Evrim ve Yaratılış

Anonim - Evrim ve Yaratılış

Hayatın Kökeni

Bilim, dünya üzerindeki hayatın oluşumunu biyokimyasal olarak açıklama konusunda çok yol almıştır.

Rus biyokimyacı A. I. Oparin, hayatın canlı olmayan kimyasal maddelerden oluşmuş olabileceği fikrini dile getiren ilk bilim adamlarından biridir. Oparin ve İngiliz biyolog J. B. S. Haldane'in calışmaları 1930 ve 40'li yıllarda yapılan ve hayatın kökeninde kimyasal evrimi arayan çalışmaları derinden etkilemiştir. Bu konuda, Harold Urey tarafından önerilen ve Stanley Miller tarafından gerçekleştirilen basit fakat değerli bir deney 1953 yılında uygulamaya konulmuştur. Miller, metan, amonyak, hidrojen ve su buharından oluşan bir gaz karışımına bir hafta boyunca elektriksel deşarj uygulamış ve çıkan kimyasal maddelere bakmıştı. Sonuç şaşırtıcıydı, çünkü deney tüpü içinde, canlı organizmalarda rastlanan pek çok organik bileşik oluşmuştu. Miller, yapay olarak amino asitler, üre ve çeşitli türde yağ asitleri sentezlemişti.

Bu çalışma, benzer pek çok çalışmanın önünü açtı ve farklı gaz karışımları kullanan ve enerji kaynağı olarak da ısı (yeryüzündeki koşulları taklit etmek amacıyla), ultraviyole ışık (güneşten gelen radyasyonu taklit etmek amacıyla, ki nitekim dünyanın ilk zamanlarında, ultraviyole ışığı süzen bir ozon tabakası yoktu) ve bazen de yine elektriksel deşarj kullanan (yıldırımları taklit etmek amacıyla) çeşit çeşit deneyler yapıldı. Yaratılışçı kaynaklar, Miller'in deneyine, kullandığı gaz karışımının ilkel dünyanın atmosferiyle aynı olmayabileceği gerekçesiyle saldırmışlardır. Fakat, bugün bilinmektedir ki, Miller deneyinin ürettiği maddeleri üretmek için Miller'in kullandığı gaz karışımı zorunlu değildir. Benzer sonuçlar, dünya gezegeninde bolca bulunan ve kimyasal açıdan reaktif pek çok maddeden üretilebilmektedir. Örneğin siyanidlerden, formaldehitlerden, veya karbon monoksit, nitrojen ve su buharından ibaret bir atmosferden. Hidrojen siyanür, amonyak ve metan karışımına elektriksel deşarj uygulanması yoluyla kolayca üretilebilen bir kimyasal maddedir. Siyanür, oksijen içeren bir atmosferde ölümcül bir zehir olmasına rağmen, ilkel dünya koşullarında, hayatın ortaya çıkışında önemli bir rol oynamış olabilir.

Bu tür deneyler, hayatın oluşumunda gerekli temel maddelerin, ne kadar basit ve kolay bir biçimde ortaya çıkabileceğini göstermiştir. Bu temel maddelerin ortaya çıkışı ise, pek çok başka olasılığı mümkün kılıyordu. Örneğin nükleik asitlerin oluşumu ve tüm canlıların kullandığı enerji kaynağı olan adenozin trifosfat (ATP)'nin oluşumu. Gerekli hammaddelerin ilkel dünya koşullarındaki oluşumu neredeyse şüpheye yer vermeyecek kadar açık gösterildikten sonra, sıra hayatın kökeniyle ilgili çalışmalara gelmişti.

Sidney Fox ve diğerleri tarafından yapılan bir çalışma canlı hücrenin kökenine ait olası bir senaryo ortaya koymaktadır. Amino asit, aspartik ve glutamik asit (ki bu maddeler de yukarıda sözü edilen deneylerde görülmüş, ve hatta ay yüzeyinde ve meteorlarda bile rastlanmış maddelerdir) karışımını 65-70 santigrad dereceye kadar ısıtan Fox, amino asitleri polimerleştirmeyi (birleştirmek) başarmıştır. Bu tür bir reaksiyon güneş tarafından ısıtılmış bir yüzeyde mümkündür. Deneyin önemli bir sonucu, bu polimerleşmenin rastgele olmaması ve kendini düzenleyen, çok spesifik bazı diziler halinde meydana gelmesidir. Bu polimerler, daha sonra su ile temas haline geldiklerinde, ortaya çıkartabilecek bir etkendir. Hatta yağmur, bu yapıları sürükleyip daha fazla gelişmenin meydana gelebileceği bir ortam olan denizin içine taşıyabilir. Ya da deniz içindeki sıcak su kaynakları, bu tür işlemlerin meydana gelebileceği başka bir potansiyel ortam olabilir. Bu mikroküreler, kendilerini oluşturan polimerlerin özellikleriyle birlikte, ek olarak başka bazı özellikler de taşırlar. Örneğin, elektriksel olarak aktif, çift katmanlı, zarı andıran bir yüzey. Eğer bu küreler, rahatsız edilmeden kendi hallerine bırakılırlarsa, çevredeki protein türü maddeleri bünyelerine alarak büyüyebilme yeteneğine sahiptirler. Hareket ederler, maya ve bakterilerdekine benzer şekilde yığın halinde toplanabilirler, hatta bölünebilirler. Bu yapılar, ayrıca ozmos ve seçici difuzyon özelliğine de sahiptirler. Yani küçük molekülleri geçirip, büyük molekülleri dışarıda tutmak gibi. (Hücre zarına çok benzer bir şekilde). Bu özellikler, yaşayan hücrelerde rastlanan bazı özelliklerle ortaktır ve bu yapıları oluşturan hammaddelerin özelliklerine bakılarak baştan tahmin edilebilirler.

Bir mikroskop altında bakıldığında, bu mikroküreler, ilkel hücreleri andırırlar. Hatta, yapay olarak fosilleştirilmiş mikroküreler, 3.5 milyar yıl öncesine uzanan bilinen en eski mikrofosillere tıpa tıp benzerler. Dr. Fox, kendisine bu mikrokürelerin canlı olup olmadığı sorulduğunda, bu yapıları "canlı" değil ama "canlımsı" olarak nitelemiştir. Bu cevap, kaçamak bir cevap olmaktan ziyade, canlılığı tanımlamaktaki güçlükten kaynaklanan dikkatli bir cevaptır. Yüzyıllarca, bilim adamları canlı ve canlı olmayan maddeyi birbirinden ayırmakta hiç güçlük çekmemiştir, fakat günümüzde bu ayrım o kadar açık değildir. Yaşam, cansız maddelerden ortaya çıktığından, belli bir noktada çizgi çekip, bundan öncesi canlı değil, bundan sonrası canlı demek icap etmektedir. Örneğin virüsler, canlı bir hücrenin içindeyken canlı gibi davranırlar, fakat dışarıda cansızdırlar. Kendi başlarına üreyemez veya metabolizma olarak işlev göremezler. Metabolizma olarak işlev görebilen, üreyebilen, çevredeki uyarılara tepki veren ve bulunduğu ortama adapte olan yapılara genel olarak canlı ismi verilir ve virüsler canlı ile cansız arasındaki bir ayrım noktası gibidir. Hücre, genel olarak, canlı kabul edilen en temel birimdir. Bu protein temelli mikrokürelere "proto-hücre" adı verilebilir.

Günümüz hücrelerinde, DNA molekülü, hücrenin işleyişinden sorumlu olan enzimlerin üretimindeki kodlanma mekanizmasını sağlar. Dikkat edilirse, yukarıdaki deneylerde, proto-hücre'lerin oluşumunda nükleik asitlerden bahsedilmemiştir. Proto-hücrelerin oluşumuna değin olan süreç DNA veya RNA'nın varlığını gerektirmez. Eğer hayat, bu tür proto-hücre'ler yoluyla oluştuysa, bu mikrokürelerin oluşumu, DNA ve RNA'nın oluşumundan daha öncedir. Bu durum, hayatın oluşumunda hangisinin önce geldiği konusundaki yumurta-tavuk paradoksunu çözmektedir. Hücreler ile proto-hücreler arasındaki temel fark, hücrelerin nükleik asit temelli bir genetik koda sahip olmasıdır. Bu genetik materyalin oluşumu, belli ki daha sonraki bir aşamadır.

Proto-hücrelerin, bazı katalizörler kullanılarak bazı küçük polinükleotit'leri oluşturabildiği gösterilmiştir. Ki bu polinükleotidler, DNA'nın kodlama mekanizmasının bazı bileşenleridir. Daha verimli biyokimyasal yollar üretmiş (ATP, ışığa duyarlı enzim sistemi, kodlama mekanizmaları, vs. gibi) proto-hücreler doğal seçilim sürecinde daha fazla seçilmiş olmalıdır. Proto-hücreler, hayatın kökeniyle ilgili araştırmalarda, en önemli problemlerin 3 tanesini çözmektedir. Proteinlerin uygun düzende kendiliğinden oluşumu, hücre zarı benzeri yapıların ortaya çıkışı ve enzim üretecek enzimlerin bulunmadığı ortamda enzimlerin oluşumu. Bizler çok kompleks organizmalar olmamıza rağmen, bizi oluşturan herşey, beynimiz dahil, gayet normal organik maddelerden yapılmıştır.

İlk hücrenin ortaya çıkışıyla ilgili yapılan çalışmalar, henüz tüm problemleri çözememiş, fakat bu konuda çok fazla bilgi ve ipucu üretmiştir. Şu ana kadar öğrendiklerimiz, hayatın doğal süreçler yoluyla, uygun ortamdaki biyokimyasal işlemler sonucu oluştuğunu göstermeye yeterlidir. Bulmacanın diğer parçaları da elbette çözülmek zorundadır, fakat hayatın kökeniyle ilgili, bizi ilgilendiren en temel cevaplar şimdiden verilmiş gibidir. Ki bu da hayatın uygun ortamlardaki doğal süreçlerle kendiliğinden oluştuğudur. Henüz bilinmeyen diğer teknik ayrıntıların anlaşılması bir zaman meselesidir.

Hayatın "nasıl" oluştuğu ile "neden" oluştuğu ayrı konulardır. Teistler genellikle bu iki soruyu birbirine karıştırırlar. Hayatın nasıl oluştuğu, biyokimyasal açıdan cevabı olan bilimsel bir soruyken, hayatın "neden" oluştuğu, yani, evrendeki doğa yasalarının neden hayat denen bir şeyin ortaya çıkmasına izin verdiği, neden doğa yasalarının başka bir şekilde değil de, hayata izin veren bir şekilde olduğu sorusu "felsefi" bir sorudur. Hayatın kökeniyle ilgili bir tartışmada bu soruya yer olmadığı gibi, dünya üzerinde bu soruya cevap vermeye yetkili kimse de yoktur. Çünkü bu sorunun cevabı için elde yeteri kadar bilgi yoktur. Bu soruya, hayatın altında zeka ve bilinçli tasarım gören açıklamalar ile cevap vermek kanıtsız spekülasyonlarla hem kendini hem de başkalarını kandırmaktır. Nitekim, hayatın ortaya çıkamayacağı bir doğa yasaları grubuna sahip bir evrende, bu soruları soracak birileri ortaya çıkmayacağından, aslında bu sorunun cevabı belki de kendiliğinden bellidir. Sonsuz çeşitlilikteki ortamlar ve sonsuz olasılıklar arasından, ancak hayatın ortaya çıkışına imkan veren doğa yasalarının bulunduğu ortamlarda hayat ortaya çıkabileceğinden, bu soruyu da ancak o ortamlardakiler sorabilir. Dolayısıyla, imkanlar dünyasının sonsuz çeşitliliği, hayatın sebebine ilişkin şu an yaşadığımız hayret, kabul edemezlik ve şaşkınlığı belki de zorunlu kılmaktadır.

Anonim - Evrim ve Yaratılış


Bir sonraki bölüm hazırlandığında linki burada olacaktır.




Share this article :

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

 
SUPPORT / DESTEK : ATLAS
Copyright © 2014 ATLASİZM