İnancın Sonu

Sam Harris - İnancın Sonu


DİNDEKİ "ILIMLILIK" SAFSATASI

Herhangi bir dinin Tek Gerçek Tanrı'nın şaşmaz sözünü temsil ettiği fikrine değil inanmak, göz önünde bulundurmak bile ansiklopedik boyutta bir tarih, mitoloji ve sanat cahilliği gerektirir. Sonuçta her dinin inançları, ibadet şekilleri ve tasvirleri, aralarındaki asırlar boyu süren çapraz-tozlaşmaya tanıklık eder. Hayali kaynakları ne olursa olsun, modern dinlerin öğretileri, cemaatleri kalmadığı için binlerce yıl önce mitolojinin hurda yığınına atılanlardan daha savunulası değildir. Zira Yehova'nın veya Şeytan'ın gerçekten varolduğuna dair bir inancı haklı çıkaracak kanıtlar, dağındaki tahtına kurulmuş Zeus'un veya denizleri çalkalayan Poseidon'un varlığına dair kanıtları geçmez.

Gallup araştırmasına göre, Amerikalıların yüzde 35'i, İncil'in evrenin Yaratıcısının birebir ve şaşmaz sözü olduğuna inanıyor. Bir diğer yüzde 48'i ise, İncil'in Tanrının "esinlenmiş" sözü olduğuna (yani yine şaşmaz ama bazı pasajların düz anlamlarıyla değil, simgesel anlamlarıyla okunması gerektiğine) inanıyor. Geriye bu metni insan suretinde, sonsuz bilgeliğe sahip bir Tanrının yazdığından (üstüne üstlük içindeki 250.000 böcek türüyle beraber bu dünyayı yarattığından) şüphe eden yüzde 17'lik bir kısım kalıyor. Amerikalıların yüzde 46 küsuru yaradılışa birebir, düz anlamıyla inanıyor (yüzde 40'lık bir kesimse Tanrının milyonlarca yıl içinde yaradılışı yönlendirdiği inancında) . Bu da demek oluyor ki Amerikalıların 120 milyonu, Babil ve Sümerlilerin birayı mayalamayı öğrenmesinden sonra evrenin yaratıldığına inanıyor. Eğer araştırma sonuçları bizi yanıltmıyorsa, yaklaşık 230 milyon Amerikalı, ne içsel bütünlüğe, ne de tarzında tutarlılığa sahip olmayan bir kitabı herşeyi bilen, herşeye gücü yeten ve her yerde var olan bir ilahın yazdığına inanıyor demektir. Hindular, Müslümanlar veya Museviler arasında yapılacak bir anketten de benzer sonuçlar çıkacağına şüphe yok. Bu da biz insanların, efsanelerin etkisiyle nasıl da tamamen kendimizden geçtiğimizi gösteriyor. Peki nasıl oluyor da bir tek bu alana özgü bir şekilde, dünyayla ilgili inançlarımızın mantık ve kanıttan azade olmasını doğal karşılıyoruz?

21. yüzyılda "ılımlı" dindar olmanın ne anlama geldiğini, bu oldukça şaşırtıcı zihniyet manzarasına bakarak değerlendirmeliyiz. Her dindeki ılımlı insanlar kutsal kitaplarının büyük kısmını çağdaş dünyanın yaşantısı doğrultusunda gevşek bir şekilde yorumlamak ya da görmezden gelmek zorunda kalır. Burada ekonomik bir gerçeğin de devrede olduğu şüphesiz: insanlar birşeyler üretmeyi bırakıp müşterilerini ve fınansörlerini kafir diye öldürmeye başlarlarsa ekonomik açıdan kendileri için pek hayırlı olmaz. Ilımlı bireyin kutsal metinleri düz anlamlarıyla yorumlamaktan kaçınmasına dair ilk yapmamız gereken gözlem şu: bu tutum metinlerin kendisinden değil, Tanrıya ait olduğu iddia edilen sözlerin yazıldığı şekliyle kabul edilmesini güçleştiren kültürel gelişmelerden kaynaklanır. Ilımlılığı kuvvetlendiren bir başka unsur ise Amerika'da çoğu Hıristiyan ve Musevinin İncil'i baştan sonra okumamış olduğu gerçeğidir. Bu yüzden İbrahim'in Tanrısı'nın şirkin' yok edilmesini nasıl hararetli bir şekilde istediği hakkında hiçbir fikirleri yoktur. Tesniye kitabına baktığımızda, örneğin oğlunuz veya kızınız günün birinde yoga dersinden dönüp de Krişna inancını savunacak olursa, Tanrı'ya göre yapılması gerekenin çok net olduğunu görüyoruz:

"Öz kardeşin, oğlun, kızın, sevdiğin karın ya da en yakın dostun seni gizlice ayartmaya çalışır, senin ve atalarının önceden bilmediğiniz, dünyanın bir ucundan öbür ucuna dek uzakta, yakında, çevrenizde yaşayan halkların ilahları için, 'Haydi gidelim, bu ilahlara tapalım' derse, ona uymayacak, onu dinlemeyeceksin. Ona acımayacak, sevecenlik göstermeyecek, onu korumayacaksın. Onu kesinlikle öldüreceksin. Onu önce sen, sonra bütün halk taşa tutsun. Taşlayarak öldürün onu. Çünkü Mısır'dan, köle olduğunuz ülkeden sizi çıkaran Tanrınız olan RAB'den sizi saptırmaya çalıştı."

TESNİYE 13:7-11

Çocukları şirk koştukları için taşlamak Batı'da gözden düşmüş olsa da, ılımlı bir Hıristiyan veya Musevinin bu türden pasajların "simgesel" okumalarını dile getirdiklerini duyamazsınız. (Aslında bakarsanız, Tesniye kitabında bu tür yorumlu okumaları Tanrı'nın açıkça yasakladığı anlaşılıyor: "Size bildirdiğim bütün buyruklara iyice uyun. Bunlara hiçbir şey eklemeyin, hiçbir şey çıkarmayın." (Tensiye 13:1) Yukarıdaki pasajın İncil'in diğer bölümlerinden bir ayrıcalığı yok. İncil'i modern yaşamla bağdaştırmanın tek yolu bu gibi barbarlıkları görmezden gelmektir. Dindeki "ılımlılığın" sorunlarından biri de burada yatıyor: kutsal metinlerde yazılanların bazı kısımlarına kayıtsız kalma konusunda hiçbir dayanakları bulunmuyor.

Günümüzde herhangi birinin dinsel konularda "ılımlı" olmasının tek nedeni, insanoğlunun son 2000 yıllık düşüncelerinin meyvelerini (demokratik siyaset, her alanda bilimsel ilerleme, insan haklarına saygı, kültürel ve coğrafi soyutlanmaya son, vs.) özümsemiş olmasıdır. Dinsel metinlerde düz anlamcılıktan dışarıya çıkan kapılar içeriden açılmaz. Köktendinci olmayanlarda gördüğümüz ılımlılık, dinin kendi kendine geliştirdiği bir tutum değildir; daha ziyade çağdaşlığın indirdiği bir yığın çekiç darbesi sonucunda dinin bazı şüpheli yönlerinin günışığına çıkmış olmasının bir sonucudur. Bu gelişmelerden biri de şüphesiz kanıta itibar etme eğilimimiz ve ileri sürülen herhangi bir sava eldeki kanıtlar derecesinde ikna olmamızdır. Aslında bu açıdan en kökten inançlılar bile mantığın ışığında hareket eder; tek fark şu ki onlar inançlarıyla ilgili tasvip edilemez iddiaları kendilerine mazur gösterebilmek için beyinlerinde bir bölümleme yapmıştır. Koyu bir Hıristiyana karısının onu aldattığını, ya da yoğurdun insanları görünmez yaptığını söylerseniz diğer herkes gibi kanıt isteyecek ve yalnızca kanıtları sunabildiğiniz ölçüde ikna olacaktır. Ama aynı adama yatağının yanında tuttuğu kitabın görünmez bir ilah tarafından yazıldığını, eğer içindeki evrenle ilgili en uçuk iddialardan bir tanesini bile kabul etmezse ilahın sonsuza dek onu ateşte yakacağını sözlerseniz ne kanıt ister ne birşey.

Şu bir gerçek ki günümüzdeki en eğitimsiz insan bile bundan iki bin yıl önce yaşamış herkesten belirli konularda daha fazla şey biliyor. Üstelik bu bilgilerin çoğu dinsel metinlerle ters düşüyor. İşte dinsel ılımlılık da buradan kaynaklanıyor. Son yüz yılda tıpta yaşanan gelişmelerden haberdar olanlarımızın büyük kısmı artık hastalıkları kişinin günah işlemiş olmasına veya cin çarpmasına bağlamıyor. Evrendeki nesneler arası mesafeleri duyanlarımızın çoğu (aslına bakarsanız yarısı) , herşeyin 6.000 yıl önce yaratılmış olduğu iddiasını (özellikle de uzak yıldızlardan gelen ışıkların dünyaya milyonlarca yılda ulaştığı düşünülürse) ciddiye almakta zorlanıyor. Ne var ki çağdaşlığa verilen bu gibi tavizler dinin zaman içinde mantıkla uyumlu hale geldiği, ya da dinsel geleneklerimizin ilkesel olarak yeniliklere açık olduğu anlamına gelmiyor. Buradaki asıl olay, dinin bazı kurallarını görmezden gelme (veya "baştan yorumlama") gerekliliğinin artık kaçınılmaz hale gelmiş olması. Uzak bir şehre kalp ameliyatı olmak için uçan herhangi biri, Musa'dan bu yana fizik, coğrafya, mühendislik ve tıptaki gelişimleri, açıkça dile getirmese bile, kabul etmiş demektir.

Dolayısıyla bu metinler bütünlüklerini zaman içinde korumuştur diye düşünmek yanlış olur (korumamışlardır); biz bazı pasajlarını yok saydıkça bir tür düzenlenme sürecinden geçmişlerdir; hepsi bu. Geriye kalanların çoğunun, yani "iyi kısımların" bu ayıklama sürecinden muaf tutulması ise ahlaksal sezgilerimizi ve ruhani deneyim kapasitemizi henüz modern anlamda kavrayamamış olmamızdan kaynaklanır. İnsan beyninin işleyişini daha iyi anlamış olsaydık, bilinç hallerimiz, davranış şekillerimiz ve dikkatimizi yönelttiğimiz şeyler arasında bağlantılar ve yasalar keşfedebilirdik şüphesiz. Bir insanı diğerinden daha mutlu yapan şey nedir? Neden sevgi, nefrete değil de mutluluğa vesile olur? Neden güzelliği çirkinliğe, düzeni kaosa tercih ederiz? Neden gülümsemek ve gülmek kendimizi iyi hissetmemizi sağlar? Neden ortak deneyimler insanları birbirlerine yakınlaştırır? Benlik bir yanılsama mıdır? Ve eğer öyleyse bu durum insan yaşamı için ne gibi sonuçlar doğurur? Bunlar ancak gelişkin bir zihin-bilimin yanıtlayabileceği türden sorulardır. Eğer böyle bir bilim geliştirebilirsek, dinsel metinlerimizin mistiklere olan faydası, bugün gökbilimcilere olan faydalarından fazla olmayacaktır.

Dinde ılımlılık savunulası bir konum gibi görünse de, evrene dair bugüne kadar öğrendiklerimizi (ve hala öğrenemediklerimizi) göz önünde bulunduracak olursak, dinde aşırılık ve dinsel şiddete karşı bir koruma sağlamaz. Dinsel metinlere harfiyen uymayı düstur edinmiş birinin gözünde ılımlı dindar, başarısız bir kökten-dinciden başkası değildir. Büyük olasılıkla kendini diğer inançsızlarla beraber cehennemde bulacaktır. Dinsel ılımlılığın hepimiz için tehdit oluşturmasının nedeni, dinsel düz anlamcılığa ciddi bir eleştiri getirilmesine izin vermemesidir. Kökten dincilerin çıldırmış olduklarını söyleyemeyiz, çünkü tek yaptıkları inanç özgürlüklerini yaşamak; dinsel anlamda yanıldıklarını söyleyemeyiz, çünkü dinsel metinler üzerindeki bilgileri çoğunlukla rakipsizdir. Ilımlı dindarlar olarak tek söyleyebileceğimiz, dinsel metinleri oldukları gibi kucaklamanın bize yüklediği kişisel ve toplumsal bedellerin hoşumuza gitmiyor olduğu. Bu yeni bir inanış biçimi değil, hatta dinsel metinlere getirilen yeni bir yorum da değil; olsa olsa Tanrıyla (ilkesel açıdan) hiçbir ilgisi olmayan çeşitli insani eğilimlere taviz verme durumu. Dinsel ılımlılık dünyevi bilgiyle dinsel cahilliğin bir ürünü. Ve dinsel açıdan onu kökten-dincilikle aynı düzeye taşıyacak, niyetinde samimi olduğunu gösterebilecek hiçbir şeyi yok. Metinler yoruma pay bırakmayacak kadar kesin bir dille yazılmış: en ufak bir kusur barındırmıyorlar. Onların bakışına göre değerlendirince, dinsel ılımlılık Tanrı'nın yasalarına tamamen boyun eğmeye karşı bir gönülsüzlükten başka bir şey değil. Bir yandan metinleri harfiyen yaşamaktan geri durup, diğer yandan böyle yaşayanların mantıksızlıklarına göz yuman ılımlılar, inanç ve mantıklarının ikisine birden eşit derecede ihanet ediyor. İnancın özündeki dogmalar (yani bir Tanrı'nın var olduğunu ve bizden ne istediğini de biliyor olduğumuz) sorgulanmadığı sürece dinsel ılımlılığın bizi bu kördüğümden çıkarmak yönünde hiçbir faydası olmayacaktır.

Dinsel ılımlıların iyi kalpliliği, dinsel inançlarının umut ve cehalet arasındaki yürümeyecek bir evlilik olduğunu değiştirmez. Ayrıca diğer insanlarla olan ilişkilerimizde mantığın işlediği alanları kısıtlamaktan bir kötülük gelmeyeceğini de garantilemez. Dinsel ılımlılık, geleneksel dinin hala kabul edilebilir parçalarına tutunma eğilimini temsil ettiği ölçüde maneviyat, ahlak ve kaynaşma adına daha gelişkin yaklaşımların önünü tıkamaktadır. Ilımlı dindarlara soracak olursanız, ihtiyacımız olan şey bu alanlarda kökten bir yeni yaklaşım ve kavrayış değil, Demir Çağından kalma felsefenin yalnızca seyreltilmesidir. Ilımlıların taleplerine göre ahlak, sosyal kaynaşma ve hatta ruhani deneyim konularında tüm yaratıcılığımızı ve mantığımızı seferber etmek yerine, dünya konusundaki cahillikleriyle kendi hayatlarını viraneye çevirmiş erkek ve kadınlardan bize aktarılmış bir inanç sistemini devam ettirmeli ve antik çağların batıl inançlarına ve tabularına bağlı kalacak şekilde standartlarımızı gevşetmekle yetinmeliyiz. Hayatın başka hangi alanında geleneklere böylesi bir bağlılık kabul edilebilir? Tıpta mı? Mühendislikte mi? Siyaset bile ahlaki değerlerimizin ve ruhani dünyamızın çağ dışılığını taşımıyor artık.

14. yüzyılda yaşamış iyi eğitimli bir Hıristiyanı hayata döndürdüğümüzü hayal edin. Bu adam çağımız için tam anlamıyla bir kör cahil olurdu; yalnız dinsel konular hariç. Coğrafya, gökbilim ve tıpla ilgili bilgilerine çocuklar bile gülerdi; gelgelelim, Tanrıyla ilgili bilgileri üç aşağı beş yukarı bizimle aynı olurdu. Dünyayı evrenin merkezinde sanması, ya da "trepanasyon"un bilgece bir tıbbi müdahale olduğuna inanması budalaca olsa da, dinsel inançları eleştiriden uzak olurdu. Bunun iki açıklaması var: ya dünyayı dinsel açıdan anlayışımızı bin yıl önce (diğer her alandaki bilgilerimiz henüz umutsuzca hamken) mükemmelleştirdik, ya da din, öğretilerin korunması üzerine kurulu olduğundan dolayı gelişimi kabul etmiyor. İkinci görüşü destekleyen pek çok etken olduğunu göreceğiz.

Her geçen yılla birlikte insan yaşantısına dair elimizdeki verilerin gittikçe daha büyük kısmının dinsel inançlarımız tarafından kucaklaması gerekmez mi? Eğer din insanoğlunun ihtiyaçlarına yanıt veren hakiki bir platformsa, o zaman gelişime müsait olması gerekir; öğretilerinin ise gitgide daha az değil, daha çok faydalı olması gerekir. Her alanda olduğu gibi dinin de günümüzün arayışlarına cevap vermesi gerekir; sırf geçmişin doktrinlerini tekrarlaması değil. Şu an doğru olanın şu an keşfedilebilir olması ve dünyaya ilişkin diğer tüm bildiklerimizle uyum içinde olması gerekir. Bu ölçüte göre değerlendirildiğinde, din müessesesi baştan aşağı geri kalmıştır. Yaşadığımız kültürel, teknolojik ve hatta ahlaki değişimlerden sağ çıkamaz. Aksi taktirde bizim ondan sağ çıkacağımıza inanmak için pek az neden var.

Ilımlılar kimseyi Tanrı adına öldürmekten yana değildir, ama "Tanrı" sözcüğünü sanki neden bahsettiğimizi biliyormuşçasına kullanmamızı isterler. Ayrıca atalarının inandığı Tanrı'ya gerçekten inananlara da sert bir eleştiri getirilmesini istemezler; hoşgörü ister, belki de hepsinden önemlisi, kutsal olduğunu söylerler. Dünyamızın haliyle ilgili açıkça ve dürüstçe konuşmak (örneğin İbrahimci dinlerin kutsal kitaplarının insanların hayatlarını mahveden yanlışlarla dolu olduğunu söylemek) ılımlıların anladığı şekliyle hoşgörüye yakışmaz. Ne var ki bu tarz siyasi doğruculuk lüksümüz daha fazla kalmadı. Cahilliğimizin yerleşik kalıplarını yaşatmak için ödediğimiz bedeli fark etme zamanımız geldi artık.

Sam Harris - İnancın Sonu


Bir sonraki bölüm hazırlandığında linki burada olacaktır.





Share this article :

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

 
SUPPORT / DESTEK : ATLAS
Copyright © 2014 ATLASİZM