Yatak Odasında Felsefe

Marquis de Sade - Yatak Odasında Felsefe


Bu konu çok uzun olduğu için iki bölümde yayınlamak zorunda kaldık, yazının öncesini Önceki bölüm de okuyabilirsiniz.

İnsanın, hemcinsine yönelik suçlarının ikinci grubunda incelememiz gereken bir tek cinayet kaldı. İnsanın hemcinsine karsı yapabileceği tüm saldırılar içinde cinayet, hiç kuskusuz, hepsinin en acımasızıdır, çünkü insanın doğadan edindiği tek malını, kaybı durumunda telafisi imkânsız olanını elinden alır. Yine de, cinayetin kurbanı olan kişide yol açtığı haksızlık bir yana bırakılsa da, burada birçok soru sorulabilir.

1. Bu eylem, yalnızca doğa yasaları dikkate alındığında gerçektencanice midir?
2. Politikanın yasaları karsısında canice bir eylem midir?
3. Topluma zararlı mıdır?
4. Cumhuriyetçi bir yönetimde cinayet nasıl ele alınmalıdır?
5. Son olarak, cinayet cinayetle mi engellenmelidir?

Bu soruların her birini ayrı ayrı inceleyeceğiz: Konu, üstünde durmamızı gerektirecek kadar temel önemdedir; bizim fikirlerimiz belki biraz güçlü bulunacaktır: Bu fikirlerin etkisi nedir? Her şeyi söyleme hakkını elde etmedik mi? İnsanlara büyük hakikatleri gösterelim: Onlar bizden bunları bekliyorlar; hatanın yok olmasının vakti geldi artık, bu hatanın çektiği göz bağının krallarınkinin yanına düşmesi gerek. Cinayet doğanın gözünde bir suç mudur? İşte, ilk soru budur.

Burada, insanın doğanın öteki ürünlerinin düzeyine indirerek kuşkusuz gururunu inciteceğiz, ama filozof küçük insani gururları asla okşamaz; onun her zaman için büyük bir tutkuyla istediği şey, hakikati aramaktır, özsaygının aptalca önyargıları altından hakikati bulup çıkarır, hakikate erişir, onu geliştirir ve onu şaşkın dünyaya cesurca gösterir.

İnsan nedir? Onunla diğer bitkiler arasındaki fark nedir? Onunla doğadaki tüm diğer hayvanlar arasındaki fark nedir? Kesinlikle hiç fark yoktur. İnsan da onlar gibi bu yerkürenin üzerine rastlantı sonucu yerleştirilmiştir, onlar gibi doğmuştur; onlar gibi ürer, çoğalır ve azalır; onlar gibi yaşlanır ve onlar gibi doğanın her hayvan türüne biçtiği sürenin sonunda, organlarının yapısı nedeniyle hiçliğin içine düşer. Benzerlikler bu kadar doğruysa, filozofun incelemeci gözünün herhangi bir farklılık görmesi de o ölçüde olanaksızdır. Bu durumda, bir hayvanı öldürmek de bir insanı öldürmek kadar kötüdür, ya da her ikisi de pek az kötüdür ve farklılık yalnızca bizim önyargılı kibrimizde mevcuttur; ama kibrin önyargıları kadar saçma bir şey ne yazık ki yoktur. Yine de soruyu hemen soralım. Bir insanı ya da bir hayvanı yok etmenin eşit olmadığını inkâr edemezsiniz; ama her canlı hayvanın imhası, Pythagorasçıların sandığı gibi ya da Ganj kıyılarında yaşayanların hala inandığı gibi kesinlikle bir kötülük müdür? Buna cevap vermeden önce, sorunu doğayla ilişki içinde inceleyeceğimizi okurlara hatırlatalım; daha sonra insanlarla ilişki içinde ele alacağız.

İmdi, yaratılmalarında doğanın en ufak bir bedel ödemediği ya da en ufak bir özen göstermesinin gerekmediği canlıların doğa için ne değeri olabilir, soruyorum. İşçi, eserine kendine mal olan çalışmaya göre, yaratmak için harcadığı zamana göre değer biçer. İmdi, insanın doğaya bir maliyeti var mıdır? Maliyeti olduğunu varsaysak bile, bir maymundan ya da bir filden daha mı fazladır bu maliyet? Daha öteye gideceğim: Doğadaki üretici maddeler nelerdir? Yaşamaya başlayan varlıklar nelerden oluşur? Bu varlıkları oluşturan üç öğe diğer cisimlerin ilksel imhasından kaynaklanmıyor mu? Eğer tüm bireyler ebediyen var olsaydı doğanın yenilerini yaratması imkânsız olmaz mıydı? Varlıkların doğada ebediyen var olması imkânsızsa, o halde imhaları da doğanın yasalarından biridir. İmdi, imha doğa için kesinlikle vazgeçemeyeceği kadar gerekliyse ve eğer ölümün ona hazırladığı bu kitlesel imha olmadan yaratamıyorsa, bu durumda ölümle birlikte düşündüğümüz yok etme fikri artık gerçekliğini yitirecektir; yok olmayı saptayamayız; yaşayan hayvanın sonu diye adlandırdığımız şey gerçek bir son olmayacaktır, yalnızca basit bir dönüşüm olacaktır ve bu dönüşümün temeli sürekli harekettir, maddenin gerçek özü budur ve tüm modern felsefelerin ilk yasalarından biri de budur. Ölüm, bu çürütülemez ilkelere göre, bir biçim değişikliğinden başka bir şey değildir, bir varoluş biçiminden diğerine belli belirsiz bir geçişten başka bir şey değildir, iste Pythagoras’ın ruh göçü diye adlandırdığı da budur.

Bu hakikatler bir kez kabul edildiğinde imhanın suç olabileceği hiç ileri sürülebilir mi, soruyorum size? Saçma önyargılarınızı korumak için dönüşümün bir imha olduğunu bana söylemeye cesaret edebilir misiniz? Hayır, kuşkusuz; çünkü bunun için madde içinde bir anlık eylemsizliği, bir dinlenme anını kanıtlamak gerekir. Böyle bir anı asla keşfedemezsiniz. Büyük hayvan son soluğunu verdiği anda küçük hayvanlar oluşur ve bu küçük hayvanların yaşamı, büyüğün anlık uykusunun belirlediği ve gerekli kıldığı sonuçlardan biridir. Bu durumda, bu hallerden birinin doğanın daha fazla hoşuna gittiğini söyleyebilir misiniz? Bunun için, imkânsız bir şeyi kanıtlamak gerekir: Uzunluğun ya da kare biçiminin doğaya ince uzun bir cisimden ya da bir üçgenden daha yararlı, daha hoş olması gerekir... Doğanın yüce planları açısından, eylemsizlik içinde ve uyuşuk uyuşuk semiren bir tembelin, çok yararlı hizmetlerde bulunan attan ya da her bir parçası ise yaradığından gövdesi çok değerli olan öküzden daha yararlı olduğunu kanıtlamak gerekir; zehirli yılanın sadık köpekten daha gerekli olduğunu söyleyebilmek gerekir...

Oysa bu düşünce sistemlerinin savunulur yanı yoktur. Doğanın eserlerini yok etmemizin imkânsız olduğunu kesinlikle kabul etmeliyiz, imhaya girişerek yaptığımız tek şey, biçimleri çeşitlendirmektir ama asla yaşamı söndüremeyiz, dolayısıyla, hangi yaşta, hangi cinsiyette, hangi türde olursa olsun bir yaratığın sözüm ona imhasında suç olabileceğini kanıtlamak, insanın yapabileceği bir şey değildir. Hepsi de birbirlerinden doğan sonuç dizimiz içinde ilerlemeye devam edersek, sonuçta, doğaya zarar vermek bir yana, doğanın farklı eserlerinin biçimlerini çeşitlendirerek işlediğimiz eylemin doğa için yararlı olduğuna inanmamız gerekir, çünkü bu eylem yoluyla doğaya yeniden inşa edeceği şeyler için hammadde sağlıyoruz, eğer biz yok etmezsek doğa işleyemez. O halde bırakın işlesin doğa, denecektir size. Kesinlikle doğru, doğayı kendi haline bırakmak gerekir, ama insan öldürmenin itkileri de doğanın itkileridir; insana bunu öğütleyen doğadır; doğa karsısında veba ya da açlık neyse hemcinsini yok eden insan da odur, hepsi de doğanın eliyle gönderilmiştir; doğa, eserleri için kesinlikle temel olan bu imha hammaddesini bir an önce elde etmek için her yola başvurur.

Bir an için ruhumuzu felsefenin kutsal meşalesiyle aydınlatalım: Kişisel kinleri, intikamları, savaşları, tek kelimeyle sürekli işlenen cinayetlerin tüm bu motiflerini, doğanın sesinden başka hangi ses bize esinler? Doğa bize bunları öğütlüyorsa, demek ki buna ihtiyacı vardır. O halde, doğanın amaçlarını izlemekten başka bir şey yapmadığımıza göre nasıl olur da doğaya karsı suçlu olduğumuzu varsayabiliriz?

Aydınlanmış okuru, cinayetin asla doğayı ihlal edemeyeceğine ikna etmek için bu kadar çok söze bile gerek yoktur aslında.

Cinayet politikada bir suç mudur? Tersine, politikanın en büyük atılım kaynaklarından birinin ne yazık ki cinayet olduğunu itiraf etmeye cesaret edelim. Roma cinayetler sayesinde dünyanın efendisi olmamış mıdır? Fransa cinayetler sayesinde bugün özgür değil midir? Burada savaşlara eşlik eden cinayetlerden söz edildiği uyarısını yapmak gereksizdir, yoksa fesat çıkaranların ya da kargaşa yaratanların vahşetinden söz edilmemektedir; herkesin lanetini üstünde toplayan bu tür cinayetlerin yalnızca hatırlanması bile genel dehşeti ve öfkeyi sonsuza dek kışkırtmak için yeterlidir. Amacı aldatmak olan, bir ulusun diğerleri zararına büyümesinden başka hedefi olmayan bir bilimden daha fazla cinayete ihtiyaç duyan bir insan bilimi var mıdır? Bu politik barbarlığın biricik meyveleri olan savaşlar, politikanın beslendiği, güçlendiği, desteklendiği araçlardan başka bir şey midir ki? Savaş yok etme bilimi değil de nedir? Öldürme sanatını herkese açıkça öğreten, en iyi öldüreni ödüllendiren ve düşmanı karşısında özel bir nedenle bozguna uğrayanı cezalandıran insanın tuhaf körleşmesi! Bu denli barbarca yanılgılar üzerinde durmanın tam zamanı değil midir?

Son olarak; cinayet topluma karsı bir suç mudur? Aklı başında kim bunu düşünebilir ki? Bu kalabalık toplum içinde bir kişi fazla ya da bir eksik olmuş önemi var mı? Bu durumda toplumun yasaları, ahlâkı, gelenek ve görenekleri mi bozulur? Bir kişinin ölümünün genel kitle üzerinde etkisi olmuş mudur hiç? En büyük muharebenin kaybedilmesinden sonra, dünyanın yarısının, hatta tümünün yok edilmesinden sonra, hayatta kalabilecek az sayıda insan en ufak bir maddi değişim, bozulma hisseder mi? Heyhat! Hayır! Tüm doğa da daha fazlasını hissetmez. Ve her şeyin kendisi için yapıldığına inanan insanın aptalca kibri, insan soyunun tümüyle yok edilmesinin ardından doğada hiçbir şeyin değişmediğini ve yıldızların dönmesinin hiç de gecikmediğini görünce pek şaşırmış olacaktır. Devam edelim.

Savaşçı ve cumhuriyetçi bir devlette cinayet nasıl görülmelidir?

Bu eylemi gözden düşürmek ya da cezalandırmak kesinlikle en büyük tehlike olurdu. Cumhuriyetçinin kibri az da olsa kan dökücülük gerektirir; eğer gevşerse, eğer enerjisi kaybolursa, bir süre sonra zorla boyun eğdirilir ona. Çok tuhaf bir düşünce ortaya çıkmaktadır, ama küstahça olmasına rağmen doğru olduğundan bu düşünceyi belirteceğim. Cumhuriyetle yönetilmeye başlanan bir ulus ancak erdemleriyle ayakta durur, çünkü daha fazlasına varmak için her zaman daha azdan başlamak gerekir; ama zaten yaşlanmış ve çürümüş bir ulus cumhuriyetçi bir yönetimi benimsemek için kendi monarşik yönetimini cesaretle sarstığında, ancak çok sayıda cinayetle ayakta durabilir; çünkü o zaten cinayete gömülmüştür ve eğer cinayetten erdeme geçmek isterse, yani şiddete dayalı bir halden yumuşak bir hale geçmek isterse atalet içine düşer ki sonuç bir süre sonra kesin çöküş olur. Güçlü bir topraktan söküp çıkardığınız bir ağacı kumlu ve kuru bir toprağa dikerseniz ne olur? Tüm aydın fikirler doğanın fiziğine öylesine bağlıdır ki, tarımın sağladığı karşılaştırmalar ahlak alanında bizi asla yanıltmaz.

İnsanların en bağımsızı, doğaya en yakını olan vahşiler cezalandırılmadan her gün cinayet işlerler. Spartada, Lakedaimon’da, tıpkı Fransa'da keklik avına gittiğimiz gibi, demirbaş köle avına çıkılıyordu. En özgür halklar cinayeti en çok benimseyenlerdir. Mindanao’da kim ki cinayet islemek ister cesur insanlar safına yükseltilir: hemen bir sarık giydirilir ona; Caraguos’larda bu sarığı giyme onuruna erişmek için yedi kişi öldürmüş olmak gerekir; Bomeo sakinleri, öldürdükleri herkesin öldükten sonra kendilerine hizmet edeceklerine inanırlar; İspanyol sofuları bile Galiçyalı Aziz Jacques’a günde on iki Amerikalı öldürmek için dua ediyorlardı; Tangut krallığında seçilen güçlü kuvvetli bir genç adam yılın bazı günlerinde her önüne çıkanı öldürme hakkına sahip olur. Cinayete Yahudilerden daha yatkın bir başka halk var mıdır? Tarihlerinin her sayfasında karşımıza her biçimiyle cinayet çıkar.

Çin imparatorları ve mandarinleri kimi zaman halkı isyan ettirecek önlemler alırlar; bu manevralar sayesinde dehşetli bir kıyım yapma hakkı elde ederler. Bu yumuşak ve efemine halk, tiranlarının boyunduruğundan kurtulduğunda, bu kez pek haklı olarak o tiranları öldürür, dolayısıyla cinayet her zaman benimsenen, her zaman gerekli bir şeydir, yalnızca kurbanlar değişmiş olur; bazılarının mutluluğuyken ötekilere mutsuzluk verir.

Çok sayıda ulus halktan katillere hoşgörü gösterir: Cenova’da, Venedik’te, Napoli’de ve tüm Arnavutluk’ta bu kişiler tamamen serbesttir; San Domingo nehri üzerindeki Kachao’da, herkesin bildiği ve kabul görmüş bir giysi içindeki katiller, belirttiğiniz kişiyi sizin emrinizle ve gözünüzün önünde gırtlaklarlar; Yerliler cinayet işleyecek cesarete sahip olmak için afyon alırlar; daha sonra sokak ortalarında koşturarak kime rastlarlarsa onu katlederler; İngiliz seyyahlar bu saplantıya Batavia’da rastlamışlardır.

Romalılar kadar büyük ve acımasız bir başka halk görülmüş müdür, başka hangi ulus görkemini ve özgürlüğünü bu kadar uzun süre koruyabilmiştir! Gladyatör seyri Romalıların cesaretini destekler; cinayet oyunlarının verdiği alışkanlıkla Roma ulusu savaşçı olmuştu. Sirkin arenasını günde bin iki yüz ya da bin beş yüz kurban dolduruyordu ve erkeklerden daha acımasız olan kadınlar can çekişenlerin zarafetle düşmesini ve ölüm kıvranışlarını belli etmelerini istemeye cesaret ediyorlardı. Romalılar buradan cücelerin birbirlerini boğazlamasını seyretme zevkine geçmiştir ve yeryüzüne zehir saçan Hıristiyan ibadeti, insanların birbirini öldürmesinin kötülük olduğuna ikna ettiğinde, tiranlar bu halkı anında zincire vurabildiler ve dünyanın kahramanları bir süre sonra birer oyuncak haline geldiler.

Nihayet, cinayet işleyenin, yani hemcinsini öldürecek kadar kendi duyarlılığını bastıran ve genel ya da özel kan davasına aldırmayan insanın savaşçı ya da cumhuriyetçi bir yönetimde çok tehlikeli ve dolayısıyla çok değerli olduğuna her yerde haklı olarak inanıldı. Çocukları, çoğu zaman da kendi çocuklarını kurban ederek tatmin olacak kadar vahşi halklar arasında gezinirsek, evrensel olarak benimsenmiş bu eylemlerin kimi zaman yasaların bir parçası olduğunu bile görürüz. Birçok vahşi halk çocuklarını doğar doğmaz öldürür. Orenoque ırmağı kıyılarında, anneler kızlarının mutsuz olmak için doğduklarına inanırlardı, çünkü kadınları hiç sevmeyen bu yörenin yerlilerinin eşi olmaktı tek kaderleri, dolayısıyla onları doğar doğmaz boğuyorlardı. Trapobane’da ve Sopit krallığında, sakat doğan tüm çocuklar bizzat anne babaları tarafından öldürülüyordu. Madagaskarlı kadınlar haftanın bazı günlerinde doğan çocuklarını vahşi hayvanlara teslim ediyorlardı. Yunan cumhuriyetlerinde, dünyaya gelen tüm çocuklar titizlikle inceleniyordu ve günün birinde cumhuriyeti savunmaya uygun olmadıkları görüldüğünde, anında öldürülüyorlardı: Orada insan doğasının bu aşağılık alt tabakasını korumak için zengin biçimde donatılmış evler kurmanın gerekli olduğu düşünülmüyordu. İmparator mevkiinin nakline kadar, çocuklarını beslemek istemeyen tüm Romalılar onları çöplüğe atıyorlardı. Antik dönemin yasa koyucuları çocukları ölüme göndermekten hiç utanmadıklarından bir babanın ailesi üzerinde sahip olduğu hakları hiçbir yasayla engellemediler. Aristotoles çocuk düşürmeyi öğütlüyordu; vatan askıyla yanıp tutuşan, coşku dolu bu antik cumhuriyetçiler, modern uluslarda görülen kişisel merhamet duygusunu tanımıyorlardı; çocuklarını daha az, ülkelerini daha çok seviyorlardı. Çin’in tüm şehirlerinde her sabah inanılmaz sayıda çocuk sokaklara terk edilmiş olarak bulunur; gün doğarken bir yük arabası bunları toplar ve bir çukura atar; çoğu zaman ebeler anneleri bu dertten kurtarır ve bebekleri kaynar su dolu kazanlara ya da ırmaklara atarak anında öldürürler. Pekin’de, yeni doğanlar kanallara bırakılan küçük saz sepetlere konulur; bu kanallar her gün temizlenir. Ünlü seyyah Duhalde her araştırmada günde otuz binden fazla çocuk toplandığını belirtir. Cumhuriyetçi bir yönetim altında nüfus artışına engel koymanın son derece politik, son derece gerekli olduğu inkâr edilemez; tamamen karşıt bakış açılarından da bir monarşide nüfus artışını desteklemek gerekir; burada, tiranlar köleleri ne kadar çoksa o kadar zengin olduklarından, onlara kesinlikle insan gerekmektedir; ama bu nüfus artışı, hiç kuşkusuz, cumhuriyetçi bir yönetimde gerçek bir ahlâksızlıktır. Modern Onlar Meclisi üyelerimizin dedikleri gibi, yine de onların öldürülme gerekçesi sayılarını azaltmak değildir! Kişinin mutluluğunun dayattığı sınırların ötesine uzanma imkânım elinden almaktır bu yalnızca. Herkesin hükümran olduğu bir halkın fazlasıyla çoğalmasını önleyin ve devrimlerin aşırı kalabalık bir nüfustan kaynaklandığını unutmayın. Eğer devletin bekası için savaşçılarınıza insanları öldürme hakkı veriyorsanız, besleyemeyeceği ya da yönetime hiçbir yarar sağlamayacak çocuklardan kurtulma hakkına dilediğince başvurma olanağını yine bu devletin korunması için herkese verin; çünkü doğayı ihlal etmeden yapılabilir bu iş. Dahası, kendisine zarar verebilecek tüm düşmanlarından kurtulma hakkım da - riskleriyle ve tehlikeleriyle - kişiye bırakın, çünkü kendi içlerinde kesinlikle etkisiz olan tüm bu eylemlerin sonucu, nüfusunuzu ılımlı bir düzeyde tutmak ve asla yönetiminizi altüst edecek kadar kalabalık olmamasını sağlamak olacaktır. Bir devletin aşırı nüfusu sayesinde büyüdüğünü bırakın monarşistler söylesin: Eğer nüfus, yaşam olanaklarını aşarsa bu devlet her zaman yoksul kalır; uygun sınırlar içinde kalarak, kendi fazlalığını ortadan kaldıran devletler her zaman için bayındır olur. Ağaçta dallar arttığında budamaz mısınız? Gövdeyi korumak için dalları kesmez misiniz? Bu ilkelerden uzaklaşan her sistem bir zırvalıktır, bu ilkelerin ihlali bizi bir süre sonra bunca çabayla inşa ettiğimiz yapının tamamen altüst olmasına götürecektir. Ama nüfusu azaltacağız diye insanı her ortaya çıktığında yok etmek de gerekmemektedir: Gayet uyumlu bir kişinin ömrünü kısaltmak adil değildir; dünyaya kesinlikle yararsız olacak bir kişinin yaşamasını engellemek ise, söylediğim gibi, adaletsizlik olmaz. İnsan soyu daha beşikten itibaren arındırılmalıdır; toplumun bağrından koparılıp alınması gereken kişi, topluma asla yararlı olamayacağınızı öngördüğünüz kişidir; kanıtlamış olduğumuz gibi, aşırı genişlemesi ihlallerin en tehlikelisi olan bir nüfusu azaltmanın akla yatkın yöntemleri bunlardır.

Özetlemenin zamanı geldi.

Cinayet, cinayetle mi engellenmeli? Hayır, kuşkusuz. Katile, öldürdüğü kişinin dost ya da ailesinin intikamından başka bir ceza asla dayatmayalım. Sizi bağışlıyorum, diyordu XV. Louis can sıkıntısından bir adam öldürmüş olan Charolais’ye, ama sizi öldürecek olanı da bağışlayacağım. Katillere karşı yasanın temelleri tümüyle bu yüce sözcüklerde yer alır.

Tek kelimeyle, cinayet bir vahşettir, ama çoğu zaman gerekli, asla suç olmayan, bir cumhuriyet devletinde temel olarak hoşgörü gösterilmesi gereken bir vahşettir. Tüm evrenin buna örnek olduğunu gösterdim; peki ama cinayeti ölümle cezalandırılması gereken bir eylem olarak mı kabul etmek gerek? Şu ikileme cevap verenler soruyu cevaplamış olurlar: Cinayet bir suç mudur değil midir? Eğer değilse onu cezalandıran yasalar niçin yapılıyor? Eğer suçsa, hangi barbarca ve aptalca tutarsızlıkla cinayeti yine benzer bir suçla cezalandırıyorsunuz?

Geriye, insanın kendisine karsı görevlerinden söz etmek kaldı. Filozof, kendi zevkine uygun olduğu sürece ya da kendini korudukça bu görevleri benimsediğinden, bunları uygulamasını ona öğütlemek çok gereksiz olur, eğer yerine getirmezse cezalandırmak daha da yararsız olur.

İnsanın bu türden işleyebileceği tek suç türü intihardır. Bu eylemi suç olarak gösteren insanların aptallığını kanıtlamakla burada oyalanacak değilim: Bu konuda hala bazı kuşkuları olanların Rousseau’nun ünlü mektubuna bakmalarını isterim. Hemen hemen tüm eski yönetimler politik ve dini bakımdan intihara izin veriyorlardı. Atinalılar kendilerini öldürme gerekçelerini Areopagus’a açıklıyorlardı. Daha sonra da kendilerini hançerliyorlardı. Yunan’daki tüm cumhuriyetler intihara hoşgörü gösterdiler; yasa koyucuların planları arasında intihar yer alıyordu; halk önünde kendilerini öldürüyorlardı ve kişi kendi ölümünü şatafatlı bir gösteri haline getiriyordu. Roma cumhuriyeti intiharı teşvik ediyordu: Pek ünlü olan vatan için kendini feda etmeler intihardan başka bir şey değildi. Galyalılar Roma’yı aldığında, en ünlü senatörler kendilerini öldürdüler; bu ruhu miras alan bizler de aynı erdemleri benimsiyoruz. 92 Seferi sırasında bir asker, Jemmapes olayında yoldaşlarını izleyememekten duyduğu üzüntüyle kendini öldürdü. Bu soylu cumhuriyetçiler düzeyine çıkmaya devam eden bizler, bir süre sonra onların erdemlerini aşacağız: İnsanı yaratan yönetimdir. Oldukça uzun sürmüş bir despotizm alışkanlığı cesaretimizi tamamen zayıflatmıştı; ahlakımız bozulmuştu: Şimdi yeniden doğmaktayız; Fransız karakterinin, dehasının, özgür kaldığında hangi yüce eylemlere muktedir olduğu bir süre sonra görülecektir; servetlerimiz ve yaşamlarımız pahasına, bize şimdiye kadar bunca kurbana mal olmuş bu özgürlüğü destekleyelim; hedefe vardığımızda bu kurbanlara asla üzülmeyelim; onların hepsi kendilerini seve seve adamıştır; onların dökülen kanları heba olmayacaktır; ama birleşelim…Birleşelim yoksa tüm çabalarımız meyvesini yitirir; kazandığımız zaferlerin üzerine mükemmel yasalar oturtalım; ilk yasa koyucularımız, nihayet devirdiğimiz despotun hâlâ kölesi olmaya devam ettiklerinden, övmeye devam ettikleri bu tirana yakışır yasalar verebilmişlerdi bize ancak; onların eserlerini yeniden yapalım, nihayet cumhuriyetçiler ve filozoflar için çalışacağımızı unutmayalım; yasalarımızın, yönetecekleri halk kadar yumuşak olması gerektiğini unutmayalım.

Sahte bir dine kendini kaptırmış atalarımızın suç olarak gördükleri çok sayıda eylemin hiçliğini, önemsizliğini burada göstererek, yapacağımız işleri azaltıyorum. Pek az yasa yapalım, ama bunlar iyi yasalar olsunlar. Frenleri çoğaltmayalım: Yıkılmaz bir nitelik verelim yalnızca. Çıkardığımız yasaların tek hedefi yurttaşın huzuru, mutluluğu ve cumhuriyetin görkemi olsun. Fransızlar, topraklarınızdan düşmanı kovduktan sonra ilkelerinizi yayma coşkunuzun sizi daha ötelerdeki topraklara sürüklemesini istemiyorum; ancak ateş ve barut sayesinde bu ilkeleri evrenin öteki ucuna taşıyabilirsiniz çünkü. Bu kararı vermeden önce, Haçlıların bedbaht başarısını hatırlayın. Düşman Ren’in öte yakasına atıldığında, inanın bana, koruyun şuurlarınızı ve kendi evinizde kalın; ticaretinizi canlandırın, fabrika üretiminize gereken enerjiyi ve istihdamı bulun; sanatı geliştirin, sizinki gibi bir yönetimde pek gerekli olan ve kimseye ihtiyaç duymadan herkese sağlanabilecek olması gereken tarımı teşvik edin; bırakın Avrupa'nın tahtları kendiliklerinden devrilsin: Sizin örneğiniz karşısında, sizin refahınız karsısında bir süre sonra onlar, siz karışmadan devrileceklerdir.

Ülkeniz sınırları içinizde yenilmez olan, polisinizle ve iyi yasalarınızla tüm halklara örnek olan sizler... Sizi taklit etmeye kalkışmayacak tek bir yönetim olmayacaktır dünyada, sizinle ittifak yapmaktan şeref duymayacak tek bir yönetim olmayacaktır; ama ilkelerinizi uzaklara taşımanın bos onuruyla, kendi içinizdeki mutluluğa özen göstermeyi bir yana bırakırsanız, uyuklamakta olan despotizm yeniden doğar, iç anlaşmazlıklarla parçalanırsınız, maliyenizi ve alım gücünüzü tüketirsiniz ve tüm bunlar, siz yok olduğunuzda size boyun eğdirecek olan tiranların dayatacakları prangaları yeniden öpmek içindir. Arzuladığınız her şeyi kendi evinizden ayrılmadan yapabilirsiniz; diğer halklar sizin mutlu olduğunuzu gördüklerinde sizin onlar için çizdiğiniz yoldan onlar da mutluluğa koşacaklardır.

Marquis de Sade - Yatak Odasında Felsefe


Bir sonraki bölüm hazırlandığında linki burada olacaktır



Share this article :

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

 
SUPPORT / DESTEK : ATLAS
Copyright © 2014 ATLASİZM