GELECEĞİN ÇEHRESİ

Arthur C. Clarke - Geleceğin Çehresi


BÖLÜM XI

Zaman Kaygısı

İnsan zamanın kaygılandırdığı tek hayvandır. Ona en güzel sanat eserlerini, dini gösterilerinden çoğunu ve hemen bütün bilimini ilham eden de bu kaygı olmuştur. Tabiatın zaman bakımından düzenliliği, güneş ve yıldızların hareketi, mevsimlerin birbiri ardından gelişi onu kanun ve nizam kavramlarına götürmüş ve bütün bilimlerin anası olan astronomiye yöneltmiştir. Okyanusların dibi veya Venüs’ün bulutlu atmosferi gibi durgun ve değişmez ortamlar zekayı asla uyarmayacak ve ona gelişme imkanı vermeyecekti.

Bunun içindir ki, Orta Afrika ve Yeni Gine gibi değişikliği az olan bölgelerde yaşayan insanların ilkel bir kültür seviyesinde kalmalarına ve pek dar bir zaman anlayışına sahip olmalarına şaşmamalıdır. Çevrelerinin kendilerini zamanın bilincine varmağa zorladığı kültürlere zaman kaygısı musallat olmuştur. Hayatın Nil nehrinin belli zamanlardaki taşkınlarına göre düzenlendiği Eski Mısır bunun klasik bir örneğidir. Ondan önce ve sonra hiç bir medeniyet, onlar gibi bütün gücünü, hatta ölümün varlığını inkara kadar gidecek şekilde ebediyete meydan okumak için harcamamıştır.

Ancak son elli yıl içinde, zamanın gerçek yapısı hakkında bir şeyler sezinlemeye başladık ve onun ilerlemesini (bugüne kadar ancak saniyenin bir milyonda biri kadar da olsa) etkilemeyi başardık. Bizim kuşağımız zamanın ne mutlak, ne de elinden kurtulunmaz olmadığını ve saat istibdadının sonuna kadar devam edemeyeceğini ilk defa anlayan kuşaktır.

Aşılan binyıllar

Zamanı bir hasım saymamak güçtür ve medeniyetin elde ettiği bütün kazançlar, bir bakıma, insanın zamanla savaşarak kazandığı ganimetlerdir. Lascaux mağarasının sanatçıları, ilham aldıkları motifler ne olursa olsun, bu savaşın ilk galipleri oldular. Bin kuşak kadar önce, mamut ve kılıç dişli kaplanın henüz yeryüzünde dolaştığı bir zamanda, bu insanlar gelecek kuşaklara yalnız kemiklerini değil, düşünce ve duygularından da bir şeyler bırakmanın yolunu buldular. Bugün zamanın uçurumları arkasından onların dünyasını dolduran hayvanlara bakabiliyoruz ve bundan biraz fazlasını da görebiliyoruz.

Her halde dini törenlerden doğmuş olan şiirin icadı ikinci adım oldu. Düz sözler uçar ve söylenir söylenmez unutulur; fakat belli bir tarzda düzenlendikleri zaman büyülü bir güç kazanırlar. Shakespeare (zaman kaygısının en çok musallat olduğu yazar) haklı olarak şöyle diyor:

«Ne mermer, ne yaldızlı anıtları Prenslerin»
«Yaşamazlar daha çok bu güçlü kafiyeden»

Yazının icadından önce ozanlar tarih öncesinin hatıralarını kuşaktan kuşağa geçiren insanlardı. Fakat bu hatıralar daima kaybolmak veya değiştirilmek tehlikesi içindeydiler. İnsanlığın yaptığı ve yapacağı en önemli buluş olan yazı, bütün bunları değiştirmiştir. Eflatun ve Sezar, zamanın derinliklerinden bize çağdaşlarımızın çoğundan daha açık ve aydınlık sözler söylüyorlar. Matbaanın keşfinden sonra yazılı sözler bilkuvve ölümsüz olmuşlardır. El yazıları ve papirüs tomarları kolayca harap olabiliyordu; fakat Gutenberg'ten beri pek az eser unutularak silinmiştir.

Tekrar bulunan geçmiş

Yüz yıldan biraz fazla bir zamandan beri, karanlık oda denilen o harikulade kayıt aleti yazıya yardımcı olmaktadır. Bugün fotoğraf o kadar yaygın ve alışılmış bir şey olmuştur ki, biz onun harikulade niteliğini tamamıyla unutmuş bulunuyoruz. Eğer bir resim çekmek, mesela bir uydu fırlatmak gibi güç ve pahalı bir iş olsaydı, o zaman belki karanlık odaya layık olduğu yeri verirdik.

Hiç bir şey fotoğraf kadar hatıra canlandırıcı olamaz. Tek bir fotoğraf bizi geçmişe götürmeye ve bizde sevinç veya hüzün duyguları uyandırmaya yeter; «bu, şu zaman, şurada idi»  der, içimizi çekeriz. Fotoğrafın icadı sayesinde geçmişin hayalleri, ilk defa olarak insan kafasının ayıklayıcı ve değiştirici müdahalesinden en az etkilenmiş bir halde doğrudan doğruya elde edilebilir olmuştur. Eğer Amerikan iç savaşı insanların hatırasında bütün eski savaşlardan farklı ve daha canlı bir iz bırakmışsa bu, Matthew Brady'nin bu savaşa fotoğraf makinesiyle katılması sayesinde olmuştur.

Altmış yıl kadar önce sinema icat edildiği zaman, bize yalnız zamanı yakalamak değil, aynı zamanda açımlamak ve ayrıştırmak imkanını da verdi; insan gözünün izleyemeyeceği kadar hızlı ya da yavaş olan hareketler birdenbire görülebilir hale geldi. Bulutların değişmeleri, bir yağmur damlasının düşmesi, mevsimlerin geçişi, bir sinek kuşunun kanat çırpmaları .. bütün bunları bizden önceki insanlar ancak sezebiliyor veya şöylece kaba taslak fark ediyorlardı. Bugünkü insan ise bunları en ince ayrıntılarına kadar gözüyle izleyebiliyor ve bunların hareketini tutarlı ve organik bir bütün olarak göz önüne alabiliyor.

Dirilen sesler

1877 yılında fonograf icatlar dünyasına gürültülü bir giriş yaptığı anda, zamanın ses üzerindeki kesin egemenliği de sona erdi. Her ne kadar keskin zekalı Cyrano de Bergerac, romanlarından birinde «konuşan kitaplar» dan bahsetmiş ise de, kamera gibi fonograf da tamamıyla beklenmedik bir şeydi. Fakat fonograf, kameranın ve başka modern icatların aksine son derece basit olduğu için bunlardan ayrı tutulmalıdır. Edison'un dehasını küçültmeksizin denebilir ki, yeter bir öğrenim görmüş olan her hangi bir Eski Yunanlı zanaatçı, Sokrat ve Demosten'in seslerini bize kadar muhafaza etmek üzere kaydetmeye elverişli bir alet yapabilirdi. Atina müzesinde bir fonograftan çok daha karmaşık bir astronomi sayacı bulunmaktadır; ve ben bazı defa hayallere dalmaktan kendimi alamıyorum.

Son yüz yıl içinde yapılan buluşlar, ne kadar göz alıcı olursa olsun, gücümüz yetseydi «Zaman» a karşı yapmak isteyeceklerimiz yanında önemli sayılamaz. Feylesoflar, bilim adamları, şairler bu mesele üzerinde çok kafa yormuşlardır. Hem feylesof, hem bilim adamı, hem de şair olan bir adam, bundan bin yıl kadar önce şöyle yakındığı zaman evrensel bir üzüntüyü dile getirmişti : «Çevik parmak yazıyor ve yazar yazmaz çekilip gidiyor. . . » Bütün inancımız ve bütün zekamız, ne geçmişi değiştirmeye, ne de bizi geleceğe doğru sürükleyen zamanın hızını kesmeye yetmiyor. Fakat bu, hep böyle devam etmeyebilir.

Zaman paradoksu

Zamana hükmetmek için sahip olmak isteyeceğimiz güçlerin, mümkün olup olmadıklarını hiç hesaba katmaksızın, bir listesini yapacak olursak, aşağı yukarı şöyle bir şey olacaktır:

Geçmişi görmek
Geçmişi tekrar canlandırmak
Geçmişi değiştirmek
Geçmişe gitmek
Şimdiki zamanı hızlandırmak veya yavaşlatmak
Geleceğe yolculuk
Geleceği görmek.

Bu listedeki deyimlerin içlemine girmeyecek bir imkan tasavvur edemiyorum. Şimdi bunların her birinden neler ümit edebileceğimizi görelim:

Listenin birinci maddesi üzerinde şu noktayı hatırlamak yerinde olur: Biz «geçmiş» olmayan hiç bir şeyi göremeyiz. Bu anda işittiğimiz bir ses, çıktığı kaynakla kulağımızı ayıran mesafeyi geçmek için belli bir zaman sarf etmiştir. Bunu bir fırtına sırasında daha iyi fark edersiniz. Yirmi km. uzaktaki bir şimşekten gelen gök gürültüsünü tam bir dakika sonra işitirsiniz. Eğer bir şimşeği görüp de hemen arkasından gök gürültüsünü de işitmek durumunda kalmışsanız, hala yaşamakta olduğunuz için şükretmeniz lazım. Bu, bir defa benim başıma geldi, tecrübesini kimseye tavsiye etmem.

Ses için doğru olan, ışık için de doğrudur; aşağı yukarı bir milyon defa daha kısa bir süre için tabii. Yirmi km. uzakta çakan şimşekten gelen gök gürültüsü kulağınıza ulaşmak için bir dakika geçirir, gözünüz ise şimşeğin ışığını saniyenin binde birinden daha az bir zaman sonra görür. Bu hale göre, olağan dünya olayları bakımından ışık hızı pratik olarak sonsuzdur. Ancak uzaya döndüğümüz zamandır ki, yüzlerce, hatta milyonlarca yıl «geçmişte» meydana gelmiş olayları görmüş oluyoruz.

Geçmişimizi görmek

Fakat burada geçmişe bir çeşit çok sınırlı giriş bahis konusudur. Özellikle bu, bize kendi öz geçmişimizi görmek imkanını vermez. Komşu güneşler alemine ulaştığımız zaman, bizden daha çok gelişmiş ve bizi süper teleskoplarla gözleyerek kaybolmuş tarihimizi kaydetmiş ırkları bulacağımızı da ümit edemeyiz. Bu fikir bazı saf hayal-bilim yazarları tarafından öne sürülmüştü, fakat yeryüzünde meydana gelen olaylardan çıkan ışık dalgaları, bulutlar yol verse dahi, atmosfer içinden geçtikleri sırada o kadar itilip kakılırlar, mesafe uzadıkça o kadar zayıflarlar ki, mesela Merih gezegeninden yeryüzünde kilometrelerce yer kaplamayan bir şeyi görebilmek gücüne sahip bir teleskop, nazari olarak dahi yapılamayacaktır. 900 ışık yılı uzaktaki bir yıldız sisteminde yaşayan yaratıklar, bugün Hastings savaşını seyrediyor olamazlar; çünkü 1066 yılında yola çıkmış olan ışık dalgaları, 900 yıl süren yolculukları sırasında, dünyanın tamamını bile gösteremeyecek kadar zayıflamış olmalıdırlar.

Tekniğin bazı mucizeleri

Bize geçmişi gözlemek imkanını verecek bir vasıta bulunacaksa, bu, yalnız henüz doğmamış değil, hatta bugün tahayyül dahi edilemeyecek teknolojilere bağlı olacaktır. Bununla beraber bu fikir, ne mantığa aykırı, ne de bilim bakımından abestir. Şimdiye kadar arkeoloji araştırmalarında kaydedilen olağanüstü başarılar göz önüne alınırsa, ancak tamamıyla budala bir insan böyle bir şeyin asla gerçekleşmeyeceğini iddia edebilir. Bugün, geçmişin ebediyen kaybolmuş görünen bazı durumları hakkında kesin bilgiler elde edebilmiş bulunuyoruz. Filan bölgeye 487 yılında düşmüş olan yağmurun seviyesini ölçmenin mümkün olacağına inanabilir miydik? Bugün ağaçların gövdelerindeki yıllık tabakaları inceleyerek bunu tespit edebiliyoruz. Hangi zamandan kaldığı bilinmeyen bir kemik parçasının yaşını nasıl bulmalı? Karbon 14'le tarih tespiti usulü buna imkan veriyor. 20 bin yıl önce pusulanın ibresi hangi istikameti gösteriyordu? Eski killerdeki manyetik parçacıkların yöneltisi bunu bize bildiriyor. 500 bin yıldan beri okyanus sıcaklıkları kaç defa ve ne kadar değişikliğe uğramıştır? Bugün bilimin şüphesiz en hayrete değer başarılarından biri olan bir «zaman termometresi» ne sahibiz ki, bununla 210 bin yıl önce denizlerde ortalama sıcaklığın 30 derece olduğunu, aradan 30 bin yıl geçtikten sonra bunun 25 dereceye düştüğünü söyleyebiliyoruz.

Geçmişin böylesine bir kesinlikle tanınması, kısa bir zaman önce bilim işi değil, falcılık sayılırdı. Bu başarı, zamanın cisimler üzerinde bıraktığı inanılmayacak kadar hafif izleri tespit etmeye elverişli çok ince ölçü alet ve vasıtalarının geliştirilmesi sayesinde kazanılmıştır. Kimse bu gibi tekniklerin nerelere kadar ileri götürülebileceğini söyleyemez. Belki bütün olayların evren üzerinde henüz bizim aletlerimizden kaçan bir seviyede bir işaret bıraktığı bir yön vardır. (Böyle işaretleri anormal şartlar altında duyularımız yakalayabiliyor; hayaletlerin izahı bunda mıdır acaba?) Böyle işaretleri yakalayıp çözebileceğimiz bir zaman belki gelecektir. Geçmişi örten perde de o zaman kalkacaktır.

«Tanrılar gibi olacaksınız»

İlk bakışta, geçmişi görebilmek insanlara bahşedilebilecek en harikulade kudret gibi görünür. Bu kudret bütün kaybolmuş bilgileri tekrar bulmaya, bütün muammaları çözmeye, esrarlı cinayetleri aydınlatmaya, bütün gizlenmiş hazineleri bulmaya yarayacaktı. Tarih artık bir faraziyeler ve tahminler örgüsü olmaktan çıkacaktı; artık zannetmeyecek, bilecektik.

Böyle kudretlere sahip olunca, tanrılar gibi, çağlar arasında keyfimize göre dolaşabilecektik. Gerçekten böyle bir güce ancak tanrılar sahip olabilir. Eğer geçmiş birdenbire bize açılmış olsaydı, yalnız göreceğimiz şeylerin kalabalığı içinde değil, aynı zamanda bizden önceki yüzyılların zorbalıkları, zulümleri, korkunç faciaları içinde de boğulacaktık. Katliamların, savaşların, salgınların, engizisyonların hikayelerini okumak veya bunları bir sinema perdesinde seyretmek başka, bütün bunları geçmişte oldukları için önlenmesi imkansız vakalar halinde gözlerimizin önünde meydana geldiklerini görerek bunların içinde yaşamak başka şeydir. Geçmişin, iyilikleri ve kötülükleriyle birlikte, bu kadar yakın bir gözlemin ötesinde kalması bizim için gerçekten daha iyi olacaktır.

Gelecek tarafından casuslanmak

Burada konunun başka bir cephesine geliyoruz. Geleceğin her hangi bir anında, bizden yalnız bilgi bakımından üstün olmakla ayrılan insanların hayatımızı, bütün çılgınlıklarımız ve kötü huylarımızla olduğu kadar iyi taraflarımızla gözetleyebilmeleri fikrini nasıl karşılarsınız? Kötü bir şey yapmak üzere olduğunuz sırada, şöyle durup bir düşünmeniz gerekecekti: Belki bin yıl sonra bir ilkel insan psikolojisi dersinde öğrencilerin meraklı gözleri önüne serilecek bir örnek olacaktınız. Daha kötüsü, geleceğin soysuzlaşmış röntgencileri, bilgi üstünlüklerini kötüye kullanarak bizim özel hayatımızı en mahrem taraflarına kadar gözetleyebileceklerdi. Fakat bu, belki onları ilgilendirmeyecek kadar basit ve eskimiş bir manzara arz etmekten daha iyidir.

Geçmişi tekrar canlandırmak, onu gözlemekten daha fantastik bir şeydir. Farz edelim ki, gelecekte insanlar geçmişi en ince ayrıntılarına kadar gözlemek ve oradaki her atomun durum ve davranışlarını ayrı ayrı tespit ve kaydetmek kudretini kazanıyorlar; yine farz edelim ki, bu kayıtlara dayanarak geçmişteki insanları, hayvanları ve bunların çevrelerini yeniden teşkil edebiliyorlar. O zaman, mesela yirminci yüzyılda ölmüş bir insan, uzak bir gelecekte tamamıyla aynı insan olarak, gözlem anındaki bütün hatıralarıyla birlikte kendini birdenbire canlanmış bulabilecek ve yeni bir hayatı yaşamaya başlayacaktı.

Geçmişi tekrar yapmak

Bu misalin insan hayalinin erişebileceği son sınıra dayanmış olması, onun dayandığı fikrin abes bir düşünce olması demek değildir. Sanırım bir Fransız feylesofu, böyle vasıtalarla geçmişteki hataların tamir edilebileceği görüşünü ileri sürmüştü. Böyle bir şey şüphesiz imkansız olacaktı. Hatta bir süperbilim, uzun zamandır unutulmuş cinayetlerin, zulümlerin kurbanlarını, kendilerine daha mesut bir ömür sürmek imkanını vermek üzere canlandırabilseydi bile, bu onların vaktiyle çektikleri azap ve ıstırapları silmiş olmayacaktı.

Bunu yapmak, bir ütopi düşkününü düşüncelere daldıracak güzel bir konu olabilir; fakat geçmişi değiştirmek öyle paradokslar ve çelişmeler doğuracak bir şeydir ki, bunu imkansız saymakta şüphesiz haklıyız. Zamanda seyahat fikrine karşı ileri sürülen klasik itiraz, böyle bir seyahatle insanın geriye doğru giderek kendi cetlerinden birini öldürmesinin ve bu suretle kendi öz varlığını daha doğmadan yok etmesinin mümkün olacağıdır. Bu takdirde ise, zaman yolcusu zaten doğmamış olacağından, böyle bir yolculuk yapması da tabii bahis konusu olamayacaktı. Bazı cin fikirli yazarlar, (bu arada Robert Heinlein ve Fritz Leiber) bu meydan okumayı kabul etmişler ve şöyle karşılamışlardır: Peki, farz edelim ki böyle paradokslar meydana gelebilir. Fakat zamanın paralel yolları vardır ve geçmiş değişmez değildir. Mesela
1865 yılına geri dönmek ve John Wilkes Booth'u (Başkan Lincoln'un katili) Ford tiyatrosunda maksadına ulaşmaktan alıkoymak mümkündür. Böyle bir davranışla bugünkü dünyanın yerine bir başkası konulmuş olacak ve bu başka dünyanın tarihi, bugünkü dünyanın tarihinden tamamıyla farklı olacaktı.

Zaman yolcuları

Belki, bir manada, bütün mümkün evrenler bir varlığa sahiptirler, sonsuz triyajlı bir gar gibi.
Ve belki biz aynı zamanda ancak bir ray üzerinde seyahat edebiliyoruz. Eğer geriye doğru gidip geçmişteki bazı önemli olayları değiştirebilseydik, bu anda yapmakta olduğumuz her şey, belki hareket noktasına dönecek ve zamanın başka bir rayı üzerinde tekrar yola çıkacaktı.

Yazarlar şu temayı da işlemişlerdir: Biz geçmişin şu veya bu tek olayını değiştirebilsek bile, tarihin bütünlüğü içinde akışı o kadar kuvvetlidir ki, bir veya birkaç olayın değişmesiyle hiç bir şey fark etmez. Eğer Lincoln'u Booth'un kurşunlarından kurtarabilmiş olsaydınız dahi, bu sefer onu tiyatronun kapısında bir bomba ile bekleyen başka bir suikastçı bulunacaktı vb.

Zaman yolculuğuna karşı en inandırıcı delil, hayali yolcuların dahi dikkate değer azlığıdır. Geleceğin insanlarına bizim çağımız ne kadar hoşa gitmez görünürse görünsün, eğer bu iş mümkün olsaydı, hiç değilse gelecekten gelen bazı meraklıların çağımızı ziyaret etmesi beklenirdi. Bu takdirde de, bunlar ne kadar kıyafet değiştirmeye çalışsalar, yine de birtakım kaçınılmaz aksilikler olacaktı. Nitekim biz de, naylon togalarımız altında fotoğraf makinelerimizi ve teyplerimizi saklayarak eski Roma'ya kadar gitseydik böyle aksiliklerle karşılaşacak ve muhakkak yakalanacaktık. Zamanda yolculuk uzun süre gizli kalamayacaktı. İlk çağlardan beri «kronik argonotlar» birçok defalar sıkıntıya düşmüş olacaklar ve aralarından şaşkınlıkla kendilerini ele verenler çıkacaktı.

Bu görüş açısından Leonardo da Vinci'nin not defterleri gelecekten bir «kaçış» ın en iyi delili olabilir. Gerçi bu defterler, ihtiva ettikleri gelecek yüzyıllara ait icatlar hakkındaki etraflı bilgilerle gerçek bir şaşkınlık uyandırmakta, fakat doğrusu on beşinci yüzyıl İtalya’sına gelecekten bir ziyaretçi geldiğini ispat etmemektedir.

Sarmal zaman başka paradokslar

Bazı hayal-bilim yazarları bu güçlükleri, ve zamanın bir sarmal (helezon) olduğunu söyleyerek atlatmak istemişlerdir: Her ne kadar bu sarmalda boylu boyunca geriye doğru gidemez isek de, onun bir kıvrıntısından öbürüne atlayabiliriz. Böylece kültürler arasında can sıkıcı çatışmaların meydana gelmesi tehlikesini sıfıra indirmeye yetecek kadar ( milyonlarca
yıl) zaman fasılasıyla birbirinden ayrı noktaları ziyaret edebiliriz. Geleceğin büyük av meraklıları dinozorlar avlayabilecekler, fakat Homo Sapiens çağı sarmalın karanlık bir bucağında kalacaktır.

Bütün bunlardan, benim zaman yolculuğunu pek de ciddiye almadığım neticesini çıkaracaksınız; zaten kimse, hatta bundan büyük bir gayret ve samimiyetle bahseden yazarlar bile bunu benden fazla ciddiye almamaktadır. Fakat bu tema bütün edebiyatın en heyecanlı ve en büyüleyici konularından biridir; insanın içgüdülerinin en derin olanında yankılar uyandırır ve bu sebepten ebedidir.

Geçmişe seyahatten çok daha gerçekçi bir fikir, geleceğe doğru gidişimizin (veya gider görünüşümüzün) hızını değiştirmektir. Bazı ilaçlar bunu şimdiden bir ölçüde yapmaktadır. Anestezinin etkisi altındaki bir insan için zaman sonsuz bir hızla geçer; saatlerce sonra açtığı gözünü bir an önce kapadığını sanır. Uyarıcı ilaçlar da aksi istikamette hafif bir etki yapabilir; meskalin, esrar ve başka uyuşturucuların meydana getirdiği zihni hızlanmalardan çok bahsedilmiştir. Bunların kötü yan tesirleri olmasaydı dahi, zaman duygusunun böyle bir deformasyonu ancak çok sınırlı olabilir. Bir insanın kafasının işleme hızı ne olursa olsun, vücudunun dinginliği (atalet) uzuvlarını normalin üstünde bir hızla hareket ettirmesine engel olacaktır. Eğer arabanıza lüzumundan fazla güçte bir yakıt koyarsanız motorunuz parçalanır. İnsan vücudu ise bir otomobilden çok daha nazik bir denge içinde bulunan bir organizmadır. Onun gidişini hemen hemen sonsuz bir hadde kadar yavaşlatabilir, böylece eski «askıya alınmış hayat» rüyasını gerçekleştirerek geleceğe doğru tek yönlü ( yani dönüşü olmayan) bir yolculuğa çıkabiliriz. Fakat ilaçlar vasıtasıyla bir insanı mesela bir km. mesafeye bir saniyede gidecek veya bir günün işini bir saatte yapacak tarzda hızlandıramayız.

Fakat sübjektif zamanla objektif zaman arasında bir ayırma yapılırsa belki başka bir imkan bulunabilir. İnsanın kafası ile yaşadığı veya şöyle böyle kavradığı «zaman» olan birincisi, bizim farklı zihni hallerimize göre bize yavaş veya hızlı geçiyor gibi görünebilir. İkincisi ise, sarkaçlı saatler, salınımlı kristaller veya titreşimli atomlarla ölçülen zamandır. Yüzyılımıza gelinceye kadar bilginler objektif zamanın, biz ne düşünürsek düşünelim, sabit ve değişmez bir süratle akıp gittiğinden asla şüphe etmemişlerdir. Fakat izafiyet nazariyesinin keşfi bunun böyle olmadığını göstermiştir.

Firavunlar zamanında izafiyet

Gariptir ki, eski Mısırlılar zamanın izafiliği fikrini hiç bir güçlük hissetmeden kabul etmişe benzemektedirler. Onların ilk güneş saatlerinde bölümler birbirine eşitti; öyle ki, «saat»lerinin süresi gün boyunca zaruri olarak değişiyordu. Birkaç yüzyıl sonra, sabit bir süratle işleyen su saatlerini yaptıkları zaman, «değişken bir zaman» fikri ile o kadar dolu idiler ki, su saatlerini güneş saatlerine uygun duruma getirecek şekilde çaplandırmaya uğraştılar.

Zamanın değişkenliği Einstein'ın buluşunun tabii v e kaçınılmaz sonucudur. Buna göre, zaman ve mekan aynı şeyler değildir; bunlar onun mekan-zaman dediği bir bütünün iki görünüşüdür. Genel olarak sanıldığının aksine, bu sonuca götüren deliller, konuya yabancı olanların anlayışını aşacak kadar soyut ve matematik değildir. Bunlar gerçekle insanı şaşırtacak kadar basittir. İzafiyeti izah etmek, bir eski mısırlıya su saatinin güneş saatinden gerçekten üstün olduğunu anlatmaya veya bir ortaçağ keşişine Çinlilerin hakikatte başları aşağıda yürümediklerini söylemeye benzer. Bir kere peşin fikirler bir kenara bırakılırsa, gerisi basittir.

Mekan ve zaman

Ben burada izafiyeti izah etmek niyetin de değilim. Her hangi bir kitapevinde bu işi mükemmel bir şekilde yapacak el kitapları bulunabilir. Fakat işte faydalı bir kıyaslama:

Biz günlük hayatımızda mekanı üç boyuta veya istikamete ayırmağa alışmış bulunuyoruz; bunlara uzunluk, genişlik ve derinlik (yahut yükseklik) adlarını vermişizdir.

Bu boyutlardan sonuncusu (isteyenin onuncu kattaki bir pencereden atlayarak emin olabileceği gibi), öteki ikisiyle tamamıyla aynı mahiyette değildir. Fakat bu ikisi mutlak surette itibari (izafi) dir ve yalnız gözlemcinin görüş açısına bağlıdır: O dönerse, onunla birlikte bu boyutlar da döner.

İşi biraz derinleştirirsek, bizim derinlik dediğimiz istikametin de genel olarak iddia edildiği kadar mutlak olmadığını görürüz. Bu, yeryüzünde oradan oraya sık sık değişmektedir. Hatta aynı yerde dahi açıkça farklı istikametleri olabilir. Bir tepkili uçak havalanmak üzere uçuş pistinde hızlandığı zaman, uçağın içinde iseniz, şakul istikametinizin öne doğru eğildiğini hissedersiniz. Eğer oturduğunuz koltuk dönebilse bu, farklı eksenlere göre sıralanır. Sizin şakul ve ufki istikametleriniz artık meydanın holünde bulunan bir insanla aynı değildir. Her ikiniz de mekanın aynı bölgesini işgal ediyorsunuz, fakat siz bu mekanı hafifçe farklı bir tarzda tasavvur ediyorsunuz.

Farklı süratlerle hareket halinde bulunan gözlemciler, buna benzer bir tarzda, mekan-zamanı hafifçe farklı nispetlerde bölerler; o şekilde ki, ikisinden biri (kabataslak söylüyoruz) ötekinden daha fazla zamana, fakat daha az mekana tasarruf edecek, ama toplam aynı kalacaktır. (Zamanla mekanı toplamak biraz patatesle portakalı toplamağa benziyor ama, bunun için uygulanacak matematik hünerler vardır.) Bir sistemde (mesela bir uzay gemisinde) zamanın akış hızı bu sistemin hareket hızına ve içine daldığı çekim alanına bağlıdır.

Atom saati

Normal süratlerde ve olağan çekim alanlarında zamanın burkulması (distortion) tamamıyla ihmal edilebilir. Dünya çevresinde saatte 30 bin km. hızla dönen bir suni uyduda bile bir masa saati sadece üç milyarda bir tek tik tak kaybedecektir. Dünya çevresinde bir devir yapan bir astronot ise, yerde kalmış olan arkadaşlarından ancak saniyenin milyonda biri kadar geç ihtiyarlayacaktır.

Dünya cisimlerinin bu çok mütevazi süratlerinde zamanın bu son derece zayıf uzaması, ancak 1959 yılında ispat edilebilmiştir. Bir insan elinden çıkmış hiç bir saat bunu ölçemezdi. Fakat Alman fizikçisi Mössbauer tarafından geliştirilen bir teknik sayesinde titreşimli atomlar vasıtasıyla zamanı bin milyarda birden çok daha yüksek bir sıhhatle ölçmek mümkün olmuştur.

Bir an durup bunun ne demek olduğuna bakalım; çünkü bu, zamana karşı kazanılmış başka bir zaferdir. İlk güneş saatlerini yapanların asla tahayyül edemeyecekleri bir ölçme zaferi. Bin milyarda bir doğruluğunda bir saat, 30 bin yılda, yani Lascaux mağarası ressamlarını uzay çağından ayıran zaman içinde sadece bir tek saniyelik bir aksama gösterecekti. Eğer mesafeleri de bu kadar ince bir sıhhatle ölçebilseydik, dünya çapının bir bakteri kalınlığındaki değişmelerini tespit edebilirdik.

Zamanın bu genişleme veya uzaması, olağan süratlerde hemen hiç fark edilmez derecede ise de, büyük süratlerde önemli, ışık hızına yaklaşıldığı zaman ise muazzam olabilir. Işık hızının % 87'si ile giden bir uzay gemisinde zaman, yerde olduğundan iki defa daha yavaş geçecektir; bu hızın % 99'a ulaşması halinde ise zamanın yavaşlaması on misli olacaktır. Böyle gemide bir ay yeryüzünde bir yıla eşit olacaktır. (İzafiyetçilerin bu izahın basitliğini hoş göreceklerini umarım. Başkaları bu parantezi görmezlikten gelsinler.)

Uzayan zaman

Önemle belirtmek gerektir ki, uzay yolcuları başlarına gelen bu acayiplikleri bize anlatacak durumda olmayacaklardır. Geminin içinde her şey tamamıyla normal görünecek ve gerçekten de böyle olacaktır. Ancak yeryüzüne döndükten sonradır ki, orada gemilerindekinden daha fazla zaman geçmiş olduğunu anlayacaklardır. İşte bir insana, dünyadan yüzyıllarca süre ile ayrı kaldıktan sonra, oraya ancak birkaç yıl ihtiyarlamış olarak geri dönmek imkanını veren sözde zaman paradoksu budur. Gerçekte izafiyeti kavramış bir kimse için bu hiç de paradoks değildir; mekan-zaman yapısının tabii bir neticesidir.

Bu uzama etkisi, başlıca, yıldızlara doğru uçuşta uygulanacaktır. Böyle uçuşlar, bunları yapan astronotlar farkına varmaksızın yüzyıllarca sürebilecektir. Bunun zaruri neticesi geleceğe seyahattir. Şüphesiz tek yönlü bir seyahat. Yıldızlararası yolcusu tekrar vatanına dönebilecek, fakat çağına asla dönemeyecektir.

Bu kadar hayret verici bir imkan, daha elli yıl önce hiç incelenmeden hemen reddedilirdi; bugün ise bilimin kabul ettiği bir gerçektir. Bu, bizi birçok ışık yılı sürecek yolculuklara katlanmadan zamanı uzatmak veya kısaltmak için başka çareler üzerinde düşünmeye götürür.

Hızlanan zaman

Her halde dikkat etmiş olacaksınız ki, zamanı değiştirmek için bilinen birkaç vasıta, yalnız son derece güç uygulanır değil, aynı zamanda en az yararlı istikamette etki yapar niteliktedir.
Herkesten ayrı olarak yalnız bizim için zamanın şimşek gibi geçmesinden hoşlanacağımız durumlar olabilirse de, bunun aksi daha çok işimize yarayacaktır. Hepimizin arada bir biraz fazla zamanımız olmasını ümitsizce istediğimiz olmuştur. Bazen birkaç dakika, hatta birkaç saniye bir ölüm kalım meselesi olabilir. Saate karşı yürümek, saati hiç olmazsa bir an için geciktirebileceğimiz bir dünyada artık bir problem olmayacaktır.

Bunun ne şekilde gerçekleştirilebileceği hakkında hiç bir fikrimiz yoktur. Ne izafiyet nazariyesi, ne de başka bir şey bize bir yol göstermiyor. Fakat zamanın gerçek bir hızlanması (ilaçların doğurduğu suni ve sınırlı hızlanma değil), o kadar önemli neticeler doğuracaktır ki, eğer böyle bir şey mümkünse, bunun çaresi günün birinde mutlaka bulunacaktır. Birleşmiş Milletlerin acele bir toplantıyı (ki normal olarak bir gün sürer) New Yorkluların kahvaltılarını yaptıkları süre içinde bitirecekleri veya bir yazarın bir saatte 80 bin kelime yazacağı bir toplumu tahayyül etmek güçtür ve bu, daha ziyade sinirler için bir imtihan olacaktır. Bu, arzuya değer bir şey olmayabilir, pek de muhtemel değildir, fakat imkansızdır demeğe cesaret edemiyorum.

Bunu bekleyeduralım. Şimdilik yapabildiğimiz tek zaman yolculuğu, günde ortalama 24 saat süratle geleceğe doğru yaptığımız yolculuktur. Bu sürati biraz değiştirmenin mümkün olacağı hipotezi, gördüğümüz gibi, bilimsel bir abeslik teşkil etmemektedir. Büyük hızlarla uzay yolculuklarından başka, hayati fonksiyonların geçici olarak durdurulması da, bize yüzyıllar boyunca geleceğe seyahat etmek ve bir ömürden normal olarak beklenebilenden öteye geleceğin neler sakladığını görmek imkanını verebilir.

Geleceği görmek

Zamanda yolculuk kavramı çok kimsenin içinde son derece daha hırslı bir arzuyu canlandırır; bunlar geleceğe gitmek ve sonra oradan hale dönmek isterler (mümkünse borsa değerlerinin tam bir listesi ile!) Bu, tabii aynı zamanda geçmişe seyahati de içine alır; çünkü geleceğin gözünde biz geçmişteyiz. Bu ise, gördük ki, imkansızdır.

Bundan başka, geleceği görmenin de (oraya gidip gelmekten açıkça daha mütevazı bir proje), verilebilen bütün aksi delillere rağmen, imkansız olduğunu göstermek isterim. Şüphesiz her zaman geleceği önceden haber veren kahinler ve peygamberler gelmiştir. Tarihte doğru çıkan kehanetlere dair birçok ünlü örnekler vardır. Bunların en ünlüsü de sanırım «ides de mars» tan sakın! sözüdür ( 1 ) . Son yıllarda Duke üniversitesinden profesör Rhine ve İngiltere'de Dr. Soal ve arkadaşlarının çalışmaları, kayıptan haber verme vakaları hakkında çok daha somut bir delil ortaya koymuştur. Bu delil, birçoklarının içgüdüsel bir güvensizlikle karşıladığı bir şekil (istatistik) altında arz edilmiştir. Bu güvensizlik belki bu konu için yerindedir; belki kayıptan haber verme iddialarının çoğunun dayandığı kart çekme esası üzerinde yapılan tecrübelerin matematik analizinde temelden yanlış bir şey vardır. Konu bütün olarak o kadar karmaşık, o kadar peşin hükümlere ve duygu faktörlerine boğulmuş bir haldedir ki, ben ayaklarımın ucuna basarak ondan uzaklaşmayı daha uygun görüyorum.

(1) Roma diktatörü Jül Sezara bir falcı kadının söylediği sözler. Sezar, bir «ides de mars» günü senatoda öldürülmüştür. (Ç. N.)

Bilimsel kehanet

Geleceği bilmek prensip olarak mümkün müdür? Newton mekaniği, gök cisimlerinin hareketlerini önceden bildirerek en büyük zaferine ulaştığı sıralarda bu sorunun cevabı «evet» idi. Evrendeki bütün atomların başlangıç konumları (positions) ve hareket süratleri bilindiği takdirde tecrübeli bir matematikçinin, zamanların sonuna kadar meydana gelecek her şeyi hesaplayabilmesi gerekti. Gelecek, en küçük ayrıntılarına kadar «Önceden belirlenmiş»  bulunduğuna göre, nazari olarak önceden bilinebilirdi de. Bugün bu görüşün büyük bir saflık olduğunu biliyoruz. Çünkü yanlış bir hipoteze dayanıyordu. Evrendeki bütün atomların ilk konumlarını ve süratlerini, böyle bir hesabın yapılabilmesi için gerekli olan mutlak kesinlik ve sıhhatle tespit etmek imkansızdır. İlkel parçacıklarda öyle bir bellisizlik, bir «bulanıklık» vardır ki, onların belli bir anda ne yaptıklarını, hele yüz yıl sonra ne yapacaklarını kesinlikle bilmek imkanı yoktur. Güneş tutulması, nüfus hareketleri, havanın nasıl olacağı gibi olaylar büyük bir isabetle önceden haber verilebilmekte ise de, geleceğin matematik yolu çok dardır ve sonunda bellisizlik bataklığına gömülüp kaybolmaktadır. Eğer bir kahin gelecek bilgisini gerçekten elde etmiş ise, bu, yalnız bugünün bilimince meçhul değil, ona açıkça aykırı olan bazı vasıtalarla yapılmış olmalıdır. Şair Malthew Arnold The Future adlı şiirinde insanı, «zaman nehrinde sürüklenen bir gemide doğmuş bir serseri» olarak tasvir eder. Bu gemi bütün tarih boyunca dümensiz ve kontrolsüz yüzdü. Bu anda belki insan oğlu onun motorunu işletmeyi öğreniyor. Bu motor asla akıntıyı yukarı doğru çıkmaya yetecek takatte olmayacaktır. Olsa olsa geminin sürüklenişini yavaşlatacak ve çevresindeki kıyıları daha iyi tanımasını sağlayacak, ya da onu hızlandırarak nehrin ağzına doğru daha çabuk yürütecektir. Asla yapamayacağı şey, gemiyi geriye götürerek yukarı kıyılarda bırakılıp geçilen yerleri yeniden ziyareti mümkün kılmaktır. Ve sonunda zaman nehri onu, bütün çabalarına rağmen, ümitleri ve hülyalarıyla birlikte bilinmeyen okyanusun kucağına atacaktır.

Ne zaman ki soluk çöl uzanır çevresinde onun,
Ne zaman ki kum yığınları silinir, kararsız,
Ne zaman ki yıldızlar söner ve rüzgarı gecenin
getirir mırıltılarını, kokularını denizin sonsuz.

Arthur C. Clarke - Geleceğin Çehresi


Bir sonraki bölüm hazırlandığında linki burada olacaktır.




Share this article :

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

 
SUPPORT / DESTEK : ATLAS
Copyright © 2014 ATLASİZM