Uygarlık Tarihi

Hendrik Willem Van Loon - Uygarlık Tarihi


2

En Eski Atalarımız

İlk insanlar ortaya çıkıyor

İlk “gerçek” insanlar hakkında bilgilerimiz pek az. Onların resimlerini görmedik. Bazen, çok eski toprakların en derin kil katmanlarında kemiklerinin parçalarını buluyoruz. Bu kemikler, çoktan dünya yüzünden silinip gitmiş hayvanların parçalanmış iskeletlerinin arasında gömülü vaziyette yatıyor. Antropologlar (yaşamlarını hayvanlar aleminin bir üyesi olarak insan neslini öğrenmeye adamış eğitimli bilim insanları) bu kemikler üzerinde çalışarak, en eski atalarımızı gerçeğe uygun sayılabilecek bir biçimde yeniden yapılandırmayı başardılar.

İnsanın büyük büyük büyükbabası, çok çirkin, hiçbir albenisi olmayan bir memeliydi. Günümüz insanlarından çok daha ufak tefekti: Güneşin sıcaklığıyla rüzgarın ısırıkları, cildini koyu bir kahverengiye dönüştürmüştü. Kafası ve kollarıyla bacakları da dahil olmak üzere vücudunun büyük kısmı uzun, kaba kıllarla kaplıydı. Ellerinin maymun eli gibi görünmesine yol açan çok ince ama güçlü parmakları vardı. Alnı dardı, çenesi de dişlerini çatal bıçak yerine kullanan vahşi bir hayvanın çenesine benziyordu. Üzerine bir şey giymiyordu. Dünyayı dumana ve lava boğan gümbürtülü volkanların alevleri dışında da ateş namına bir şey görmüş değildi.

Büyük büyük büyükbaba, Afrika'daki pigmelerin bugün de yaptığı gibi, uçsuz bucaksız ormanların nemli karanlığında yaşıyordu. Açlığın pençelerini içinde hissettiği zaman çiğ yapraklarla bitki kökleri yiyor ya da öfkeli bir kuşun yumurtalarını alıp kendi yavrularını bu yumurtalarla besliyordu. Zaman zaman, uzun ve sabırlı bir kovalamaca sürecinin ardından bir serçe ya da küçük bir vahşi köpek ya da belki bir tavşan yakaladığı oluyordu. Bu avları çiğ olarak yiyordu, çünkü yiyeceklerin pişirildiği zaman daha lezzetli olduklarını keşfetmiş değildi.

Bu ilkel insan, gündüz saatlerinde yiyecek bir şeyler bulmak için etrafta kol geziyordu.

Dünyanın üzerine gece çöktüğündeyse, karısıyla çocuklarını bir ağaç kovuğuna ya da büyük kayalıkların arkasına saklıyordu, çünkü dört bir yanı yırtıcı hayvanlarla çevriliydi, gece de bu hayvanların av peşine düşerek kendileri, eşleri ve yavruları için yiyecek aradığı zamandı. Üstelik vahşi hayvanlar insan etinin tadını da seviyorlardı. Yemek ya da birileri tarafından yenilmek zorunda olduğunuz bir dünyaydı bu. Hiç de mutlu bir yaşam değildi, çünkü korku ve acıyla doluydu.

Yaz mevsiminde insan güneşin kavurucu ışınlarına maruz kalır, kış aylarında ise çocukları kollarının arasında soğuktan donarak ölürdü. Böyle bir yaratık yaralandığında (avcı hayvanlar hiç durmadan kemiklerini kırar ya da bileklerini burkarlar) ona bakacak kimsesi olmadığı için korkunç bir ölümle ayrılırdı dünyadan.

Acayip sesleri hayvanat bahçesinin dört bir yanını saran çoğu hayvan gibi eski insan da tuhaf, anlamsız sesler çıkarmaktan hoşlanırdı. Kendi sesini duymak çok hoşuna gittiği için, durmaksızın bu anlamsız şeyleri mırıldanır dururdu. Zamanla boğazından gelen sesleri soydaşlarını tehlike konusunda uyarma amaçlı kullanabileceğini fark ederek, "kaplan geliyor!" veya "beş tane fil yaklaşıyor!" anlamına gelen belli çığlıklar atmaya başladı. Diğerleri de bu Çığlıklara "görüyorum" veya "kaçıp saklanalım" demek olan homurtularla karşılık veriyorlardı. Bütün lisanların kökeni muhtemelen bu homurdanmalardır.

Yine de, daha önce de söylemiş olduğum gibi, hikayenin başlangıç kısımları hakkında son derece az bilgimiz var. Eski insanların aletleri yoktu. Kendilerine ev de yapamıyorlardı. Yaşıyor ve ölüyorlar, arkalarında da birkaç köprücük kemiği kalıntısıyla kafataslarından bir-iki parça hariç iz bırakmıyorlardı. Bu da bize, on binlerce yıl önce dünyada bütün diğer hayvanlardan çok daha farklı olan ve çok büyük ihtimalle bizim yakın dönem atalarımız olan yaratıklarla bağlantılı belli memeli türlerinin (bunlar büyük ihtimalle maymun benzeri, arka ayaklarının üzerinde yürümeyi ve ön ayaklarını da el gibi kullanmayı öğrenmiş olan bilinmeyen bir başka hayvandan türemişlerdi) yaşamış olduğunu anlatıyor.

Bildiklerimiz bunlardan ibaret. Geri kalan her şey karanlıkta.

Hendrik Willem Van Loon - Uygarlık Tarihi


Bir sonraki bölüm hazırlandığında linki burada olacaktır.




Share this article :

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

 
SUPPORT / DESTEK : ATLAS
Copyright © 2014 ATLASİZM