BAY TANRI

Alan Lightman - Bay Tanrı

Bedenler ve Zihinler

Ama teyzemle eniştemin yeni yaratıkların nasıl görüneceklerine dair istekleri bir işe yaramadı. Çünkü bu gelişme de, yeni evrendeki diğer her şey gibi kendi deneme yanılma yöntemiyle ve dış müdahaleye gerek duymadan gerçekleşti.

Trilyon kere trilyon galaksinin milyarlarca gezegeninde düşünülebilecek her türden yaşam biçimi ortaya çıktı. Işıktan faydalanan yaratıklar gelişerek kimi upuzun, ince ve gezegenlerinin toprağına derinlemesine kök salan; kimi mini minnacık ve rengârenk, muazzam bitkilere dönüştüler. Kaba ve kabuklu, yumuşacık ve ipeksi, yapışkan, nemli, kuru, jelatinsi, keskin, yuvarlak, cömert ve açık ya da bir sırrı saklarcasına sımsıkı kapalıydılar. Bazıları karada, bazıları okyanuslardaydı. Bazıları rüzgârın etkisiyle savrulup havada geziniyordu. Hatta bazıları gezegenlerini hepten bırakıp uzaya sürükleniyor, hammaddelerini yıldız tozlarında buluyorlardı. Kimi kapkalın kabuklu ve sert, kimiyse birkaç molekül genişliğinde, neredeyse görünmezdi. Çoğu bitki, genelde kendi kendine hareketten yoksundu. Ama hepsi kendilerine, merkez yıldızlarına dönük duracak ortam ve konumlar buldu. Moleküler mekanizmaları; gün ışığı, su ve karbondioksiti şekere çeviriyordu ve bu şekerler sayesinde yaşıyorlardı.

Oksijen kullanan yaratıklar, gelişkin metabolizmaları ve yetenekleriyle çok daha karmaşık yapılıydı. Daha fazla karmaşık organları vardı. Hareket ediyor, bir yerden diğerine gidiyorlardı. Kımıldanıyor ve soluyorlardı. Yiyorlardı. Çevrelerini değiştiriyorlardı. Bu hayvanların büyük kısmı doğdukları okyanuslarda kalıp, bedenlerini suda asgari sürtünmeyle hareket edecek biçimde geliştiriyor, pürüzsüz yüzeylerini kasıp bükerek ilerliyorlardı. Kimilerinin tüylü uzuvları çıktı ve bunları çırparak yerçekimine karşı koymaya yetecek güç ürettiler. Bu tüylü yaratıklar atmosferlerinde zarif eğriler çizerek uçuyor, süzülüyorlardı. Oksijen tüketen bu hayvanlardan birkaçında, hafif gazları tutarak havada kalma sağlayan keseler ortaya çıktı. Sıvı ve gaz püskürterek uçuyorlardı. Karaya çıkan yaratıklar, çeşitli kasılma hareketleriyle kullandıkları iki veya daha fazla, kiminde yüzü aşkın uzuv edindi.

Dış uyaranlara yanıt amacıyla çeşitli algı aygıtları geliştirdiler: elektromanyetik, akustik ve titreşimsel, termal ve moleküler duyargalar Işığa, mekanik baskıya yahut belli moleküllere duyarlı bazı özel hücreler; tuhaf biçimli uzuvların, çıkıntıların yahut et topaklarının içlerine yerleştiler. Bazı yıldız sistemlerinde gelişkin yaratıklar bir ya da iki elektromanyetik duyarga geliştirdiler. Bunlar genellikle bedenlerinin en üst kısımlarındaydı. Kimilerindeyse düzinelerce gelişti ve tüm uzuvlara dağıldı. Hayvanların bazıları manyetik alanlara, bazıları kızılötesi ışınımına aşırı hassasiyet geliştirirken, kimileri titreşime hassaslaşarak hafif düzensizlikleri armonik parçalara dağıtarak çevrelerinin yapısını, haritasını çıkarma yetisi kazandı.

Anatomiler de diğer her şey gibi çeşitliydi. Şekerleri, yağları ve diğer enerji kaynaklarını işleyen, sıvı ve gaz dolaşımını sağlayan, atık boşaltan, iletişim için yüksek frekanslı ses üreten, kimyasal ve titreşimsel enerjiyi depolayan, yerçekimsel alanlarda dengeyi sağlayan organlar mevcuttu. Oksijen hayvanlarının yapılanmış kemikleri vardı. Kimi duyusal organlarla bezeli uzuvlara sahiptiler. Kıllı, kürklü, pullu ve silikon kaplıydılar. Daha sıcak iklimlerde yaşayanlarda ısının bedenden dışarı kolayca atılabilmesi için gözenekli, ince deriler gelişti. Soğuk iklimlerdekilerdeyse ısıyı tutmaya yarayan deri altı yağ topakları oluştu. Morötesi yıldızlara yakın gezegenlerdeki yaratıkların derileri kalınlaşıp metalikleşti. Düşük yerçekimli gezegenlerdeki hayvanlar irikıyım ve bıngıl bıngıl, yüksek yerçekimlilerdekilerse ufak ve sımsıkıydı.

Merkezi yıldızlarının yörüngesinde dönen milyarlarca gezegendeki milyarlarca ilkim döngüsü dahilinde, sayılamayacak kadar fazla ihtimal denendi. Hayvanların hayatta kalmalarını sağlayan yapısal özellikler nesilden nesle aktarılıyordu. İşe yaramayanlarsa, yaratıkların soyları ortamlarına üremelerine devam edecek kadar uyumu sağlayamadıklarından yok oluyordu. Oksijenli yaratıkların çoğu, erişkinlerde ikiye bölünüvermek yerine çiftleşiyor, kopyalayıcı moleküllerini birleştirerek ortaya kendilerinden yeni ve küçük bir parça çıkarıyorlardı. Kimi gezegenlerdeki yaratıklar üçlü veya dörtlü çiftleşmeler uyguluyordu. Bu türlerdeki çiftleşmeler tuhaf bedensel çabalar gerektirmekle birlikte muazzam çeşitlilikte soy malzemesi üretiyordu.

Ve beyinler! Tam kuşkulandığım gibi, koordinasyon ve kontrol hücreleri kütleleri müthiş ölçülerde evrimleşmiş, gayet karmaşık elektriksel faaliyet şebekeleri oluşturmuşlardı. Bu beyinlerden bazılarında her biri binlercesine bağlanan trilyona yakın hücre vardı. Bu tip beyinlere sahip yaratıklar zamanla ortamlarını değiştirmeye başladılar. Kendi tasarladıkları yeni nesne ve cansız yapılar yaptılar. Suyolları. Aletler. Makineler. Şehirler. Elektromanyetik radyasyon içine bilgi kodlama ya da bilgiyi silikon temelli moleküllere ve kuantum salkımlarına depolama gibi ileri iletişim yöntemleri geliştirdiler. Merkezi yıldızlarından ve yakınlarından geçen kuyruklu yıldızlardan enerji çekmenin yollarını buldular. Matematiği keşfettiler. Deneyler yaptılar. Bedenlerinin algılayamadıklarını algılayan aygıtlar yaptılar. Maddi evrene dair kuramlar geliştirdiler. Evrene egemen yasa ve ilkelerin pek çoğunu, benim ilke ve yasalarımı keşfettiler. Basit atom ve molekül birikintileri yasalarımı keşfediyordu! Hele yaptıkları müzik! Zihnimde yarattığıma eşit güzellikteki müziği telleri titreşen, hava akımlı ve sıvı kompresyonlu maddesel aletlerle ürettiler! Bir yıldız sisteminden diğerine müziklerini duyduğumda, bu zihinlerin, tıpkı Deva Eniştemin dediği gibi, evrenin güzelliğine katkı yaptıklarını kavradım. Kendilerinin farkındaydılar, evet. Düşünüyorlardı, evet. Ama düşünmekten fazlası söz konusuydu. Hissediyorlardı. Kendilerinin galaksiler ve yıldızlarla bağlantılarını hissediyorlardı. Varoluşlarının güzelliğini ve derinliğini kavrıyor ve bu kavrayışı müzikal armoni ve ritimlerle ifade ediyorlardı. Resimlerle. Metaforlar ve sözcüklerle. Dansla. Ortak yaşamsal aktarımla. Bedenlerinin ötesinde hayal ediyorlardı evreni. Hayal kuruyorlardı. Ama her şeyin nerede başladığını hayal edemiyor, akıllarında canlandıramıyorlardı. Tüm zekalarına rağmen hayal güçlerinin sınırı vardı. Özlerinden olmayanı bilemezlerdi. Boşluğu bilemezlerdi. Ama bunların gizemini hisseder görünüyorlardı ve bu gizem içlerini gıdıklıyor, kafalarını açıyordu.

Zaman. Zaman titredi ve döndü ve açıldı. Zaman gerildi ve genişledi ve sıkıştı ve eriyip dağıldı. Zaman konusunda yanılmıştım. Atom tikleriyle ölçülüp bölünebilmesine rağmen, artık başka zihinler de bulunduğundan, zaman kendi başına hareket etmiyordu. Daha doğrusu, kendi başına hareket etse bile, hareketi yalnızca nasıl gözlemlendiğine bağlıydı. Kısmen algıydı zaman. Kısmen zihindeki bir şeydi. Tıpkı olaylar gibi. Evrenin başlangıcından bu yana yaklaşık 1033 hidrojen saati tiki geçmişti. Yıldızlar doğmuştu. Yıldızlar yaşlanmış, ardından ya patlamış ya da sönüp soğuk küle dönüşmüşlerdi. Galaksiler çarpışmıştı. Canlı hücreler oluşmuştu. Ardından zihinler. Çöllerde şehirler yükselmişti. Sonra çökmüştü şehirler. Uygarlıklar yeşerip solmuştu. Ardından yenileri çıkmıştı ortaya. Hiçbir şey sürmüyor, kalıcı olmuyordu. Canlı yaratıklar, zihin sahibi yaratıklar en geçicileriydi. Gelip gittiler, gelip gittiler, her biri bir nefes kısalığında milyar kere milyar yaşam son buldu. Atomlar özel düzenlerde birleşip çok değerli yaşamı kuruyor, bir süre bir arada tutunuyor, ardından dağılıp cansız maddeye dönüyordu.

Atomdan atoma yaşam, Alem-104729da ender rastlanan bir şeye dönüştü. Evrendeki kütlenin sadece yüzde birinin milyarda birinin milyonda birinde kaldı.

Alan Lightman - Bay Tanrı


Bir sonraki bölüm hazırlandığında linki burada olacaktır.




Share this article :

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

 
SUPPORT / DESTEK : ATLAS
Copyright © 2014 ATLASİZM