MİLYARLARCA VE MİLYARLARCA

Carl Sagan - Milyarlarca ve Milyarlarca


15. Kürtaj: Hem "Yaşamdan Yana" Hem de "Seçme Hakkından Yana" Olmak Mümkün mü?

İnsanoğlu zıt uçlar temelinde düşünmeyi sever. İnançlarını ya öyle-ya da böyle diye oluşturur ve bir ara olasılık tanımaz. Aşırı uçların uygulanamayacağını anlamak zorunda bırakıldığında da, bunların kuramsal olarak doğru olduğunda, ancak iş uygulamaya gelince şartların bizi uzlaşmaya zorladığında ısrar etmek eğilimindedir.

John Dewey, Deneyim ve Eğitim, I (1938)

Sorun yıllar önce çözülmüştü. Mahkeme orta yolu seçmişti. Kavganın bittiğini düşünmeliydik. Durum böyleyken kitlesel gösterilere, bombalama ve yıldırma olaylarına, kürtaj kliniklerinde çalışanları hedef alan cinayetlere, tutuklamalara, yoğun lobi faaliyetlerine, yasama oyunlarına, Kongre soruşturmalarına, Yüksek Mahkeme kararlarına, büyük siyasi partilerin kendilerini bu konuyla tanımlamalarına ve din adamlarının politikacıları cehennem azabıyla tehdit etmelerine tanık oluyoruz. Taraftarlar birbirlerini ikiyüzlülük ve cinayetle suçluyor. Hem Anayasanın amacına hem Tanrı'nın emrine sığınılıyor. Kuşku götürür savlar kesin doğrular olarak ortaya sürülüyor. Karşıt gruplar konumlarını sağlamlaştırmak için bilime başvuruyorlar.

Aileler bölünmüş, eşler konuyu tartışmama karan almış, eski dostlar düşman olmuş durumda. Politikacılar, vicdanlarının buyruğunu keşfetmek için en son kamuoyu yoklamalarına bakıyor. Bütün bu gürültünün ortasında karşıtların birbirini duymaları güç. Düşünceler kutuplaşmış, zihinler kapatılmış bulunuyor.

Bir gebeliğe son vermek yanlış mı? Her zaman mı? Bazen mi? Hiçbir zaman mı? Nasıl karar vermeliyiz? Bu yazıyı, karşıt görüşlerin ne olduğunu daha iyi anlamak ve her iki tarafı da tatmin edecek bir tutum bulup bulamayacağımızı görmek için yazıyoruz. Bir orta yol bulunamaz mı? Bunun için her iki tarafın savlarının tutarlılığını ölçtük ve bazıları bütünüyle kurmaca olan sınama vakaları oluşturduk. Eğer bu sınamaların bazılarında çok ileri gittiysek, okurdan bize sabır göstermesini istiyoruz. Çünkü çeşitli görüşleri, zayıflıklarını ve işlevsiz kaldıkları noktalan görebilmek için kırılma noktasına kadar zorluyoruz.

İyi düşünüldüğünde hemen hemen herkes fark eder ki, bu konu bütünüyle tek taraflı değildir. Bizim bulgularımıza göre, farklı görüşlerin savunucusu olan insanların pek çoğu, karşı tarafın düşüncelerinin ardında nelerin olduğunu gördüklerinde, bir ölçüde tedirginlik ve rahatsızlık duymaktadırlar. (Böylesi karşılaşmalardan kaçınılmasının bir sebebi de budur.) Ayrıca konu derin soruları gündeme getirir: Birbirimize karşı olan sorumluluklarımız nelerdir? Devletin, yaşamlarımızın en mahrem ve en kişisel yönlerine burnunu sokmasına izin vermeli miyiz? Özgürlüğün sınırları nedir? İnsan olmak ne demektir?

Gerçekte birçok görüş olsa da, genelde - özellikle, ince ayırımlar yapmak için ne zamanı ne de isteği olan medyada - sadece iki farklı düşünce olduğuna inanılmaktadır: Seçme hakkını savunanlar ve 'yaşam hakkını savunanlar. Birbirleriyle çatışan iki temel grup kendilerini böyle adlandırıyor ve biz de onlardan böyle söz edeceğiz. En basit anlatımla seçme hakkından yana olanlar, bir gebeliği sona erdirme kararını sadece kadının verebileceğini, devletin müdahale hakkı bulunmadığını savunur. Yaşamdan yana olanlarsa, döllenme anından itibaren embriyonun ve ceninin canlı olduğunu; bu yaşamın, onu korumamız için bize ahlaki bir sorumluluk yüklediğini ve kürtajın cinayet anlamına geldiğini söyler. Bu iki ad da - seçme hakkından yana ve yaşamdan yana - henüz bu konuda kararını vermemiş kişileri etkileyebilmek amacıyla seçilmiştir. Çünkü kendisinin özgürlük karşıtı ya da yaşam karşıtı olarak nitelendirilmesini isteyecek pek az kişi vardır. Gerçekten de özgürlük ve yaşam en yücelttiğimiz değerlerdir ve bu konuda temel bir çatışma içinde görünürler.

Şimdi bu iki mutlakçı görüşü sırayla ele alalım. Yeni doğmuş bir bebek tabii ki doğumdan hemen önceki varlığın aynısıdır. Gebeliğin son dönemlerinde ceninin, müzik de dahil olmak üzere sese, ama özellikle annesinin sesine tepki gösterdiğine ilişkin ciddi bulgular vardır. Bu dönemde cenin parmağını emebilir ve takla atabilir. Bazen yetişkinlerinkine benzer beyin dalgaları yayar. Bazı insanlar doğum anını, hatta rahim içini hatırladıklarını iddia eder. Belki de anne karnındaki bebek düşünebilmektedir. Tam insanlığa geçişin doğum anında birdenbire olduğunu savunmak zordur. O halde, bir bebeği doğduktan bir gün sonra öldürmek cinayetse bir gün önce öldürmek neden öyle kabul edilmesin?

Pratikte bu nokta çok önemli değildir. Çünkü Amerika Birleşik Devletlerinde kayda geçmiş toplam kürtaj sayısının yüzde birinden daha azı gebeliğin son üç ayında gerçekleşmiştir (ve daha iyi incelendiğinde bunlardan çoğunun düşükten ya da tarihi yanlış hesaplamadan kaynaklandığı görülür). Ancak son üç ayda yapılan kürtaj, seçme hakkından yana olan görüşün sınırları üzerinde bir sınama oluşturur. Kadının doğuştan gelen kendi bedeni üzerindeki söz hakkı, her bakımdan yeni doğmuş bir bebekle aynı olan son aşamadaki bir cenini öldürme hakkını da kapsar mı?

Üreme özgürlüğü savunucularından birçoğunun en azından bazen, bu sorudan dolayı kaygıya kapıldığına inanıyorum. Ancak kaygan bir yamacın başlangıcını oluşturduğu için, bu soruyu gündeme getirmekten çekiniyorlar. Eğer gebeliğe dokuzuncu ayda son vermek kabul edilemezse, sekizinci, yedinci, altıncı aylara ne demeli? Devletin gebeliğin belli bir zamanında müdahale hakkına sahip olduğunu kabul edersek, bunu devletin her zaman müdahale etme hakkı izlemez mi?

Bu, çoğunluğu erkek ve çoğunluğu zengin milletvekillerinin, yoksul kadınlara, yetiştiremeyecekleri çocukları doğurup büyütmeleri için emir vermeleri; genç kızları, duygusal olarak ilgilenmeye hazır olmadıkları çocukları dünyaya getirmeye zorlamaları; meslek sahibi olmak isteyen kadınlara, hayallerinden vazgeçerek evde oturup çocuk büyütmeleri gerektiğini söylemeleri ve en kötüsü, tecavüz ve ensest kurbanlarını, kendilerine saldıranların çocuklarını doğurup büyütmeye mahkûm etmeleri kâbusunu canlandıracaktır. Kürtaj üzerindeki yasal sınırlamalar, gerçek niyetin kadınların bağımsızlığını ve cinselliğini denetim altında tutma olduğu kuşkusunu yaratıyor. Milletvekilleri neden kadınlara vücutlarını nasıl kullanacaklarını buyurma hakkına sahip olsun? Üreme özgürlüğünden yoksun bırakılmak alçaltıcıdır. Kadınlar artık itilip kakılmaktan bıktı.

Ne var ki hepimiz, cinayete karşı engellemeler ve cezalar olması gerektiği konusunda görüş birliği içindeyiz. Eğer katil ifadesinde, cinayetin kendisiyle kurbanı arasında bir mesele olduğunu ve devleti ilgilendirmediğini söylerse, bu inanılırlığı olmayan bir savunma olacaktır. Eğer bir cenini öldürmek gerçekte insan öldürmekse bunu önlemek devletin görevi değil midir? Gerçekten de devletin temel görevlerinden biri zayıfı güçlüden korumaktır.

Eğer hamileliğin belli bir döneminde kürtaja karşı çıkmazsak bu beraberinde, bir grup insanın tamamını, korumaya ve saymaya değmez olarak görüp gözden çıkarmamız tehlikesini de getirmez mi? Ve bu gözden çıkarma, cinsiyetçilik, ırkçılık, milliyetçilik ve dinsel bağnazlığın göstergesi değil midir? Bu gibi adaletsizliklere karşı mücadele edenlerin bir başka adaletsizliğe kucak açmamak için çok dikkatli olmaları gerekmez mi?

Bugün dünyadaki hiçbir toplumda yaşam hakkı yoktur, geçmişte de olmamıştır (Hindistan'daki Jainler az sayıdaki istinadan biridir.) Kesmek için besi hayvanı yetiştiririz, ormanları yok ederiz; akarsu ve gölleri hiç balık yaşayamayacak kadar kirletiriz; spor olsun diye geyik, kürkü için leopar, gübre yapmak için balina öldürürüz; yunusları dev balık ağları içine hapsedip soluksuz bırakırız; fok yavrularını sopayla öldürürüz ve her gün bir canlı türünün soyunun tükenmesine sebep oluruz. Tüm bu hayvanlar ve bitkiler bizim kadar canlıdır. Sözümona korunan yaşam değil, insan yaşamıdır.

Bu korumayla bile rasgele cinayet şehirde sıradan bir olaydır. Yaptığımız konvansiyonel savaşların can kaybı öylesine korkunçtur ki, çoğumuz bunu ciddi olarak düşünmekten korkarız. (Devletin sorumlu olduğu kitlesel cinayetler çoğu zaman karşıtlarımız - ırkları, milliyetleri, dinleri ya da ideolojilerinden dolayı - insan sayılmayarak haklı çıkarılır.) Sözü edilen koruma ve yaşam hakkı, gezegenimiz üzerinde her gün önlenebilir açlık, susuzluk, hastalık ve ihmalden dolayı ölen beş yaşın altında 40 bin çocuğa ulaşamamaktadır.

“Yaşam hakkı”nı ileri sürenler (en çok) her yaşam türünün yaşamını değil - özellikle ve yalnızca - insan yaşamını savunur. Bu nedenle, seçme hakkından yana olanlar gibi onlar da, bir insanı öteki hayvanlardan farklı kılan şeyin ne olduğuna ve gebelikte insana özgü özelliklerin - her neyseler - ne zaman ortaya çıktığına karar vermelidirler.

Birçok karşıt iddiaya rağmen yaşam döllenmeyle başlamaz. Neredeyse Dünyanın başlangıcına, yani 4,6 milyar yıl öncesine uzanan kesintisiz bir zincirdir yaşam. İnsan yaşamı da döllenmeyle başlamaz. O da bizim türümüzün yüz binlerce yıl önceki başlangıcına uzanan kesintisiz bir zincirdir. Her bir sperma ve yumurta hiç kuşkusuz canlıdırlar. Tabii ki insan değildirler. Ancak döllenmiş yumurtanın da insan olmadığı ileri sürülebilir.

Bazı hayvanlarda, yumurta bir sperma hücresinin yardımı olmaksızın sağlıklı bir yetişkine dönüşür. Ama insanlarda bildiğimiz kadarıyla böyle bir şey olmaz. Bir insanın tam genetik haritasını bir sperma ile döllenmemiş yumurta birlikte oluşturur. Döllenmeden sonra, belli koşullar altında bir bebeğe dönüşebilirler. Ancak çoğu döllenmiş yumurta kendiliğinden düşer. Bebeğe dönüşüm hiçbir şekilde kesin değildir. Ne tek başına sperma ve yumurta ne de döllenmiş yumurta olası bebek ya da olası yetişkinin ötesinde bir şeydir. Dolayısıyla, eğer sperma ve yumurta ile, birleşerek oluşturdukları döllenmiş yumurta insansa ve eğer döllenmiş bir yumurtayı - sadece potansiyel bir bebek olmasına rağmen - yok etmek cinayetse, o halde bir spermayı ya da bir yumurtayı yok etmek neden cinayet olmasın?

Ortalama bir erkeğin boşalması esnasında (kuyruklarını vurarak saatte 12,5 cm hızla yol alan) yüz milyonlarca sperma hücresi ortaya çıkar. Sağlıklı genç bir erkek, bir ya da iki hafta içinde, dünyadaki insan nüfusunu iki katına çıkarmaya yetecek kadar sperma hücresi üretebilir. O halde mastürbasyon kitle katliamı anlamına mı gelmektedir? Ya gece boşalmaları ve olağan cinselliğe ne demeli? Her ay döllenmemiş yumurta dışarı atıldığında biri ölmüş mü oluyor? Kendiliğinden olan bütün düşükler için yas mı tutmalıyız? Birçok ilkel hayvan laboratuvarda tek bir vücut hücresinden geliştirilebilmektedir. İnsan hücreleri kopyalanabilmektedir (belki de en ünlüleri, vericisi Helen Lane'dan dolayı HeLa olarak adlandırılandır.) Kopyalama teknolojisi dikkate alındığında, kopyalanma potansiyeli olan herhangi bir hücreyi yok ettiğimizde kitlesel cinayet mi işlemiş olacağız? Kanımızın bir damlasını akıtmak bu anlama gelmiş olmayacak mı?

Bütün insan spermaları ve yumurtaları ''potansiyel insanların genetik yarılarıdır. Bu "potansiyel"den dolayı onları her yer de korumak ve saklamak için büyük çabalar mı harcamalıyız? Böyle yapmamak ahlak dışı ya da suç mudur? Tabii ki can almakla canı kurtaramama arasında fark vardır. Bir sperma hücresinin yaşama olasılığıyla döllenmiş yumurtanın yaşama olasılığı arasında da büyük fark vardır. Ancak yüce fikirli sperma koruyucularından oluşan bir ordunun saçmalığı bizi, sadece bebeğe dönüşme "potansiyeli taşıyan döllenmiş yumurtayı yok etmenin gerçekten cinayet sayılıp sayılmayacağını düşünmeye yönlendiriyor.

Kürtaj karşıtları, döllenmeden hemen sonra kürtaj yapılmasına bir kez izin verildiğinde, bunun gebeliğin daha sonraki bir döneminde kısıtlanmasının mümkün olamayacağından kaygı duyuyorlar. Günü gelince de, kuşku götürmeyecek şekilde insana dönüşmüş bir ceninin öldürülmesine izin verileceğinden korkuyorlar. Hem seçme hakkından hem de yaşamdan yana olanlar (en azından bazıları) kaygan zemindeki benzer korkularla mutlakçı tavırlara itiliyorlar.

Başka bir kaygan zemindeyse, tecavüz ve ensestten kaynaklanan acı verici gebelikleri istisna kabul etmeye hazır olan yaşam yanlıları var. Peki ama yaşam hakkı neden döllenmenin meydana geldiği şartlara bağlı olsun? Eğer sonuçta aynı çocuk doğacaksa devlet, yasal bir beraberliğin ürününe yaşam hakkı sunarken, kuvvet ya da zor kullanılarak vücut bulmuş diğerine ölüm yaşı biçebilir mi? Bu adil olabilir mi? Ve eğer böyle bir cenine istisna hakkı tanınırsa, başka bir cenin bundan nasıl mahrum edilir? Pek çoğuna göre insafsızca olsa da, bazı yaşam yanlılarının her ne olursa olsun -belki sadece annenin yaşamının tehlikede olduğu zamanlar istisna kabul edilerek - kürtaja karşı çıkmalarının sebebi kısmen budur.

Şimdiye kadar kürtajın dünya genelinde en sık rastlanan sebebi doğum kontrolü olmuştur. Öyleyse kürtaj karşıtlarının doğum kontrol araçları dağıtmaları ve öğrencilere bunların nasıl kullanılacağım öğretmeleri gerekmez mi? Bu, kürtaj sayısının azaltılmasına yönelik etkin bir yöntem olacaktır. Durum böyleyken Amerika Birleşik Devletleri, güvenli ve etkili doğum kontrol yöntemleri geliştirmede başka ülkelerin çok gerisindedir. Ayrıca çoğu kez bu konudaki araştırmalara (ve cinsellik eğitimine) muhalefet kürtaja karşı çıkanlardan gelmektedir.


Eğer kürtaja izin verilecekse bunun ne zaman olacağına ilişkin, etik açıdan sağlam ve açık bir karara varılabilmesine yönelik girişimlerin kökleri tarihin derinliklerindedir. Çoğu zaman, özellikle de Hıristiyan geleneğinde bu girişimler, ruhun bedene ne zaman girdiği sorusuyla bağlantılı olmuştur. Bu, bilimsel araştırmaya gelecek bir konu olmadığı gibi, din bilgeleri arasında bile tartışma konusudur, Ruhun bedene girişinin döllenmeden önce spermada, döllenme sırasında, annenin karnındaki bebeğin hareketini ilk duyduğunda, doğumda ve hatta daha da sonra olduğuna ilişkin çeşitli görüşler vardır.

Farklı dinlerin farklı öğretileri vardır. Avcı-toplayıcı toplumlarda genelde kürtaja karşı sınırlama yoktur. Eski Yunan ve Romada da çocuk düşürme yaygındır. Buna karşılık daha sert tabiatlı olan Asurlular düşük yapmaya teşebbüs eden kadınları kazığa oturturlardı. Yahudilerin Talmud'u ceninin bir kişi olmadığını ve haklara sahip bulunmadığını söyler. Giyim, beslenme ve kullanılabilir sözcüklerle ilgili hayret verecek kadar ayrıntılı sınırlamalar içeren Eski Ahitte ve Yeni Ahitte kürtajı açıkça yasaklayan tek bir sözcük yoktur, Konuyla uzaktan ilgili olan tek paragraf (Çıkış 21:22), bir kavga sırasında çevredeki kadınlardan biri kazayla yaralanır ve düşük yaparsa saldırganın para cezası ödemesini öngörür.

Aziz Augustinus ile Aquino'lu Aziz Tommaso da erken dönemdeki kürtajları cinayet saymıyordu (İkincinin gerekçesi embriyonun insana benzememesiydi). Bu görüş 1312 yılında toplanan Viyana Konseyinde Kilise tarafından benimsenmiş ve o zamandan beri de reddedilmemişti. Katolik Kilisesinin (Kilisenin kürtaj hakkındaki öğretisiyle ilgili önde gelen tarihçisi John Connery, S. J.'ye göre) ilk ve uzun süre uygulanan din kuralları derlemesi, kürtajın ancak cenin şekillendikten sonra - kabaca ilk üç ayın sonunda - cinayet sayılacağını belirtiyordu.

Ancak 17. yüzyılda sperma hücreleri ilk kez mikroskopla incelendiğinde, tam anlamıyla oluşmuş bir insan görüntüsü verdikleri düşünüldü. Böylece eski "homunkolos fikri yeniden diriltildi. Buna göre, her sperma hücresinde tam olarak oluşmuş minik bir insan, onun testislerinde de sayısız başka büyük insan örnekleri vardı ve böylece sürüp gidiyordu. Kısmen, bilimsel verilerin bu şekilde yanlış yorumlanmasına bağlı olarak, 1869 yılında, herhangi bir zamanda ve herhangi bir nedenle kürtaj yapılması afaroz sebebi kabul edildi. Bu kararın bu kadar geç bir tarihte alındığını öğrenmek pek çok Katoliği ve başkalarını şaşırtır.

Amerika Birleşik Devletleri'nde, sömürge döneminden 19. yüzyıla kadar, kürtaj konusunda seçme hakkı bebeğin anne karnında oynaması"na kadar kadına aitti. İlk üç ayda, hatta ikinci üç ayda kürtaj yapılması en fazla kabahat sayılıyordu. Ceza istemi enderdi ve bunun yerine getirilmesi de neredeyse imkânsızdı. Çünkü karar bütünüyle kadının, bebeğin oynamasını hissedip etmediğine ilişkin ifadesine dayanıyordu ve jüri de, seçme hakkını kullandığı için bir kadını yargılamaya istekli olmuyordu. 1800 yılında, bildiğimiz kadarıyla, Amerika Birleşik Devletleri'nde kürtajla ilgili bir tek yasa yoktu. Kürtaj ilaçlarıyla ilgili ilanlara hemen hemen her gazetede ve - uygun bir şekilde hafifletilmiş bir ifadeyle de olsa, hemen hemen herkesin anlayabileceği biçimde - birçok kilise yayınında rastlanabiliyordu.

Ancak 1900 yılına gelindiğinde Birliğe bağlı her devlette, gebeliğin herhangi bir zamanında kürtaj yapılması, annenin yaşamını kurtarma zorunluluğu dışında yasaklandı. Ne olmuştu da durum böylesine çarpıcı bir şekilde tersine dönmüştü? Bunun dinle ilgisi pek yoktu. Şiddetli ekonomik ve toplumsal değişim, ülkeyi tarım toplumundan kentsel sanayi toplumuna dönüştürüyordu. Amerika dünyanın en yüksek doğum oranlarından birine sahipken, en düşük doğum oranına sahip ülkelerden biri durumuna geliyordu. Kuşkusuz kürtaj bunda rol oynadı ve dizginlenmesini isteyen güçleri de harekete geçirdi.

Bu güçlerin en önemlilerinden biri tıp mesleğiydi. 19. yüzyılın ortalarına kadar tıp, belge istenmeyen, denetimi olmayan bir iş koluydu. Herkes kapısına bir tabela asıp kendini doktor ilan edebilirdi. Doktorların statüsünü ve etkisini güçlendirmek isteyen üniversite eğitimli yeni bir tıp seçkinleri sınıfının ortaya çıkması üzerine Amerikan Tıp Birliği (AMA) kuruldu. Kuruluşunun ilk 10 yılında AMA, diplomalı doktorlar dışında kimsenin kürtaj yapmamasını sağlamak için mücadeleye başladı. Doktorlara göre yeni embriyoloji bilgileri, ceninin anne karnında oynamaya başlamadan önce de insan olduğunu gösteriyordu.

Kürtaja karşı giriştikleri saldırı kadın sağlığıyla ilgili kaygılarından kaynaklanmıyor, onların iddialarına göre ceninin iyiliğini hedef alıyordu. Kürtajın ahlaki açıdan ne zaman haklı olabileceğine karar verebilmek için doktor olmak gerekiyordu, çünkü sorun sadece doktorların anlayabildiği bilimsel ve tıbbi bulgulara dayalıydı. Buna karşılık kadınların bu gibi gizli bilgilerin elde edilebildiği tıp fakültelerine girmeleri yasaktı. Böylece, kadınların kendi gebeliklerine son verme konusunda hiçbir söz hakkı bulunmuyordu. Gebeliğin kadın için bir tehdit oluşturup oluşturmadığına ve neyin tehdit sayılıp neyin sayılmadığına da doktor karar vermeliydi. Zengin bir kadın için bu, duygusal huzuruna, hatta yaşam biçimine yönelik bir tehlike olabilirdi. Yoksul kadınsa çoğu zaman yasadışı gizli yollara başvurmak zorundaydı.

1960lara kadar yasal durum buydu. Bu tarihte, aralarında AMAnın da bulunduğu kişi ve kuruluşlar, bunu tersine çevirerek Roe-Wade davasında öngörülen geleneksel değerleri yeniden yerleştirme çabasına giriştiler.


Eğer bir insanı kasten öldürürseniz buna cinayet denir. Eğer biyolojik olarak en yakın akrabamız olan, bizimle yüzde 99,6 oranında aynı genleri paylaşan bir şempanzeyi kasten öldürürseniz, bu her neyse, bir cinayet değildir. Şimdiye kadar cinayet sadece insan öldürmek olarak kabul edilmiştir. Bu yüzden, kişiliğin (ya da eğer öyle istiyorsak ruhun bedene girmesinin) ne zaman ortaya çıktığı sorusu kürtaj tartışmasının anahtarıdır. Cenin ne zaman insan olur? Belli ve özel insan nitelikleri ne zaman ortaya çıkar?

Kesin bir zaman belirlenirken kişisel farklılıkların göz ardı edileceğini kabul ediyoruz. Bunun için, eğer bir çizgi çekeceksek bunun ihtiyatlı bir şekilde yapılması, yani erken tarafta olması gerekiyor. Bu konuda sayısal sınırlar konulmasına itiraz edenler var ve onların kaygısına katılıyoruz. Ama eğer bu konuda bir yasa yapılacaksa ve eğer bu yasa iki mutlakçı tavır arasında işe yarar bir uzlaşma öngörecekse, ceninden insana geçiş için en azından kabaca, bir zaman belirtmesi gerekir.

Hepimiz bir noktadan başladık. Döllenmiş bir yumurta kabaca, bu cümlenin sonundaki nokta kadardır. Sperma ile yumurtanın tarihi buluşması genelde iki fallop borusundan birinde gerçekleşir. Bir hücre ikiye, iki dörde vb. katlanır (2-tabanlı aritmetiğe göre üstel büyüme). Onuncu günde döllenmiş yumurta içi boş bir küre gibidir ve başka bir dünyaya, rahme doğru yol almaktadır. Bu yolda ilerlerken önüne çıkan dokuları yok eder, kılcal damarlardan kan emer, içinde yüzdüğü anne karnından oksijen ve besinler alır. Bir çeşit parazit gibi rahim duvarına tutunur.

Üçüncü haftada, yani atlanan ilk adet kanaması tarihlerinde oluşmakta olan embriyon yaklaşık iki milimetre uzunluğundadır ve çeşitli vücut bölümleri gelişmeye başlamıştır. Ancak bu aşamaya gelindiğinde, gelişmekte olan bir plasentaya bağımlı hale gelir. Segmentlere ayrılmış bir kurtçuğa benzer.

Dördüncü haftanın sonunda beş milimetre uzunluğundadır. Artık bir omurgalı olduğu fark edilmektedir, tüp biçimindeki kalbi çarpmaya, balıkların ya da ikiyaşayışlıların solungaç kavislerine benzeyen bir oluşum belirmeye başlar ve belirgin bir kuyruğu vardır. Bir kelere ya da kurbağa yavrusuna benzer. Döllenmeden sonraki birinci ayın sonunda durum budur.

Beşinci haftada beynin iki yarısının kabaca oluşumu fark edilir. Daha sonra göze dönüşecek oluşumlar görülebilir ve kollarla bacakları oluşturacak küçük çıkıntılar ortaya çıkar.

Altıncı haftada embriyon 13 milimetre uzunluğundadır. Gözler hâlâ birçok hayvanda olduğu gibi başın iki yanındadır ve sürüngene benzeyen yüzde daha sonra ağız ve burunun oluşacağı kapalı yarıklar vardır.

Yedinci haftanın sonuna doğru kuyruk neredeyse kaybolmuştur ve cinsiyet özellikleri (her iki cinsiyet de dişi gibi görünse de) fark edilebilir. Yüz bir memelinin yüzüdür ama daha çok domuza benzer.

Sekizinci haftanın sonunda yüz bir primatınkine benzemektedir, ama hâlâ tam olarak insansı değildir. İnsan vücudundaki bölümlerin çoğu temel olarak vardır. Alt beyin anatomisi iyi gelişmiştir. Cenin hassas uyarıya refleks tepki gösterir.

Onuncu haftada yüz yanılgıya yer bırakmayacak kadar insan görünümündedir. Erkekle dişiyi ayırt etmek mümkün olmaya başlar. Tırnaklar ve başlıca kemik yapıları üçüncü aya kadar görünmez.

Dördüncü ayda bir ceninin yüzünü diğerinden ayırt edebiliriz. Oynaması genellikle beşinci ayda hissedilir. Akciğerlerin bronşları altıncı ayda, alveollerse daha sonra gelişmeye başlar.

O halde, eğer cinayet sadece insanın öldürülmesi demekse cenin ne zaman insanlık aşamasına ulaşır? İlk üç ayın sonunda yüzü belirgin biçimde insana benzediğinde mi? Yine üçüncü ayın sonunda cenin uyarana tepki verdiğinde mi? İkinci üç ayın ortalarında oynaması hissedilecek kadar hareketli duruma geldiğinde mi? Ciğerler, ceninin dışarıdaki havayı kendi başına soluyabileceği düşünülen bir gelişim aşamasına ulaştığı zaman mı?

Gelişim sürecindeki bu belli dönüm noktalarıyla ilgili sorun sadece bunların keyfi olmaları değil. Daha da kafa karıştıran nokta, bunlardan hiçbirinin - yüzeysel bir konu olan yüzün görünümü dışında - sadece insana özgü özellikleri içermemesi. Bütün hayvanlar uyaranlara tepki verir ve kendi iradeleriyle hareket eder. Birçoğu solunum yapabilir. Ne var ki bunlar onların milyonlarcasını boğazlamaktan bizi alıkoymaz. Bizi insan yapan refleksler, hareket ve solunum değildir.

Öteki hayvanların bize göre üstünlükleri vardır: Hız, güç, dayanıklılık, tırmanma ve toprağı kazma becerileri, çevreye uyum sağlayarak kendini gizleyebilme, görme, koku alma ve işitme yetenekleri, suya ve havaya egemen olabilmeleri gibi. Bizim tek ve büyük üstünlüğümüz, başarımızın sırrı insana özgü düşüncedir. Biz, konuları ayrıntılı olarak düşünme, ileride olabilecekleri hayal etme, değerlendirebilme yeteneğine sahibiz. Tarımı ve uygarlığı bu sayede icat ettik. Düşünmek hem nimetimiz, hem lanetimizdir ve bizi biz yapan odur.

Düşünmek tabii ki beyinde olup biter. Temel olarak, serebral korteks adı verilen büklümlü gri maddenin üst katmanlarında meydana gelir. Beyindeki kabaca 100 milyar nöron, düşüncenin maddesel temelini oluşturur. Nöronlar birbiriyle bağlantılıdır ve bu bağlantılar bizim düşünme olarak yaşadığımız olguda başlıca rolü oynarlar. Ne var ki nöronların büyük ölçekte birbirine bağlanması gebeliğin 24.-27. haftalarından - altıncı ay - önce başlamaz.

Bilim adamları başa zararsız elektrodlar yerleştirerek kafatasının içindeki nöron ağının ürettiği elektriksel faaliyeti ölçebilmektedirler. Değişik zihinsel faaliyetler farklı beyin dalgaları meydana getirir. Yetişkin bir insanın beynine özgü düzenli beyin dalgaları ceninde gebeliğin 30. haftasına kadar - üçüncü üç aylık dönemin başlangıcına kadar - görülmez. Ne kadar canlı ve hareketli olurlarsa olsunlar, daha küçük ceninlerde bunun için gerekli beyin yapısı yoktur. Henüz düşünemezler.

Herhangi bir canlı yaratığın öldürülmesine rıza göstermek, özellikle de bu ileride bir bebek olabilecekse, sıkıntılı ve acı vericidir. Ama biz her zaman ve asla gibi aşırı uçtaki tutumları reddediyoruz ve bu da bizi istesek de istemesek de kaygan zemine taşıyor. Eğer gelişimsel bir ölçüt belirlemek zorundaysak çizgiyi burada çizmeliyiz: insana özgü düşünmenin başlamasının henüz yeni yeni mümkün hale geldiği zaman.

Bu aslında çok muhafazakâr bir tanım. Çünkü düzenli beyin dalgalarına ceninlerde ender rastlanır. Bu konuda daha fazla araştırma yapmak yararlı olacaktır. (Babun ve koyun ceninlerinde de belirgin beyin dalgaları gebeliğin sonlarında başlar.) Eğer, az da olsa erken gelişmiş beyin dalgalarını dikkate almak için ölçütü daha da sıkılaştırmak istersek, çizgiyi altıncı ayda çekebiliriz. Yüksek mahkemenin 1973 yılında - tamamen farklı nedenlerle de olsa - çizgiyi çizdiği yer de burasıdır.

Yüksek Mahkemenin Roe-Wade davasında verdiği karar Amerikadaki kürtajla ilgili yasaları değiştirmiştir. Karar ilk üç ayda kadının isteğine bağlı olarak sınırlama olmaksızın, ikinci üç ayda da kadının sağlığını korumaya yönelik bazı sınırlamalarla kürtaja izin vermektedir. Üçüncü üç aylık dönemdeyse, kadının sağlığına ya da yaşamına yönelik ciddi bir tehlikenin bulunduğu durumlar dışında, eyaletlere kürtajı yasaklama yetkisi tanınmaktadır. 1989 yılında aldığı Webster kararında Yüksek Mahkeme, Roe-Wade kararını değiştirmeyi açıkça reddetmiş, buna karşılık 50 eyaletin meclislerini kendi adlarına karar almaya çağırmıştır.

Roe-Wade davasında kararın mantığı neydi? Çocuklar doğduğunda onlara ya da aileye ne olacağı hukuksal açıdan dikkate alınmamıştır. Buna karşılık mahkeme, kadının serbestçe üreme özgürlüğünün, özel hayatın gizliliğini güvenceye alan anayasa maddeleriyle korunduğuna karar verdi. Ancak bu hak koşulsuz değildir. Kadının özel hayatın gizliliği hakkıyla ceninin hayat hakkı tartılmalıdır ve mahkeme bu değerlendirmeyi yaptığında, önceliği ilk üç ayda özel hayatın gizliliğine, üçüncü üç aydaysa hayat hakkına vermiştir. Geçiş sürecine yukarıda ele aldığımız görüşlerden dolayı hükmedilmiş değildir; yani ne zaman "ruhun bedene girdiği, ceninin yasalarla cinayete karşı korunabilmek için ne zaman yeterince insan özelliğine sahip olduğu dikkate alınmamıştır. Bunun yerine, benimsenen ölçüt ceninin annenin dışında yaşayıp yaşayamayacağıdır. Bu "yaşama olasılığı" olarak adlandırılır ve bir ölçüde solunum yapma yeteneğine dayanır. Gebeliğin 24. haftasına, yani altıncı ayın başına kadar akciğerler henüz gelişmemiştir ve - en gelişmiş bir solunum aygıtına bağlansa bile - cenin nefes alamaz. Roe-Wade kararının eyaletlere, son üç ayda kürtajı yasaklama yetkisi tanımasının sebebi budur. Bu çok pragmatik bir ölçüttür.

Bu sava göre eğer gebeliğin belli bir zamanında cenin ana rahminin dışında yaşayabilecekse, o zaman ceninin hayat hakkı kadının özel hayatın gizliliği hakkından önce gelir. Peki ama, "yaşayabilir ne demektir? Gebelik süresi eksiksiz tamamlandıktan sonra doğan bir bebek bile büyük ilgi ve sevgi olmadan yaşama yetisine sahip değildir. Yakın geçmişte, kuvöz icat edilmeden önce, yedi aylık doğan bebeklerin yaşama olasılığı pek yoklu. Öyleyse, o zaman yedinci ayda kürtaja rıza gösterilmeli miydi? Kuvözün icadından sonra, yedinci ayda gebeliğe son vermek aniden ahlak dışı mı olmuştu? Eğer gelecekte yeni bir teknoloji geliştirilir de, - annenin plasenta aracılığıyla ceninin kan dolaşımına sağladığı gibi - altıncı ayını bile doldurmamış bir cenin, kan yoluyla oksijen ve besin sağlayacak bir yapay rahimle yaşatılabilirse ne olacak? Bu teknolojinin yakın zamanda geliştirilmesi ve çoğunluk tarafından kullanılabilir hale gelmesi olasılığının düşük olduğunu varsayıyoruz. Ama eğer bu mümkün olsaydı, altıncı aydan önce kürtaj eskiden ahlaka uygunken şimdi ahlaka aykırı mı olacaktı? Teknolojiye dayanan ve onunla birlikte değişen ahlak zayıf bir ahlaktır ve bazılarına göre aynı zamanda kabul edilemez bir ahlaktır.

Ayrıca neden soluk alma (ya da böbrek fonksiyonu veya hastalığa karşı direnme yeteneği) hukuksal koruma sağlamak için bir gerekçe oluştursun? Eğer bir ceninin düşünüp hissedebildiği ancak soluk alamadığı belirleniyorsa onu öldürmek doğru mudur? Soluk almaya düşünme ve hissetmeden daha mı çok değer veriyoruz? Bize göre yaşama yetisine sahip olma tartışmaları ile kürtajın ne zaman kabul edilebilir olacağı tutarlı bir şekilde belirlenemez. Başka ölçütlere ihtiyaç vardır. Bunun için biz yine, insanda düşünmenin ilk başladığı zamanın ölçüt alınmasını öneriyoruz.

Genelde ceninde düşünme akciğerlerin gelişmesinden de sonra ortaya çıktığı için, Roe-Wade kararının, bu karmaşık ve zor sorun karşısında alınmış ihtiyatlı ve iyi bir karar olduğuna inanıyoruz. Karar, son üç aylık dönemde - ciddi tıbbi zorunluluklar dışında - kürtajı engelleyerek, birbiri eriyle çatışan özgürlük ve yaşam iddiaları arasında adil bir denge kurmaktadır.

Bu yazı Parade dergisinde çıktığında, okurların kürtajla ilgili görüşlerini açıklayabilmeleri için 900'lü bir telefon hattı da verilmişti. 380 bin gibi şaşırtıcı sayıda insan aradı. Dile getirdikleri görüşler dört grupta toplanabilir: Döllenme anından itibaren kürtaj cinayet demektir, Kadın, gebeliğin herhangi bir döneminde kürtaja karar verme hakkına sahiptir, Gebeliğin ilk üç ayında kürtaja izin verilmelidir" ve Gebeliğin ilk altı ayında kürtaja izin verilmelidir. Parade dergisi Pazar günü yayımlanıyor. Pazartesi günü, belirtilen görüşler yukarıdaki dört grupta ayrışmıştı. Bunun ardından, 1992 seçimlerinde Cumhuriyetçi Parti'nin başkan adayı olan, Evanjelik köktenci Hıristiyan Pat Robertson pazartesi günü kendi günlük televizyon programında yaptığı konuşmayla müritlerini Parade dergisini çöpten çıkararak döllenmiş insan yumurtasını öldürmenin cinayet olduğu mesajını göndermeye çağırdı. Onlar da yaptılar. Çoğu Amerikalının - kamuoyu yoklamalarının ve 900lü batta bildirilen tepkilerin de ortaya koyduğu - seçme hakkından yana olan tutumu siyasi düzen tarafından bastırılmıştı.

Carl Sagan - Milyarlarca ve Milyarlarca


Bir sonraki bölüm hazırlandığında linki burada olacaktır




Share this article :

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

 
SUPPORT / DESTEK : ATLAS
Copyright © 2014 ATLASİZM