4000 Yıllık Tarihi Aldatmacalar

Gerald Messadie - 4000 Yıllık Tarihi Aldatmacalar


ÖNSÖZ

Aldatmacayı ortaya çıkarmak, yalanı ortaya çıkarmaktır. Bu felsefi girişim o kadar geniş kapsamlıdır ki bütün bir ömür boyunca sürebilir. Üstelik gerçeğin tıpatıp aynı iki görünüşü yoktur; bu nedenle kendi gerçeğini tarif eden herkes, karşısındakine istemeden de olsa yalan söyler. Bu özdeyiş de zaten eskidir: “Herkesin doğrusu kendine.”

Öte yandan yalan söylemenin birçok farklı, çoğu zaman karışık bir biçimi vardır. Dürüst yalan, örneğin adli bir olayda bir serserinin görünüşü konusunda yanılan bir tanığın yalanı, kasten söylenen yalandan, örneğin bir yalancı tanığın yalanından farklıdır: Yalancı tanık, bir hilekârdır.

Antik Yunan’da hiç kimse Athena’yı görmemişti, ama onun aslında var olmadığım iddia etmek idamla cezalandırılan bir suçtu. Onun gerçekliği, adına efsane denilen kurgunun veya dürüst yalan türünün bir parçasıydı; efsaneler, oldukça fazla sayıda yurttaşın asil bir davayı savunmak adına bir araya gelmesini sağlıyordu. Buna karşın, önemli bir siyasi karar almak için tanrılar tarafından atandığını iddia etmek, hilekârca bir yalan, yani bir aldatmacaydı ve bunun da idamla cezalandırılması gerekiyordu.

İkisini ayırt etmek güçtür. Aldatan kişi aslında dürüst olabilir mi? Bir hayal görmüş ve gerçekten tanrılar tarafından atandığına inanmış olabilir mi? Bu sorular milletlerin hayatında bir amfitiyatroda olduğundan daha fazla önem taşıyor Çünkü söz iktidarın aracıdır ve toplum içinde dile getirilen söz, otoritenin işaretidir. Ancak her ikisini de elinde bulunduranlar en çok sayıda kişiye hitap etme ayrıcalığına sahip olur.

İzninizle kişisel bir anıma yer vereceğim, çünkü bana tam da sırasıymış gibi geliyor. 2006’da İsviçre’nin Fransızca konuşulan bölgesinin televizyon kanalı Şeytan üzerine halka açık bir oturum düzenlemeye karar verdi ve bu amaçla bir Katolik rahibi, bir Protestan rahibi, bir Müslüman imamı ve hem laik olduğum hem de Şeytanın Genel Tarihi’ni yayımlamış olduğum için beni çağırdı. Tartışma konusu bu varlığın teolojideki yerine geldi. Davetliler, onun Kötülük’ün özünü ve Tanrı’nın düşmanını temsil ettiği yönünde hemfikirdiler, ama konuşma sırası bana geldiğinde onlardan farklı bir görüş bildirdim. Onun Eski Ahit’e göre Tanrı’nın hizmetkârı olduğunu hatırlattım. Stüdyoda öfkeyle karışık bir şaşkınlık havası esti. O zaman Eyüp Kitabı'nda yer alan şu satırları söyledim: “Bir gün ilahi krallık mensupları Tanrı’nın huzurunda toplandılar ve Şeytan onların arasındaydı. Tanrı ona nerede olduğunu sordu. Şeytan, ‘Dünya’yı gezip dolaşıyordum’ diye yanıt verdi. Tanrı ona, ‘Kulum Eyüp’e bakıp düşündün mü? Dünya’da onun gibi kimseyi bulamazsın’” (Eyüp, I, 6-8). Demek ki Şeytan ilahi krallığın bir mensubuydu. Öfkenin yerini derin bir üzüntü aldı ve rahip, benim kutsal kitapların neden kâfirlerin eline bırakılmaması gerektiğini göstermiş olduğumu söyledi.

Bunun ardındaki gizli düşünce, yalnızca yetkililerin bu kitapları yorumlayabileceğiydi. Oysa yetkililer de insan. Bilindiği gibi, yüzyıllardır arada bir yanıldıkları oluyor.

*

XX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren sessiz bir devrim giderek daha gürültülü bir hale gelir. Uluslararası bir devrimdir bu. Hep bir ağızdan “Bize yalan söylendi!” diye haykırılır. Hangi konuda? Geçmiş konusunda. Protesto edenler kimler? Genç tarihçiler. ABD, Fransa, İngiltere, İtalya ve başka yerlerde, meslekleri geçmişi anlatmak olan bu uzmanlar birçok kişinin canını sıkan bir başkaldırıya katılırlar. Kolektif ve aktarılabilir hafızayı oluşturan aldatmacalar üzerine giderek daha çok kitap, inceleme ve dergilerde özel sayılar yayınlıyorlar.

Daha XIX. yüzyılda tarihçi Fustel de Coulanges onlardan erken davranmıştı: “Tarihi öğretmek, bir iç savaştır.”

Bu isyankârları öfkelendiren yalanlar ancak saf insanları şaşırtabilir Prehistorya döneminden kalma mağaralardaki resimlerden beri, insan ruhunun sürekli efsanelerin peşinden koştuğu açıkça görülüyor. Yalnızca efsane insanın kalbini heyecanla çarptırabilir ve ona harekete geçme hevesini aşılayabilir. Oklarla delinmiş yaban öküzü imgesi, insanın hayvana karşı zaferini simgeliyordu ve hayvan kalıntıları yaşam için gereken temel besini sağlıyordu, tıpkı keskinleştirilip bıçak haline getirilebilen kemikler, giysi olarak üzerine geçirilen deriler gibi. Derken savaşçılar başlıklarına boynuz takma alışkanlığı edindiler: Yaban öküzünü yenmişlerdi, onlar kahramandı, artık ellerinde silahlar vardı. Tarihin başlangıcından sonra, lejyonlar bir savaş tanrısının koruyuculuğu altında savaşa gittiler; ya Mars, ya Ares, ya Bellone, ya Ogmios ya da bir diğeri. Kimse onu asla görmemişti ama o vardı, çünkü var olması gerekiyordu. Hatta onun için bir yaşam öyküsü icat ettiler ve Mars’ın başına gelen aksi tesadüfler (örneğin, Venüs’le sevişirken Vulcanus'un onu ağıyla yakalaması gibi) anlatıldığında gülmekten yerlere yatıyorlardı.

Çünkü efsane gerçek olandan daha güçlüdür.

Ama yalandır.

Zamanla matbaa yerleşerek bilgiyi yaydıkça, bir sürü insanın efsaneler uydurdukları ve bu efsanelerin iktidar araçları olmalarının yanı sıra zehirli de olabilecekleri anlaşıldı. Propagandanın doğuşu bunları daha da tehlikeli hale getirdi. Örneğin kimi efsane üreticileri, Almanlar gibi kültürlü bir milleti “aryan ırkı” efsanesiyle kışkırttılar.

Kendilerinden büyüklerin zihinlerine doldurdukları boş sözlere karnı tok olan genç tarihçiler, birer yok edici gibi savaşa başladılar. Görevleri tamamlanmadı; aslında efsaneler çoğalıyor. Hafızaların kuytu köşelerine yerleşiyorlar.

Ama bunlar nasıl tespit edilebilir?

*

Her bilgi özünde eksiktir ve yeniden incelemelere, dolayısıyla hatalara açıktır. XXI. yüzyıldaki tedavi yönteminin XX. yüzyılın başındaki tedavi yöntemiyle ancak uzaktan bir ilişkisi olduğunu her doktor doğrulayabilir. Tarih bu kaideyi bozan bir istisna değildir. Tarih nedir? Dönemin belgeleri ve kanıtlarından yola çıkılarak geçmişin anlatımı ya da anlatımlarının birleşimidir. Ama ister antik çağ tarihi, ister geçmiş yüzyılların isterse son birkaç on yılın tarihi olsun, tarih, arkeolojik keşiflerin veya belgeler ve kanıtların ortaya çıkışıyla sürekli değişmektedir.

Sonuç olarak, her bilgi doğası gereği eksiktir.

Nitekim, XIX. yüzyılın son çeyreğine kadar aydınlar ve halk, Homeros’un İlyadası’nın, belki Homeros döneminde olup bitmiş ama herhangi bir tarihî gerçeklikle pek de ilgisi bulunmayan olayların şiirsel bir anlatımı olduğunu düşünüyorlardı. Hatta şairin varlığından bile şüphe duyuyorlardı. 1868'de Homeros tutkunu Alman asıllı zengin bir Amerikalı olan Heinrich Schliemann, Çanakkale Boğazı’nın girişinde bulunan ve Truva olduğu varsayılan eski kentte, ardından da Argolis, Miken ve Tıryns’te kazılar yaptı. Alevlerin yakıp yıktığı eski harabeleri ve dikkate değer miktarda hazineyi keşfedince Truva’yı bulduğuna emin oldu. Miken’de onaltı mezar gün ışığına çıkarılınca, bu sefer antik Agamemnon krallığının kalıntılarını belirlediğine emin oldu. O zamandan bu yana Schliemann'ın iddiaları büyük ölçüde değişikliğe uğradı ama yine de Schliemann, Homeros’un şiirine tarihsel bir temel sağlamıştı.

Efsane tarih tarafından doğrulanmıştı.

Ancak tarih efsaneyi bozabilirdi de. Nitekim, onlarca yıl boyunca öğretim görevlileri cumhuriyet okullarında 732 yılında Poitiers’de Frank ordusunun başındaki Charles Martel adlı birinin Sarazenleri (bazıları hemen “Araplar” demeye başlamıştı) durdurduğunu öğrettiler. Frank ordusu o zamanlar Fransız ordusuyla özdeşleştirilmişti ve artık yetişkin olsalar bile öğrencilerin düşüncesine göre, Haçlı seferlerine kadar aradan fazla zaman geçmemişti (Haçlı Seferleri ile Poitiers dönemi arasında üç yüzyıl vardı). Bu referans siyasi çevrelerde yaygınlaştı ve Poitiers savaşı Fransa’nın doğuşunun, sonra ‘Arap tehlikesine karşı (Haçlı Seferleri sırasında doruk noktasına varan) direnişinin bir önbelirtisi haline geldi. “Ulusal kimlik” kavramının derinlemesine işlenmiş olduğu III. Cumhuriyet eğitimi, Charles Martel’in, Roncevaux Savaşı’nda Roland’ın ve Jeanne d’Arc’ın yaptıklarını Fransa'nın boyun eğmez ruhunun örnekleri olarak göklere çıkardı. Gerçekte bunlar üç efsaneydi, siyasi nedenlerden dolayı kendilerine bahşedilen bütün ulvi ve sembolik önemden aslında yoksun olan olaylardan yola çıkılarak yaratılmışlardı. Bunlara getirilen yorum yanlış, hatta art niyetliydi. Ama kalıcıydı da.

*

XX. yüzyılın başında, Ernest Lavisse’in teşvikiyle tarihin Fransa'da olduğu gibi diğer birçok Avrupa ülkesinde de gerçek bir bilim dalı haline geldiği sırada, tarihçiler üç olgunun farkına vardılar: Öncelikle bu bilim dalının kültürde temel bir yeri vardı çünkü insan zihnini dünyayı kavramaya açıyordu; bu nedenle doğal olarak coğrafyayla bağlantılı olmalıydı; sonra siyasi bir etkisi vardı ve bundan dolayı, karşılığında siyasetin etkisi altındaydı; oysa siyaset, en azından prensip olarak ahlak kurallarına bağlı olduğu için, sonuç olarak tarihçi de buna saygı göstermeliydi. Örneğin düşman bir tiranı aydın bir hükümdar olarak tanıtmak ahlaksızca olurdu, tıpkı hanedanlığı hâlâ hüküm süren bir kralı korkak ya da beceriksiz olarak tanıtmak gibi. Böylelikle Hıristiyanlığın düşmanı olarak görülen Neron bir canavar olarak tanıtıldı.

Kısacası, matematik ya da kimya gibi kesin bir bilim olduğu iddia edilmese de tarihin belgeler üstüne kurulması ve ekonomi, sosyoloji, etnoloji, gelişen bilim ve teknikler ile (özellikle Almanya’da) felsefe gibi bilim dallarından yardım alması gerekiyordu.

Hepsi bir araya gelince tarih zenginleşti ve daha kesin yorumlarda bulunmaya başladı. Efsanelerden ve siyasi manipülasyondan kendisini gittikçe sıyırıyordu.

Düşüncenin alışkanlıklarını ve yalnızca okul öğretmenleri tarafından değil akademik çevrelerde de yüzyıllardır sürdürülen gelenekleri altüst etmeden böyle bir gelişim sağlanamazdı. Aslında bu gelişim ulusal kültürlere yerleşmiş birçok fikrin sorgulanmasını sağlıyordu. Daha XIX. yüzyılda, Antik Site’nin yazarı Fustel de Coulanges, Antik Çağ’daki özgürlük efsanesinin yanlış olduğunu gösteriyordu. Skandal: Roma vatandaşı, bu (hayali) eksiksiz insan örneği, özgür değil miydi? Hayır, özgürlük tarihte yeni bir fikirdir.

XX. yüzyılın başında, artık gözü açılmış İtalyan filozof Benedetto Croce, “Tarihin tamamı masaldır ve bütün masallar tarihtir” diyordu.

Tarihin bu yeniden gözden geçirilmesine öfkeli protestolar yükseldi; bu gözden geçirme kimi zaman pozitivist, kimi zaman (negasyonizm ile alakası olmayacak şekilde) negativist, vatanseverlik karşıtı ya da kinist olarak nitelendirildiler ama ne olursa olsun bazı ideolojik akımlar bunları reddetti. Örneğin Fransa’da “Galyalı atalarımız” efsanesi ve “İngilizleri Fransa’dan dışarı atan Jeanne d’Arc” efsanesi varlığını dirençle sürdürüyor Yakın tarihte bile bütün aksi kanıtlara rağmen uydurmacalar gördük.

Sonra öfke ve hatta nefret uyandıran bir kaza oldu: ikinci Dünya Savaşı’ndan sonra, kendileri de mitoloji tarafından zehirlenmiş bazı tarihçiler, Nazilerin “bilimsel olarak” öldürdüğü Yahudilerin sayısının ölçüsüzce abartıldığını, gaz odalarının Yahudilerin bir uydurması olduğunu ve Zyklon B’nin yalnızca mahkûmları etkisiz hale getirmekte kullanıldığını iddia ettiler.

O zaman, kendi tabirleriyle negasyonistlere karşı insanların güvenleri sarsıldı. Aksi yöndeki kanıtların bolca bulunması tezlerini çürüttü, uygun cezalar içeren çeşitli yasalar da sözlerini bastırdı. Önlem sertti ama kendileri bu kadar ateşli olmasalardı bu kaderden kurtulabilirlerdi.

Bunun üzerine, yeniden gözden geçirme yanlıları geçmişin yalan, aldatmaca, eksiltme ve uydurmalarına dair listelerini ellerine aldılar.

*

Burada akıl karıştırıcı bir soru sorulabilir: Bu hatalardan sorumlu tarihçiler, cahil miydi? Hayır; onların kuşaktan kuşağa sabırla gün ışığına çıkardıkları belgeler öyle olmadıklarını fazlasıyla gösteriyor Hatalardan emin olmak için bunlara başvurmak yeterli.

Peki o halde onlar kötü niyetli miydi, kendileri mi yalancıydı? Ne kadar abartılı olursa olsun, bu suçlamanın temeli daha sağlam ama o kadar ince ayrıntılar barındırıyor ki ağırlığının büyük kısmını kaybediyor. Bu adamlar (aralarında pek az kadın bulunuyor) gerçek olduğunu düşündükleri şeyleri ispatlamak için olaylara getirdikleri yorumu sık sık değiştirdiler: Yani gerçeği, fikre kurban ettiler.

Ayrıca kimi zaman tarihçi, bilmeden kendi kültürünün prizmasına mahkûm olur ve kendisini merkeze koyan düşünce şemalarını takip eder. Bu bakımdan Galileo’nun durumu örnek oluşturur; ona ve (elde ettiği sonuçları yayımlamayan) Kopernik’e kadar Batı'nın entelektüel ve ruhsal yetkilileri evrenin merkezinin Dünya olduğunu düşünüyorlardı. Hiçbir kanıt onları bunun aksine ikna edemezdi; psikolojide bilişsel çelişki adıyla bilinen bir olgudur bu. Zihin, inanışlarına aykırı kanıtları kabul etmeyi reddeder.

XXI. yüzyılda, tarihçi Jack Goody, bazı önde gelen tarihçilerin aynı hataya düştüklerini göstermişti; onlar tarihi Avrupalı bir bakış açısından yorumlamışlardı. Örneğin, şeker ve baharatların keşfini Avrupa’da meydana gelen bir olay olarak yansıtmışlardı ve başka uygarlıkların bunları Avrupa’dan önce nasıl keşfettiklerini bilmek umurlarında değildi. En dikkat çekici durum misyonr - rahip Labat’nınkidir (1663-1738). Arapların masa kullanımını bilmediklerini ilan etmiş ve Fernand Braudel Hıristiyanların Müslümanlar gibi yere oturarak yemek yemediklerinii söyleyen bir gözlemciden bahsetmiştir. Müthiş hata: Doğu, masayı Firavunlar döneminden beri biliyordu. Ve yere oturarak yemeye gelince, animistler, Budistler ve daha birçoklarının bunu yaptıklarını görmek için biraz seyahat etmek yeterli.

Tarihçiler farkında olmadan Hıristiyan Batı’nın dünyanın geri kalanına üstünlüğünü kanıtlamaya yönelik bir düşünce şemasını izliyorlardı.

Bu düşünce sapması açıklanabilir. Tarih bir veriler kaosudur ve hiçbir akıl, kendisinin, ailesinin, yakınlarının ve kendi toplumu olarak gördüğü kişilerin, kendilerini nereye götürdüklerini bilmedikleri kör girdaplara sürüklenen önemsiz varlıklardan ibaret olduğu yargısına varamaz. Bu, felsefenin temel sorunudur: Hiç kimse saçma olanı kabul etmez. Böyle bir kabulleniş ahlaka aykırı olurdu çünkü haksızlığa karar veren haksız duruma düşer.

XX. yüzyılın etoloji incelemeleri şunu ispatlamıştır: Hayvan bile haksızlığa karşı çıkar.

Sonuç olarak tarihçinin misyonu, ele almakla görevli olduğu olaylar yığınına bir anlam vererek bunu tutarlı gördüğü biçimde anlatmaktır. III. Cumhuriyetin eğitim sisteminde, tıpkı hayvanların çektiği arabalara kıyasla otomobilin bir ilerleme olması gibi, cumhuriyetin de monarşiye kıyasla toplumsal bir ilerleme olduğuna inanmış insanların tümünün dürüstlüğünden şüphe edilemezdi. Onlara göre, bu düşünce tarihte gerçekten bir anlam olduğunu kanıtlıyordu. Bu nedenle, tarihçi bunu ispat eden olayları ayırıp karşılığında diğerlerini yok saymayı kendisine görev biliyordu. Böylelikle 1789 İhtilali’ne zarar verme tehlikesi içeren olaylar, örneğin Vendee katliamı hasıraltı edilmişti. Bu eğilim XX. yüzyıla kadar sürdü: O zaman Robespierre’e adanmış yayın bolluğu içinde tutuklanmasına kısa süre kala intihar girişimiyle ilgili herhangi bir şey bulmak zordu; hatta bazı yabancı eserler, Robespierre’in “Melda” adında bir asker tarafından yaralandığını iddia ettiler, bir sessiz harf farkıyla başkaları açıkça “Merda” diyordu ... niyetlerini tahmin ediyoruz.

Robespierre’in durumunda, hafıza kaybı uydurmayı daha da vahim hale getiriyordu: O sırada Robespierre’in etrafında 100 kişi varmış ama kimse hiçbir şey hatırlamıyormuş.

Böylece fikir doğrulanıyor ve efsaneye dönüşüyor.

Tarihçi, kendi dünyasının diğerlerininkine üstün olduğunu göstermeyi hedefleyen bir efsaneleştiricidir; aldatıcı ise kendisinin diğerlerinden üstün olduğunu gösterme arayışındadır. İkisi arasındaki fark pek küçüktür.

Belki eskiden görülmemiş bir güce sahip bir adam yaşadı. Bu güç o kadar müthişti ki, ancak doğaüstü bir kaynakla açıklanabilirdi: Bu adam ölümlü bir kadına âşık bir tanrının çocuğu olmalıydı. Yarı tanrı olarak, dolayısıyla daima insanlık haline mahkûm olarak, ister istemez ölecekti. Ama bir yarı tanrının ölümünü bile kabullenmek zordur: Onun ölümü kendi elinden olmalıdır. Ya sebep? Yalnızca umutsuzluk bir yarı tanrıyı intihara sürükleyebilir ve bunun en asil yolu aşktır.

Böylece Herkül, erkeklerin en güçlüsü, odun yığınının üstüne çıktı çünkü Deianeira ona ihanet etmişti.

Bu da ilk efsanelerden biri oldu. Yanlış olanların da ilkiydi.

*

Bütün ilaçlar gibi, yanlışı ortaya çıkarmanın da yan etkileri vardır; birincisi komplo çılgınlığıdır.

Yanlışı ifşa edene karşı dönebilir bu; o ne hakla herkesin doğru olduğuna inandığı olayları tartışabilir ki? Onun unvanları nedir? Sorun çıkarmaya meraklı biri olmasın? Ne de olsa tarihin eğlenceli bir yanıdır bu; inanmak için unvanlara ihtiyaç yoktur ama inanmamak için vardır. Seçkin bilim adamı Lord Kelvin, radyoaktivitenin bulunuşundan sonra Royal Society’deki çalışma arkadaşlarının önünde büyük bir ciddiyetle ilan etti: “X ışınlarının bir dalavere olduğunu çok geçmeden anlayacağız." Kendisi, nitelikli bir bilim adamı olarak yanılma hakkına sahipti ama bunu ona söylemeye eğer onun dengi değilse kimsenin hakkı yoktu: Tüm dünyadaki seçkinciliğin özelliklerinden biridir bu.

Komplo çılgınlığı çok eskidir: Aslında aşırı mantık yürütmekten ileri gelir; her etkinin bir sonucu olduğuna göre, açıklanamayacak hiçbir şey yoktur. XVII. yüzyıla kadar batı tarihini dolduran sayısız trajik cadılık davası bunu doğrular: Bir köylünün koyunları öldüğünde ya da oğlu kuşpalazına yakalandığında hemen komşusunun ona büyü yaptığından şüphelenilirdi. Olay genellikle, zavallı bir adam ya da kadının işkenceyle kendisinden itiraflar alınması ve dilinin koparılmasından sonra odun yığınının üstünde yakılarak öldürülmesiyle sonuçlanırdı.

Bu çılgınlık Aydınlanma çağına kadar sürdü: Genç avukat Robespierre’in Arras’ta baktığı birinci dava, evlerinin üstüne paratoner yerleştiren burjuvaların davası oldu. Komşuları bu kâfirlerin Tanrı'nın öfkesini masumların üzerine çevirmek istediklerini iddia ederek şikâyetçi olmuşlardı. Her ne kadar Benjamin Franklin, yıldırımın doğasında elektriğin bulunduğunu ispat etmiş olsa da çok az insan bu bilimsel zırvalıklara itibar ediyordu ve yıldırımın Tanrı’nın öfkesinin ifadesi olduğuna kesin gözüyle bakıyordu. Dini anlayışla beslenen eski aldatmaca yiğitçe direniyordu.

XX. yüzyılda, Başkan Roosevelt ve Başbakan Churchill iki komplo teorisinin şüphelisi olarak görüldüler: Roosevelt, savaşa girmek için bahane olarak kullanmak üzere Pearl Harbour’da Amerikan filosunun bombalanmasına izin vermiş; Churchill ise, Nazilerin barbarlığını ispat etmek için Coventry’nin bombalanmasına izin vermiş. İki teori hâlâ varlığını sürdürüyor. Bunların yanlışlığı ilerideki sayfalarda ispat edilecek.

Bize daha yakın bir geçmişte, kamuoyunda çeşitli kesimlerin 11 Eylül 2001 saldırısıyla ilgili (“resmi” demeyeceğiz çünkü resmi olanı yok) genel anlatılanlardan şüphelendiğini gördük. Televizyon ekranlarında dolaşan ve yolundan sapmış uçakların Dünya Ticaret Merkezi’nin kulelerine dosdoğru çarptıklarını gösteren filmler onları ikna etmemişti. Bazı tuhaflıkların şüpheler doğurduğu açık.

Ama yeni teori, bu tuhaflıklar nedeniyle sorulan ve zaten yanıtsız kalan soruların oldukça ötesine geçti.

Yanlışın çekiciliği çoğu zaman dayanılmazdır Bunu açıklamak üzere bu antolojiye finans, güzel sanatlar, bilimle ilgili çeşitli örnekler ekledik; bunlar, manipülasyoncuların olayları saptırma eğilimini belirtmeye katkıda bulunuyorlar.

*

Tarihte yanlışı nitelendiren sözcük seçeneği boldur: Kasten yanıltma niyeti olmadan oluşturulan efsaneden, isteyerek yanıltma olan aldatmacaya kadar gider; yalanın özellikle sinsi biçimi olan yok sayma ve ideolojik, özellikle politik sebeplerden zorla benimsetilen sahtecilik buna dâhildir. Bunların ardından dedikodu, yalan haber, beyin yıkama, asparagas, kabul edilmiş fikir gelir; bunların anlamları az çok birbirleriyle kesişir. Cezaları değişmez: Bunlar suçtur.

O halde iyi niyetlerin bozulması riski vardır ve tarihçi belki de, şayet öyle denebilirse, içtenlikle yalan söylemeye yönlendirilebilir. Buna en açık örnek, Kremlin'in buyruklarını yerine getirmek için bir baskıdan öbürüne sürekli değiştirilen Sovyet Ansiklopedisi örneğidir. Sonunda tarihçi, tarihçi olmayı bırakıp propagandacıya dönüşür.

Bu sapmaları düzeltmek için son yıllarda çeşitli çabalar gösterilmiştir. Bu çabaların birçoğu övgüye layıktır ama çoğu bana göre bazı efsanelere karşı gereğinden fazla saygılı: Bu efsanelerin sözü bile edilmedi.

Okuyucu bu sayfaların nedenini tahmin edecektir. Belki de akademisyen olmayan bir tarihçi için burada bahsedilenler gibi geniş alanları ele almanın mümkün olup olmadığını soracaktır. Cevap olarak şu söylenebilir; yarım yüzyıl süren bir araştırmada, gölgede kalmış birçok şeyi öğrenmek ve keşfetmek mümkündür, hatta aranmayan şeyleri bile. Burada değinilen alanların birçoğunu, örneğin Antik Çağ Hıristiyan kaynaklarını ve İkinci Dünya Savaşı’nı zaten biliyordum.

Örneğin Mısır tarihi, beni II. Ramses gibi bazı en ünlü kişilerini sorgulamaya götürdü; II. Ramses, çocukluğum ve ergenlik dönemimde, ülkesinde adeta dini bir saygının nesnesiydi. (Kahire’de gar meydanında devasa heykellerinden biri yükseliyordu, sonra heykel kirlilikten korunmak amacıyla müzeye yerleştirildi). Bunun sonucunda etrafımdaki Mısırbilim uzmanlarını sorguladım ve onların analizleri beni bu sayfalarda yer alan sonuca yönlendirdi: Bu hükümdar propagandanın ilk mucitlerinden biri olmuştu.

Ayrıca, Yunanca ve Latince hocalarımın Sokrates’i neredeyse kutsallaştırmaları, bende önce merak uyandırdı sonra şüphe duymama neden oldu. Bu şüpheler, beni öğretmen olmak istemeyen bir üstadın ve yazılı tek söz bırakmamış bir düşünürün öğretisinin ne olabileceğine dair onlarca yıl sürecek bir araştırmaya itti.

Ergenlik çağında, insan büyüklerinin kendisine öğütmesi için verdiği taneleri elekten geçirir.

Burada, başka eserlerimde işlediğim Hıristiyanlığın kaynakları konulu araştırmalarımdan yalnızca göze çarpan iki üç noktaya değineceğim; bunlar benim kesinlikle rahatsız edici bulduğum maddelerdir.

Son olarak, İkinci Dünya Savaşı, 60 yıldan uzun süredir onu anlatmaya ve açıklamaya çabalayan yığınla eserin gösterdiği üzere, bitmek bilmeyen bir alan gibi görünüyor. Ölüm kamplarının ilk kurbanlarının fotoğraflarıyla yaşadığım şoktan beri, hiç durmadan bu savaşın çeşitli bölümlerini yaşayanları sorguladım, ulaşılabilir arşivlere başvurdum ve bu konuda okuyabileceğim her şeyi okudum.

Bu arada kimileri çocukluktan beri hayranlığımı uyandıran kişilere rastladım; örneğin, dâhi aldatıcı Orde Wingate ya da Nazi yanlısı Yahudi Trebitsch Lincoln gibi patolojik aldatıcılar. Böylece şüphe uyandıran efsaneleri ve üzeri usturuplu biçimde örtülmüş aldatmacaları keşfettim.

Özetle, bu sayfalar kütüphanemde yorumlar eşliğinde yapılan bir tur olduğu gibi, bir anlamda da bir çeşit otobiyografidir.

Gerald Messadie - 4000 Yıllık Tarihi Aldatmacalar


Bir sonraki bölüm hazırlandığında linki burada olacaktır






Share this article :

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

 
SUPPORT / DESTEK : ATLAS
Copyright © 2014 ATLASİZM