Kadınların En Güzel Tarihi

Nicole Bacharan - Kadınların En Güzel Tarihi


2. KISIM

ZORBALIĞIN GETİRDİGİ GÜÇ

ANAERKİLLİK MİTİ

Nicole Bacharan: Demek ki önemli olan bir erkeğin rolünü oynamak: Seçen kişi, denetimi elinde tutan kişi olmak. Peki ama hiç kadınların baskın konumda olduğu eski bir topluma rastlamadınız mı? Hep "ilkel anaerkil topluluklardan" bahsedilmez mi?

Françoise Heritier: Bu eski anaerkil toplum kavramının tarihsel bir gerçek gibi sunulduğunu görüyoruz kimi zaman; burada zamanında bir dönem ünlü olmuş ama günümüzde artık inandırıcılığını yitirmiş olan yazarların çalışmaları temel alınıyor. Aklıma özellikle 19. yüzyıl antropologlarından Johann Jakob Bachofen geliyor. Bachofen'e göre, eski zamanlarda iktidarın annelerin elinde olduğu bir dönem yaşanmıştı. Daha sonra bu kadınlar bu güçlerini yitirdiler - kuşkusuz bu gücü ellerinde tutma kapasitesine sahip olmadıkları için. Sonra da anaerkil yapının yerini, iktidarın babaların elinde bulunduğu ataerkil yapı aldı. Bu durum her yerde gerçekleşti.

Nicole Bacharan: Bachofen kuramını hangi öğelere dayandırıyordu?

Françoise Heritier: Herhangi bir tarihsel tanıklık sunamadığı için, tezlerini Yunanlar aracılığıyla barbar toplumlara ulaşan eski mitlere dayandırıyordu (Yunanlar tüm yabancıları, Yunan olmayan herkesi "Barbarlar" olarak tanımlıyorlardı). Bu mitlerde kadınlar tarafından yönetilen toplumlardan bahsedilir. Burada, gerçeklikten çok uzak efsaneler de söz konusu olabilir; gerçekten olmuş ama Bachofen'in tanımladığı düzeyde önem taşımayan durumlar da. Çünkü Bachofen yalnızca Yunanların komşularına bakışını temel alır ve bu bakış büyük olasılıkla bir küçümseme içermektedir. Yunanların yabancılara baktıklarında gördükleri şey, tuhaflık ve acınası geleneklerdir. En barbarca buldukları da, kadın egemenliğinin hüküm sürdüğü bir toplumun uyandırdığı kuşku olmalı.

Nicole Bacharan: Ama bazı mitler dünyanın geçmişteki halinin bir yansıması değil midir?

Françoise Heritier: Aslında iki temel mit türü var. Claude Levi-Strauss'a göre hayvan mitlerinde insanlığın temelinde yatan olaylar anlatılıyor olabilir. Bu mitler insanlar ile hayvanların henüz aynı grup içinde bulunduğu zamanlardan ve dilin sahneye çıkışıyla gerçekleşen ayrılmadan bahsederler. İnsan böylece kendisini hayvan dünyasından kesin olarak ayırmıştır. Bunun yanı sıra bir de, mevcut sosyal yapıyı doğrulama amacını taşıyan mitlerin yer aldığı kategori vardır. Bu mitlerde, işlerin yolunda gitmediği bir "önceki" dünya düzeni vardır ve bu düzen alaşağı edilerek daha iyi bir dünya kurulur.

Nicole Bacharan: Bu mitlerde kaybolmuş bir cennetten söz edilmez mi?

Françoise Heritier: Hayır, aksine daha kötü bir eski dünyadan dem vurulur. Bu kategoriye giren çok sayıda mit vardır ve bunlar dünyanın dört bir köşesinde karşınıza çıkarlar. Örneğin, Martin Gusinde ve Anne Chapman'm çalışmalarından alıntılayacak olursam, Ateş Toprakları'nda erkeklerin önceleri boyunduruk altında aşağılık konumda yaşadıkları anlatılır. Mite göre bu dönemde kadınlar kadın evlerinde yaşıyor ve her türlü maddi endişeden uzak cennet gibi bir yaşam sürüyorlardı. Erkekler yerde sürünerek onlara yemek getiriyor ve evin yakınına bırakıyorlardı. Kadınların doğaüstü güçlerinden çok korktukları için, asla evlerin içine girmiyorlardı. Kadınlar rhombus adı verilen müzik aletleriyle hayvan kükremesine benzeyen hırıltılı sesler çıkarıyorlar, bu sesleri duyan erkekler tanrısal varlıkların kadınlarla birlikte yaşadığına ve güçlerini artırdıklarına inanıyorlardı. Bu durum, diğerlerinden daha gözü pek bir erkeğin yine sürünerek daha yakına kadar gelmesine ve kadınların konuşmalarına şahit olmasına kadar devam etti. Kadınlar erkeklerin aptallığına ve saflığına gülüyor, çok iyi hizmet gördükleri için birbirlerini kutluyorlardı. Casus olanları diğer erkeklere anlatınca, onlar da bu gidişatı tersine çevirmeye karar verdiler. Kadınların evine bir baskın düzenlediler ve en küçük kız çocukları dışında (mevcut modelin kız çocuklar tarafından çok erken yaşta benimsendiğini anlamışlardı) kadınların hepsini öldürdüler. Bu küçük kızlar, erkeklerden daha aşağı düzeyde olduklarına ve onların emrine amade, sadık eşler olmaları gerektiğine inandırılarak büyütüldüler. Böylece yeni ve mutlu bir dünyanın temelleri atılmış oldu: Artık güç erkeklerin elindeydi ve kadınlar onlara hizmet etmek zorundaydılar.

Nicole Bacharan: Sonuçta bu mevcut olan yazgıyı pekiştirmeye yönelik bir mit...

Françoise Heritier: Doğru. Kadınlar ile erkekler arasındaki rol dağılımını haklı çıkaran bir başka mit örneği daha verebiliriz: Maurice Godelier'nin aktardığı bir Yeni Gine miti. Buna göre, dünyanın işlerin pek de yolunda gitmediği ilk hali, bir nevi müsvedde gibiymiş. Kadınlar bir çeşit kaynamaya benzeyen bir yaratma gücüne sahipmiş ve bu sayede türlü türlü şeyler icat ediyorlarmış. Ancak bu güçten pek de iyi yararlanamıyorlarmış. Avlanmak için ok ve yayı icat etmişler ama dosdoğru önlerine nişan almak yerine, okları geriye doğru atıp onları izleyen erkekleri öldürüyorlarmış. Erkekler başka şekilde nişan almaları gerektiğini anlatmaya çalışacak yerde ok ve yayı kadınların elinden almış, doğru şekilde kullanmayı becermişler. Bu tür mitlerde, buna benzer aksilikler farklı icatlara uyarlanmıştır. Örneğin Dogonlar' da ruhlarla iletişimde kullanılan tören flütleri veya tanrılara adak sunma törenlerinde giyilen kıyafetlerle ilgili mitler buna örnek gösterilebilir. Burada da kadınlar tarafından icat edilen bu objeleri ancak erkekler doğru kullanabilmişlerdir. Bu mitlerde kadınlar, aynı çocuk doğurmada olduğu gibi, düşünüp anlamadan objeler yaratırlar; "ne mutlu bize ki" kadınların bu düzensiz güçlerini denetim altına alacak erkekler oradadır...

Nicole Bacharan: Gerçekten de hiçbir kadın grubu bu erkek egemenliğinden kaçamamış mı? Daha iyi ok atabilmek için bir göğüslerini kesen Amazonlar mesela? Bu, insanın tüyleri diken diken olmadan üzerinde bile konuşamayacağı bir işlem!

Françoise Heritier: Rivayete göre Amazonların kendi kendilerine (veya bir kadının diğerine) uyguladığı bu işlemi, hatta işlem sonrasında oluşacak yara izini düşünmek bile insanda şok etkisi yaratıyor! Bu da bize, burada gerçeklikten uzak bir mitin söz konusu olduğunu kanıtlıyor. Burada, - bu örneklerde Yunanların - kendilerinde olmayan ama komşularında olduğundan şüphelendikleri aykırı bir duruma karşı büyülenmeyle karışık bir his duyduklarına inanıyorum: Öyle bir dünya ki, seçimi kadınlar yapıyor! Çünkü kuşkusuz Amazonlar da çocuk doğuruyorlar ve çocuklarının babası olacak erkekleri kendileri seçiyorlar. Dolayısıyla da eril bir davranış sergiliyorlar; hatta bu ünlü "göğsü kesip atma" operasyonuyla, dişiliklerinin simgesi olan göğüslerinden bile vazgeçebiliyorlar.

Nicole Bacharan: Peki gerçek savaşçı kadınların olduğu toplumlar yok mu?

Françoise Heritier: Örneğin Galyalılar'da savaşçı kadınlar vardır. Dahomey Krallığı'nda da. Bunlar genellikle prestij birlikleri veya eşlikçi birlikler niteliğindeydi, ancak çoğunluğu yine erkek askerler oluşturuyordu.

Nicole Bacharan: Bu kadınlar savaşmıyorlar mıydı?

Françoise Heritier: Savaşıyorlardı ama ancak bazı durumlarda. Burada çok önemli bir noktaya değinmekte fayda var: Galyalı şeflerin birliklerinde, - aynı durum bazı Afrika toplulukları ve Kızılderililer için de geçerlidir - yalnızca bakire, ergenliğe girmemiş kızlar veya yaşlı, menopoza girmiş kadınlar savaşa katılabilirlerdi. Doğurganlık çağındaki kadınlar savaşmazlardı. Burada çok genç kızların ve menopoza girmiş kadınların erkeğe yaklaştığı toplumlar söz konusu. Bu bize, eskinin kan ve sıcaklıkla ilgili sınıflandırmasını çağrıştırıyor. Henüz veya artık kan kaybetmeyen kadın, aynı erkek gibi ısı depolayabilir. Oysa doğurganlık çağındaki kadın serindir çünkü kan kaybeder ve dolayısıyla da içinde daha az canlılık ve erillik barındırır. Bu kadının işi savaşmak değil çocuk doğurmaktır.

Nicole Bacharan: Savaşçı kadınların varlığı kadın gücünün bir kanıtı olarak yorumlanamaz mı?

Françoise Heritier: Galya toplumu hiçbir zaman anaerkil bir toplum olmadı! Ancak bu savaşçı kadınlar doğal olandan bir sapma olarak da görülemez. Aksine iyi yapılanmış ve yaygınlaşmış bir düşünce şekline sahiplerdi. Erkek egemenliğinin temeli, her zaman kadınların doğurganlığına sahip çıkma arzusunu esas alır. Çocuk doğuramayan kadınlar aynı şekilde denetim altına alınmaz.

Nicole Bacharan: Yine de kadınların daha özgür olduğu bir dönemin izini sürme isteğinden kendimi alıkoyamıyorum... Tarihöncesi dönem uzmanlarının bulduğu iri memeli kadın heykelcikleri mesela... Bunlar büyük büyük anneannelerimizin daha seçkin bir konumun keyfini sürdüklerini gösteriyor olamaz mı?

Françoise Heritier: Bu heykelcikler analığın sembolüdürler ve öyle görünüyor ki bu kadın bedenleriyle doğurganlığın gizemli gücü vurgulanmak istenmiştir. Bu heykelciklerin küçük olması, büyük bir olasılıkla insanların üzerinde taşındıkları anlamına gelir. Belki hastalıklardan korunma, belki doğurganlığa övgü, belki de etli butlu ve sağlıklı kadın bedenine duyulan hayranlık nedeniyle, kim bilir... Öte yandan, tam olarak anlaşılamayan doğurganlığa saygı gösterme, yalnızca ana tanrıçalara yönelik bir kült değildir. Bu heykelcikler kadınların ve anaların erkekler üzerindeki güçlerinin bir ifadesi değildir.

Nicole Bacharan - Kadınların En Güzel Tarihi


Bir sonraki bölüm hazırlandığında linki burada olacak




Share this article :

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

 
SUPPORT / DESTEK : ATLAS
Copyright © 2014 ATLASİZM