Karanlık Bir Dünyada Bilimin Mum Işığı

Carl Sagan - Karanlık Bir Dünyada Bilimin Mum Işığı



BÖLÜM 17

Gerçek olamayacak kadar harika hiçbir şey yoktur.

MİCHAEL FARADAY’a atfedilmiş söz (1791-1867)

Denenmemiş, desteksiz kavrayış, doğrunun yetersiz bir garantisidir.

BERTRAND RUSSEL, Gizemcilik ve Mantık (1929)

KUŞKUCULUK VE MERAKIN EVLİLİĞİ

Amerikan hukuk mahkemelerinde "gerçeği, tüm gerçeği, yalnızca gerçeği" söyleyeceğimize dair yemin ettiğimizde, bizden yapılması istenen olanaksızdır aslında. Anılarımız hatalı olabilir; bilimsel gerçek bile yalnızca bir kestiridir ve evrenin neredeyse tamamı konusunda bilgisiziz. Bununla birlikte, bir insanın hayatı yapacağımız tanıklığa bağlı olabilir. Gerçeği, tüm gerçeği, yalnızca gerçeği yetilerimiz elverdiğince söylemeye yemin etmek makul bir yaklaşımdır. Ne var ki niteliği belirtilmediğinde, olanaksız bir söz vermiş oluruz. Öte yandan bu tür bir koşul insan gerçekliği ile ne denli uyumlu olsa da, herhangi bir yasal sistemde kabul edilemez. Herkes kişisel yargısıyla belirlediği ölçüde doğruyu söyleyecek olursa, suçlayıcı ya da zor durumda bırakıcı gerçeklerden söz edilmeyebilir, olaylar gölgelenir, suçluluk payı gizlenir, sorumluluktan kaçınılır, adalet yerini bulmamış olur. Bu nedenle hukuk, olanaksız bir kesinlik ölçütü aramak zorundadır ve bizler de elimizden gelenin en iyisini yaparız.

Jüri seçimi sırasında mahkeme, kararın kanıta dayalı olacağı konusunda temin edilmelidir. Mahkeme yanlılığı önlemek için çok büyük çaba harcar. İnsanın kusurlu yapısının bilincindedir. Müstakbel jüri üyesi bölge savcısını, davacıyı ya da savunma savcısını tanıyor mudur? Peki ya yargıç ve diğer jüri üyelerini? Bu davaya ilişkin olarak mahkemede sunulan kanıtlardan değil de, duruşma öncesi basında çıkan haberlerden yola çıkarak bir görüş edinmiş olabilir mi? Polisin sunduğu kanıtlara, savunma makamının tanıklarınınkinden daha fazla ya da daha az önem verecek midir? Davalının etnik kökeni kendisinde bir yanlılık yaratır mı? Müstakbel jüri üyesi olayların yaşandığı mahallede yaşıyor ve yargısı bundan etkileniyor olabilir mi? Uzman tanıkların ifade vereceği konularda bilimsel bilgi birikimi var mıdır? (Eğer varsa, bu genellikle müstakbel jürinin eksi puan hanesine yazılır.) Akraba ya da yakın aile üyeleri yürütme ya da ceza hukuku alanında görev almış mıdır? Kendisinin polis tarafından tutuklandığı olmuş mudur? Bu durum duruşmadaki kararını etkileyebilir mi? Benzeri bir suçtan tutuklanmış yakın bir arkadaşı ya da akrabası var mıdır?

Amerikan hukuk sistemi, yargımızı gölgeleyecek, nesnelliğimizi - kimi zaman biz farkına varmadan - etkileyecek çok sayıda unsuru, eğilimi, önyargıyı ve deneyimi dikkate alır. Yargı sürecini, davalının suçluluğuna ya da masumiyetine karar vereceklerin insani zayıflıklarından korumak için çok fazla hatta aşırı derecede fazla önlem alınır. Yine de sürecin başarısız olduğu zamanlar olur kuşkusuz.

Doğal dünyayı sorgularken, önemli siyasi, ekonomik, dini ve etik konularda karar alırken neden bu saydıklarımızdan daha düşük standartlara razı olalım?

----

Gereğince uygulandığında bilim, türlü türlü armağanları karşılığında omzumuza ağır bir yük yükler: Ne denli rahatsız edici olursa olsun, kendimizi ve kültürel kurumlarımızı bilimsel olarak değerlendirmemiz; her söyleneni eleştirel gözle tartmadan kabul etmememiz; umutlarımızı, kibirimizi ve süzgeçten geçmemiş inançlarımızı olabildiğince bir kenara bırakmamız; kendimizi gerçekten olduğumuz gibi görmemiz gereklidir. Araştırma gereğince gezegen devinimini ve bakteri genetiğini kabul edip, bir yandan da maddenin kökeninin ya da insan davranışının henüz bilgimizin sınırları dışında olduğunu elimizi vicdanımıza koyup çekinmeksizin söyleyebilir miyiz? Açıklama gücü çok büyük olduğundan, bilimsel uslamlamanın tadını bir kez aldınız mı, onu her yerde uygulamak için can atarsınız. Kendi içimize iyice bir baktığımızda, dünyanın içimize saldığı korkular karşısında bizleri rahatlatan kavramalara da meydan okuyabiliriz. Kitapta yer alan kimi kısımların, örneğin, önceki bölümün böyle bir yapıda olduğunun farkındayım.

Antropologlar insan ailesini oluşturan binlerce farklı kültür ve etnik grubu incelediklerinde, söz konusu toplum ne denli egzotik olursa olsun mutlaka görülen birkaç özellik karşısında şaşkınlığa düşüyorlar. Örneğin, Uganda'daki İk gibi, On Emir'in sistematik ve kurumsal olarak tümüyle görmezden gelindiği kültürler var. Yaşlılarını, yeni doğmuş çocuklarını terk edip, düşmanlarını yiyen, para karşılığı deniz kabuğu, domuz ya da genç kadınları satan kültürler bulunuyor. Öte yandan hepsinde güçlü bir ensest tabusu var; hepsi de teknoloji kullanıyor ve hemen hepsi genellikle yaşadıkları doğal dünya, yedikleri bitki ve hayvanların iyiliği ile ilintilendirdikleri doğaüstü bir tanrılar ya da ruhlar dünyasına inanıyor. (Gökyüzünde yaşayan üstün bir tanrıya inananlar genellikle en vahşi davranış biçimleri gösteren, düşmanlarına işkence eden kültürler oluyor. Ancak, bu sadece istatistiksel bir bağıntı; kaçınılmaz olarak varsayımlar yapılsa da nedensel ilişki henüz kurulabilmiş değil.)

Böyle her toplumda, sıradan, gündelik dünya ile birlikte var olan bir de mitolojik ve mecazi dünya bulunuyor. Her ikisini buluşturmaya yönelik çabalar sarf ediliyor ve bağlantı yerlerindeki pürüzler bilgi sınırlarımızın dışında olduğundan göz ardı ediliyor. Bizler her şeyi bölmelere ayırıyoruz. Kimi bilim adamları da yapıyor bunu; bilimin kuşkucu dünyası ile dini inancın soru sormayı yasaklayan dünyası arasında gidip geliyorlar. Kuşkusuz, bu iki dünya arasındaki eşleme ne denli yanlışsa, bilincimizi bulandırmaksızın her ikisiyle de kendimizi rahat hissetmek o denli zordur.

Kısa ve belirsiz bir yaşamda, bilim kederlerini dindiremezken, insanları inancın avutuculuğundan mahrum bırakmak yolunda bir tutum izlemek acımasızlık gibi görünüyor. Bilimin yükünü taşıyamayanlar, kurallarını görmezden gelmekte özgürdürler. Ancak, bilimi bölük pörçük benimseyerek, güvenli gördüğümüz yerde uygulayıp, tehdit altında hissettiğimizde bir kenara atamayız; çünkü böyle davranabilecek kadar bilge değiliz. Beyni hava geçirmez bölmelere ayırıp her birinin kapısını iyice mühürlemeksizin, nasıl olur da hem uçaklarda uçup, radyo dinleyip, antibiyotik alıp hem de Dünya'nın 10.000 yaşında ve tüm yay burçlarının da nazik ve kalabalıktan hoşlanır olduğunu söyleyebiliriz?

Üstünlük taslayan ve insanlara yukarıdan bakan bir kuşkucu duydun mu hiç? Elbette. Kimi zaman kendi sesimde bile sonradan düşündüğümde hayretten kanımı donduran o sevimsiz, tonu duyduğum oldu. Oysa ne kuşkucular ne de onlara karşı çıkanlar kusursuzdur. Duyarlı bir yaklaşımla uygulandığında bile bilimsel kuşkuculuk kibirli, dogmatik, kalpsiz ve diğerlerinin hislerine, derin inançlarına karşı vurdumduymaz gelebilir. Doğrusu, kimi bilim adamları ve kuşkucular bu aracı kurnazlıkla, kör bir testere gibi kullanıyorlar. Kimi zaman kuşkucu sonuç, kanıt incelendikten sonra değil, önce gelmiş; görüş çekişmeleri önceden bir kenara atılmış gibi görünüyor. Hepimiz bazı inançlar besliyoruz. Belli bir ölçüde, bu inançlar öztanımlayıcı oluyor. Biri çıkıp inanç sistemimize yetersiz temellenmiş olduğu gerekçesiyle karşı çıktığında ya da Sokrates gibi bizim düşünmediğimiz utandırıcı sorular sorduğunda, temelde yatan anahtar savları hasıraltı ettiğimizi söylediğinde, durum bilgi arayışından başka türlü bir havaya bürünüyor. Kişisel bir saldırı gibi geliyor.

Kuşkuyu, sorgulayıcı aklın başlıca erdemi olarak baş tacı etmeyi ilk kez öneren bilim adamları, bunun kendi içinde bir son nokta değil, bir araç olduğunu açıkça belirtmişlerdi. Rene Descartes şöyle yazmış:

Yalnızca kuşku etmiş olmak adına kuşkucu davranan, her zaman kararsız gibi görünen kuşkucuları taklit etmedim; tersine, tüm amacım bir kesinliğe varmak, alttaki kaya yada kile ulaşana değin, üstteki tortu ve kumu kazmaktı.

Kuşkuculuğun halkı ilgilendiren konularda uygulanmasında kimi zaman, yanılgı içinde olsun olmasın, hurafeleri ve sahte bilimi destekleyenlerin de gerçek duyguları olan kuşkucular gibi, dünyanın nasıl işlediğini, yerimizin ne olduğunu bulmaya çalışan insanlar olduğu gerçeğini göz ardı etme, küçümseme, alaya alma eğilimi kendini gösteriyor. O insanların davranış biçimleri de birçok durumda bilimle uyum içinde. İçinde yetiştikleri kültür, onlara bu büyük sorguyu yürütmek için gerekli tüm araçları sağlamadıysa, hiç değilse bizler eleştirilerimizde nazik olalım. Hiçbirimiz dünyaya tam donanımlı gelmiyoruz.

Elbette ki kuşkuculuğun kullanımının da sınırları var. Uygulanması gerekli fiyat / yarar analizi, gizemcilik ve hurafelerin sunduğu rahatlık, avunma ve umudun yüksek, inancın tehlikelerinin görece düşük olduğunu gösteriyorsa, kuşkularımızı kendimize saklamamız gerekmez mi? Ne var ki bu yanıltıcı olabilecek bir unsur. Düşününüz ki büyük bir kentte taksiye bindiniz ve yerleşir yerleşmez sürücü başka bir etnik grubun sözde günahları, bayağılıkları konusunda patavatsızca söylev vermeye başladı. Sükûtun ikrardan geldiğini bile bile, sessiz kalmayı mı yeğlemelisiniz? Yoksa her sessiz ikrarın onu, davranışını tekrar etmeye kışkırtacağını, her karşı çıkışın bir dahaki sefere iki kez düşünmeye iteceğini bildiğinizden, onunla tartışmak, öfkelendiğinizi göstermek, hatta taksiyi terk etmek ahlaki sorumluluğunuz mudur? Aynı şekilde, gizemcilik ve hurafeler konusunda fazlaca sessiz kalarak iyilik yaptığımızı sansak bile, kuşkuculuğun kaba, bilimin usandırıcı, çok yönlü düşünmenin sıkıcı ve uygunsuz olduğunun düşünüldüğü genel bir hava yaratılmasına katkıda bulunmuş oluruz. Ölçülü bir denge kurmak bilgelik gerektirir.

----------

Doğaüstü iddialar Bilimsel Araştırma Kurulu, bilim adamı, akademisyen, sihirbaz ve kendilerini filizlenmekte olan ya da yerleşik sahte bilim örneklerini bilimsel süzgeçten geçirmeye adamış diğer kişilerden oluşan bir örgütün adı. Buffalo Üniversitesi felsefe profesörlerinden Paul Kunts tarafından 1976'da kurulan örgüt ile başından bu yana ilgiliyim. Kısaltması olan CSICOP, sanki polis işlevi gören bilim adamlarından kurulu bir örgütmüşçesine "sci-cop" şeklinde telaffuz ediliyor. CSICOP'un analizlerinden canı yanmış kişi ya da kurumlar, kimi zaman şöyle yakınmalarda bulunuyorlar: Bu örgüt her yeni görüşe düşman; eleştirilerinde fazla ileri gidiyor; polis kurumu, Yeni Engizisyon, vb. gibi davranıyor.

CSICOP kusursuz değil. Belli durumlarda bu türden suçlamalar bir ölçüye kadar haklı gösterilebilir. Ancak, kanımca CSICOP önemli bir toplumsal işleve, özellikle yayımlanmaya değer şaşırtıcı bir sahte bilimsel iddia ortaya atıldığında, öyküyü karşı taraftan dinlemek için basının başvurabileceği, iyi bilinen bir kurum işlevine sahip. Geçmişte (ve küresel basın organlarının çoğu açısından bugün de) her uçabilir guru, konuk uzaylı, dünya dışı ile temas kurucu ve şifacı basında boy gösterdiğinde eleştirilmeksizin ele alınıyordu. Düzenbazlık ve aldatmaca olduğu önceden gösterilmiş benzeri iddialar konusunda televizyon, gazete ve dergiler belleksiz davranıyor. CSICOP, sesi henüz yeterince yüksek olmasa da basın organlarının çoğuna ikinci bir doğa gibi görünen sahte bilim yutturmacasına karşıt bir denge unsuru oluşturuyor.

En sevdiğim çizgi filmlerin birinde, el falına bakan falcı şu sonuca varıyor: "Sen çok kolay aldanan birisin." CSICOP The Skeptical Inquirer isimli iki aylık bir dergi yayımlıyor. Piyasaya çıktığında hemen bir tane alıp, yine ne gibi yanlış anlamalar olduğunu görmek için sayfa sayfa incelemeye başlıyor ve her seferinde daha önce hiç düşünmediğim yeni bir yutturmaca ile karşılaşıyorum. Tahıl daireleri! Uzaylılar gelip buğday üzerine kusursuz daireler ve matematiksel mesajlar işlemişler!.. Kim düşünürdü ki bunu? Hiç görülmemiş bir sanat dalı. Yine uzaylılar gelip, büyük ölçekte ve sistematik olarak sığırların bağırsaklarını deşmişler. Çiftçiler çok öfkelenmiş. Başta, öyküleri etkileyici buluyorum. Ama sonra, iyice inceleyip üzerinde düşününce, tüm anlatılanların ne denli renksiz ve sıradan olduğunu fark ediyorum; düş gücünden yoksun, basmakalıp görüşler, şovenist safsatalar, umutlar ve korkular gerçekmişçesine süslenip önümüze sunuluyor. Uzaylıların yapabileceğini düşündükleri tek şey bu mu? Uzaylılar gelip tarlalara daireler çiziyor öyle mi? Ne kötü bir düş gücü ürünü! Derginin her sayısında, sahte bilimin başka bir yönü, başka bir örneği gösterilip eleştiriliyor.

Ancak, kuşkucu harekette gördüğüm en büyük açık, kutuplaşma: Bizler onlara karşı. Böylelikle gerçek üzerinde tekele sahip olan bizmişiz, o aptalca öğretilere inanan diğer insanlar moronmuş gibi bir hava estiriliyor ve duyarlı biriysen bizi dinlersin, değilsen işin bitmiştir mesajı veriliyor adeta. Bu yıkıcı bir yaklaşım. Gerekli mesajı iletmiyor. Kuşkucuları azınlık konumuna mahkûm ediyor; oysa öncelikle insandaki sahte bilim ve hurafeye inanma eğilimini göz önüne alan anlayışlı bir yaklaşım çok daha yaygın kabul görebilirdi.

Bu unsuru gözetirsek, uzaylılarca kaçırılanların kafasındaki belirsizlik ve acıyı, burçlarına danışmadan evden çıkamayanların ya da tüm umutlarını Atlantis'ten gelen kristallere bağlayanların hislerini de duyum sayabiliriz kuşkusuz. Onlara anlayışlı ve yakın davranmak, bilimi ve bilimsel yöntemi, özellikle gençler için itici bir alan olmaktan da çıkarır.

Birçok sahte bilimsel ve Yeniçağ inanç sistemi geleneksel değerler ve bakış açıları konusundaki doyumsuzluğun sonucu olarak ortaya çıktığında, aslında kendileri de bir tür kuşkucu yaklaşım ürünü oluyor. (Aynısı, birçok dinin kökeni için de geçerli.) David Hess Science and the New Age (Yeniçağda Bilim) isimli kitabında şunları söylüyor:

Doğaüstü inançlar ve uygulamalar dünyası, çarpık görüşlü, egzantrik kişilere ya da şarlatanlara indirgenemez. Çok sayıda içtenlikli insan, genel olarak kişisel anlam, ruhaniyet, tedavi ve doğaüstü deneyim sorunlarına alternatif yaklaşımlar arıyor. Kuşkucuya, bu insanların arayışı tümüyle bir gerçekten kopuşa dayalı gibi geliyorsa da gerçekleri insanların yüzüne çarpmak, hatalı ya da duyusal yanılgılı düşünmenin sonuçlarını insanlara gösterme yolundaki akılcı proje için etkin bir araç olmaktan çok uzaktır.

. . . Kuşkucu, kültürel antropolojiden bir ipucu alarak alternatif inanç sistemlerini bu inançlara sahip toplumların bakış açısından görmek ve tarihsel, toplumsal ve kültürel bağlamlarına oturtmak yoluyla daha gelişkin bir kuşkucu yöntem oluşturabilir. Sonuç olarak doğaüstücülük, akılcılıktan aptalca bir sapıştan çok, toplum kesimlerinin çekişmelerini, ikilemlerini ve kimliklerini ifade ettikleri bir dil şeklini alır...

Kuşkucuların Yeniçağ inançlarına ilişkin ruhbilimsel ya da toplumbilimsel bir kuramları varsa bile, getirdikleri açıklama son derece basite indirgeyici: Doğaüstü inançlar, ateist bir evren gerçeğini kabullenemeyen insanların "rahatlatıcı" yaklaşımlarının ya da toplumu eleştirel düşünce yönünde desteklemeyen sorumsuz, basının ürünü...

Ancak, Hess'in haklı eleştirisi, birdenbire parapsikologların "meslek yaşamlarının kuşkucu meslektaşlarınca mahvedildiği" ve kuşkucuların "materyalistik ve ateist dünya görüşünü savunmak için 'bilimsel köktencilik' ya da 'akıldışı akılcılık' ima eden bir tür dini softalık gösterdikleri" yolunda yakınmalara dönüşüyor.

Bu oldukça sık gündeme getirilen, ama kanımca son derece garip, hatta gizemli bir yakınma. Yinelemek gerekiyor ki maddenin varlığı ve özellikleri konusunda oldukça fazla bilgiye sahibiz. Belli bir olay madde ve enerji kapsamında mantıklı bir açıklama bulabiliyorsa, neden hakkında henüz yeterli kanıt olmayan başka bir durumu açıklamaya dahil edelim ki? Ama şikâyetler dinmiyor: Kuşkucular garajımda alev soluyan görünmez bir ejder olduğunu kabul etmiyorlar, çünkü hepsi de ateist-materyalist.

Yeniçağda bilim, kuşkuculuğu tartışıyor ama anlamıyor ve kesinlikle de uygulamıyor. Her türlü doğaüstü iddiadan alıntılar yapılıyor, kuşkucular yeriliyor, ancak kitaptan Yeniçağ ya da doğaüstücü iddiaların doğru mu yoksa hatalı mı olduğunu anlamanın yolları olduğunu asla öğrenemiyorsunuz. Birçok postmodern metinde olduğu gibi, burada da öne sürülen insanların ne denli güçlü inançlar taşıdığı ve eğilimlerinin neler olabileceği.

Robert Anton Wilson, The New Inquisition: Irrational Rationalism and the. Citadel of Science (Yeni Engizisyon: Akıldışı Akılcılık ve Bilimin Kalesi), (Phoenix: Falron Press, 1986) kuşkuculardan "Yeni Engizisyon" olarak söz ediyor. Oysa, benim bildiğim hiçbir kuşkucu, kişiyi inanca zorlamaz. Aslına bakılırsa, çoğu TV belgeseli ve talk-show programında kuşkucuların sesi hemen kesilir ve kendilerine canlı yayında hemen hiç yer verilmez. Altı üstü, The Skeptical Inquirer gibi on-yirmi bin tirajlı dergilerde kimi öğretiler ve yöntemler eleştiriliyor, en fazla alaya alınıyor. Yeniçağcılar eskiden olduğu gibi ne mahkeme makamına çıkarılıp yargılanıyor ne düş gördükleri gerekçesiyle kamçılanıyor ne de kazıkta yakılıyor. Neden eleştiriyi böylesine kötü algılıyorlar? İnançlarının, kuşkucuların öne sürebileceği en iyi karşıt savlara ne denli dayanıklı olduğunu merak etmiyorlar mı?

-------

Belki de yüzde bir olasılıkla, bir sahte bilim örneğinden farksız görünen bir görüşün sahibi sonuçta haklı çıkacaktır. Belki de Loch Ness'te ya da Kongo Cumuhuriyeti'nde Kretase çağından kalma keşfedilmemiş bir sürüngen bulunacaktır. Kim bilir, Güneş sisteminin uzak bir köşesinde insan olmayan, ileri bir uygarlığa ait kalıntılar buluruz belki de. Kitabı yazdığım sıralarda, Duyu Ötesi Algı alanında, kanımca ciddi incelemeyi hak eden üç iddia var: (1) İnsanların yalnızca düşünce yoluyla bilgisayarlardaki rastgele sayı üreteçlerini etkileyebildikleri; (2) hafif duyu yitimiyle insanların kendilerine "yöneltilen" düşünce ya da imgeleri algılayabildikleri ve (3) küçük çocukların kimi zaman önceki bir yaşama ilişkin olarak, incelendiğinde son derece kesin ve yeniden doğuştan başka bir şekilde bilinmesine olanak olmayan ayrıntılardan söz edebildikleri. Bu iddiaları, geçerli olabileceklerini düşündüğüm için değil (kesinlikle düşünmüyorum), doğru olabilecek görüşlere örnek sayılabilecekleri için seçtim. Bu üçü, hâlâ kuşkulu da olsa, bir parça deneysel desteğe sahip. Kuşkusuz yanılıyor olabilirim.

1970'lerin ortalarında, hayranlık duyduğum bir gökbilimci, "Yıldız Falına İtirazlar" isimli mütevazı bir bildirge hazırlayarak benden de altına imza atmamı istemişti. Metni okuduktan sonra, yıldız falcılığının herhangi bir geçerliği olduğunu düşündüğüm değil, ifade tonunu çok buyurgan bulduğum (hâlâ da öyle düşünüyorum) için, bildirgeyi onaylayamayacağımı hissettim. Yıldız falını, hurafelere dayalı bir kökene sahip olduğu için eleştiriyordu. Ancak, aynısı din, kimya, tıp ve gökbilim için de doğru; üstelik bunlar örneklerden yalnızca dördü. Konu, yıldız falının ne gibi tutarsız ve ilkel bilgiye dayandığı değil, günümüzdeki geçerliğinin ne olduğu. Bildirgede yıldız falına inananların ruhsal dürtüleri konusunda da bazı savlar yer alıyordu. Karmaşık, sorunlu ve bilinemez bir dünyada güçsüzlük hissi gibi bu dürtüler, yıldız falına neden hak ettiği gibi kuşkucu bir gözle yaklaşılmadığını açıklayabilir; ama işe yarayıp yaramadığını açıklamada oldukça yüzeysel kalır.

Bildirge, yıldız falının işe yaradığını gösterecek hiçbir mekanizmadan söz edemeyeceğimizi vurguluyordu. Bu oldukça önemli bir nokta olmasına karşın, tek başına ikna edici değil. Yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde coğrafya ve paleontoloji alanındaki birtakım garip verileri açıklamak üzere Alfred Wegener tarafından öne sürüldüğünde, ( bugün levha tektoniği kapsamında yer alan) 'kıta kaymaları'nı doğrulayacak bir mekanizma da bilinmiyordu. (Maden damarları içeren kaya ve fosiller Güney Amerika'nın doğusundan Batı Afrika'ya değin kesintisiz uzanıyor görünüyordu; acaba bir zamanlar bu iki kıta birbirine değiyor muydu? Atlantik Okyanusu sonradan mı oluşmuştu?) Bu görüş, kıtaların bir yüzey üzerinde yüzüyor değil; sabit, bu nedenle de "yer değiştiremez" olduğundan kesinlikle emin büyük yerbilimcilerce derhal reddedilmişti. Ne var ki yerbilim alanında yirminci yüzyılda anahtar görüş levha tektoniği oldu. Artık biliyoruz ki kıta levhaları aslında yüzüyor ve "yer değiştiriyor" (başka bir deyişle, Dünya'nın içerisindeki büyük ısı motoru ile devindirilen bir tür aktarım kuşağı ile taşınıyor); tüm o büyük yerbilimciler yanılmışlardı. Sahte bilime gerekli mekanizmanın mevcut olmaması gerekçesiyle yapılan itirazlar bir gün haksız gösterilebilir; elbette ki öne sürülenler çok iyi yapılanmış fizik yasalarını çiğniyorsa, böylesi itirazların ağırlığı büyüktür.

Yıldız falına yönelik birçok geçerli eleştiri birkaç cümle ile özetlenebilir: Örneğin, bir "Kova Çağı"na girildiğinden söz ederken, ılım noktalarının gerilemesini kabul edip, burç falını verirken aynı ilkeyi reddetmesi; atmosferdeki kırınıma aldırmaması; sözde önemli gökcisimleri listesinde, ikinci yüzyılda Ptolemaios'un gözlediği çıplak gözle görülür cisimleri içerirken o zamandan bu yana keşfedilmiş çok fazla sayıdaki gökcismini görmezden gelmesi (Dünya'ya yakın asteroidlerin yıldız falı nerede?); doğum anındaki enlem ve boylama ilişkin istediği ayrıntılı bilgiler konusunda tutarsızlık olması; -çift yumurta ikizi sınavında yıldız falının sınıfta kalması; aynı doğum bilgilerine bakan iki farklı yıldız falcısının oldukça farklı burçlar çıkarması; burçlar ve Minnesota Çok Yönlü Kişilik Envanteri gibi ruhbilimsel testler arasında gösterilmiş bir bağıntı olmaması.

Altına imzamı atacağım bir bildirge, yıldız falı inancının temel ilkelerini betimleyip geçersizliklerini gösteren bir metin olurdu. Bu tür bir bildirge, basılıp dağıtıma girmiş olandan çok daha ikna edici de olurdu. Ne var ki dört bin yıl ya da daha uzun süredir yaşamımızda yer almış olan yıldız falı, bugün her zamankinden daha da popüler görünüyor. Yapılan anketlere göre, Amerikalıların en azından dörtte biri yıldız falına "inanıyor." Üçte biri, yıldız falını "bilimsel" buluyor. Yıldız falına inanan öğrencilerin oranı, 1978 ile 1984 yılları arasında yüzde 40'tan yüzde 59'a yükseldi. Amerika Birleşik Devletleri'nde olasılıkla gökbilimcilerden on kat daha fazla sayıda yıldız falcısı bulunuyor. Fransa'da yıldız falcılarının sayısı, Roma Katolik Kilisesi din adamlarından daha fazla. Kaz sürüsü gibi çığrışıp duran bilim adamları sürüsünün yaptığı hiçbir sıkıcı itiraz, ne denli geçersiz olursa olsun, yıldız falının yanıt verdiği, bilimin ise deva olamadığı toplumsal gereksinimleri karşılayamıyor.

-----------------

Vurgulamaya çalıştığım gibi, bilimin özünde, görünüşte çelişik iki tutum arasındaki temel denge yer alır: Ne denli garip ya da mantıksız olursa olsun tüm yeni görüşlere açık olmak ve eski ya da yeni, tüm görüşleri acımasızca kuşkuculuk süzgecinden geçirmek. Büyük gerçekler, büyük saçmalıklar arasından ancak böylelikle harmanlanabilir. Yaratıcı düşünme ve kuşkucu düşünmenin kolektif girişimi, birlikte uyum içinde işleyerek, izleyeceğimiz yolu dosdoğru ve apaçık gösterir. Görünürde çelişkili bu iki tutum yine de gergin bir ilişki içindedir.

Şu iddiayı ele alalım: Yürüdüğüm sırada, kol saatimin ya da yaşlanma sürecimin gösterdiğine göre zaman yavaşlıyor. Üstelik, devinim doğrultusunda büzülüp kısalıyorum. Kütlem artıyor. Kim böylesi bir şeye tanıklık etmiştir? Kolayca bir kenara atabileceğimiz bir sav. İşte bir başkası: Madde ve karşıt madde, evrenin her yerinde her zaman hiçten yaratılıyor. Bir üçüncüsü: Çok ender bir durum olsa da bir gün arabanız kendiliğinden garajınızın tuğla duvarından sızacak ve ertesi gün caddede bulunacak. Hepsi de çok garip! Ne var ki ilki, özel göreliliğin, diğer ikisi de kuantum mekaniğinin (havasız ortam salınımları ve tünelleme isimli) sonuçları. Hoşunuza gitsin ya da gitmesin, dünyamız bu yasalara tabi. Gülünç olduğunda ısrar ederseniz, evreni yöneten kurallar konusundaki bu temel birkaç bulguya sonsuza değin kapılarınızı kapamış olursunuz.

Yalnızca kuşkucuysanız, o halde hiçbir yeni görüşle tanışamazsınız. Hiçbir şey öğrenemezsiniz. Dünyada saçmalığın almış yürümüş olduğundan emin, huysuz, insandan kaçan yabani biri olur çıkarsınız. (Yine de sizi destekleyecek çok sayıda veri olduğu doğrudur kuşkusuz.) Bilimin sınırlarında büyük keşifler ender görüldüğünden, deneyimleriniz size kaprislerinizde haklı olduğunuzu öğretecektir. Ama arada sırada ufukça geçerli ve harika yeni bir görüş beliriverir. Eğer fazla azimli ve uzlaşmaz ölçüde kuşkucuysanız, bilim alanında çığır açıcı keşifleri kaçıracak ya da reddedecek, her iki durumda da anlama ve ilerlemenin yoluna engel koymuş olacaksınız. Kuşkuculuk tek başına yeterli değildir.

Bilim, aynı zamanda çok kuvvetli ve uzlaşmaz ölçüde güçlü kuşkuculuk gerektirir, çünkü öne sürülen görüşlerin büyük kısmı hatalıdır ve buğdayı kepekten ayırmanın tek yolu da eleştirel deney ve analizdir. Kolay inanmaya eğilimliyseniz, içinizde bir mikrogram bile kuşkuculuk yoksa, umut vaat eden görüşleri değersiz olanlardan ayıramazsınız. Her sözde kavram, görüş ve hipotezi eleştirmeksizin kabul etmek hiçbir şey bilmemekle eşdeğerdir. Görüşler birbirleriyle çatışır; yalnızca kuşkucu yaklaşım yoluyla aralarından seçim yapabiliriz. Kimi görüşler diğerlerinden gerçekten daha iyidir.

Bu iki düşünce kalıbının ölçülü karışımı, bilimin başarısında esastır. İyi bilim adamları her ikisini de kullanır. Kendi kendilerine, kendi kendileriyle konuşarak birçok yeni görüş üretir ve bunları sistematik olarak eleştirirler. Görüşlerin çoğu dış dünyaya asla adım atamaz. Yalnızca o çok ince delikli süzgeçten geçmeyi başaranlar, bilimsel topluluğun diğer üyelerince eleştirilmek üzere yeni bir yola adım atarlar.

Bu azimli eleştirel ve özeleştirel tutuma ve çekişen hipotezler arasında hakem olarak deneyin kullanılmasına bağlı olarak, birçok bilim adamı yaban bir sanının şafağında kendi merak duygularını betimleme konusunda çekingen davranma eğilimindedir. Oldukça üzücü; çünkü bu ender coşku anları bilimsel uğraşı gizemden sıyırır ve insanlık katar.

Hiç kimse tümüyle açık ya da tümüyle kuşkucu olamaz. Hepimiz çizgiyi bir yerde çekmeliyiz. Eski bir Çin atasözü, "Çok kuşkucu olmaktansa, çok saf olmak yeğdir" diyor; ne var ki bu öğüt istikrarın özgürlükten çok daha üstün tutulduğu ve yöneticilerin kendilerine meydan okunmasını önleyecek her şeyden büyük çıkarlar sağladığı son derece muhafazakâr bir toplumu esas alıyor. İnanıyorum ki birçok bilim adamı, "Çok saf olmaktansa çok kuşkucu olmak yeğdir" diyecektir. Ancak ikisi de kolay değil. Sorumlu, ciddi ve sıkı bir kuşkuculuk, ustalaşmak için uygulama ve eğitim gerektiren temkinli düşünce alışkanlığına bağlıdır. Kolay inanırlık - burada "açıklık" ya da "merak" demek daha doğru - da kolay elde edilmez. Fizik, toplumsal örgütlenme ya da diğer alanlarda mantıksız görünen fikirlere gerçekten açık olacaksak, o görüşleri kavram alıyız. Anlamadığımız bir önermeye açık olmak hiçbir anlam ifade etmez.

Kuşkuculuk da merak da eğitim yoluyla bilme ve uygulama gerektiren becerilerdir. Her okul çocuğunun aklında uyumlu bir evlilikle birleştirilmeli, kamu eğitiminde başlıca hedef olarak benimsenmelidirler. Basında, özellikle televizyonda böylesi bir mutluluk tablosu tasvir edildiğini görmeyi çok isterdim: Merakla dolu, her kavrama cömertçe açık, iyi neden olmadıkça hiçbir şeyi kenara atmayan; ama aynı zamanda ikinci bir doğa olarak güçlü kanıt standartları arayan bu standartları, sonucunu görmek bile istemeden reddetme eğiliminde olduğu konular kadar en sevdiği şeylere de aynı şiddetle uygulayan; yani karışımı gerçekten kullanan bir insan topluluğu ne güzel olurdu.

Carl Sagan - Karanlık Bir Dünyada Bilimin Mum Işığı


Bir sonraki bölüm hazırlandığında linki burada olacaktır.



Share this article :

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

 
SUPPORT / DESTEK : ATLAS
Copyright © 2014 ATLASİZM