüm yasalar bu temellere dayanır; kendi özgürlüğünü kötüye kullanana çektirilen cezanın saikleri bunlardır. Hatta vergilendirme emredilir ki yurttaş kendisinden bir şey istendiğinde kızmaz, bilir ki bu verdikleri sayesinde geri kalan malları korunacaktır. Ama bir kez daha yineliyorum, hiçbir şeyi olmayan kişi, yalnızca her şeyi olanı koruyan bir sözleşmenin altına hangi hakla girer? Eğer siz, ettiğiniz yeminle, zenginin mülkiyetini koruyan bir hakkaniyet sözleşmesi yapıyorsanız, bu “koruyucu” yemine hiçbir şeyi olmayan kişinin uymasını isteyerek adaletsizlik yapmış olmuyor musunuz? Sizin yemininizden onun çıkarı nedir? Ve zenginlikleri bakımından kendisinden bunca farklı birinin yalnızca işine yarayacak bir şeye söz vermesini niçin istiyorsunuz? Kesinlikle bundan daha haksız bir şey olamaz! Bir yeminin, bunu eden tüm bireyler üzerinde eşit bir etkisi olmalıdır; bu yemini tutmakta hiç çıkarı olmayan birini yeminin bağlaması imkânsızdır, çünkü artık özgür bir halkın sözleşmesi olmaktan çıkmıştır: Bu yemin güçlünün zayıf üzerindeki silahıdır ve buna karşı, zayıf hiç durmadan isyan etmelidir. Ulusun talep ettiği mülkiyete saygı yemininde olup biten budur; yalnızca zengin, yoksulu bu yemine bağlar, yoksulun bunca düşüncesizlikle ettiği yeminden çıkarı olan yalnızca zengindir ve yoksul öyle düşüncesizce etmiştir ki bu yemini, iyi niyetinden yararlanarak zorla kabul ettirilmiş bu yemin aracılığıyla kendisine karsı kimsenin yapmayacağı şeyi yapmayı kabullendiğini göremez.

Bu barbar eşitsizliğe ikna olmuş olan sizler, tek suçu her şeye sahip olandan bir şeyler çalmaya cesaret etmiş olmak olan kişiyi cezalandırarak adaletsizliğinizi artırmayın: Sizin hakkaniyetten uzak yemininiz ona bu hakkı hiç olmadığı kadar vermektedir. Onun açısından saçma olan bu yemin aracılığıyla onu yalan yere yemine zorlayarak, bu yalan yeminin yol açabileceği tüm suçları meşrulaştırıyorsunuz; dolayısıyla, nedeni olduğunuz bir şeyi cezalandırma hakkınız yoktur! Hırsızları cezalandırmanın korkunç vahşetini size hissettirmek için daha fazla bir şey söylememe gerek yok. Sözünü ettiğim halkın bilgece yasasını taklit edin; kendi malını çaldıracak kadar ihmalkâr adamı cezalandırın, ama hırsızlık yapana asla ceza vermeyin; bilin ki bu eyleme izin veren sizin yemininizdir ve o kişi, hırsızlık yaparak doğanın ilk ve en bilgece hareketine göre davranmıştır yalnızca: Kimin zararına olursa olsun, kendi varlığım koruma hareketi.

İnsanın hemcinsleri karsısındaki görevlerinin bu ikinci kategorisinde incelememiz gereken suçlar, hovardalığın yol açabileceği eylemlerden oluşur. Bunlar arasında özellikle, kişinin diğerlerine borçlu olduğu şeye en çok zarar veren şey olarak, fahişelik, zina, ensest, tecavüz ve sodomi yer alır. Tek görevin, hangi yolla olursa olsun varlığım sürdürmesi için gerekli temel biçimi korumak olduğu bir yönetimde, ahlâki suç olarak adlandırılan şeylerin, yani belirttiğimiz türdeki tüm eylemlerin tamamen önemsiz olduğundan elbette bir an bile kuşku duyamayız: Cumhuriyetçi bir yönetimin biricik ahlâkı budur. İmdi, bu yönetimin etrafındaki despotlar sürekli yalanlıyor diye, kendini korumaya yönelik araçlarının ahlâki araçlar olabileceğini hayal etmemiz mantıken imkânsızdır; çünkü bu yönetim ancak savaş yoluyla kendini korur ve savaştan da daha az ahlâki bir şey olamaz. Şimdi, yükümlülükleri nedeniyle ahlâksız olan bir devlette bireylerin ahlâklı olmasının temel önemde olduğu nasıl kanıtlanabilir sorarım size. Bence, bu bireylerin ahlâklı olmamaları daha iyidir. Yunan yasa koyucuları, uzuvları kangrenleştirme gereğinin önemini gayet iyi hissetmişlerdi; ahlâki çözülmeleri düzenin sürmesine yararlı çözülme üzerinde etkili olduğundan, bir yönetim içinde daima olması gereken isyanlar bu kangrenleşmeden kaynaklanır; bu, cumhuriyetçi bir yönetim olarak gayet mutlu götürüldüğünden, çevresindekilerin nefretini ve kıskançlığını kaçınılmaz olarak kışkırtır. İsyan, diye düşünüyordu bu bilge yasa koyucular, asla ahlâki bir durum değildir; yine de bir cumhuriyetin kalıcı hali bu olmalıdır; düzenin sürekli olarak ahlâksızlığa çöküşünü sürdürmesi gerekenlerin pek ahlâklı varlıklar olmasını istemek hem saçma hem de tehlikelidir, çünkü bir insanın ahlâk durumu bir barış ve huzur halidir, oysaki onun ahlakdışı hali, onu kaçınılmaz isyana yaklaştıran sürekli bir hareket halidir, bu isyan içerisinde cumhuriyetçinin üyesi olduğu yönetimi her zaman desteklemesi gerekir.

Simdi ayrıntılara girelim ve utancın analiziyle başlayalım; iffetsiz duygulanımlara karşıt olan bu ödlekçe hareketi analiz edelim. Doğa insanın edepli olmasını amaçlasaydı eğer, kesinlikle onu çıplak doğurmazdı; uygarlık bakımından bizden daha az yozlaşmış olan sayısız halk çıplak dolaşmakta ve hiçbir utanç hissetmemekte; giyinme alışkanlığının biricik temelinin hem havanın sertliği hem de kadınların süs merakı olduğundan kuşkunuz olmasın; kadınlar arzuların doğmasına yol açacak yerde bu etkileri (inceden gözler önüne sererlerse bir süre sonra bu etkilerin tümünü yitireceklerini hissederler; doğa onları kusursuz yaratmamış olduğundan, bu kusurları süslerle gizlediklerinde hoşa gitmenin tüm yollarına sahip olacaklarını düşünürler; demek ki utanç, bir erdem olmanın ötesinde, ahlâk bozukluğunun ilk etkilerinden başka bir şey değildi, kadınların süs merakının ilk araçlarından biriydi. Hayâsızlığın sonuçlarının, yurttaşı, cumhuriyetçi yönetimin yasaları için temel önemdeki ahlâksızlık halinde tuttuğuna inanan Lykurgos ve Solon, genç kızların tiyatroya çıplak çıkmasını zorunlu kılar.* Roma bir süre sonra bu örneği taklit etti: Flöre oyunlarında çıplak dans ediliyordu; pagan misterlerinin büyük bölümü böyle kutlanıyordu; hatta bazı halklarda çıplaklık erdem olarak kabul görüyordu. Sefih eğilimler sonuçta iffetsizlikten doğar; analiz ettiğimiz sözüm ona suçlar bu eğilimlerden kaynaklanır, bunların ilk sonucu da fahişeliktir. Bizi esir etmiş olan yığınla dini yanılgıdan artık vazgeçtiğimize göre ve önyargıları ortadan kaldırdıkça doğaya daha da yaklaşarak, yalnızca bu doğanın sesini dinlediğimize göre, bir şeyin suç olduğuna emin olduğumuzda doğanın bize esinlediği eğilimlerle mücadele etmek yerine onlara direnmek gerektiğine göre, sefahatin bu eğilimlerin bir devamı olduğuna inandığımıza göre, bu tutkuyu içimizde söndürmek yerine huzur içinde bunu tatmin etmenin yollarını bulmamız gerekir. Dolayısıyla, bu bölüme düzen vermeye çalışmalıyız, ihtiyaç nedeniyle sefahat nesnelerine yaklaşan yurttaş, bu nesnelerle birlikte, tutkularının buyurduğu her şeye, asla herhangi birine bağlanmadan kendini verebilsin diye gereken tüm güvenlik tedbirlerini almalıyız, çünkü insan özgürlüğünün tümüyle açılımına bundan daha çok ihtiyaç duyan hiçbir tutku yoktur. Şehirlerde sağlıklı, geniş, temiz mobilyalarla süslü ve her açıdan güvenli yapılar inşa edilmelidir; buralara zevk almaya gelecek hovardaların heveslerini tatmin etmek üzere, her cinsten, her yaştan, her mizaçtan insan onlara sunulacaktır, bu kişilerin tam bir itaat göstermesi kural olacaktır, en ufak ret, buna maruz kalan tarafından keyfi olarak anında cezalandırılacaktır. Bunu da açıklamalı, cumhuriyetçi ahlâka göre değerlendirmeliyim; ben her yerde aynı mantığı vaat ettim, sözümü tutacağım.

* Bu yasa koyucuların niyetinin, erkeklerin çıplak bir kız karşısında hissettikleri tutkuyu yatıştırarak, onların kimi zaman kendi cinslerine hissettikleri tutkuyu daha etkin kılmak olduğu söylenmiştir. Bu bilgeler tiksinilmesini istedikleri şeyi gösteriyorlar ve en zevkli arzuları esinlesin diye yaratıldığına inandıkları şeyi gizliyorlardı; sonuçta, söylediğimiz hedef için çalışmış olmuyorlar mı? Görüldüğü gibi, cumhuriyetin törelerinde ahlâksızlığın gerekli olduğunu hissediyorlardı.

Biraz önce söylediğim gibi, özgürlüğün en geniş açılımına en çok ihtiyaç duyan tutku buysa eğer, kuskusuz en despotiği de budur; bu tutkuda insan emretmeyi sever, itaat ettirmeyi sever, etrafında tatmin etmeye hazır köleler bulmak ister; oysa doğanın insan yüreğine yerleştirdiği despotizmi sergilemenin gizli bir yolunu insana vermezsek, bu despotizmi uygulayabilmek için etrafındaki nesnelere saldırır, yönetimi karıştırır. Bu tehlikeyi önlemek istiyorsanız, bu zorbaca arzuların serbestçe atılımına izin verin, bu arzular kişiyi iradesi dışında sürekli olarak rahatsız ederler; sizin ihtimamınız ve onun parası sayesinde, iç oğlanlardan ya da hanım sultanlardan oluşan haremin ortasında kendi küçük hükümranlığını uygulayabilmekten memnun olduğunda, dünyevi isteklerini giderecek tüm imkânları kibarca sağlayan bir yönetimi devirme yönünde hiç istek duymayacak ve tatmin olacaktır. Tersine, farklı usullere başvurduğunuzda, bu kamusal sefahat nesnelerine, eskiden bakanlık tiranlığının ve Sardanapales’lerimizin* şehvetinin icat ettiği gülünç engelleri dayattığınızda, bir süre sonra sizin yönetiminize karşı sertleşen erkek, sizin tek basınıza uyguladığınızı gördüğü despotizmi kıskanan erkek, sizin ona dayattığınız boyunduruktan kurtulacak ve sizin onu yönetme tarzınızdan bıkarak, daha önceden yaptığı gibi bu yönetimi de değiştirecektir.

* Bilindiği gibi alçak ve hergele Sartine, XV. Louis’ye sefahat araçları sağlıyordu. Haftada üç kez, Paris'in batakhanelerinde olup biten her şeyin Dubarry tarafından zenginleştirilmiş, özel ayrıntısını ona okutuyordu. Bu Fransız Neron’unun hovardalık kolu devlete üç milyona mal oluyordu!

Bu fikirleri gayet iyi kavramış olan Yunan yasa koyucularının Lakedaimon’daki, Atina’daki fuhuşu nasıl ele aldıklarına bakın; yurttaşa yasak koymak yerine onun fuhuştan başını döndürüyorlardı; şehvetin hiçbir türü yasaklanmamıştı ve biliciler tarafından yeryüzü filozoflarının en bilgesi ilan edilen Sokrates, Aspasya’nın kollarından Alkibiades’in kollarına kolaylıkla geçerken elbette Yunanın gururuydu. Daha ileriye gideceğim: Fikirlerim günümüzün alışkanlıklarına ne kadar ters olsa da, benimsenen yönetimi korumak istiyorsak bu alışkanlıkları değiştirmek için kendimizi zorlamamız gerektiğini kanıtlamayı hedeflediğimden, namuslu bilinen kadınların fahişeliğinin erkeklerinkinden daha tehlikeli olmadığını; belirttiğim evlerde uygulanan sefahate onları da katmakla kalmayıp, kadınlar için de böyle evler kurmamız gerektiğini; buralarda onların bizimkinden kat kat fazla ateşlilikteki mizaçlarının ihtiyaç ve kaprislerini tüm cinsiyetlerle tatmin edebilmeleri gerektiğini size kanıtlayacağım.

Önce size sunu soruyorum: Doğanın, kadınları erkeklerin kaprislerine körlemesine boyun eğmekle sınırladığı çizginin dışına çıkmamaları gerektiğini hangi hakla ileri sürüyorsunuz? Dahası, fiziksel yapıları açısından imkânsız ve onurları için ise tamamen yararsız bir perhize onları hangi hakla köle ediyorsunuz?

Bu soruları ayrı ayrı ele alacağım.

Açıktır ki, doğada kadınlar vulgivag doğar, yani diğer dişi hayvanların avantajlarından yararlanırlar ve onlar gibi, istisnasız tüm erkeklere aittirler. Kuşkusuz hem doğanın ilk yasaları hem de özellikle insanların oluşturdukları ilk toplulukların kurumları böyle olmuştur. Çıkar, bencillik ve ask, başlangıçtaki bunca basit ve doğal bu bakış açılarını gözden düşürdüler; bir kadına ve onunla birlikte de ailesinin mallarına sahip olarak zenginleşildiğine inanıldı; işte, tatmin olduğunu belirttiğim ilk iki duygu budur; çoğu zaman bu kadını kaçırdılar ve ona bağlandılar; işte, eylemin ve her koşulda da adaletsizliğin ikinci güdüsü budur.

Özgür bir varlık asla mülk edinilemez; bir kadına tek başına sahip olmak kölelere sahip olmak kadar haksız bir şeydir; bütün insanlar özgür doğar, hepsi hukuken eşittir: Bu ilkeleri asla gözden kaçırmayalım; buna göre, bir cinsin diğerine tekelci biçimde sahip çıkma hakkı kesinlikle meşru bir hak olarak görülemez ve cinsiyetlerden ya da sınıflardan biri diğerine asla keyfi olarak sahip olamaz. Hatta bir kadın, doğa yasalarının saflığı içinde, kendisini arzulayanı reddetme gerekçesi olarak bir başkasına duyduğu askı ileri süremez, çünkü bu dışlayıcı bir gerekçe olur; hiçbir erkek bir kadına sahip olmaktan mahrum bırakılamaz, ama elbette bir kadının kesinlikle tüm erkeklere ait olması şartıyla. Ancak bir gayrimenkul ya da bir hayvan sahiplenilebilir; asla bir hemcinsimizi sahiplenenleyiz, bir kadını bir erkeğe bağlayabilecek tüm bağlar, aklınıza gelebilecek ne türden olursa olsun, hem haksızdır hem de boş bir hayaldir.

Nasıl ki arzularımızı ayrımsız tüm kadınlara ifade edebilme hakkını doğadan aldığımız tartışma götürmezse, bizim dileklerimize onları boyun eğdirme hakkına sahip olduğumuz da bir o kadar kesindir; tabii ki tekelci olarak değil anlık olarak, yoksa kendime ters düşerim.* Kadını, arzulayanın ateşine kendini teslim etmeye zorlayacak yasalar oluşturma hakkımızın olduğu tartışmasızdır; şiddet bile bu hakkın sonuçlarından biri olduğuna göre, şiddete başvurmamız bile yasal olur. Kadınları arzularımıza boyun eğdirmek için gereken gücü bize veren doğa, böylelikle bu hakka sahip olduğumuzu kanıtlamış olmuyor mu?

* Burada kendime ters düştüğümü söylemeyin; bir kadını kendimize bağlama hakkına asla sahip olmadığımızı yukarıda belirttikten sonra, şimdi onu zorlamaya hakkımız olduğunu söyleyerek bu ilkeleri ihlal ettiğimi düşünmeyin; tekrar ediyorum, burada söz konusu olan tek şey zevktir, yoksa mülkiyet değil; yolumun üzerinde rastladığım bir çeşmeye sahip olma hakkım elbette yoktur, ama ondan dilediğimce yararlanma konusunda kesin haklarım vardır; susuzluğumu gidermek için sunduğu berrak sudan yararlanma hakkım vardır; aynı şekilde herhangi bir kadının mülkiyeti için hiçbir gerçek hakkım yoktur, ama ondan yararlanma hakkım tartışmasızdır; hangi gerekçeyle olursa olsun beni reddederse bu yararlanmaya onu mecbur etmeye hakkım vardır.

Kadınlar kendilerini savunmak için, iffetten ya da başka erkeklere bağlılıklarından boş yere söz ederler; bu hayal mahsulü yollar bir işe yaramaz; iffetin ne kadar sahte ve aşağılık bir duygu olduğunu gördük. Ruh çılgınlığı olarak adlandırabileceğimiz aşk da onların ısrarını meşru kılacak sıfata sahip değildir; ancak iki kişiyi, sevilen varlıkla seven varlığı tatmin ederek başkalarının mutluluğuna hizmet edemeyiz; kadınlar bize, bencil ve ayrıcalıklı bir mutluluk için değil, herkesin mutluluğu için verilmiştir. Dolayısıyla tüm erkeklerin, tüm kadınlardan eşit olarak yararlanma hakkı vardır; dolayısıyla, doğa yasaları gereği, hiçbir erkek bir kadın üzerinde tek ve şahsi bir hak ileri süremez. Sözünü ettiğimiz sefahat hanelerde biz istediğimiz sürece fahişelik yapmaya onları mecbur edecek ve karsı koyduklarında zorlayacak, yapmazlarsa cezalandıracak yasa, demek ki, en hakkaniyetli yasalardan biridir ve buna karşı meşru ya da adil hiçbir gerekçe ileri sürülemez.

Herhangi bir kadından ya da kızdan yararlanmak isteyen bir erkek, eğer sizin yasalarınız adilse, sözünü ettiğim evlerden birinde bulunması için ona ihtarda bulunabilir; ve orada, bu Venüs tapınağı mamalarının himayesinde, erkeğin onunla tatmin etmek istediği tüm heveslerini, ne kadar tuhaf ya da kural dışı bulsa da, ister aşağılanarak isterse de itaat ederek tatmin etmek için erkeğin ellerine teslim edilecektir; çünkü bu heveslerin tümü de doğaya özgüdür, doğanın belirtmediği tek bir heves bile yoktur. Burada yaşı belirlemek de gerekmeyecektir; falanca yaştaki bir kızdan yararlanmak isteyen kişinin özgürlüğüne zarar vermeden yaş belirlenemez. Bir ağacın meyvesini yeme hakkına sahip olan kişi, zevkine geldiği gibi, ister yeşilken toplar ister olgunken. Ama diye itiraz edilecektir, erkeğin yaptıklarının kızın sağlığına zarar verebileceği bir yaş vardır. Bu düşüncenin ehemmiyeti yoktur: zevk üzerindeki mülkiyet hakkını bana verdiğiniz anda, bu hak zevkin yarattığı etkilerden bağımsızlaşır; artık bu zevkin, buna itaat etmesi gereken nesne için yararlı ya da zararlı olması fark etmez. Bu konuda bir kadının iradesini kısıtlamanın yasal olduğunu ve zevk arzusu esinlediği andan itibaren, tüm bencil duygulardan bağışık olarak bu zevke itaat etmesi gerektiğini önceden kanıtlamamış mıydım? Sağlığı hakkında da durum aynıdır. Bu açıdan alınacak önlemler onu arzulayanın ve ona sahip olma hakkı olanın zevkini yok ediyor ya da zayıflatıyorsa, yaş dikkate alınmaz, çünkü doğanın ve yasanın ötekinin arzularını anlık olarak gidermeye mahkûm ettiği nesnenin ne hissedeceği kesinlikle önemsizdir. Bu sınamada, ancak arzulayanın işine gelen şey söz konusudur. Dengeyi yeniden oluşturacağız.

Evet, dengeyi yeniden oluşturacağız, kuşkusuz bunu yapmalıyız; bunca acımasızlıkla köle yaptığımız bu kadınların zararını tartışmasız biçimde telafi etmeliyiz; ileri sürdüğüm ikinci sorunun cevabı da buradadır.

Kabul ettiğimiz gibi, tüm kadınların arzularımıza boyun eğmesi gerekiyorsa, onların da kendi arzulanın büyük ölçüde tatmin etmelerine kesinlikle imkân tanımamız gerekir; bizim yasalarımız bu konuda onların ateşli mizacını desteklemelidir, hem onurlarını hem de erdemlerini, bizden daha bolca sahip oldukları eğilimlere direnmelerine yol açacak doğaya aykırı güç içine yerleştirmek saçmadır; ahlâkımızdaki bu adaletsizlik öylesine apaçık ortadadır ki, hem baştan çıkararak onları zayıf kılmaya, hem de onları düşkünlüğe itmek için yaptığımız tüm çabalara kendilerini teslim ettiler diye cezalandırmaya rıza gösteririz. Törelerimizin tüm saçmalığı, bana kalırsa, bu hakkaniyetten uzak canavarlıktadır ve bu töreleri en katışıksız hale dönüştürmeye duyduğumuz aşırı ihtiyacı bu açıklamalarla bile hissedebiliriz. Şunu söylüyorum: Sefahat zevklerinde bizden daha şiddetli hazlar alan kadınlar, tüm evlilik bağlarından, utancın tüm sahte önyargılarından kesinlikle bağımsızlaşmış, doğal haline dönmüş olarak bu sefahate kendilerini dilediklerince bırakabilirler; yasalar onların istedikleri kadar erkeğe kendilerini teslim etmelerine izin vermelidir; her cinsten ve vücudun her yerinden zevk almak erkekler için nasıl serbestse kadınlar için de serbest olmalıdır ve arzulayan herkese kendini teslim etme özel şartıyla, kendilerini tatmin etmeye layık gördükleri herkesten de yararlanma özgürlüğüne sahip olmaları gerekir.

Soruyorum size, bu serbestliğin tehlikesi nedir? Babasız çocuklar mı? Herkesin vatandan başka annesinin olmadığı, doğan herkesin vatanın evladı olduğu bir cumhuriyette bunun ne önemi var? Vatandan başka bir şey tanımadan, her şeyi vatanlarından beklemeleri gerektiğini doğar doğmaz bilen çocuklar vatanlarını pek çok severler. Yalnızca cumhuriyete ait olması gereken çocukları ailelerinin içine kapatırsanız onların iyi birer cumhuriyetçi olacaklarını hayal etmeyin. Tüm kardeşleri arasında pay etmeleri gereken sevgiyi yalnızca birkaç kişiye saklı tutan bu çocuklar, çoğu zaman da bu kişilerin tehlikeli önyargılarını kaçınılmaz olarak benimserler; görüşleri, fikirleri tecrit olur, özelleşir ve bir devlet adamının sahip olması gereken tüm erdemlere onlar asla sahip olamazlar. Nihayet, tüm yüreklerini kendilerini doğurmuş olanlara ayırdıklarında, onları yaşatmış, tanıtmış ve örnek kılmış olanlara bu yürekte hiç sevgi bulunmaz; sanki bu ikinci iyilikler, birinciler kadar önemli değilmiş gibi! Böylelikle çocukları, çıkarları çoğu zaman vatanın çıkarlarından çok farklı olan aileleri içinde eğitilmeye bırakmak nasıl büyük bir hata ise, onları ailelerinden koparmakta da o ölçüde büyük bir avantaj vardır. Benim önerdiğim araçlarla doğal olarak bu kopuş gerçekleşir, çünkü evlilik bağlarını kesinlikle kopardığımızda kadirim zevklerinin meyvesi, babalarını tanımaları kesinlikle yasaklanmış çocuklar olur yalnızca, bununla birlikte, yalnızca vatanın evlatları olmak yerine tek bir aileye ait olma yollan da yasaklanmış çocuklardır bunlar; tıpkı olması gerektiği gibi...

Dolayısıyla, kadınların hovardalığı için evler olacaktır ve erkeklerinki gibi buralar da hükümetin himayesi altında olacaktır. Arzu edebilecekleri her cinsten kişiler, kadınların elleri altında olacaktır ve bu evlere ne kadar çok giderlerse o kadar saygı göreceklerdir. Kadınların onurunu ve erdemini, bu kadınları kınama barbarlığını gösterenlerin sık sık kızıştırdıkları ve doğanın ürünü olan arzulara direnmelerine bağlamak kadar barbarca ve gülünç bir şey olamaz. Daha ilk gençlik yıllarından itibaren* aile bağlarından kurtulmuş bir kız, (arzuladığım bilgece yasalar tarafından kesin olarak ortadan kaldırılmış olan) evlilik bağı için saklayacak hiçbir şeyi olmayan bir kız, geçmişte cinselliğine ket vurmuş önyargıların üstüne çıkmış bir kız, bu amaçla oluşturulmuş evlerde mizacının buyurduğu her şeye kendini bırakabilir; buraya saygıyla kabul edilir, bol bol tatmin edilir ve toplum içine geri döndüğünde de, tatmış olduğu zevklerden, bugün yaptığı gibi, bir balodan ya da bir gezintiden aldığı zevk kadar açıkça söz edebilir. Sevimli cins, özgür olacaksınız; doğanın size bir ödev gibi yüklediği tüm zevklerden erkekler gibi siz de yararlanacaksınız; hiçbir zevki kendinizden kısıtlamayın. İnsanlığın en kutsal bölümüne diğer bölümü prangalar mı dayatmalıdır? Hayır, parçalayın bunları, doğanın isteği budur; eğilimlerinizden başka fren, arzularınızdan başka yasa, doğanınkinden başka ahlâk tanımayın; sizin güzel iliklerinizi solduran ve yüreklerinizdeki tanrısal atılımları esir eden bu barbar önyargılar içinde daha uzun süre acı çekmeyin;** siz de bizim gibi özgürsünüz ve Venüs dövüşlerinin mesleği bize olduğu gibi size de açıktır; saçma sitemlerden hiç korkmayın; ukalalık ve batıl inanç yok oldu; sizin sevimli sapkınlıklarınız yüzünden yüzünüz kızarmasın artık; mersin dallarıyla ve güllerle taçlandığınızda size vereceğimiz değer, kendinizi verişinizin büyüklüğüyle artacaktır.

* Genç kızların ilk mahsullerini Venüs tapınağına götürmek için Babilliler yedi yaşını bile beklemiyordu. Genç bir kızın hissettiği ilk tensel istek, doğanın fahişelik yapmak için onu yönlendirdiği dönemdir ve başka bir şey düşünmeden, doğasının sesini duyar duymaz kendini teslim etmelidir; eğer buna direnirse yasaları ihlal etmiş olur.

** Kadınlar aşırı şehvetlerinin onları nasıl güzelleştirdiğini bilmezler. Yaşı ve güzelliği aşağı yukarı benzer iki kadını karşılaştırın, birisi bekâr diğeri de hovardaca yaşıyor olsun: Bu sonuncunun göz alıcılığının ve körpeliğinin nasıl da baskın çıktığı görülecektir; doğaya uygulanan şiddet, zevklerin kötüye kullanılmasından çok daha fazla tüketir; yatakların bir kadını güzelleştirdiğini bilmeyen kimse yoktur.

Bu söylediklerimizden sonra artık zinayı incelememize gerek kalmadı; yine de, ileri sürdüğüm yasalardan sonra ne kadar gereksiz olsa da bir göz atalım. Eski kumullarımızın zinayı canice kabul etmeleri ne kadar da gülünçtü! Dünyada bu evlilik bağlamının ezeliliğinden daha saçma bir şey yoktu elbette; bana kalırsa, bu bağların yükünü azaltan eylemi bir suç olarak görmeye son vermek için tüm bu bağların ağırlığını incelemek ya da hissetmek gerekiyordu; biraz önce söylediğimiz gibi, kadınları daha ateşli bir mizaçla donatmış olan, diğer cinsiyetin bireylerinden daha derin bir duyarlılıkla donatmış olan doğa, kuskusuz, ezeli evlilik boyunduruğunu en çok kadınlar için ağırlaştırmıştı. Aşk ateşiyle kavrulan şefkatli kadınlar, kendi zararınızı çekinmeden telafi edin artık; doğanın itkilerini izlemenin asla kötülük olmadığına, doğanın sizi tek bir erkek için yaratmadığına, herkesi ayrımsız memnun etmek için yaratıldığınıza ikna olun! Hiçbir fren sizi durdurmasın. Yunan’daki cumhuriyetçileri taklit edin; onlara yasaları veren yasa koyucular zinayı bir suç yapmayı asla düşünmediler ve hemen hemen hepsi kadınların düzensiz yaşamına izin verdi. Thomas Moore, Ütopya adlı kitabında kadınların kendilerini sefahate teslim etmelerinin yararlı olduğunu kanıtlar ve bu büyük adamın fikirleri hiç de düş değildi.*

* Moore, nişanlıların evlenmeden önce birbirlerini çırılçıplak görmelerini istiyordu. Bu yasa gerçekleşseydi ne çok evlilik suya düşerdi! Tersinin daha iyi olacağı itiraf edilecektir; buna malı görmeden almak denir.

Tatarlarda, bir kadın ne kadar çok fahişelik yaparsa o kadar saygı görüyordu; iffetsizliğinin işaretlerini açıkça yakasında taşıyordu ve bu süsleri olmayana hiç değer verilmiyordu. Pegu’de, aileler kendi kadınlarını ya da kızlarını yolları oradan geçen yabancılara kendi elleriyle teslim ederler: Atlar ve arabalar gibi, kızlarını da günü birlik olarak kiralarlar! Yeryüzünün hiçbir bilge halkında şehvetin suç olarak görülmediğini kanıtlamak için ciltlerce eser yazılsa yine de yetmez! Şehvetin suç olarak görülmesini Hıristiyan dalaverecilere borçlu olduğumuzu tüm filozoflar gayet iyi bilirler. Bize şehveti yasaklayan rahiplerin haklı gerekçeleri vardı: Bu gizli günahların bilinmesinin ve bağışlanmasının tekelini kendilerine tahsis eden bu öğüt, onlara kadınlar üzerinde inanılmaz bir nüfuz sağlıyordu ve kapsamı sınırsız bir şehvet mesleğini onlara sunuyordu. Bundan nasıl yararlandıklarını ve eğer imtiyazlarım çaresizce kaybetmemiş olsalardı bunu hâlâ nasıl kötüye kullanacaklarını biliyoruz.

Ensest daha mı tehlikelidir? Hayır, kuskusuz; aile bağlarını genişletir ve sonuç olarak yurttaşların vatan sevgisini daha aktif kılar; ensest bize doğanın ilk yasalarınca buyrulmuştur, bunu hissederiz çünkü bize ait olan nesnelerden alınan zevk bize her zaman daha tatlı gelmiştir. İlk kurumlar ensesti teşvik eder; toplumların kökeninde ensest vardır; tüm dinler ensesti kutsamıştır; tüm yasalar ensesti teşvik etmiştir. Evreni baştanbaşa kat edersek, her yerde ensestin yerleştiğini görürüz. Poivre Sahili’ndeki ve Rio-Gabon’daki zenciler kendi karılarına ve öz kızlarına fahişelik yaptırır; Juda krallığında, büyük oğul babasının karısıyla evlenmek zorundadır; Şili halkları kız kardeşleriyle, kızlarıyla ayrımsız yatarlar ve çoğu zaman hem anneleriyle hem de kızlarıyla evlenirler. Tek kelimeyle, ensestin, temeli kardeşlik olan her yönetimin yasası olması gerektiğini ileri sürme cüretini gösteriyorum. Kişinin annesinden, kız kardeşinden ya da kızından yararlanmasının suç olduğunu aklı basında insanlar nasıl düşünebildiler! Size soruyorum, doğa duygusunun daha yakın kıldığı nesneden yararlandığı için daha fazla saygı görmesi gereken bir adamı suç işlemiş gibi göstermek iğrenç bir önyargı değil midir? Doğanın bize daha çok sevmeyi buyurduğu kişileri daha çok sevmemizin yasaklanması demektir bu; bizim bir nesneye daha çok eğilim göstermemizi isteyen doğanın ondan aynı ölçüde uzaklaşmamızı da bize emrettiğini söylemekle aynı şeydir bu! Bu karşıtlıklar saçmadır: Bunlara ancak batıl inançların serseme çevirdiği halklar inanabilir, onlar benimseyebilir bu saçmalıkları. Benim savunduğum kadınlar cemaati kaçınılmaz olarak ensesti sürdürdüğünden, üstünde daha fazla durmaya gerek olmayacak kadar anlamsızlığı kanıtlanmış olan sözüm ona bir suç hakkında söyleyecek pek az şey vardır.

Şimdi de tecavüzü ele alalını; ilk bakışta, hovardalığın tüm sapmaları arasında, yapmış olduğu düşünülen ihlal nedeniyle verdiği zarar en aşikâr olanı bu gibidir. Yine de kesindir ki, tecavüz, pek ender cereyan eden ve kanıtlanması pek güç olan bu eylem, kişinin komşusuna hırsızlıktan daha az haksızlık eder, çünkü hırsızlık mülkiyete el koymakken, tecavüz eden ancak bu malı bozmakla yetinir. Eğer mütecaviz size işlediği kötülüğün pek mütevazı olduğunu söylerse, çünkü bir süre sonra evlilik ya da aşkın aynı duruma sokacağı nesneyi biraz erken kötüye kullanmaktan başka bir şey yapmadığım söylerse, itirazınız ne olacaktır?

Peki ya sodomi, peki ya bu sözüm ona suç, kendilerini buna vakfetmiş şehirlerin üzerine göklerin ateşini çekmiş olan bu suç, yeterince şiddetle cezalandırılması gereken canavarca bir sapkınlık değil midir? Bu konuda atalarımızın serbest bırakma cüretini gösterdikleri hukuksal suçlarına karsı çıkmak zorunda kalmak bizim için kuşkusuz daha acı vericidir. Tüm suçu sizinle aynı zevke sahip olmamak olan bir bedbahtı ölüme mahkûm etmeye cesaret gösterecek kadar barbar olunabilir mi? Kırk yıl kadar önce yasa koyucuların saçmalığının bu noktaya varmış olduğu düşünüldüğünde insan titrer. Teselli bulun yurttaşlar; bu tür saçmalıklar artık başımıza gelmeyecek: Sizin yasa koyucularınızın bilgeliği size bu konuda güvence veriyor. Birkaç insanın bu zayıflığı hakkında tamamen aydınlanmış olan bizler, böyle bir hatanın suç olamayacağını ve doğanın içimize akan sıvıya, bu sıvıyı hoşumuza giden yoldan sunmamıza öfkelenecek kadar önem veremeyeceğini bugün artık hissediyoruz.

Burada var olabilecek tek suç hangisidir? Elbette, vücudun tüm bölümlerinin birbirine benzemediğini ve kimilerinin temiz kimilerinin kirli olduğunu ileri sürmek istemiyorsak eğer, su ya da bu yeri seçmek suç değildir; bu tür saçmalıklar ileri sürmek imkânsız olduğuna göre, tek sözüm ona suç ancak meni kaybı olabilir. İmdi, bu meninin doğanın gözünde suç işlemeden yitirilmesi imkânsız olacak kadar değerli olduğu akla yatkın mıdır, sorarım size? Eğer bu kadar değerli olsaydı bu kayıpları her gün yapar mıydı? Rüyalarda, hamile bir kadının zevk almasında bu kayıplara izin vermek nedir peki? Doğanın, kendini ihlal eden bir suç imkânını bize vermiş olduğunu hayal edebilir miyiz? İnsanların bu zevkleri ortadan kaldırarak doğadan daha güçlü olmasını doğa kabul eder mi? Akıl yürütürken akıl meşalesinin yardımı bir kenara bırakıldığında hangi saçmalıklar uçurumuna düşüldüğünü görüyorsunuz! Bir kadından her biçimde zevk alınabilir, bir kızdan ya da bir oğlandan yararlanmak arasında fark yoktur ve bizim eğilimlerimiz ancak ve ancak doğanın bize verdikleridir... Tüm bunlara kesin gözüyle bakalım; doğa kendisine saldırı olabilecek bir şeyi bize vermeyecek kadar bilge ve tutarlıdır.

Sodomi eğilimi örgütlenmenin sonucudur ve bu örgütlenmeye biz hiç katkıda bulunamayız. En genç yaştaki çocuklar bu zevki ifade ederler ve bundan asla kurtulmazlar. Kimi zaman sodomi doygunluğun meyvesidir; ama bu durumda bile doğanın parçası değil midir? Sodomi her açıdan doğanın eseridir ve insanlar doğanın esinlediği şeye daima saygı göstermelidir. Eğer, kesin bir sayımın sonucunda, bu zevkin diğerinden son derece daha fazla insanı etkilediği, bundan kaynaklanan zevklerin çok daha canlı olduğu ve bunun sonucu olarak yandaşlarının düşmanlarından binlerce kez daha kalabalık olduğu kanıtlanırsa, bu durumda, bu ahlâk bozukluğunun, doğayı ihlal etmek bir yana, onun bakış açılarına hizmet ettiği ve bizim inanmak çılgınlığım gösterdiğimiz zürriyete doğanın daha az inandığı sonucunu çıkarmak mümkün olmaz mı? Evreni baştanbaşa dolaştığımızda, kadınlardan hoşlanmayan ne çok halk görürüz! Öyleleri vardır ki, kadınları yalnızca kendi yerlerine geçecek çocuklara sahip olmak için kullanırlar. Cumhuriyetlerde erkeklerin birlikte yaşama alışkanlıkları bu ahlâk bozukluğunu her zaman daha yaygın kılar, ama bu durum kesinlikle tehlikeli değildir. Yunan yasa koyucuları sodominin tehlikesine inansalardı bunu kendi cumhuriyetlerine dahil ederler miydi? Tam tersine, savaşçı bir halk için sodominin gereğine inanıyorlardı. Plutarkhos, erkek âşıklar ile erkek sevgililerin, muharebesinden heyecanla söz eder; Yunan’ın özgürlüğünü uzun süre yalnızca onlar savundu. Bu ahlâk bozukluğu, silah kardeşleri birliğinde hüküm sürdü; bu birliği sağlamlaştırdı; en önemli insanlar buna eğilim gösterdi. Tüm Amerika, keşfedildiğinde, bu zevke sahip insanlarla doluydu. Louisiana’da, Illinois'liler arasında, kadın gibi giyinmiş yerliler, kadın fahişeler gibi orospuluk yapıyordu. Benguele’deki zenciler erkekleri herkesin gözü önünde metres tutar; başkent Cezayir’deki hemen hemen tüm saraylar bugün yalnızca genç oğlanlarla doludur. Tebai’de oğlan çocuklarıyla sevişmeye hoşgörü göstermekle kalınmaz, emredilir de; Khaironeia filozofu [Sokrates; ç.n.) genç insanların ahlâkını yumuşatmak için sodomiyi öğütlüyordu.

Sodominin Roma’da büyük ölçüde hüküm sürdüğünü biliyoruz: Genç oğlan çocuklarının kız giysisi içinde ve genç kızların da oğlan giysisiyle fahişelik yaptığı halka açık yerler vardı. Martialis, Catullus, Tibullus, Horatius ve Vergilius sanki metreslerine yazar gibi dizeler yazmışlardı erkeklere ve nihayet, Plutarkhos* erkeklerin aşkında kadınlara yer olmadığını yazar. Girit adasındaki Amasiyenler eskiden genç oğlanları eşi benzeri hiç görülmemiş törenlerle kaçırıyorlardı. Bunlardan birini sevdiklerinde, seven kişi kaçıracağı günü aileye haber veriyordu; genç erkek eğer âşığı hoşuna gitmezse biraz direniyordu; tersi durumda, onunla gidiyordu ve ayartıcı, genç oğlandan yararlanır yararlanmaz ailesine geri yolluyordu; çünkü kadınlardan yararlanıldığında olduğu gibi bu durumda da tutkunun tatmini her zaman yeterli oluyordu. Strabon, yine bu adadaki sarayların yalnızca oğlan çocuklarıyla dolu olduğunu söylemektedir: Bu çocuklar herkese fahişelik yapıyorlardı.

* Ahlâki Eserler, Aşk Risalesi.

Bu ahlâksızlığın bir cumhuriyette ne kadar yararlı olduğunu kanıtlamak için son bir otoritenin daha sözünü dinlemek ister misiniz? Aristotelesçi Jerome’u dinleyelim. Oğlan çocuklarıyla ask, der bize, tüm Yunan’da yaygındı, çünkü cesaret ve güç veriyor, tiranları kovmaya yarıyordu; âşıklar arasında gizli ittifaklar kuruluyordu ve bunlar suç ortaklıklarını ele vermektense işkence görmeyi tercih ediyordu; böylece yurtseverlik her şeyi devletin refahına feda ediyordu; bu bağların cumhuriyeti güçlendirdiği kesindi, kadınların aleyhinde atılıp tutuluyordu, bu tür yaratıklara bağlanmak, despotizme özgü bir zayıflıktı.

Oğlancılık savaşçı halkların ahlâk bozukluğu oldu her zaman. Galyalıların buna son derece bağlı olduklarını Sezar belirtir. Cumhuriyetlerin desteklediği savaşlar, iki cinsi birbirinden ayırarak bu ahlâk bozukluğunu yaydılar ve devlete pek yararlı sonuçları görüldüğünde din de bir süre sonra oğlancılığı kutsadı. Romalıların Jüpiter ve Ganimed aşklarını kutladıkları bilinmektedir. Sextus Empiricus, Perslerin bu fanteziye izin verdiğini belirtir. Nihayet, bu durumu kıskanan ve aşağılanan kadınlar kocalarına, onların genç oğlanlardan aldıkları hizmetin aynısını sundular; kimi kocalar bunu denediyse de aradıkları hayali bulamayarak eski alışkanlıklarına geri döndüler.

Muhammed’in Kuran’da kutsadığı bu sapıklığa pek eğilimli olan Türkler, çok genç bir bakirenin bir oğlan çocuğunun yerini yeterince tutabileceğini ileri sürerlerse de oğlanları sınamadan kadına yöneldikleri enderdir. Sixtus Quint ve Sanchez bu sefahate izin verir; Sanchez bunun üremeye yararlı olduğunu kanıtlamaya bile girişmişti, bu ön hazırlıkların ardından yapılan çocuk son derece sağlıklı oluyordu. Kadınlar da uğradıkları zararı kendi aralarında telafi ediyorlardı. Bu fantezi, hiç kuskusuz, diğerinden daha sakıncalı değildi, çünkü tek sonuç yaratmanın reddidir ve çoğalmaktan zevk alanların imkânları, rakiplerinin asla zarar veremeyeceği kadar güçlüdür. Yunanlar, kadınların bu sapkınlığını devlet çıkarı adına destekliyorlardı. Bundan çıkan sonuç, kadınlar kendi aralarında birbirlerine yettiğinde, erkeklerle daha az sıklıkta ilişkiye girdiklerinden cumhuriyetin işlerine hiç zarar verememiş olmalarıydı. Lukianos bu başıbozuklukların yol açtığı ilerlemeleri bize öğretir, Sappho’da da bunları görmemiz tesadüf değildir.

Tek kelimeyle, tüm bu tuhaf alışkanlıklarda hiçbir tehlike yoktur: Daha öteye götürülseler de, gudubetleri ve hayvanları sevmeye kadar varsalar da, birçok halkın örneğinden öğrendiğimiz gibi, tüm bu saçmalıklarda en ufak bir terslik yoktur, çünkü çoğu zaman yönetimlere çok yararlı olan ahlâk çürümesi, yönetime asla zarar veremez ve biz, hiçbir yasanın bu sefaleti başaramayacağına emin olmak için yasa koyucularımızın yeterince bilge, yeterince sağduyulu olmasını bekliyoruz, toplum örgütlenmesine kesinlikle bağlı kalan bu sefahat, buna eğilimli olan kişiyi, doğanın farklı yarattığı kişiden daha fazla suçlu kılamaz.

Marquis de Sade - Yatak Odasında Felsefe


Bu konu çok uzun olduğu için iki bölümde yayınlamak zorunda kaldık, devamını bir sonraki bölümde yayınlayacağız.




Share this article :

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

 
SUPPORT / DESTEK : ATLAS
Copyright © 2014 ATLASİZM