Teleskoptan İlk Bakış

Edmund Blair Bolles - Galileo'nun Buyruğu


IV. BÖLÜM

“O Büyük Gerçeğe,
Gizemlerin Gizemine
Yaklaşma”

Charles Darwin

GALILEO GALILEI

Teleskoptan İlk Bakış

Yıldızların Habercisi’nden (1610)

Galileo Galilei'yi (1564-1642) tarih sahnesine fırlatan, bu makalede anlatılan şaşırtıcı gözlemlerdir. Galileo 1610 öncesinde de, kendisi gibi düşünen bilginler arasında saygın bir kişilikti; ancak 1610’dan sonra, bütün Avrupa’da tanınan, ünlü bir kişi oldu. Onun ününün günümüzde yaygın olan sansasyonel türden olduğu, yani yıldızlara ilk kez bir teleskop çeviren herhangi bir kişiye gelebilecek türden bir ün olduğu düşünülebilir. Ancak okuyucu bu küçümseyici değerlendirmenin neden yanlış olduğunu hemen anlayacaktır. Galileo sadece teleskoptan bakıp görüvermedi; gerçekten baktı. Gördüklerini aktaran yazılar, hayret ve heyecanla dolup taşar; ama bunu yaparken hem gördüklerini inceliyor hem de daha önce görmemiş olduğu şeyleri araştırıyordu.

Genellikle, Galileo’nun, teleskopundan bakınca, Dünya’nın Güneş etrafında dönmesinin kanıtını gördüğü söylenir. Ama o ne böyle birşey gördü ne de böyle bir iddiada bulundu. Bütün söylediği, gökyüzünün gece görünümünün eski teorilerin ısrarla ileri sürdüklerinden çok farklı olduğuydu. Ay’da da, Dünya’dakine benzer kara parçaları vardı (eğer bunun çok aşikâr olduğunu düşünüyorsanız Kepler in makalesine bir bakınız); yıldızlar hiç kimsenin hayal edemeyeceği kadar çoktu. Jüpiter’in de kendi uyduları vardı. Gözle doğrudan yapılan gözlemlere dayanan bütün eski kanaatler birden dokunulmazlıklarını yitirmiş, yeni gözlemlerin daha iyi olabileceği yolundaki tartışmalara açık duruma gelmişlerdi.

Ay

Şu son iki ayda yaptığım gözlemleri tekrar gözden geçireyim; [...] gerçek felsefeye meraklı olanları, dikkatlerini çok önemli bir olgunun görülmesiyle sonuçlanan olayların başlangıcına çevirmeye çağırayım.

Önce, Ay’ın bize dönük olan tarafındaki yüzeyi konusunda konuşmama izin verin. Daha kolay anlaşılmak için Ay’ı ikiye ayırıyorum ve onlara sırasıyla, aydınlık bölge ve karanlık bölge diyorum. Aydınlık olan bölge, bütün yarım küreyi çevreliyor ve yayılıyor gibi görünüyor. Karanlık bölge ise, bir çeşit bulut gibi, Ay’ın yüzeyini gölgeliyor ve ona lekelerle kaplıymış gibi bir görünüm veriyor. Bu lekelerden koyu ve büyükçe olanlar herkes tarafından görülebilir ve her zaman görülmüşlerdir de. Onları, daha ufak ve çok yoğun olarak serpiştirilmiş olan ve Ay’ın bütün yüzeyine, özellikle de aydınlık bölümüne yayılmış olan lekelerden ayırt etmek için onlara büyük ve eski lekeler diyeceğim. Bu lekeler benden önce hiç kimse tarafından gözlenmemiştir. Sık sık tekrarladığım gözlemlerimin sonucunda şu şekilde ifade edeceğim bir kanıya vardım: Ay’ın yüzeyi, birçok felsefecinin Ay ve diğer gök cisimlerinin yüzeyleri için düşündükleri gibi eşitsizliklerden ari, dümdüz ve tam küresel değil. Tersine, eşitsizliklerle pürüzlü, çıkıntılar ve çukurlarla dolu olduğundan eminim; tıpkı, yüksek dağlar ve derin vadilerle her yerde değişken olan Dünya yüzeyi gibi.

Bizi bu sonuçlara götüren görünümler şu şekildedir: Yeniaydan sonraki dördüncü ve beşinci günlerde, Ay kendini bize parlak boynuzlarla gösterdiği zaman, gölgede kalan bölümü aydınlık bölümlerden ayıran sınır, tam küresel olan bir cisimde olması gerektiği gibi, sürekli bir elips şeklinde uzanmıyor; düzensiz, pürüzlü ve şekilde görüldüğü gibi çok dalgalı bir çizgi izliyor; parlak çıkıntılar diyebileceğimiz birkaç şey aydınlık ve karanlık bölgenin ara sınırından karanlık bölgeye uzanıyor. Öte yandan, bir kısım gölgeler de ışıklı bölgeye taşıyorlar; hatta, karanlık bölgeden tamamen ayrı duran çok sayıda siyahımsı benek var demek daha doğru olur. O anda Güneş’in ışığıyla dolmuş olan bölgeye serpilmişler, sadece büyük ve eski lekelerin bulunduğu kısımda görülmüyorlar. Söz ettiğim bu küçük beneklerin, her zaman ve her durumda, ortak bir özelliklerinin olduğunu gördüm: Karanlık taraflar, hep Güneş'in bulunduğu konuma yönelmiş, Güneş'ten uzak olan taraftaki sınırları daha ışıklı, sanki parlayan zirvelerle taçlanmış gibi. Dünya'da da şafak vaktinde benzer bir görünüm vardır; vadilere baktığımızda, henüz ışıkla dolmamışlardır ama çevrelerindeki dağlar, Güneş’e karşı olan taraflarında Güneş'in muhteşem ışınlarıyla ışığa boğulmuştur. Güneş yükseldikçe Dünya’daki çukurlardaki gölgelerin giderek küçülmesi gibi, aydınlık bölge büyüdükçe Ay’daki bu beneklerin de siyahlıkları kayboluyor.

Ayrıca, Ay’daki ışık ve gölge arasındaki sınır sadece düzensiz ve dalgalı değil; buna ek olarak - ve bu daha da büyük hayret uyandırıyor - Ay'ın karanlık bölgesinde de birçok ışıklı benek görülüyor. Hepsi de aydınlık bölgeden kopmuş ve ayrılmışlar, ondan oldukça uzaktalar, zamanla parlaklıkları ve boyutları giderek artıyor, bir veya iki saat sonra aydınlık bölgenin gerisiyle birleşiyorlar, bu ara daha da büyüyorlar; ancak bu sürede başkaları, orada burada, birkaç tane, sanki uzuyorlarmış gibi yukarıya doğru fırlıyor ve gölgeli bölgede ışıklanıyorlar, büyüyorlar ve sonunda daha da yayılmış olan aynı ışıklı bölgeyle birleşiyorlar. Bunun bir örneği şekilde verilmiştir. Şimdi, Dünya’da da aynı şey olmuyor mu? Güneş doğmadan önce, düzlükler henüz karanlık iken, en yüksek dağların zirveleri Güneş ışınlarıyla aydınlanmaz mı? Bir süre sonra, ışık daha ötelere yayılırken, dağların daha geniş olan orta bölgeleri aydınlanmaya başlayıp, sonunda, güneş yükseldiğinde, tepelerin ve düzlüklerin ışıklı bölgeleri birleşmez mi? Ancak, Ay’daki bu tür çıkıntıların ve çukurların görkemi hem boyut hem de kapsam bakımından, Dünya yüzeyindeki düzensizlikleri aşmaktadır. [...]

Yıldızlar

Gezegenler ile sabit yıldızlar arasındaki görünüm farkı da dikkate değer gibi görünüyor. Gezegenlerin diskleri sanki pergelle çizilmiş gibi tam bir daire şeklinde ve sanki tamamen aydınlık ve küresel biçimleriyle küçük aylar gibi görünüyorlar; sabit yıldızlar ise doğrudan gözle bakıldığında, dairesel bir sınır ile çevrilmiş gibi değil de sanki her yöne ışık demetleri saçıyorlarmış gibi görünürler; teleskopla bakıldığında ise, doğrudan gözle bakıldıklarındaki gibi görünüyorlar ama çok daha büyük olarak; öyle ki beşinci ya da altıncı kadirden olan bir yıldız bütün sabit yıldızların en büyüğü olan Sirius’a eşit gibi görünüyor.

Ancak beşinci ve altıncı kadir ötesindeki yıldızlara teleskopla baktığınızda gözle doğrudan bakıldığında görülmeyen bir sürü yıldız görürsünüz. Bunlar inanılmaz sayıda, çünkü en az altı farklı büyüklükte yıldız görünüyor. Ben bunların en büyüklerine yedinci kadirden yıldızlar veya görünmeyen yıldızların birinci kadiri diyorum; bunlar teleskopla bakıldığında çıplak gözle görülen ikinci kadirden yıldızlardan daha büyük ve daha parlak. [...]

Jüpiter

Bu çalışmada kanımca, geriye, en önemli olarak değerlendirilmeyi hak eden bir konu kaldı. O da dünyanın başlangıcından günümüze kadar hiç görülmemiş dört gezegenin keşfedilmesi ve gözlenmesi, onların konumlarını ve son iki ayda gözlemlenen hareketleri ile büyüklüklerindeki değişimleri dünyaya açıklayıp yayımlamamın gerektiği. Bütün gökbilimcileri onları incelemeye, zaman yetersizliğinden bugüne kadar başaramadığım, devir sürelerini hesaplamaya çağırıyorum; ancak böyle bir araştırmayı amaçsızca yapmamaları ve bu anlatımın başında tarif ettiğim gibi çok hassas bir teleskopa gereksinimleri olduğu konusunda onları uyarıyorum.

İçinde bulunduğumuz, 1610 yılının Ocak ayının yedinci gününde, bir sonraki gecenin ilk saatinde, gökyüzündeki takımyıldızlara teleskopumla bakıyordum; görüş alanıma Jüpiter gezegeni geldi ve kendime hazırlamış olduğum çok kusursuz bir alet sayesinde, öbür teleskopumun gücü yetersiz olduğu için daha önce hiç göremediğim bir durumu, yani, o üç küçük yıldızı fark ettim; küçük ama çok parlak olan bu yıldızlar gezegenin yakınındaydılar; önce onların bazı sabit yıldızlar olduklarını sandımsa da beni biraz düşündürdüler; çünkü sanki tutuluma paralel düz bir doğru üzerinde sıralanmış gibiydiler ve kendi kadirlerindeki yıldızlardan daha parlakmış ama onlarla aynı büyüklükteymiş gibi görünüyorlardı. Onların birbirlerine ve Jüpiter’e göre konumları şöyleydi.

Doğu taralında üç yıldız batıya doğru da tek bir yıldız vardı. Doğuya doğru olanlardan en uzakta olan yıldız ve batıdaki yıldız üçüncü yıldızdan sanki biraz daha büyük gibiydiler. Aralarındaki uzaklık ve Jüpiter’e olan uzaklıklara pek dikkat etmedim çünkü, daha önce söz ettiğim gibi, onların sabit yıldız olduğunu sanıyordum, ancak bir rastlantı sonucu, 8 Ocak’ta da gökyüzünün aynı bölgesine baktığımda çok farklı bir durumla karşılaştım; çünkü Jüpiter’in sağında üç küçük yıldız vardı ve resimlerde de görüldüğü gibi, bir gece öncesine göre birbirlerine daha yakındılar ve birbirlerinden eşit uzaklıktaydılar. Bu noktada, yıldızların birbirlerine yakınlaşmasını henüz düşünmediğim halde, şaşkınlığım heyecana dönüşmeye başladı; Jüpiter bir gün evvel, sözü edilen sabit yıldızların ikisinin batısındayken, ertesi gün nasıl hepsinin doğusunda olabiliyordu; daha sonra da, gezegenin gökbilimcilerin hesaplamalarından farklı hareket ediyor olmasından ve kendisinin gerçek hareketleriyle o yıldızları geçmiş olabileceğinden kuşkulandım. Bu nedenle, ertesi geceyi iple çekerek bekledim; ancak umudum boş çıktı, çünkü gökyüzü her yönde, bulutlarla kaplıydı.

10 Ocak’ta yıldızların Jüpiter’e göre konumları şöyleydi: Yalnız iki yıldız vardı ve ikisi de Jüpiter’in doğusundaydı; üçüncüsünün gezegence gizlenmiş olduğunu düşündüm. Yıldızlar tıpkı daha önceki gibi, Burçlar Kuşağı boyunca ve Jüpiter’le aynı doğru üzerinde yer almışlardı.

Bu olguları gördükten sonra bunlara yol açan konum değişikliklerinin Jüpiter'den ileri gelmediğini artık biliyordum ve görmüş olduğum yıldızlar daha önce gördüklerimin aynıydı; Burçlar Kuşağı boyunca önde veya arkada, büyük bir uzaklıkta, başka hiçbir yıldız yoktu; sonunda kuşkum şaşkınlığa dönüştü, görmüş olduğum konum değişikliği Jüpiter’e değil, dikkatimi çekmiş olan yıldızlara aitti; bu nedenle de bundan böyle onların daha dikkatli ve daha hassas biçimde gözlemlenmesi gerektiğini düşündüm.

Bunun üzerine 11 Ocak’ta şu şekilde bir düzenleniş gördüm: Jüpiter’in doğusunda yalnızca iki yıldız vardı; daha yakın olanın Jüpiter’den uzaklığı daha doğudaki yıldızın uzaklığının üç katıydı; en doğudaki yıldız ise diğerinin neredeyse iki katı büyüklüğündeydi; halbuki bir gece evvel aynı büyüklükte görünmüşlerdi. Bu nedenle hiç tereddüt etmeden onların gökyüzünde Jüpiter’in etrafında hareket eden üç yıldız olduğu sonucuna vardım; tıpkı Venüs ile Merkür’ün Güneş’in etrafında hareket ettiği gibi. Bu, çok daha sonra, bir çok başka gözlemle de gün ışığı kadar açık şekilde kanıtlanmıştır. Bu gözlemler, ayrıca, Jüpiter etrafında dönme hareketleri yapan sadece üç değil, dört hareketli gök cismi olduğunu da ortaya koymuştur.

Edmund Blair Bolles - Galileo'nun Buyruğu


Bir sonraki bölüm hazırlandığında linki burada olacaktır.



Share this article :

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

 
SUPPORT / DESTEK : ATLAS
Copyright © 2014 ATLASİZM